Amasyalıdır. Şeyhü’l-İslâm Mevlânâ Şücaeddîn İlyas bin Hızır el-Amâsî mahdûmudur. Pederi Amasya’da Sultân Murâd-ı Sânî muallimi iken Amasya sarayında doğdu. Bundan dolayı kendisine Saraylı, Sarayî dendi. [485]
Küçük yaşında pederiyle beraber Edirne’ye gidip orada hattât-ı meşhûr Sofu Yahya Çelebi’den hutût-ı mütenevvi’ayı ahz u temeşşuk ederek me’zûn oldu. Ba’dehû Mevlânâ Hızır Bey bin Celâl ve Mevlânâ Yegan Mehmed Çelebilerden ikmâl-i tahsîl ederek ders-i âm ve müderris-i be-nâm oldu.
Ba’dehû Fatih Sultân Mehmed Hân’a muallim-i zî-şân olup Sultân-ı müşârün-ileyhin 855 senesi muharreminde taht-ı Osmaniyye cülûsu akîbinde muallim-i sultânî vazîfesiyle mümtâz ve 857’de Çandarlızâde İbrâhim Çelebi yerine Edirne kâdısı oldu.
Ba’dehû kazasker olup Divân-ı Hümâyûn’da yirmi yıl kadar mevkiini muhâfaza ederek Fatih müşârün-ileyhin büyük teveccühâtını kazandı. Unkapanı civârında kendi nâmıyla meşhûr olan mahallesinde bir câmi-i şerîf ve yanında bir medrese binâ etdi. Ahir ömrüne kadar kazasker olduğu halde 883’de dâr-ı bekâya irtihâl etdi.
Edirneli Mehmed Mecdi Efendi “Tercüme-i Şakayık’da diyor ki: “Âsâr-ı hasene ve hayrât-ı müstahsene kısmından mahrûse-i Kostantîniyye’de bir câmi-i şerîf ve medrese-i vâlâ binâ eyleyib buk’a-i âlemde [486] âsâr-ı hamîde tarh edildi. Halâ ol medrese Unkapanı Medresesi demekle meşhûrdur.
Müşârün-ileyhin ulûm-ı meksûre-i me’sûreyi hâvî ve şâmil ü fünûn mutebere-i mu’tevereyi muhit ve müştemil bir fâzıl-ı nîkû-şemâil idi. Mezak-ı pâkinde çâşni-i letâfet merküz olup müsâhabeti lezîz, zarîfü’t-tab, lâtifü’z-zihn, sühan-âferîn, nâdire-gûy bir kimse idi.”
Dedikden sonra müellif-i Şakâyıkın pederi Mevlânâ Musliheddîn Mustafa Efendi’den naklen bir hikâye nakl ediyor ve diyor ki “Mevlânâ Hayreddîn pederim Mevlânâ Halîlden teallüm ve telemmüz eyleyib şerh-i mevâkıf okuduğu zamanda kendi hatt-ı bî-misâliyle pederim için bir Şerh-i Mevâkıf başlayıb nısfına vardıkda ömrü tamam olmağın ol kitâb-ı fesâhat fercâm-ı nâ-tâmam kaldı. Bâkî kalan nısf-ı ahîri pederim kendi hatt-ı matbuu ile itmâm eyleyib kusûrunu tekmîl eyledi.”
Hâlbuki yukarıda Mevlânâ Musliheddîn’in pederi olan Mevlânâ Hayreddîn Halîl bin Kasım tercemesinde diyor ki “Vaktâ ki Sultân Mehmed Hân aleyhirrahmetu ve’l-gufrân mahrûse-i Kostantîniyye’de [487] inşâ-i hayrât ve ifşâ-i hasenât için medâris-i semân-ı cinân-nişân ve heft- asûmân-ı bünyânî binâ eyledikde kendinin hocası olan Mevlânâ Hayreddîn Molla Halîli medahât-ı belîğa ile medh edib ol kişi benden okumuşdur. Ben bilirim iyi kimsedir. Medâris-i mezkûrenin biri onlara tevcîh olunmak gerekdir diye sevk eyledi.”
Dedikden sonra “Hicret-i nebeviyyeden sekiz yüz yetmiş dokuz senesinde vefât edib” diyor. Binâen-aleyh bunun hangisi doğrudur? Her halde şu ikinci rivâyet, birinci hikâyeden daha sâlim olduğu zann olunur. Hele Şerh-i Mevâkıf’ın kitâbeti, her iki fâzılın târih-i vefâtlarıyla kâbil-i te’lîf değildir.
Hoca Hayreddîn Efendi’nin kazaskerliğinde yazdığı imzâları kendisine arz edilen vakfiyelerin bâlâsında mahfûzdur. İmzası şöyledir: “Hızır bin İlyas fakîh es-Sarâyî el-Kâdî bil’l-askeri’l-mânsûr.”
Fâzıl-ı müşârün-ileyh, kedisinin yaptırdığı üç mihrablı câmi-i şerîfi ittisâlinde kâin haziresinde medfûndur. [488] Sinni herhalde altımış yedi yaşında olmalıdır. Çünkü 816’da doğduğu tahmin olunmaktadır. Bir mahdûmu Mevlânâ Muhyiddîn Mehmed Çelebi’dir.