Amasyalıdır. Fethiye Mahallesi’nden ve kadılar zümresinden Amasyalı Ahmed Efendi bin Amasya kadısı Mustafa Efendi’nin [275] mahdûmudur. Amcası fâzıl-ı meşhûr Küçük Mehmed Ali Efendi terbiyesiyle ilim ve edeb, hüsn-i hat öğrendi. Bir müddet ders okuttu. Sonra tebdîl-i meslek edib Amasyalı Hâce Ahmed Paşa’nın divân kâtibi oldu. Burada divân-ı hümâyûn kâlemine girdi.
Tedrîcen terakkî ederek Bayram Paşa’ya çattı. Bunun tezkirecisi ve sadâretinde 1047’de reisülküttâb oldu. Sultân İbrâhim’in cülûsundan az sonra Sadr-ı a’zam Kara Mustafa Paşa’nın seleflerine adâveti yüzünden 1050 muharreminde azledilip Amasya’ya gönderildi.
1053 senesi zilka’desinde sadr-ı müşârün-ileyhin i’dâmı üzerine İstanbul’a gelip musâhib-i şehriyârî Yûsuf Paşa’ya takdîm etdiği kasidesiyle çattı. Bunun tezkîrecisi ve 1054’de vefât eden Hasan Hükmî Efendi yerine ikinci defâ reisülküttâb oldu.
1057 şâbânında Sadr-ı a’zam Hezâr-pâre Ahmed Paşa’nın sadâretinde nişâncı ve 1058 senesi recebinde Sultân İbrâhim’in hal’i ve Avcı Sultân Mehmed’in cülûsu vak’asında üçüncü defa reisülküttâb oldu.
1060 şâbânında Sadr-ı a’zam Kara Murad Paşa’nın azli [276] vak’asında infisâl etdi. 1062 recebinde sadrâzâm olan Tarhuncu Ahmed Paşa’nın arzıyla dördüncü defa reisülküttâb oldu. 1063 senesi rebîülâhirinde Ahmed Paşa’nın maktûlen vefâtı vak’asında yine infisâl edib 1064’de Süleymanîye evkâfı mütevellîsi görüldü.
İbşir Mustafa Paşa sadrâzam olup İstanbul’a geldikde kethüdâsı Amasyalı Salih Ağa ile eskiden beri muârefesi olduğundan 1065 cumâdelûlâsında Rumeli Beylerbeyiliği pâyesiyle nişâncı oldu. Ancak recebde İbşir Paşa katl ve yerine gelen Kara Murad Paşa da şevvâlde azledildiğinden isti’fâ edib çekildi.
Bu esnâda Sadr-ı a’zam olan Malatyalı Süleyman Paşa’nın arzı ile Tımışvâr vâlisi olup gitdi. 1066 senesi rebîülevvelinde vezâretle taltîf edilip zilka’desinde öteden beri kendisine iyilikleri ve zamân-ı azlinde yardımları olan Köprülü Mehmed Paşa sadârate gelince mevkiini muhâfaza etdi.
Ancak eniştesi olan Can Arslan Paşa’nın 1069’da Abaza Hasan Paşa’ya uyup Köprülü Mehmed Paşa’ya karşı isyân etmesi kendisini müteessir etmişdi. Mehmed Paşa âsileri [277] tedmîr ederek Macaristan harbine gitdiği esnâda hizmetler edib makâmında kaldı.
1072 senesi rebîülevvelinde Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa’nın sadâretinde isti’fâ ederek İstanbul’a geldi. Kubbe-nîşîn olup 1073 senesi muharreminde vefât etdi. Âlim, kâmil, müdebbir, şâir, hattât bir vezîr idi.¹³⁹ Mahdûmu Ahmed, Mehmed Emîn beyler ve dâmâdı Nişâncı Amasyalı Müeyyedzâde Ca’fer Paşadır.
Amasya’da doğduğu Fethiye Mahallesi Câmiini tamîr ve yanında bir mekteb inşâ ve câmi-i mezkûre va’ziyye vaz’ ederek vakfeylediği nukûdu nemâsından vazîfeler tahsîs etdiği sicillât-ı şer’iyyede görüldü.
Mehmed Süreyya Bey “Sicill-i Osmânî” adlı eserinde “Sıdkı Mustafa Paşa Bâb-ı âlîde bi’t-tefeyyüz ba’zı hidemâtda istihdâm olundukdan sonra 1030’da Sadr-ı a’zam Hüseyin Paşa tezkirecisi olup 1038’de defter emîni, ba’dehû reisülküttâb oldu” diyor.
Bu zât, ricâlden Ebûbekir Sıdkı Efendi ve Mütercim Sıdkı Paşa değildir. Yine diyor ki;“Ulemâ ve şuarâdandır. Divân-ı şiiri vardır. Kayalarda yalısı olmakla orada bir mescîd inşâ etdirmiştir. ” [278]
Bu mescidi yapdıran mahdûmu Ahmed Bey olduğu kuyûd-i vakfiye ile sâbittir. Buna kuyûd-i vakfiyede “Sıtkı Ahmed Efendi” denmişdir ki Sıdkı Paşazâde Ahmed Efendi demektir. Sıdkı Paşazâde Mehmed Emîn Bey, Köprülü Mehmed Paşa’nın tezkîrecisi ve Ahmed Bey de Fâzıl Ahmed Paşa sadâretinde Reisülküttâb olmuşlardı.
Mehmed Şeyhî Efendi “Zeyl-i Zeyl-i Şakâyık”da diyor ki: “Sıdkı Mustafa Paşa emâsil-i emsâl ile müşârik ve tarîk-i ilme sâlik olup küttâb-ı divân silkine mensûb olmuştu. Ba’zı vüzerânın tezkîreciliği hizmetinde istihdâm olunmağın mazhar-ı lutf-ı bî-hesâb ve tarîki ile Reisülküttâb oldukdan sonra 1047’de vezâret ! ile muvakki-i divân-ı sultânî oldular.
Bade’l-azl 1073 muharreminde âhirete irtihâl ve rahmet-i Rahmâna isti’câl eyledi. Merhûm tuğrâ-i mülk-i Rûm, mecmua-i avârif ve maârif, nahl-bend-i zarâif ve letâif, gulgul-endâz-ı nâm ü şân, paşa-yı âlîşân idi. Âsârlarından müretteb ve mükemmel bir divân-ı belagât unvânları vardır. Bu eş’ârından numûne vardır. [279]
Ez-Kasâid ¹⁴⁰
Bâğ-ı devletde kad-i mevzûnu serv-i serbülend
Bositân-ı ma’rifetde kilk-i nahl-i miyvedâr.
Külçe-i mihri felek saymazdı hergîz zerreye
Olsa iksîr-i gubâr-ı dergehinden hissedâr
Zihn-i sâfî âleme âyîne-i gîtî-nümâ
Câm-ı adli bâis-i ref-i humâr-ı inkisâr
Ve Lehû
Câm-ı Cem la’l-i lebin mir’ât-ı İskender ruhun
Anı bakıp görmesin yâ Rab rakîb-i bed-likâ.
Ve Lehû
Vakti var devr-i gülün eldeki câm-ı meyi gör
Âdemi bülbül eden sâgar-ı peyderpeyi gör
Vasf-ı gül savt-ı hezârı kim okur kim dinler
Kadeh-i bâde-i gülgûn u sadâ-yı neyi gör
Ve Lehû
Tut ümîdi bî-vefânun va’de vü peymânına
Kim bilir şâyed gele bir gün vefâ meydânına
Her ne denlü hâk-pây olsam yolında ol mehin
Sâye salmaz üstüme ermez elim dâmânına
Âfitâbım seyl-i eşkim âlemi gark etmesin [280]
Bir nazar kıl ben gubârın dîde-i giryânına
Ve Lehû
Sâkiyâ çünki bekâ yok bu fenâ dünyâda
Bir iki gün sürelim bâri ayak sahrâda
Ve Lehû
Ne cevlân ider idim arsa-i nazm içre ey Sıdkî
Semend-i hâtıra vasl-ı dilârâsına bend olsa
Sadr-ı a’zam Kara Mustafa Paşa’nın kibir ve garazıyla azil ve i’zâm edildikde şu Tercî-i Bend’i yazmışdır.
Gurûr etme tekebbürden berî ol anla insânı
Hakâretle nazar kılma görüp mûr-ı Süleymanı
Bu dünyânın bekâsı yok bilirsin âkibet fânî
Tutalım kim serâser oldun idi âlemin hânı
Kanı Dârâ vü İskender kanı Fağfûr-ı Hâkânî
Kem etdi Zâl-ı dünyâ Rüstem ü Sâm ü Nerimânı
Savurdu yele verdi nice evreng-i Süleymanı
Sakın tığ-ı ecelden hâli sanma sen bu meydânı
Kanı Dahhâk ü Cem Nûşirevân ü Ardevân kanı
Bozuldu cümlesinin izzeti mahvoldu devrânı
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin [281]
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin
Görünen Âdemîler sûretâ gerçi ki insandır
Nazar kıl cân gözüyle ekseri ma’nîde hayvândır
Bu remzi fehm idenler şöyle bil kim ehl-i irfândır
Nazar kılmaz sözüm gûş eylemez onlar ki nâdândır
Cihânda şimdi kâmiller ta yüz hâk ile yeksândır
Sürer her câhil-i nâdân safâ vü zevk-i şâdândır
Kimi nâlân kimi hândân kimi derdiyle giryândır
Kimisi kibr ü kiniyle sanur kendüyi insândır
Sürer bir gün ânı çarha ecel zirâ ki devrândır
Benim hayretdedir aklım buna hayli perîşândır
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin
Nedir bu şevket ü bu tumturak ey tâlib-i dünyâ
Cihân bir pîre-zendir bir nazarda görünür zîbâ
Sonunda zehr ü gâm nûş etdürür yok kurtuluş aslâ
Tutalım kim yemişsin bir iki gün sükkerî halvâ
Nice Behrâm-ı Gûrı eyledi gûr içre nâ-peydâ
Yatur zîr-i zemîn içre nice bin Hüsrev ü Dârâ
Abâ-pûş ol gider peleng hevâsın kılma istiğnâ
Ecel geldikde bir gün diyesin âh eyleyüb hayfâ [282]
Zamânında ölürsün nef’i yok şâh-ı cihân ârâ
Zebân-ı hâl ile söyler bu remzi anlasan eşyâ
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin
Zamanında olursan devlet ile ger şeh-i âlem
İgende gırre olma ki iki gün oluben hurrem
Bekâsı yok bilürsün âkibet var âhirinde gam
Sunup câmı kim oldu ibret al kim nice yüz bin Cem
Yaturlar bî-nişân hâk içre nice Hüsrev ü Rüstem
Cihânda bir iki gün şâd olursan âhiri mâtem
Dayanma lezzet-i dehre sonunda söniser dersem
Kimi güldürse bir kaç gün ider çeşmin yine pür-nem
Fenâsını anıp ağlar cihânun her seher sînem
Gönül vermez ona meyl eylemez âkil olan Âdem
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin
Seversin şöhret-i dünyâyı gerçi şimdi ey gâfil
Sonunda zehr-i gam nûş etdürür âhir ecel müşkil
Libâsun bir kefen şâhım sana tâbût olur mahmil
Gider benlik hevâsın cân u dilden eylegil zâil
Hevâ-yı nefsi terk et olma dünyâ semtine mâil
Bu remzi fehm ider anlar cihan içre olan âkil [283]
Bilürsin kurtuluş yok zir-i hâk olur sana menzil
Nidersin mansıb-ı dehri sözüm tut olma lâ-ya’kil
Bu dünyâ-yı denîye aldanur mı Sıdkıyâ kâmil
Sözüm tut doğru yola git kimesne olmaya hâil
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin