Fatsalı Ahmed Ağa’nın kayın birâderi olduğu kuyûd-ı resmiye ile sâbit olan Canikli Hacı Ali Paşazâde Battal Hüseyin Paşa’nın oğludur. Hacı Ali Paşa’nın hemşîresi Ahmed Ağa’nın câriyesi ve zevcesi idi. Her ikisi de Rus muhtedîsi olduğu anlaşılır.

Pederi Battal Hüseyin Paşa 1188’de Amasya mütesellimi iken Amasya’da doğduğunu iddi’a eder ve Amasya’ya da maskat-ı re’sim derdi. Bunu 1219 vak’asında Sultân Selim’e hitâben yazdığı arîzasında tasrîh etmişdir. Maskat-ı re’simi düşmanıma veremem demişti.

1193’de dedesi ve babası Cebbârzâde Hacı Mustafa Bey’e mağlûb ve i’dâma mahkûm olduklarından evlâd ve ahfâdıyla Rusya’ya firâr edib dedesinin Kırım’da edindiği çiftliğinde oturdu. İki yıl orada [343] kaldı.

1195’de Rus İmparatorunun şefâat ve iltimâsıyla dedesi ve babası ve evlâdı afv edildiğinden Türkiye’ye avdet etdi. Amcası Mikdâd Ahmed Paşa’ya vezâretle yine Amasya sancağı mâlikâne şeklinde tevcîh edildiğinden bir müddet Trabzon’da pederinin yanında ve bir müddet de Amasya’da amcası ve mütesellimleri yanında büyüdü.

1205’de babası Battal Hüseyin Paşa Anapa eyâletini bilâ-muhârebe Ruslara kendisini ve ordusunu teslîm etdiğinden ikinci defa i’dâm olmuşken Rusya’ya firâr edib kendisini bu cezâdan kurtardığı esnâda pederiyle beraber Kırım çiftliğinde sekiz yıl oturdu.

1213’de yine Rus İmparatorunun şefâat ve iltimâsıyla babası afv edildiğinden derhal Türkiye’ye avdet edib pederine vezâretle Trabzon eyâleti ve kendisine de Amasya, Canik, Karahisar-ı Şarkî sancakları tevcîh edilerek eskisinden ziyâde nüfûza erdi.

Dayanılmaz zulüm ve sefâhatlerine mükâfât olarak babasının hayatında 1215 senesi saferinde vezâretle taltîf edilip zilka’desinde babasının vefâtıyla [344] Trabzon vâlisi ve mezkûr üç sancak mutasarrıf ve mültezimi oldu.

Bununla beraber zulmünden halkın acı şikayetleri Bâb-ı âlî ve divân-ı hümâyûnu iz’âc etdiğinden ibtidâ Mısır harbine ve sonra Rumeli eşkiyâsının tenkîline me’mûren Amasya ve Trabzon’dan kaldırılmak istendi. 1216’da Diyarbekir vâlisi olup hareketi emredildi.

Fakat bunları her bir sûretle atlatıp mevkiinde kaldı. 1217’de bi’z-zarûre Trabzon’da ibkâ edilip 1218’de Gürcüzâde Osmân Paşa’nın ve bundan evvel Kutoğlu Hüseyin Paşa’nın i’dâmlarına me’mûr olmuştu. Bu vazîfelerini cellâdâne bir sûretde îfâ ederek nüfûz ve satveti arttı.

Bununla beraber aleyhinde şikâyetler yağıyordu. Bunun için Amasya sancağı 1219 muharreminden itibâren Cebbârzâde Süleyman Bey’e tevcîh edilerek halkı iskât etmek istendi. Bu sefer kükredi; “Doğduğum yeri düşmanıma veremem, Amasya benim vatanımdır” diyerek cebren Amasya sancağını istîlâ ve Cebbârzâdenin mütesellimini Amasya’dan ihrâc etdi. Pek çok canlar yaktı. [345]

Üçüncü Sultân Selim buna pek ziyâde kızdı. Bir tarafdan Cebbârzâde Süleyman Bey’e Amasya’yı kurtarmak ve mütesellimi olan Hasan Bey’i ahz ve i’dâm etmek için fermân gönderdi. Diğer tarafdan sadr-ı sâbık Yûsuf Ziya Paşa’yı da sâhib-i tercemeyi ahz ve i’dâm etmek üzere Trabzon’a me’mûr etdi. Amasya zabt ve Hasan Bey i’dâm edildi.

Bunları duyan Tayyar Paşa Trabzon’dan kaçıp Rusya’ya ilticâ ederek Kırım’da oturdu. 1222 rebîülâhirinde Sultân Selim’in hal’i üzerine Osmanlı tahtına çıkan Dördüncü Sultân Mustafa’nın alâ rivâyetin verdiği gizli emriyle ve Rus gemileriyle Kırım’dan kalkıp ansızın İstanbul’a girdi.

1222 şa’bânının ğurresinden itibâren yine Amasya mutasarrıfı ve Canik muhassılı ve Trabzon vâlisi ve on beş gün sonra da kâim makâm-ı sadr-ı âlî olarak İstanbul’da kaldı. Ancak Şeyhülislam Ata Efendi’ye ve ricâl-i devlete karşı zorbalığa kalkışıp sadârete göz dikti.

Bunu Sadr-ı a’zam Çelebi Mustafa Paşa ve ricâl-i devlet çekemediğinden 1223 senesi muharreminde kâim makâmlıkdan azl edilerek Dimetoka’ya gönderildi. Fakat sancaklarla [346] vilâyet uhdesinde bırakıldı. Sonra Dimetoka’dan da kaldırılıp Hacıoğlu pazarına nakledildi.

1223 senesi cumâdelâhirinin evâilinde Sultân Mustafa’nın hal’iyle birâderi İkinci Sultân Mahmûd’un cülûsunda endişesinden yine Rusya’ya firâr etmesi melhûz ve seyyiâtı da âşikâr olduğundan recebin ikinci günü i’dâm edildi. Amasya, Canik, Trabzon vilâyetleri de felâketden kurtarıldı.

Amasya’da seyyiâtı pek çokdur. Meydan köprübaşında Ehli Hâtun türbesinin bahçesi üzerine ahşabdan güzel bir medresesinden başka bir eseri yokdur. Bu medrese Amasya’da doğduğunu gösteren bir delîl olduğunu iddiâ eder ve Amasyalılara hemşehrîm derdi.

Bununla beraber yavrusunu pek sevdiğinden yiyen kedi gibi Amasya’yı olanca kuvvetiyle yerdi. Ufak bir şikâyet edeni öldürür, kanûn ve şeriat hilâfına vergileri tarh eder, her istediğini yapar, pek yobaz ve şımarıkca hareket ederdi. Câhil ve cesûr idi.

Şâyan-ı hayretdir ki Süreyya Bey “Sicill-i Osmânî”de “âlim, âkîl, kâmil” olduğunu yazmış, Şânîzâde [347] Ataullah Efendi de “Vekâyinâme”sinde ef’âlini teşrîh ederek Rus câsûsu diye tel’în etmişdir. Hadd-i zâtında mensûblarına keremkâr, halka karşı gaddâr, zâlim, hâin bir Rus bozuntusu olduğunu ef’âliyle göstermişdir. Sâmehahullah!

Bu sülâlenin “Amasya Sicillât-ı Şer’iyesi”nde mazbût olan fenâlıkları kısmen târihimizin birinci bâbı sonlarında yazıldı. Gerek kendisinden ve gerek babasından, amcasından, dedesinden Türklük ve devlet fenâlıkdan başka bir hayır ve menfaat görmüş değildir.