Özgün Metin
Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün
I. Bent
İy Felek ya‘nî cihânda sen de bir san eyledün
Ka‘betu’llâh-ı şerîfi sanki virân eyledün
Ol şeh-i bâlâ-nişîne zulm ü bühtân eyledün
Pâye-i şehlik tarîkın evvel ihsân eyledün
Sonra döndün cevr eliyle kabz-ı dâmân eyledün
Yire çaldun sâye-veş hâk ile yeksân eyledün
Ol kad-i bâlâ-bülendi şimdi pinhân eyledün
Devleti şem‘in söyündürdün şebîstân eyledün
Âteş-i hicrâna gir yan diyü giryân eyledün
Ol ‘adûlar derdine ya‘nî ki dermân eyledün
Âl-i ‘Osmân oğlını al ile bî-cân eyledün
N’eyledün iy çarh-ı zâlim n’eyledün kan eyledün
Yanuna kalursa kalsun ana itdügün cefâ
İy felek kanı ol ala gözlü Sultân Mustafa
II. Bent
Bag-ı firdevs içre ol şeh gül gibi handân iken
Ârzû-yı şehlik ile dem-be-dem şâdân iken
Hem-nişîni gice gündüz hûrî vü gılmân iken
Saltanat bâğında ol şeh dâver-i devrân iken
Ol serây-ı pür-sürûrı her zemân dîvân iken
Mîr-i dîvân emri ile zâr u ser-gerdân iken
Begler ağalar derinde hâk ile yeksân iken
Cümle mahlûkât-ı ‘âlem emrine fermân iken
Nâmı ahkâm evvelinde nâme-i 'unvân iken
Bir suhendân-ı cihân u zübde-i 'irfân iken
Bir dilâver şâh iken bir gonca-i handân iken
………………………………………………
Havfi ile surh-ser geh mest ü geh hayrân iken
Şâh Tahmâsa kara dağlar gibi düşmân iken
Nice kıydun ana iy mekkâre-i bezm-i fenâ
Dimedün mi yıkılur ‘âlem gidicek Mustafa
III. Bent
Bir kemend-i al ile o şeh şikâr olmış-durur
İşbu yüzden bu zen-i mekkâra kâr olmış-durur
Yüri iy câdû-yı dehr al âşikâr olmış-durur
Şerbet-i sükker didügün zehr-i mâr olmış-durur
Râh-ı 'ışka gerçi ol server nisâr olmış-durur
Mâderinün lîk âhı pür-şerâr olmış-durur
Gözlerinden kanlu yaşlar cûybâr olmış-durur
Ol budağı şîveniyle cân-nizâr olmış-durur
Dest-i cevründen o mazlûm zâr zâr olmış-durur
Niçe bin ‘asker bu yolda şermsâr olmış-durur
Tûglar saçın çözüp her târı mâr olmış-durur
Ol sebebden ‘aklumuz hep târmâr olmış-durur
Dôstlar sanman ki dehri pâydâr olmış-durur
Sûretâ gerçi ki dünyâ sana yâr olmış-durur
Gâfil olman gûşuma hâtifden irdi bu nidâ
Didi yitmez mi işâret size Sultân Mustafâ
IV. Bent
Çün sarâyından o şeh çıkdı kad-i bâlâ ile
Gonca-i handânlar ile çihre-i zîbâ ile
Esb-i nâzına süvâr oldı niçe lâlâ-y-ile
Niçe bin ‘askerler ile ya'nî bir deryâ-y-ile
Sancağ-ı şâhî çekildi zîver-i zîbâ-y-ile
Eyledi ‘azm-i Karaman bir ‘aceb alay ile
Hâsılı irdi Karamana rev-i a‘dâ-y-ile
Dest-bûs itdi vezîrân geldiler alay-y-ile
Ba‘dehu ol şeh yirinden turdı istiğnâ-y-ile
Ol otağ-ı şâha irdi zînet-i zîbâ-y-ile
Sâdıkâne atasına girdi bu sevdâ-y-ile
Kapusında pâsbânı olmayan bedrâ ile
Tutuşup anunla düşdi çenge hûy u hây ile
İy dîrîgâ göçdi ol şeh âh u vâveylâ-y-ile
Kimdür ol mazlûm-ı merhûm kim-durur dirsen bana
Hazret-i Sultân Süleymân oğlu Sultân Mustafa
V. Bent
İy Süleymân-ı zamân [u] tâcdârânun neri
V’iy şehenşâh-ı cihân [u] kişverânun ser-beri
Kandasın kanda eyâ iklîm-i Rûmun serveri
Re’y-i a'dâ ile hâk oldı nihâlünün beri
Pâdişâhum göre ol zıll-ı Hudâ-yı enveri
Armagân iltüp önünde kodı ol cân u seri
Lu‘b-ı şirrîr ile oldun ol budagundan berî
Şâh-ı ‘âdilsin koma yanunda ol ehl-i şeri
Kimse ma‘kûl görmedi ‘âlemde şâhâ bu işi
Gide ol sultân-ı ‘âlem kala ol ebter diri
Dostlar görmez misiz ‘âlemde bu 'ibretleri
Âl-i ‘Osmân oğlına kasd eyledi bir nökeri
Gitdi şimden girü yârâ işbu dehrün zîveri
Yâ İlâhî ol şehün bâğ-ı cinân olsun yiri
Bu Fünûnî’nin du'âsı bu durur yâ Rab sana
Ola gönlümden geçen gibi 'adü-yı Mustafa
Günümüz Türkçesiyle
I. Bent
1. Ey felek, demek ki dünyada sen de bir iş gördün (bir ün kazandın); sanki şerefli Kâbe'yi viran ettin.
2. O yükseklerde oturan şaha zulüm ve iftira ettin; önce ona şahlık mertebesinin yolunu bağışlamıştın.
3. Sonra dönüp zulüm elinle eteğine yapıştın; onu gölge gibi yere çaldın, toprakla bir ettin.
4. O yüce boylu kişiyi şimdi gizledin; devletinin mumunu söndürüp karanlık bir gece ettin.
5. "Ayrılık ateşine gir de yan" deyip (herkesi) ağlattın; yani o düşmanların derdine derman oldun.
6. Osmanoğlunun oğlunu hileyle cansız bıraktın; ne ettin ey zalim felek, ne ettin, kan döktün.
7. Ona ettiğin cefa yanına kâr kalırsa kalsın; ey felek, hani o ela gözlü Sultan Mustafa?
II. Bent
8. O şah Firdevs bahçesinde gül gibi gülerken, şahlık arzusuyla her an sevinçliyken,
9. gece gündüz yanında huriler ve gılmanlar otururken, saltanat bahçesinde devrin hükümdarı iken,
10. o sevinç dolu sarayı her zaman divan yeri iken, divan beyi onun emriyle inleyip şaşkın dönerken,
11. beyler ve ağalar kapısında yerlere eğilmişken, dünyanın bütün yaratıkları emrine boyun eğmişken,
12. adı hükümlerin başında mektubun unvanı iken, dünyanın söz ustası ve irfanın seçkini iken,
13. yiğit bir şah, gülen bir gonca iken, [ikinci mısra kaynakta eksiktir]
14. Kızılbaş onun korkusundan kimi zaman sarhoş, kimi zaman şaşkın iken, Şah Tahmasb'a kara dağlar gibi düşman iken,
15. ey fani meclisin hilekâr kadını (felek), ona nasıl kıydın; Mustafa gidince dünya yıkılır demedin mi?
III. Bent
16. O şah bir hile kemendiyle avlandı; bu yüzden iş bu hilekâr kadının işine yaradı.
17. Yürü ey zamanın büyücüsü, hile ortaya çıktı; şeker şerbeti dediğin şey yılan zehri oldu.
18. O server gerçi aşk yolunda kurban oldu, ama annesinin ahı kıvılcımla doldu.
19. Gözlerinden akan kanlı yaşlar ırmak oldu; o dal (şehzadenin evladı) da ağlayıp sızlamaktan bitap düştü (mısra başka türlü de okunabilir).
20. O mazlum senin zulmünün elinden inleyip duruyor; nice bin asker bu yolda utanır oldu.
21. Tuğlar saçlarını çözdü, her teli bir yılan oldu; bu yüzden aklımız darmadağın oldu.
22. Dostlar, dünyanın kalıcı olduğunu sanmayın; görünüşte dünya size dost olmuş olsa da.
23. Gafil olmayın, kulağıma gaipten bir ses geldi: "Sultan Mustafa size ibret olarak yetmez mi?" dedi.
IV. Bent
24. O şah yüce boyuyla, gülen goncalar gibi güzel yüzüyle sarayından çıkınca,
25. nice lalalarla naz atına bindi; nice bin askerle, yani bir deryayla,
26. süslü şah sancağı çekildi; tuhaf bir alayla Karaman'a yöneldi.
27. Sonunda düşmanların yoluna düşüp Karaman'a ulaştı; vezirler alayla gelip elini öptü.
28. Ondan sonra o şah gönül tokluğuyla yerinden kalktı; süs ve güzellik içinde şahın otağına vardı.
29. Babasının huzuruna bu sevdayla, içtenlikle girdi; kapısında bekçisi olmaya bile layık olmayan biriyle
30. tutuşup gürültü ve bağırışlarla boğuşmaya girdi; yazık ki o şah ah ve feryatla göçüp gitti.
31. O merhum mazlum kimdir diye bana sorarsan: Hazret-i Sultan Süleyman'ın oğlu Sultan Mustafa.
V. Bent
32. Ey zamanın Süleyman'ı, taç sahiplerinin aslanı; ey cihan şehinşahı, ülke sahiplerinin başı,
33. neredesin, nerede ey Rum ülkesinin önderi; düşmanların görüşüne uyuldu, fidanının meyvesi toprak oldu.
34. Padişahım, o parlak Allah gölgesini (padişahı) görsün diye (şehzade) canını ve başını armağan olarak götürüp önüne koydu.
35. Kötülerin oyunuyla o dalından ayrı düştün; adil bir şahsın, o şer ehlini yanında bırakma.
36. Ey şah, dünyada kimse bu işi akla yakın bulmadı: o cihan sultanı gidecek, o soysuz diri kalacak.
37. Dostlar, dünyada bu ibretleri görmez misiniz; bir uşak Osmanoğlunun oğluna kastetti.
38. Ey dost, bundan sonra bu dünyanın süsü gitti; Allah'ım, o şahın yeri cennet bahçesi olsun.
39. Ya Rab, bu Fünûnî'nin sana duası şudur: Mustafa'nın düşmanı gönlümden geçtiği gibi olsun.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir "fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün" vezniyle yazılmış beş bentlik bir mersiyedir. Bentlerin gövdesi, bütün mısraları aynı kafiyeyle biten uzun bir dizidir: birinci bentte on iki mısra "eyledün", ikincide on dört mısra "iken", üçüncüde "olmış-durur", dördüncüde "ile" redifiyle sürer, beşinci bentte "-eri" sesi tekrar edilir. Her bendi, ayrı kafiyeli ve "Mustafâ" adıyla biten bir beyit kapatır; bu beyitler terkib-i benddeki vasıta beyitlerine benzer. Recep Hasar, şiirin kafiye düzenini "bb, bb, bb… / zz" diye gösterir. Birinci bent yedi beyit, öteki bentler sekizer beyittir; ikinci bendin altıncı beytinin ikinci mısraı kaynakta noktalı bir satırla eksik gösterilmiştir. Mahlas son beyitte geçer: "Bu Fünûnî'nin du‘âsı bu durur yâ Rab sana".
Mersiyeyi Mehmed Çavuşoğlu, Süleymaniye Kütüphanesi Nuruosmaniye 4962 numaralı yazmanın 173-174. varaklarından yayımlamıştır; burada Hasar'ın tezindeki aktarımıyla verilmiştir. Aynı yazmanın 175-176. varaklarında Rahmî'nin Şehzade Mustafa mersiyesi bulunur; iki mersiyenin aynı mecmuada yan yana yer alması, onların birlikte derlendiğini düşündürür. Bu tespit bize aittir.
Anlam ve Söz Sanatları
Birinci bent feleğe yöneltilmiş bir sitemdir: felek önce şehzadeye şahlık yolunu açmış, sonra eteğinden tutup onu yere çalmış, devletinin mumunu söndürmüştür. "Âl-i ‘Osmân oğlını al ile bî-cân eyledün" mısraında hile anlamındaki "âl" ile hanedanı karşılayan "Âl" yan yana konur; aynı söz oyunu Taşlıcalı Yahya'nın mersiyesinde de vardır. İkinci bent "iken" redifiyle bir dizi geçmiş sahne kurar: şehzade cennet bahçesinde gül gibi güler, sarayı divan yeri, adı fermanların unvanıdır. Bendin son beyti, Kızılbaş'ın onun korkusundan sarhoş ve şaşkın olduğunu, şehzadenin Şah Tahmasb'a kara dağlar gibi düşman olduğunu söyleyerek şehzadenin İran şahıyla anlaştığı yolundaki iddiaya cevap verir.
Üçüncü bendin ilk beyitleri şiirin en çok tartışılan yeridir. "Bir kemend-i âl ile o şeh şikâr olmış-durur / İşbu yüzden bu zen-i mekkâra kâr olmış-durur" beytinde "zen-i mekkâr" (hilekâr kadın) hem divan şiirinde kocakarı kılığında düşünülen feleği hem de Hürrem Sultan'ı akla getirir. Recep Hasar, burada hilekâr bir kadın olarak düşünülen feleğin de, Hürrem Sultan'ın da kastedilmiş olabileceğini, çünkü şehzadenin ölümüyle Hürrem'in oğlunun tahta yaklaştığını belirtir. Maruf Çakır da Sirâcî'nin "çarh-ı pîre-zen" (kocakarı felek) söyleyişini incelerken Fünûnî'nin bu beytini aynı türden bir tevriyenin örneği olarak anar. Bendin devamında annenin ahı, tuğların yas için saçlarını çözmesi ve utanan asker anılır; tuğ saçlarının yılana dönmesi hem yas hem de fitne imgesidir.
Dördüncü bent olayı baştan sona anlatır ve Hasar, Fünûnî'yi Mu'înî ve Yahya ile birlikte ölüm sahnesini ayrıntılı tasvir eden şairler arasında sayar. Şehzade sarayından lalaları ve binlerce askeriyle, şah sancağı açılarak çıkar, Karaman'a ulaşır, vezirler alay hâlinde gelip elini öper, o da babasının otağına içtenlikle girer ve kapı bekçiliğine bile layık olmayan biriyle boğuşarak ölür. Bendi kapatan "O mazlum merhum kimdir diye sorarsan" beyti bir ağıt sorusu gibidir. Beşinci bent padişaha seslenir; şair ondan yanındaki şer ehlini uzaklaştırmasını ister ve "o cihan sultanı gidecek, o soysuz diri kalacak" diyerek halkın tepkisini dile getirir. Hasar bu beyti halkın olayı makul karşılamadığının göstergesi olarak aktarır. Son beyitteki dua aslında bir bedduadır: şair Mustafa'nın düşmanının gönlünden geçtiği gibi olmasını diler.
Tarihî Bağlam
Gelibolulu Âlî'ye göre Fünûnî Kastamonuludur. Hasar, Fünûnî, Mu'înî ve Yahya'nın mersiyelerini şehzadenin ölümünü baştan sona anlatan şiirler olarak birlikte değerlendirir; Fünûnî'nin anlatısı, şehzadenin büyük bir alayla Karaman'a yürüyüşünden otağdaki boğuşmaya kadar, tarih kaynaklarının anlattığı sahneyle örtüşür. "Bir nökeri" (bir uşak) ve "ebter" (soysuz) sözlerinin kimi kastettiği şiirde açıkça söylenmez. Şairin hayatı bu kategorideki biyografi yazısında, öteki mersiyeler Şehzade Mustafa Mersiyeleri yazımızda anlatılmıştır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı, haz. Mustafa İsen, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı (e-kitap), s. 262-263, "Fünûnî" maddesi.
Akademik çalışmalar
- Recep Hasar, Türk Edebiyatı'nda Padişah ve Şehzade Mersiyeleri, Yüksek Lisans Tezi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 89, 93, 99-100, 102, 459-463. https://hdl.handle.net/11352/2746
- Mehmed Çavuşoğlu, "Şehzade Mustafa Mersiyeleri", İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, 12, 1981-1982, s. 662-664 (Hasar'daki aktarımla).
- Maruf Çakır, "Sirâcî'nin Şehzade Mustafa Mersiyeleri", Kocatepe İslami İlimler Dergisi, 4(1), 2021, s. 15. https://dergipark.org.tr/tr/pub/kiid/article/892994
Çevrimiçi kaynaklar

