Şehzade Mustafa'nın hayatı Osmanlı tarihinin en çok anlatılan, en çok ağıt yakılan ve en çok tartışılan hayatlarından biridir. Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük oğludur ve uzun yıllar tahtın en güçlü adayı olarak görülmüştür. Amasya sancakbeyi olarak on iki yıla yakın bir süre Yeşilırmak kıyısındaki şehirde oturmuş, şairleri, âlimleri ve askerleri çevresinde toplamış, 6 Ekim 1553'te otuz sekiz yaşında, Konya Ereğlisi yakınındaki ordugâhta babasının otağında öldürülmüştür. Bu hikâyede rivayet çoktur, belge azdır; kaynakların ayrıştığı yerler bu yüzden ayrıca belirtilmiştir.

Manisa'da Doğan Büyük Oğul

Mustafa, 1515'te (H. 921) Manisa'da doğdu. Babası o sırada Saruhan sancakbeyi olan şehzade Süleyman, yani sonradan Kanuni diye anılacak hükümdardı. Annesi Mahidevran Hatun'dur ve Süleyman'ın ilk gözdesi olarak anılır. Bazı kaynaklarda Gülbahar ya da Bosfor adıyla da geçer; ancak Funda Demirtaş ve Semra Güler bu adların doğru olmadığını, resmî belgelerde ve Bursa'daki türbesinin sandukasındaki levhada "Abdullah kızı Mahidevran" yazdığını belirtir. Busbecq annesini Kırımlı bir cariye olarak anar. Mustafa'nın doğum yılı bazı yayınlarda 1516 ya da 1517 olarak verilir; Türkçe akademik literatürde 1515 yaygındır.

Süleyman'ın şehzadeliğinde Mustafa'dan başka Mahmud ve Murad adlı iki oğlu daha olmuştu. Murad iki, Mahmud dokuz yaşında, 1521'de birbiri ardından öldü; Güler'in aktardığına göre Belgrad Seferi dönüşünde on gün arayla vefat etmişler ve Yavuz Sultan Selim'in türbesine gömülmüşlerdi. Böylece Mustafa hayatta kalan en büyük oğul oldu. Padişahlık döneminde Hürrem Sultan'dan Mehmed, Selim, Abdullah, Bayezid ve Cihangir doğdu; Abdullah 1526'da küçük yaşta öldü. Çocukluğunun ilk yılları Manisa sarayında geçti, babası 1520'de tahta çıkınca anne ve oğul İstanbul'a geldi. Mustafa o sırada beş yaşındaydı. Hürrem'in saraydaki yükselişi, padişaha yeni erkek evlatlar vermesi ve Mahidevran'ın gözden düşmesi sonraki yıllara aittir; Bu değişim Mustafa'nın konumunu sarstı. Yine de daha dokuz yaşındayken bir Venedik elçisi onu son derece yetenekli, büyük bir savaşçı olacak ve yeniçeriler tarafından çok sevilen biri olarak anmıştı.

Saray Eğitimi ve Sünnet Şenliği

Mustafa sarayda "büyük şehzade" olarak itina ile yetiştirildi. Mehmed Süreyyâ'nın Sicill-i Osmânî'sine dayanan kayıtlara göre Muhyiddin Mehmed Efendi ve Sürûrî Mustafa Efendi'den ders aldı. Güler, Gelibolulu Sürûrî Mustafa Efendi'nin 1548'de hatt-ı hümayunla şehzadeye hoca atandığını yazar. Hüseyin Hüsameddin ise 947/1540'ta hocası Muhyiddin Mehmed Efendi'nin ölümü üzerine Hayreddin Hızır Efendi'nin şehzadenin muallimi olduğunu, 1548'de de vefat eden Merzifonî Hayreddin Efendi'nin yerine Sürûrî'nin geldiğini kaydeder. Hocaların adları ve sırası kaynaklarda birbirine tam oturmadığı için üç ad da kaynağıyla birlikte verilmiştir. Şiire ise Üsküplü Lâlî Çelebi gibi nedimlerin yanında başladığı anlatılır.

Fransız Guillaume Postel onu "ihtiyatlı ve son derece iyi yetişmiş" biri olarak tarif eder. Şehzade şiir yazdı ve "Muhlisî" mahlasını kullandı; bazı kaynaklarda "Ahdî" mahlası da anılır. Nesih hattıyla yazılmış bir Süleymânnâme'nin Viyana'daki yazmasının onun elinden çıktığı kaydedilir. Fiziği ve tavırlarıyla dedesi Yavuz Sultan Selim'e benzediği, uzun boylu, siyah sakallı ve yakışıklı olduğu anlatılır. 936/1530'da İstanbul'da Atmeydanı'nda, devlet erkânı, ulema ve yabancı elçilerin katıldığı şenlikle kardeşleri Mehmed ve Selim'le birlikte sünnet edildi. Şenliğin süresi kaynaklarda farklı verilir: kimi kaynaklar on sekiz ila yirmi gün, kimileri yaklaşık bir ay, kimileri üç hafta der. Celâlzâde Mustafa Çelebi'nin Tabakâtü'l-Memâlik'i bu şenliği anlatan kaynaklardan biridir.

Saruhan Sancağı'nda Geçen Yıllar

Osmanlı'da şehzadelerin sancağa çıkarak devlet yönetimini öğrenmesi eski bir usuldü. Mustafa, doğduğu Manisa'ya Saruhan sancakbeyi olarak gönderildi. Atanma tarihi konusunda kaynaklar ayrılır: Güler bir muhasebe defterine dayanarak 3 Mayıs 1533'ü (8 Şevval 939) verir; başka kaynaklar Şâban 940'ı (Şubat 1534) esas alır. Bu yüzden Manisa dönemi bazen yedi, bazen sekiz yıl olarak anılır. Maaşı için Güler 400.000 akçe verir; Hammer ise kırk bin duka tahsisattan söz eder. Sancağa çıkmadan önce Divan'da törenle kabul edilmiş, vezirler üzengisini tutmuş, kendisine kürk, hil'at ve kılıç verilmiştir. Bu atama, başlangıçta onun babasının yerine en kuvvetli aday sayıldığını gösterir. Annesi Mahidevran, şehzade anneleri geleneği gereği onunla birlikte Manisa'ya gitti.

Manisa'daki idareciliği sırasında halk arasında iyi bir izlenim bıraktı. Onu orada gören Venedikli Michele Membré, şehzadenin her cuma günü alayla Sultâniye Camii'ne gidip halka hitap ettiğini yazar. Babasının seferleri sırasında bölgenin muhafazasıyla da görevlendirildi; 1534 ve 1538'de Anadolu'nun idaresi ona bırakıldı. Bu yıllarda iki ağır kayıp yaşandı. Mustafa'yı ve annesini himaye ettiği anlaşılan babaanne Hafsa Sultan 1534'te (Güler 1533 verir) öldü. Mustafa'yla iyi ilişkiler içinde olan sadrazam İbrahim Paşa ise 1536'da, Irakeyn Seferi dönüşünde öldürüldü; Güler bu ölümü 1538 olarak yazar, ancak 942/1536 tarihi daha yaygındır. İbrahim Paşa'nın şehzadeye yazdığı mektupta kendisini onun "sadık dostu" olarak tanımladığı ve görüşmeyi umduğu belirtilir; Mahidevran da İbrahim Paşa'nın eşi Hatice Sultan'a bir mektup yazmıştı. Demirtaş, bu iki ölümün Mustafa'yı saraydaki destekçilerinden yoksun bıraktığı, Hürrem'in oğullarının ise öne çıktığı görüşündedir. Mustafa'nın İbrahim Paşa'ya hitaben yazdığı mektup, Kanuni'nin bu yakınlıktan, herhalde yine Hürrem'in etkisiyle, rahatsız olduğunu düşündürür.

Mustafa'nın babasından özür dileyip görüşmek için İstanbul'a gelme isteği, Irakeyn dönüşünde reddedildi. Güler bunu, şehzadelerin zorunlu olmadıkça payitahta gelmemesi yolundaki gelenekle açıklar; Demirtaş ise Mustafa'nın özür dilemeyi gerektirecek bir şey yaptığını düşünür. Ne olduğu bilinmiyor. Manisa'da yanında şairler vardı: Güler, Şikârî ve Senâyî adlı şairleri, sır kâtibi Levhî'yi anar; Şücâ'eddin İlyas Saruhanî'nin Câmi'ü'l-esrâr adlı mesnevisini onun adına yazıp sunduğu da kaydedilir.

Amasya'ya Atanma Tarihi

Mustafa'nın Amasya'ya ne zaman atandığı konusunda kaynakların iki farklı cevabı var. Selim Özcan'ın Amasya şehzadeleri üzerine makalesi, Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne, Uzunçarşılı'ya ve Yücel-Sevim'e dayanarak atamayı 1538 olarak verir; Mustafa'nın yirmi dört yaşında olduğunu ve Amasya'nın bu atamayla Sivas'tan ayrılıp müstakil bir eyalet hâline geldiğini yazar. Başka bir görüş tarihi 21 Safer 948, yani 16 Haziran 1541 olarak verir; Güler, Demirtaş ve Zavotçu da bu tarihi kullanır. 1541'de Manisa'ya Hürrem'in oğlu Mehmed gönderilmiştir ve Mustafa'nın Manisa'dan alınıp yerine Mehmed'in getirilmesi bu tarihle bağlantılı anlatılır. Mustafa'nın Hürrem'in müdahalesiyle başşehre yakın olan bu sancaktan uzaklaştırıldığı da ileri sürülür.

Burada 1541 esas alınmıştır; çünkü çoğu çalışma bu tarihte birleşiyor ve tarih şehzadenin Manisa'dan nakliyle doğrudan ilişkili. 1538 tarihi ise Amasya'nın idarî statüsünü anlatan şehir merkezli literatürde geçiyor. İki tarihin aynı olayın iki ayrı hatırası mı, yoksa bir kaynak hatası mı olduğu açık erişimli kaynaklarda kesinleşmiyor; kesin belge bulunamamıştır. Hangisi olursa olsun, atama 1553'teki ölümüne kadar Amasya'da geçen on iki yıla yakın bir dönemi başlatır.

Atamanın gerekçesi de yorumlanmıştır. Güler, Topkapı Sarayı Arşivi'ndeki bir fermana dayanarak padişahın, Macar Seferi sırasında İran yönünden gelebilecek bir saldırıya karşı oğlunun sınıra yakın Amasya'da bulunmasını güvenlik için istediğini ve bölgeye bir miktar yeniçeri gönderildiğini aktarır. Anlatıya göre halk ve askerler bu atamaya tepki gösterince Süleyman, şehzadenin doğu topraklarının güvenliği için gönderildiğini ve veliahtlığının sürdüğünü açıklamıştı. Buna rağmen çağdaşlar ve sonraki araştırmacılar Manisa'dan uzaklaştırılmayı bir gözden düşme işareti olarak okudu. Mustafa bu nakilden büyük üzüntü duydu; Sürûrî'nin bu üzüntüyü bir şiirde dile getirdiği de anlatılır. Elçi Bernardo Navagero'nun 1553'te yazdığı raporda Mahidevran'ın oğlunu koruma çabası ve şehzadenin annesine duyduğu sınırsız sevgi anlatılır; gerek Manisa'da gerekse Amasya'da annesi daima onun yanındaydı. Kimi kaynaklarda Mustafa'nın 1549'dan sonra Konya sancakbeyi olduğu da yazılıdır; Demirtaş ve Güler ise onu ölümüne kadar Amasya sancakbeyi olarak, 1553'te Amasya'dan hareket ederken anlatır. Burada Amasya esas alınmıştır.

Manisa'ya yollanan Şehzade Mehmed Kasım 1543'te orada ansızın öldü. Bu ölüm Mustafa'yı saltanat adaylığı için yeniden ümitlendirdi, ancak Hürrem'in diğer oğlu Selim'in 1544'te Manisa'ya gönderilmesi, tahtın onun için düşünülmediğinin açık bir göstergesi oldu. Babasıyla giderek bozulan ilişkisi ve giriştiği birtakım teşebbüsler, idamına kadar gidecek olayların başlangıcını oluşturdu.

Amasya Yılları

Amasya'da şehzadelerin oturduğu yer, kalede, Osmanlı kaynaklarında "Şehzadeler Sarayı", halk arasında "Beyler Sarayı" ya da "Saraydüzü" olarak bilinen yapılar topluluğuydu. İstanbul Üniversitesi'nden Doç. Dr. E. Emine Dönmez'in yürüttüğü Kızlar Sarayı kazılarında, kaynaklardan bilinen Osmanlı saraylarının varlığı mimari verilerle ve buluntularla ilk kez ortaya konmuştur. Mustafa'nın da bu saraylarda kalan şehzadelerden biri olduğu belirtilir. Ancak Dernschwam, 1554 Nisanı'nda Amasya'da bulunduğunda şehzadenin yaşadığı sarayın son derece mütevazı bir yapı olduğunu yazar. Hangi bölümde oturduğuna dair kesin belge yoktur.

Hüsameddin'e dayanan Güler anlatımına göre 1548'de şehzadenin kadrosunda nişancı Hamdî Hamdullah Çelebi, defterdar Lutfullah Lutfî Bey ve divan kâtibi Fazlî Çelebi vardı. Kadı Kâmî Muhammed Efendi, Tabibzâde Lutfî Efendi, Seyrekzâde Edâyî Beğ, Zemânî Mahmud Çelebi ve Emânî Muhammed Çelebi musahipleri arasında anılır. Lalası Cafer Paşa'ydı; 1553 sefer defterinde ise lalası olarak Sun'ullah Bey, defterdarı olarak Hamza Bey geçer, yani kadro zaman içinde değişmiştir. Hocası Sürûrî şehzadenin yanında kalmayı sürdürdü.

Mustafa Amasya'ya kendi şair ve âlim çevresiyle geldi. Manisa'dan Senâyî onunla Amasya'ya geçti; Amasya'da Zârî, Edirneli Zemânî, Edâyî (ö. 1574) ve Kara Fazlî gibi şairler edebî muhitini oluşturdu. Kara Fazlî, devrinde çok tanınan Gül ü Bülbül mesnevisini Mustafa adına nazmetti; hukukçu Dede Cöngî de Risâle fî emvâli beyti'l-mâl adlı eserini ona ithaf etti. Âlimlerden Koca Hüsameddin Hüseyin, Molla Bahçızâde Kemâleddin İbrahim Efendi, Köprücükzâde Sinaneddin Yusuf, Seyyid Muhyiddin, Muhammed, Cum'a ve Cafer Efendiler şehzadenin en çok sevdiği ve sohbetlerinden yararlandığı kişiler arasındadır. Kapıcılar kethüdası Gülâbî Hoca ile Cerbeze erbabından Gümüşlü Hoca Sülümüş Çelebi de en çok danıştığı isimler olarak anılır. Tasavvuf çevresinden Molla Şeyh diye anılan Şücâ'eddin İlyas, İcâdî lakaplı İmamzâde Hayreddin Hızır Efendi ve "Yamak Şeyh" lakaplı Muhyiddin Muhammed Efendi de çevresindeydi.

Amasya'daki yaşantıyı anlatan küçük olaylar da kayıtlıdır. Hüsameddin'e göre 1543'te Mehmed Paşa Camii vaizi Şeyh Sinan Efendi şehzadenin hâllerine itiraz ettiği için istifaya mecbur kalıp Çeribaşı Mahallesi üstündeki mevkiine çekildi; mahalleye bu yüzden "Şehre Küstü" denildi. 1545'te Amasya müftüsü Sinan Efendi ölünce yerine atanan Akşehirli Sa'dî Efendi her şeye muhalefet ettiği için azledildi; yerine Molla Cürcan diye bilinen Muhyiddin Muhammed Efendi getirildi. Mustafa'nın tahammülünü gösteren bir başka olay şudur: maiyetindeki âlimlerden Kemâleddin İbrahim, Mesârifü Beyti'l-Mâl adlı Arapça eserinde şehzadenin aşırı harcamalarını eleştirdi, Mustafa ise onu cezalandırmak yerine ödüllendirdi. Şehzade kendisi de şairdi. Güler'in aktardığı bir gazelinin ilk beyti şöyledir: "Rif'at istersen eğer mihr-i cihan-ârâ gibi / Sür yüzün her dem yere eyle tenezzül mâ gibi." Dönemin şairlerinin onu bir meslektaş olarak sevdiği, dilinin sade ve akıcı olduğu da anlatılır.

Halkın ve askerin sevgisi, çağdaş yabancı gözlemcilerde de karşılığını bulur. Venedik elçisi Bernardo Navagero, Mustafa'nın kardeşlerinden çok sevildiğini; padişah ve sadrazam aynı fikirde olmadığı hâlde yeniçerilerin onun padişah olmasını açıkça istediğini yazar. Navagero'ya göre onun sancağından geçen yeniçeri ya da padişah kulu yoktur ki armağan almamış ve gördüğü yakınlıktan memnun ayrılmamış olsun; yeniçeriler her ihtiyaçları için ona başvuruyor, onun yönetim bölgesindeyken Babıâli'yi anmıyorlardı. Navagero, bu desteğe rağmen Mustafa'nın babasına karşı harekete geçmemesinin hayret uyandırdığını da yazar (Albèri, I, 77-78). Dernschwam da halkın şehzadeyi çok sevdiğini, ona "sultan" dendiğini aktarır. Bu sempati, şehzadenin alçak gönüllülüğüne ve cömertliğine, yanındakilere iyi davranıp bol ihsanlarda bulunmasına dayanıyordu.

1548 İran Seferi ve Sivas Buluşması

Süleyman'ın ikinci İran seferi (1548), şehzade ile babası arasındaki ilişkiyi görmek için nadir bir fırsattır. Padişah 29 Mart 1548'de İstanbul'dan hareket etti. Konya'ya vardığında Karaman beyi Şehzade Bayezid, Sivas'a ulaştığında da büyük oğlu, Amasya sancakbeyi Mustafa onu karşıladı. Çağdaş bir tanık anlatımına göre Mustafa vezirlerce ve bütün ordu tarafından büyük bir törenle karşılandı, baba oğula sevgisini gösterdi ve Mustafa'nın "sadakati" ile "edebi" tanığın dikkatini çekti; Mustafa'nın rahatlama ve sevincinden de söz edilir. Resmî Süleymânnâme bu buluşmayı vurgular, ama aradaki soğukluğa değinmez. Güler'e göre Mustafa birkaç gün sonra babasının izniyle Amasya'ya döndü. Padişah Adilcevaz ve Hoy üzerinden Tebriz'e ulaştı (27 Temmuz 1548), kışı Halep'te geçirdi ve 21 Aralık 1549'da İstanbul'a döndü. Bu seferden önemli bir sonuç çıkmadı; Safevîler'in ortadan kaldırılamayacağı anlaşıldı.

Erzurum Cephesi ve Yardım İstekleri

Amasya Sancağı, İran sınırının hemen gerisindeydi ve Mustafa'nın yılları doğu sınırındaki gerginlikle geçti. 956/1549'da İran'ın tahrikiyle Erzurum'a saldıran Gürcüler beylerbeyi Musa Paşa'yı öldürdü; Mustafa durumu İstanbul'a bildirip yardım istedi. 957-958/1550-1551'de Safevîler sınır köylerini ve kasabalarını basınca yine yardım istedi. Demirtaş'a göre Rüstem Paşa bu başvuruların hepsini cevapsız bıraktı. Kimi kaynaklar Rüstem'in, Mustafa'nın Gürcüler karşısında kazanacağı itibardan çekindiği için yardım göndermediğini yazar. Bunlar yorumdur; belgelenmiş olan, başvuruların sonuçsuz kalmasıdır.

Mustafa, 19 Muharrem 958'de (27 Ocak 1551) babasına bir feryatnâme yazarak yine görüşmek ve özür dilemek istedi; Bu istek de olumlu cevap almadı; Turan'a göre bunların hepsi şehzadenin babasını gücendirecek bazı girişimlerde bulunduğuna işaret eder. Hüsameddin'e göre feryatnâme hocası Sürûrî'ye yazdırılmıştı. Güler, tarihsiz bir mektupta Mustafa'nın, padişahın "el altından araştır, isyanı varsa bildir" yolundaki fermanına karşılık, bahsi geçen kişinin isyanının "gün gibi ruşen" olduğunu yazıp harekete geçmek için izin istediğini aktarır; mektubun kim hakkında olduğu anlaşılmıyor. Hüsameddin'e dayanan anlatıma göre Rüstem Paşa, Mustafa'yı takip ettirmek için lalasını İstanbul'a çağırtıp yerine Boşnak Ahmed Paşa'yı Amasya'ya gönderdi. Ancak Ahmed Paşa kısa sürede şehzadenin güvenini kazandı ve onun kızı Fatma Sultan'la evlendi (kimi kaynaklar 1552 verir). Bu akrabalık Rüstem Paşa'nın şüphesini artırdı. Güler, Mustafa'nın mührünün zamanla değiştiğini de aktarır: eski mührü "Sultan Süleyman'ın kulu olmayı vesile ederek Seçilmiş Peygamber'in rızasını arayan Mustafa" idi; sonraki mühründe "Tevekkülî alâ Hâlikî" (tevekkülüm beni yaratan Allah'adır) yazıyordu. Güler bu değişikliği şehzadenin içinde bulunduğu durumun farkında olmasının işareti sayar.

Saray İçinde Kurulan Ağlar

Mustafa'nın ölümünü yalnızca bir saray entrikasına bağlamak, Demirtaş'ın da vurguladığı gibi eksik olur. Hürrem Sultan'ın kendi oğullarından birinin tahta çıkmasını istediği, damadı Rüstem Paşa'nın da kendi konumu için aynı sonucu istediği genel olarak kabul edilir. Osmanlı kaynakları hadiseyi bu entrikaya bağlar; Şerafettin Turan ise bu anlatımın olayın mahiyetini, çiftbozan reayanın ve timarlı sipahilerin şehzadenin etrafında toplanmasının sebeplerini açıklamaktan uzak kaldığını söyler. Akçenin değer kaybı, hayat pahalılığı ve sipahilerin hoşnutsuzluğu, köylülerle sipahilerin Mustafa'yı bir kurtarıcı gibi görmesine yol açmıştı. Bu yıllarda nikris (gut) hastalığından acı çeken padişahın seferlere çıkmaması da ordu arasında padişahın yaşlandığı ve tahttan indirilip Dimetoka'ya gönderilmesi gerektiği yolunda söylentilere yol açıyordu.

Mustafa'nın da pasif kalmadığı anlaşılıyor. Erzurum beylerbeyi Ayas Paşa'ya yazdığı tarihsiz bir mektup korunmuştur. Mustafa mektupta babasına uzun ömür diler, ama bu fâni dünyada kimsenin ebedî olmadığını hatırlatır; "sâ'ir da'vâ-yı verâset idenlerle" kıyaslandığında kendisindeki "kabiliyet ü isti'dâd"ın bilindiğini söyler ve babasının ölümünden sonra "hakk-ı şer'î"yi talep etmekten gafil olmamak gerektiğini yazarak yardım ve ahidnâme ister. Tahta çıkarsa dedesi Selim'in yaptığı gibi vezirleri, emirleri, sipahileri ve orduyu ihsanlarla hoşnut edeceğini, reayayı adaletle yöneteceğini vaat eder. Demirtaş bunu, babasını tahttan indirme değil, ölümünden sonra tahtı "şer'î hak" olarak talep etme girişimi olarak okur. Ayas Paşa'nın cevabı, Mustafa'yı "en layık ve en haklı" bulduğunu söyleyen, "parlayan bir güneş"e hizmet etmeye hazır olduğunu bildiren bir destek mektubudur. Mektupların yazılış tarihi bilinmiyor; Yazılış tarihi için 1540'ların sonları tahmin edilir; Mustafa'nın ölümünden kısa süre önce elçisi Nebi Bey'i Venedik'e gönderdiği de anlatılır. Bu girişimlerle Mustafa, dedesi Yavuz Sultan Selim'i örnek alarak tahtı kendisine sağlamak için hazırlanmaya başlamıştı.

Rüstem Paşa'nın şehzadenin mührünü gizlice kazdırıp Şah Tahmasb'a mektup yazdırdığı ve cevabı yolda ele geçirip padişaha sunduğu iddiası, Tayyib Gökbilgin'in Rüstem Paşa ve Hakkındaki İthamlar çalışmasına dayanılarak aktarılır. Bir Venedik kaynağına göre babası adına zehirli bir hil'at da gönderilmiş, Mustafa bunu önce bir köleye giydirmiş, köle ölünce durumu anlamıştır; bu bir anlatımdır, belgelenmemiştir. Şehzadenin yakınlarının tavsiyesiyle sakal bırakıp tuğ diktiği de anlatılır; bu ifade kaynaksızdır ve kesin bilgi sayılmamalıdır. Güler de sakal haberinin padişahı şüphelendirdiğini aktarır. Zahit Atçıl'ın 2016 tarihli makalesi ise olayı yalnızca bir saray komplosu olarak değil, Osmanlı veraset düzeni ve padişahın otorite sorunu içinde ele alır. Atçıl'a göre Süleyman, şehzade karşısında kaybettiği otoriteyi yeniden kurmak ve hanedanı veraset savaşlarından korumak istemiştir. Bu, baskın anlatıyla (Hürrem-Rüstem ittifakı) birlikte okunması gereken bir yorumdur.

1552-1553 Seferi ve Söylentiler

Süleyman, 1551-1552'de doğuda Safevî saldırıları arttığı için yeni bir sefer kararı aldı. Rüstem Paşa serasker olarak Anadolu'ya geçti (Eylül 1552'nin sonu). Aksaray'a vardığında, Mustafa Âlî'nin Künhü'l-Ahbâr'ına göre, ordu içinde "koca padişah artık sefere çıkamaz" türünden sözler dolaşıyordu. Bazı askerler Mustafa'ya haber salıp onun orduya gelmesini, Rüstem Paşa'yı bertaraf etmesini ve babasını Dimetoka'ya göndermesini istiyordu. Atçıl'a dayanan anlatıma göre yeniçeriler saf bozup Amasya'ya giderek Mustafa'ya bağlılık bildirdi, sonra ordugâha döndü. Süleyman'ın bu haberleri önce fesat olarak gördüğünü, oğlunun kendi hayatında böyle bir cüret göstermeyeceğini yazdığını kaydeder.

Rüstem Paşa Konya'ya varınca padişahın ağır hasta olduğuna dair İstanbul'dan mektuplar aldığı, Mustafa'nın da babasının ölümü hâlinde hemen harekete geçmek için tedbir aldığı anlatılır. Rüstem Paşa sipahiler ağası Şemsi Ahmed Ağa'yı ve çavuşbaşı Ali Ağa'yı İstanbul'a gönderdi; Süleyman onu geri çağırdı. Güler'in anlatımında Hürrem de Mustafa aleyhindeki kışkırtmalarını artırdı: yeniçerileri dağıttığı paralarla elde ettiği, Şah Tahmasb'la anlaştığı ileri sürüldü. Padişah, Demirtaş'a göre dolaylı bir olaydan hareketle şeyhülislam Ebussuud Efendi'den fetva aldı. Zengin bir tüccarın kölesinin, efendisinin karısını ve çocuklarını öldürüp malını ele geçirmeye kalkışmasına dair anlatılan "uydurma" olayda müftünün "idama müstahak olur" dediği, Busbecq'in aktardığı biçimde anlatılır; Osmanlı kaynakları bu fetvadan söz etmez. Süleyman büyük oğlunu öldürtmeye karar verdi ve gerekli fetvayı Ebussuud'dan aldı.

Ereğli Otağı: 6 Ekim 1553

Süleyman, 18 Ramazan 960'ta (28 Ağustos 1553) Üsküdar'dan hareket etti. Bayezid'i Rumeli'nin muhafazası için Edirne'ye gönderdi; hastalıklı oğlu Cihangir'i ve Selim'i yanına aldı. Konya Ereğlisi yakınındaki Aktepe (Akhüyük) mevkiinde ordugâh kurdu; Mustafa'nın ordugâha varış günü kaynaklarda kimi kaynaklarda 4 Ekim, kimilerinde 5 Ekim olarak geçiyor. Padişah, Amasya yolunun ayrıldığı noktada çavuşlardan birkaçını göndererek Mustafa'yı, İran Şahı'nın Erzurum yönünde bir saldırısını önlemek bahanesiyle ordugâha çağırdı. Mustafa mektubu güvendiği yakınlarına ve annesi Mahidevran'a gösterip danıştı; onlar gitmemesini tavsiye etti. Dostu ikinci vezir Ahmed Paşa'nın da uyardığı anlatılır. Mustafa, gitmezse hakkındaki iddiaları doğrulamış olacağını düşündü. Renzo Sertoli Salis'e dayanan Güler anlatımında Mustafa bir müftüye danışmış ve ona "aziz bir hayat, bir dünya imparatorluğuna tercih edilebilir" cevabı verilmiştir; bu da Batılı kaynaklarda anlatılan, doğrulanması güç bir rivayettir.

Mustafa, Amasya'dan çok iyi donatılmış yaklaşık 5.000 kişilik bir kuvvetle yola çıktı, aynı gün ordugâha vardı ve otağını babasınınkinin yakınına kurdurdu. Ordugâha varışının ertesi günü vezir ve devlet erkânının geleneksel ziyaretlerini kabul etti; hepsi hil'atlerle onurlandırıldı. Bu sırada askerler arasından ona doğru bir okla, babasının onu öldüreceğini ve huzura gitmemesini bildiren bir kâğıt atıldığı anlatılır; Mustafa bunu Rüstem Paşa'nın oyunu sayarak ciddiye almamıştır. Yakınları ona babasıyla açık sahrada, at üstünde, herkesin göreceği biçimde konuşmasını önermiş, otağa girerse kendi adamlarının yardım edemeyeceğini hatırlatmıştı. Mustafa bunu kabul etmedi; babasına karşı onu öldürtmeyi haklı kılacak hiçbir kusuru olmadığına inandığı aktarılır. Batılı kaynaklarda "Eğer babamın benim hayatıma son vermek istediği gerçekten doğruysa, bana verdiği hayatı gene onun arzusuyla sona erdireceğim" sözü ona atfedilir; sözün doğruluğu belgelenemez, ama şehzadenin tevekkülünü anlatması bakımından dikkat çeker.

6 Ekim 1553'te (27 Şevval 960, Cuma) Mustafa, askerlerin alkışları arasında ata binerek otağa yürüdü. Salis ve Dernschwam'a dayanan anlatıma göre beyaz ipekli bir elbise giymişti; ayağında kırmızı çizmeler, kavuğunda beyaz turna tüyü vardı. Babasına hediye olarak at ve kıymetli eşyalar göndermişti. Otağın önünde atından indi; çavuşlardan birinin isteğiyle kılıcını ve hançerini teslim edip içeri girdi. İçeride yedi dilsiz cellat bekliyordu. Mustafa bir süre direndi, ellerinden kurtulup babasına doğru yeltendi. Sonunda, bu işteki becerisi yüzünden sonradan "Zal" lakabıyla anılacak Mahmud Ağa'nın kementiyle öldürüldü. Güler, bu kişinin sonradan vezir ve Osmanlı hanedanına damat olan, Eyüp'te cami ve imaret yaptıran Zal Mahmud Paşa olduğunu yazar. Bazı kaynaklarda Kanuni'nin perdenin arkasından infazı seyrettiği, hatta şehzadenin babasını selamlayıp ağır sözler işittiği anlatılır; bu hususun doğruluğu şüphelidir. Mehmet Çavuşoğlu'ndan Zavotçu'nun naklettiği bir anlatımda Kanuni'nin "Ey köpek, sende hâlâ beni selamlayacak cesaret var mı?" dediği de geçer; bu sözün kaynak değeri tartışmalıdır ve kesin belge bulunamamıştır.

Naaşı, çağdaş İtalyan kaynaklarına göre şahla iş birliği yaptığını göstermek için bir İran halısının üzerine konarak otağın önünde teşhir edildi. Ordugâhtaki hazinesine, mallarına, çadırlarına ve hayvanlarına el konuldu; sefer defterinde Mustafa için hazırlanmış hediye ve hil'at kayıtlarının üstüne "hazine mande" yazıldı, iki gün sonra getirdiği peşkeşler "Merhum Sultan Mustafa" notuyla deftere işlendi. Mîrâhuru ve bazı yakınları öldürüldü; Hüsameddin damadı Ahmed Paşa'nın da hemen öldürüldüğünü yazar, ama Güler bu bilginin başka kaynaklarda yer almadığını belirterek ihtiyatla karşılar. Ordugâhta bulunan diğer adamlarının çoğuna tımar ve zeamet verildi. Cenaze namazı Ereğli'de kılındı, naaşı Bursa'ya götürülerek defnedildi.

Orduda ve Halkta Yas

Haber orduyu sarstı. Busbecq'e göre yeniçeriler "başları eğik, gözleri yaşlı" çadırlarına çekildi, Sultan'a "ihtiyar bunak" diye söylendi, Hürrem'e ve Rüstem'e lanet ettiler ve o gün ağızlarına bir lokma koymadılar. Demirtaş'a göre yeniçeriler Hürrem, Rüstem, Zal Mahmud ve hatta Süleyman hakkında açıktan konuştular. Kimi kaynaklar yeniçerilerin Rüstem Paşa'nın çadırına saldırıp onu bulamadıklarını, Güler ise Rüstem'in gizlice İstanbul'a döndüğünü yazar. Süleyman'ın süt kardeşi Mehmed Çelebi'nin padişaha ağır sözler söylediği ve aralarının açıldığı da anlatılır.

Suçlamalar o kadar Rüstem Paşa üzerinde yoğunlaştı ki olay "mekr-i Rüstem" (Rüstem'in hilesi, 960) tarihiyle anıldı. Kanuni tepkilerin kendisinden çok Rüstem Paşa üzerinde yoğunlaşacağını anlayıp idamın hemen arkasından onu sadrazamlıktan azletti; yerine ikinci vezir Kara Ahmed Paşa getirildi. Rüstem Paşa daha sonra, 29 Eylül 1555'te Kara Ahmed Paşa'nın idamının ardından yeniden sadrazam oldu ve ölümüne (1561) kadar görevde kaldı. Yeniçerilerin Rüstem'in ikinci sadareti sırasında padişaha yazdıkları şikâyet mektuplarında hâlâ Mustafa'ya bağlı oldukları görülür: "Sultan Mustafa sağ olsa idi, iş başka türlü olurdu" gibi serzenişler bu mektuplarda geçer (Uzunçarşılı'nın yayımladığı belgeler).

Süleyman'ın bu olaya sonradan üzüldüğü, pişmanlık duyduğu hem Osmanlı hem Batı kaynaklarında belirtilir; Bu, kaynaklarda açıkça yazılıdır. Çocukluk arkadaşı Beşiktaşlı Yahyâ Efendi'nin bu yüzden onunla konuşmadığına dair menâkıbnâmelerde anlatılar da vardır. Güler ise, Süleyman'ın Mustafa'ya bir türbe yaptırmamasından, şehzadenin ihanetine olan inancının değişmediği sonucunu çıkarır. Süleyman aynı yıl bir başka acıyla sarsıldı: hasta oğlu Cihangir, 8 Kasım'da vardıkları Halep'te 27 Kasım 1553'te öldü. Güler, Cihangir'in ağabeyinin ölümünden çok etkilendiğini ve hastalandığını yazar; bu, kaynaklarda anlatılan bir yorumdur. Padişah buna rağmen Safevîler üzerine yürümeyi sürdürdü; Revan ve Nahçıvan çevresi tahrip edildi.

Kanuni'nin Amasya'da Kışı ve Amasya Antlaşması

Süleyman, 30 Ekim 1554'te Amasya'ya döndü ve kışı burada geçirdi. Amasya'yı tercih etmesi, idam ettirdiği oğlu Mustafa'nın merkezi olduğundan ayrı düşünülemez; sembolik bir anlam taşır. Güler'e göre padişah burada altı aydan fazla kaldı; şehzadenin etrafında toplanmış bilginlere ve şehrin ileri gelenlerine iltifat edip hediyeler verdi, askerlere de yüklü paralar dağıttı. Dernschwam, padişahın Anadolu'daki durumu denetlemek ve huzursuzluk yaratanları tutuklatıp öldürmek için uzun süre kaldığını yazar. Amasya yakınlarında yolda gördüğü halkın üzgün ve kızgın olduğunu, herkesin Mustafa'yı övdüğünü, padişah tahttan ayrılınca huzursuzluğun artacağından korkulduğunu ve geride kalan iki şehzadenin babaları gibi olamayacaklarına inanıldığını da yazar.

Bu kış, Osmanlı diplomasisi için de önemliydi. Fransız elçisi ortak deniz harekâtı için geldi; Şah Tahmasb'ın elçisi Kemâleddin Ferruhzâd Bey barış görüşmeleri yaptı ve 11 Receb 962'de (1 Haziran 1555) Amasya Antlaşması imzalandı (Özcan 29 Mayıs verir). Busbecq de bir heyetle Amasya'ya gelip padişah tarafından kabul edildi; padişahı asık suratlı ama azametli bulduğunu, nikris hastalığı yüzünden acı çektiğini yazdı. Busbecq'e göre Süleyman, Hürrem'e aşırı bağlılığı yüzünden Mustafa'yı biraz acele davranarak idam ettirmişti. Padişah 31 Temmuz 1555'te İstanbul'a döndü.

Düzme Mustafa Olayı (1555)

Mustafa'nın ölümünün yarattığı hoşnutsuzluk bir yıl sonra Rumeli'de patladı. Asıl büyük tepki, onun adı etrafında toplananların Rumeli'de başlattığı Düzme Mustafa ayaklanmasıyla ortaya çıktı. Süleyman, İstanbul'a döndüğünde Selanik taraflarında kendisini Şehzade Mustafa olarak tanıtan birini yakalatıp İstanbul'da idam ettirdi. Güler'in anlatımı daha ayrıntılıdır: fiziksel olarak Mustafa'ya çok benzeyen bu kişi, şehzadenin öldürülmediğini ve yaşadığını söyleyerek taraftar topladı; Selanik ve Yenişehir yörelerinde 10.000'den fazla, bazı kaynaklara göre 40.000'e yakın kuvvet toplayıp Edirne'ye ilerlemeye başladı. Taht koruyucusu olarak Edirne'de bulunan Şehzade Bayezid durumu padişaha bildirdi; Niğbolu sancakbeyi Dulkadırlı Mehmed (Paşa) olayı bastırmakla görevlendirildi. Düzmenin sadrazamı Üveyl Tuğca onun sahtekârlığını anlayınca ele verdi; Düzme Mustafa Sokollu Mehmed Paşa'ya teslim edildi, İstanbul'da sorguya çekildi ve 18 Ağustos 1555'te çengele asılarak idam edildi. Halktan topladığı para ve eşya hazineye alındı, Üveyl Tuğca'ya zeamet verildi. Süleyman'ın uzun saltanatının yarattığı bıkkınlık ve yeni bir başlangıç beklentisi, Mustafa'nın ölümünden sonra bu olayda kendini gösterdi. Olayın adı benzeyen, 1422'de ölen Düzme Mustafa Çelebi ayrı bir kişidir.

Mersiyeler ve Taşlıcalı Yahya

Mustafa'ya yazılan mersiyelerin sayısı, Türk edebiyatında bir kişiye yazılan en çok mersiye olarak anılır; Mustafa İsen'in tespitleriyle on beş-on altı arasında sayılır, Mehmed Çavuşoğlu'nun Şehzâde Mustafa Mersiyeleri çalışması bu metinleri bir araya getirir. Güler, taht kavgasında ölen şehzadeler için o güne kadar mersiye yazılmadığını, padişahın emrine karşı gelmemek için şairlerin çekindiğini; Mustafa için ise birçok şairin korkusuzca duygularını dile getirdiğini aktarır. Yahya Bey, Rahmî, Edirneli Nazmî, Sâmî, Fünûnî, Kara Fazlî, Müdâmî, Mu'înî, Nisâyî (iki mersiye), Selîmî, Kâdirî, Şeyh Ahmed Hayâlî Efendi ve başkaları bu şairler arasındadır. Mersiyeler arasında en çok yankı uyandıranı, en cesur olanı Taşlıcalı Yahya'nındır; yedi bentlik terkib-i bend olarak yazılmıştır ve yeniçeriler arasında elden ele dolaştı.

Mersiyenin bilinen ilk dizeleri Özcan ve Güler'in aktardığı biçimiyle şöyledir: "Meded meded bu cihânın yıkıldı bir yanı / Ecel celâlileri aldı Mustafa Han'ı." Bazı yayınlarda ilk dizenin "bir direği" biçiminde de geçtiği görülür. Mersiyeden şu beyit de bilinir: "Bunun gibi işi kim gördü kim işitti aceb / Ki oğluna kıya server-i Ömer-meşreb." Yahya, "sitem-i Rüstem" diyerek ölümün sorumlusunu açıkça gösterdi; Zavotçu'ya göre bu, o güne kadar bir mersiyede söylenmemiş bir sözdü. Sâmî de "Yok yere kan edesin ya'ni hilâfet bu mudur / Mustafâ n'oldı kanı n'eyledin ey padişehim" diye sormuştu. Zavotçu'nun anlatımında mersiyenin bentleri şöyle özetlenir: ilk bent şehzadenin öldürülüşünü ve bir fitneye kurban gidişini, ikincisi padişahın çadırına el öpmeye gidip dönmeyişini, üçüncüsü ölümün yankılarını ve şehzadenin günahsızlığını, dördüncüsü Rüstem Paşa'nın sitemiyle öldürülüşünü ve suçluların cezalandırılması isteğini, beşincisi herkesin bir gün öleceğini ama bu ölümün zamansız olduğunu, altıncısı şehzadenin sevilen değerli kişiliğini, yedincisi şairin dua ve temennilerini anlatır.

Mersiyenin yazılış koşulları hakkında Gelibolulu Mustafa Âlî'nin bir anlatısı vardır: Âlî, 1574'te Bosna sınırında Yahya Bey'le görüşmüş ve padişahın gazabından korkmayıp nasıl cesaret ettiğini sormuş; Yahya da şehzadenin matemi kendisini yazmaya zorladığını, padişahtan ve yeniden sadarete geçeceği belli olan Rüstem Paşa'dan ne gelirse gelsin dediğini söylemiştir. Başka bir anlatıya göre ise mersiyeyi ölümünden sonra ortaya çıkması için yazmış, bir arkadaşı kopyasını çıkarıp yaymıştır. Güler, bu iki anlatımın birbiriyle çeliştiğine dikkat çeker.

Yahya'nın akıbeti de bilinir. Rüstem Paşa, Yahya'nın nizam-ı âlem için öldürülmesini istedi; ancak kendisi de şair olan Kanuni kabul etmedi. Rüstem Paşa onu Beyazıt evkafı mütevelliliğinden azletti, teftişlere ve sorgulamalara boğdu; Yahya aklandı ama tevliyetler iade edilmedi. Rüstem'in ikinci sadaretinden sonra Yahya, İstanbul dışına, zeametle Zvornik (İzvornik) sancağına sürüldü. Bazı kaynaklara göre bu zeamet 27.000, bazılarına göre 30.000 akçelikti. Rüstem 1561'de ölünce Yahya bir mersiye yazarak onu hicvetti. Yahya, 1582'de öldü. Bazı anlatımlarda Kanuni'nin oğlunun ölümünden duyduğu pişmanlık yüzünden şairi bağışladığı söylenir; bu bir yorum olarak kalır, belgeye dayanmaz.

Annesi, Oğlu ve Ailesi

Mustafa'nın ölümünden sonra annesi Mahidevran, 960 (1553) Receb ayında sekiz on kişilik maiyetiyle Bursa'ya gönderildi. Yanındaki Mustafa'nın küçük yaşlardaki oğlu Mehmed de boğdurulmuştur. Kimi kaynaklara göre Mehmed 1546'da Amasya'da doğdu, Mayıs 1554'te Bursa'da boğdurulup babasının yanına gömüldü; kimileri çocuğun yedi yaşında olduğunu söyler. Busbecq, bu çocuğun Bursa'da, İbrahim adlı bir paşa tarafından, annesi aldatılarak boğdurulmasını ayrıntılı bir hikâye olarak anlatır ve Hürrem'i sorumlu tutar. Güler, öldürülen şehzadenin erkek çocuklarının öldürülmesinin o dönemde gelenek hâline geldiğini hatırlatır. Hüsameddin ise Amasya'daki Şehzadegân Türbesi'nde Mustafa oğlu "Süleyman Çelebi"ye ait bir lahit bulunduğunu, bu şehzadenin Amasya'da boğulduğunu yazar; Güler ve Demirtaş bunu ihtiyatla karşılar, çünkü Bursa mühimme kaydında çocuğun adı Mehmed'dir. Çocukların adı ve ölüm yeri konusunda kaynaklar bu yüzden çelişkilidir. Diğer oğulların (Ahmed, Orhan) kaderi ise yalnızca bazı kaynaklarda anılır ve belirsizdir.

Mahidevran Bursa'da zor günler geçirdi. Mühimme defterleri ve Bursa şer'iyye sicilleri, ona ve yakınlarına et, ekmek gibi ihtiyaçların satılmasının sağlanması, esnafın saygısızlık etmemesi, kira bedellerinin ödenmesi, İmâret-i İsa Bey Mahallesi'nde yeni bir ev alınması gibi emirleri kaydeder (1562-1564 tarihli belgeler). Mahidevran sonradan II. Selim'in desteğiyle hayır işleriyle uğraştı, 1574-1575'te vakıflar kurdu ve Zilhicce 987'de (Ocak/Şubat 1580) öldü; oğlunun türbesine gömüldü. Mustafa'nın kızları arasında Fatma Sultan (Boşnak Ahmed Paşa ile evlendi), Nergisşah Sultan (1536, Manisa-1592; babasının ölümünden sonra 1554'te Cenâbî Ahmed Paşa'yla evlendirildi) ve Şah Sultan (yak. 1547, Amasya-1577; yeniçeri ağası Abdülkerim Ağa'yla evlendi) sayılır. Erkek soyu bu biçimde sona ererken kızları sağ kaldı.

Bursa'daki Türbe

Mustafa, Bursa'da Muradiye Külliyesi'nde, II. Murad Türbesi yanında toprağa verildi. II. Selim'in tahta çıkışından sonra üzerine bir türbe yaptırıldı; Güler de annesi Mahidevran'ın arzusunun II. Selim tarafından gerçekleştirildiğini yazar. Fatih'in oğlu Şehzade Mustafa'nın türbesinden ayırt etmek için buraya "Mustafa-i Cedid" denir. Türbede Mustafa'nın ve annesinin sandukaları, ayrıca Bayezid'in bir oğluna ve kimliği belli olmayan bir çocuğa ait sandukalar bulunur; bu çocuğun Mustafa'nın oğlu Mehmed olabileceği de ileri sürülür. Kitabede Edâyî'nin tarih mısraları yer alır: "Dedi tarihin Edâyî bendesi merkad-i gülzâr-ı Sultan Mustafa." Kimi yayınlar türbenin 1555-1556'da yapıldığını yazsa da bu tarih, II. Selim'in tahta çıkışının 1566 olmasıyla çelişir.

Mirası ve Amasya'daki Hatırası

Mustafa'nın ölümü Osmanlı tarihinde şehzade katlinin yarattığı vicdan sorusunun simgesi hâline geldi. Mustafa tahta çıkmadı; Amasya'yı yönetip tahta çıkamayan beş şehzadeden biri olarak anılır. Ölümü Avrupa'da da yankı yaptı. Gabriel Bounin'in 1561 tarihli La Soltane adlı Fransız trajedisi, Osmanlıların Fransız sahnesinde ilk kez görünmesi sayılır. Metin And'ın andığı eserler arasında Bonarelli'nin ve Tasso'nun Il Solimano adlı trajedileri, Mairet'nin Le grand et dernier Solyman ou la mort de Mustapha'sı, Ambrogio ve Valentini'nin Solimano operası ve Mallet'nin Mustapha: A Tragedy adlı kitabı bulunur.

Ölümünden beş yıl sonra, 1558'de, kardeşi Bayezid Amasya sancakbeyi oldu; Selim'le mücadele edecek, 1559'da yenilip İran'a sığınacaktı. Amasya'nın şehzadeler şehri olarak hafızada kalması bu acı serüvenle de ilişkilidir. Bugün Amasya'daki Şehzadeler Müzesi'nde, Yeşilırmak kıyısında, eski sur üzerindeki iki katlı ahşap yapıda, Amasya'da şehzadelik yapıp tahta çıkamayan beş şehzadenin heykelleri arasında Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid de bulunur. 2005'te Amasya Valiliği minyatürlerden esinlenerek bir balmumu Mustafa heykeli yaptırmıştır.

Kronoloji

1515: Manisa'da doğar (bazı yayınlarda 1516/1517).

1520: Babası tahta çıkar; Mustafa ve annesi İstanbul'a gelir.

1530: Atmeydanı'nda şenlikle sünnet edilir.

3 Mayıs 1533 / Şubat 1534: Saruhan (Manisa) sancakbeyi olur (kaynaklar ayrışır).

1534: Babaanne Hafsa Sultan ölür (Güler 1533 verir).

1536: Sadrazam İbrahim Paşa öldürülür.

1538 veya 16 Haziran 1541: Amasya sancakbeyliğine atanır (kaynaklar ayrışır).

Kasım 1543: Manisa sancakbeyi kardeşi Mehmed ölür.

1544: Manisa'ya Selim gönderilir; Rüstem Paşa sadrazam olur.

1546: Oğlu Mehmed doğar (bazı kaynaklara göre).

1548: Sivas'ta babasıyla buluşur; padişah İran seferindedir.

1549: Gürcüler Erzurum'da beylerbeyi Musa Paşa'yı öldürür; Mustafa yardım ister.

27 Ocak 1551: Babasına son feryatnâmesini yazar (19 Muharrem 958).

28 Ağustos 1553: Kanuni Nahçıvan Seferi için İstanbul'dan çıkar.

4/5 Ekim 1553: Padişah ve şehzade Aktepe (Ereğli) ordugâhında buluşur.

6 Ekim 1553: Şehzade Mustafa otakta öldürülür; Rüstem Paşa sadrazamlıktan alınır.

27 Kasım 1553: Cihangir Halep'te ölür.

30 Ekim 1554: Kanuni Amasya'ya gelir, kışı burada geçirir.

1 Haziran 1555: Amasya Antlaşması imzalanır.

18 Ağustos 1555: Düzme Mustafa idam edilir.

1558: Bayezid Amasya sancakbeyi olur.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Topkapı Sarayı Arşivi, E. 5036 ve E. 11995 numaralı belgeler; Bayezid Devlet Kütüphanesi, Veliyyüddin Efendi 2735, Dizfûlî Münşeâtı (TDV'deki atıflar üzerinden).
  • Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, III (yukarıdaki çalışmalar üzerinden aktarılan bilgiler).

Akademik çalışmalar

  • Şerafettin Turan, "Mustafa Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, 2020, s. 290-292 (islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-celebi). islamansiklopedisi.org.tr
  • Semra Güler, Şehzade Mustafa'nın Hayatı (1515-1553) ve Türbesi, Uludağ Üniversitesi, yüksek lisans tezi, 2011. acikerisim.uludag.edu.tr
  • Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5.
  • Gencay Zavotçu, "Bir Ölümün Yankıları ve Yahyâ Bey Mersiyesi", Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sayı 33, Erzurum 2007, s. 69-80.
  • Zahit Atçıl, "Kanuni Sultan Süleyman Oğlu Şehzade Mustafa'yı 1553'te Neden Boğdurttu?", Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, sayı 48, 2016, s. 67-103 (özet).
  • Tayyib Gökbilgin, "Rüstem Paşa ve Hakkındaki İthamlar", Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, sy. 11-12 (1955), s. 11-50.
  • Mehmed Çavuşoğlu, "Şehzâde Mustafa Mersiyeleri", Türk Edebiyatı Dergisi, sy. 12 (1982), s. 641-686.

Resmî kaynaklar

  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Portalı, "Şehzadeler Müzesi".

Kitaplar

  • Funda Demirtaş, "Şehzade Mustafa'nın Öldürülmesi: Tahlilî Bir Yaklaşım", Bilimname XVIII, 2010/1, s. 205-227.

Diğer kaynaklar

  • Feridun M. Emecen ve diğerleri, "Süleyman I", TDV İslâm Ansiklopedisi (Şehzade Mustafa, Düzme Mustafa olayı ve 1548-1555 seferleriyle ilgili bölümler). islamansiklopedisi.org.tr
  • Vikipedi, "Şehzade Mustafa" (Türkçe) ve "Şehzade Mustafa (son of Suleiman the Magnificent)" (İngilizce). en.wikipedia.org
  • Amasya Haberleri (Milliyet), "Şehzade Mustafa'nın Sarayını Buldular", 25 Ağustos 2016.

Çevrimiçi kaynaklar