Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük oğlu Şehzade Mustafa, 1541'den 1553'e kadar on iki yıl Amasya sancakbeyi olarak yaşadı. Ekim 1553'te İran seferine çıkan ordunun Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugâhında, babasının otağında boğdurularak öldürüldü. Bu ölüm, Osmanlı şiirinde benzeri olmayan bir yankı uyandırdı. O güne kadar taht kavgalarında hayatını kaybeden şehzadeler için şairler genellikle susmayı seçmişti; Mustafa'nın ardından ise asker şairlerden bir tarikat şeyhine, adı tezkirelere girmemiş bir kadın şairden şehzadenin Amasya'daki divan kâtibine kadar pek çok kişi mersiye yazdı. Bu şiirlerin en ünlüsü, ordunun içinde elden ele dolaşan Taşlıcalı Yahya Bey'in terkib-i bendidir. Bugüne kadar yayımlanmış araştırmalar on dokuz mersiye tespit etmiştir; bu sayıyla Mustafa, Osmanlı edebiyatında ardından en çok mersiye yazılan kişi sayılır.
Mersiyelerin Amasya ile bağı iki yönlüdür. Şiirlerin konusu, Amasya'nın son büyük şehzade meclisini kurmuş bir sancakbeyidir; mersiyecilerin bir kısmı da o meclisin içinden gelir. Şehzadenin divan kâtibi Kara Fazlî iki mersiye yazmış, Amasyalı Hacı Beyzâde Edâyî de şehzade için söylediği mersiyelerde Rüstem Paşa'yı incitecek sözler sarf etmiştir. Ölümün ardından Amasya'da yaşananlar, şehirde tutulan yas ve bir yıl sonra Kanuni'nin Amasya'ya gelişi de bu şiirlerin arka planını oluşturur. Şehzadenin hayatı sitemizin Şehzadeler bölümündeki biyografisinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır; burada ağırlık mersiyelere ve şairlerine verilmiştir.
Mersiye Geleneği ve Şehzade Mersiyeleri
Mersiye, ölen birinin ardından duyulan acıyı dile getiren, ölenin iyi yanlarını anlatan ve şairin ona duyduğu bağlılığı ifade eden şiirdir. Mustafa İsen, bu tür şiirlerde genellikle beş bölüm bulunduğunu belirtir: dünyanın geçiciliği ve feleğe sitem, yas, övgü, olayın tasviri ve dua. Divan şiirinde mersiye çoğunlukla terkib-i bend, terci-i bend ya da murabba, muhammes, müseddes gibi bentli biçimlerle yazılmıştır. On altıncı yüzyıl hem nitelik hem sayı bakımından mersiyenin en verimli çağıdır; padişahlara, şehzadelere ve devlet büyüklerine yazılan mersiyeler bu yüzyılda belirgin biçimde artar.
Şehzadeler için yazılan mersiyeler kısa bir dönemin ürünüdür. Eldeki bilgilere göre bu türün ilk örneği, Ahmed Paşa'nın Fatih Sultan Mehmed'in oğlu Şehzade Mustafa için yazdığı terkib-i benddir. Kanuni'nin oğlu Şehzade Mehmed 1543'te Manisa'da genç yaşta ölünce Zâtî, Hayâlî Bey, Kara Fazlî, Taşlıcalı Yahya, Üsküdarlı Aşkî ve Sebzî mersiye yazmış, Mehmed o güne kadar ardından en çok mersiye yazılan şehzade olmuştu. Ne var ki Mehmed eceliyle ölmüştü. Taht mücadelesinde öldürülen şehzadeler için durum farklıydı. Maruf Çakır, Fatih Kanunnâmesi'nden I. Ahmed dönemine kadar altmış bir şehzadenin öldürüldüğünü, şairlerin ise ulemânın fetva verdiği, padişahın ferman buyurduğu bu konuda genellikle sessiz kaldığını hatırlatır. Mehmed Çavuşoğlu da öldürülen şehzadeler için pek az mersiye yazılmış olmasını bu çekingenliğe bağlar.
Şehzade Mustafa bu sessizliğin en büyük istisnasıdır. Araştırmacılar bunu şehzadenin halk ve ordu arasındaki sevgisine, cömertliğine ve ilim ile şiir ehlini himaye etmesine bağlar. Mustafa'nın kendisi de şairdi: bazı gazellerinde adını, bazılarında Muhlisî mahlasını kullanmıştır. Çakır, devrin Bâkî ve Hayâlî Bey gibi büyük şairlerinin bu ölüm karşısında sessiz kaldığını, en sert tepkinin ise padişaha en yakın şairlerden Taşlıcalı Yahya'dan geldiğini belirtir. Mersiyelerde şehzadenin suçsuzluğu, düzme mektuplarla padişahın kandırıldığı, Rüstem Paşa ile Hürrem Sultan'ın parmağı ve hatta padişahın kendisine yöneltilen sitem açıkça dile getirilir. Recep Hasar, bu şiirleri öteki şehzade mersiyelerinden ayıran özelliği öfke, intikam isteği ve beddua olarak tanımlar.
Mersiyelerin toplu olarak tanıtılması Mehmed Çavuşoğlu'nun 1981-1982 yıllarında yayımlanan "Şehzade Mustafa Mersiyeleri" makalesiyle başlamıştır. Çavuşoğlu on iki mersiye tespit etmiş, Mustafa İsen 1984'te Millet Kütüphanesi'ndeki bir mecmuadan üç yeni mersiye yayımlamış, Ayhan Güldaş 1989'da bilinmeyen mersiyeleri tanıtmış, Muvaffak Eflatun 2016'da Hasbî'nin mersiyesini neşretmiştir. Sayı kaynaklara göre değişir: Semra Güler İsen'e dayanarak on beş, Gencay Zavotçu yine İsen'e dayanarak on altı, Recep Hasar on sekiz mersiyeden söz eder. Çakır 2021'de Sirâcî'nin divanındaki üç mersiyeyi ekleyerek sayıyı on dokuza çıkarmıştır. Bu farklar yeni bulunan metinlerden ve bazı şiirlerin aynı şaire mi, farklı şairlere mi ait olduğu konusundaki ayrı değerlendirmelerden kaynaklanır.
Amasya'dan Ereğli'ye ve Ölümün Ardından Amasya
Mustafa, 948'de (1541) Manisa'dan Amasya'ya gönderildi. Hüseyin Hüsameddin'in anlattığına göre şehzade edebiyata çok düşkündü; ilim ve edebiyat ehlini başına toplayıp onlarla sohbet ederdi. Nişancısı Hamdî Hamdullah Çelebi, defterdarı Lutfî Bey ve divan kâtibi Kara Fazlî şairdi; Kâmî Mehmed Çelebi, Tayyibzâde Lutfî, Seyrekzâde Ânî Ahmed Çelebi, Hacı Beyzâde Edâyî, Zamânî Mahmud Çelebi ve Emânî Mehmed Çelebi de şehzadenin musahipleri arasındaydı. Hocası Gelibolulu Sürûrî Gülistan şerhini 958'de (1551) Amasya'da Mustafa adına tamamlamıştı. Hüsameddin, şehzadenin Karakaya'da bir sayfiye yaptırdığını, burada Hamdî, Zamânî ve Edâyî gibi şairlerin nedimlik ettiğini de yazar.
Hüsameddin'e göre Mustafa, 960 yılı ramazanının başlarında hazırladığı orduyla Amasya'dan ayrıldı ve lalası Sun'ullah Bey'i yerine kaymakam bıraktı. Karaman Ereğlisi yakınlarındaki ordugâhta babasının otağına girdiği sırada öldürüldü. Ardından veziri Ahmed Paşa ve mirahuru Mahmud Ağa da idam edildi, ordudaki büyük tepki üzerine Rüstem Paşa sadrazamlıktan alındı. Şehzadenin ölümüne "Mekr-i Rüstem" (Rüstem'in hilesi) sözüyle 960 tarihi düşürülmüştür. Ölüm günü kaynaklarda farklı verilir: TDV İslâm Ansiklopedisi 27 Şevval 960 (6 Ekim 1553) tarihini verirken Hüsameddin şevvalin yirminci cuma gününü kaydeder.
Ölüm haberi Amasya'ya ulaştığında şehirde derin bir yas başladı. Hüsameddin, haberi duyan Amasya kadısı Alâeddin Ali Efendi'nin emekliliğini istediğini, şehzadenin çok hürmet ettiği Amasyalı Şeyhzâde Nûh Efendi ile kardeşi Abdurrahîm Efendi'nin şehzadeye çok acıyıp Rüstem Paşa'ya beddua ettiklerini anlatır. Aynı kaynağa göre Mustafa'nın Süleyman Çelebi adlı küçük oğlu Amasya'da boğdurulup Şehzadeler Türbesi'ne gömülmüştür; TDV ve TEİS ise öldürülen oğlun adını Mehmed olarak verir ve olayı Bursa'ya bağlar. Hüsameddin, şehzadenin Karakaya'daki sayfiyesinin onun ani ölümüyle bölüşülüp adının bile değiştiğini de kaydeder.
Kanuni, İran seferinden dönerken 961 yılı zilhiccesinin üçünde büyük alaylarla Amasya'ya girdi ve altı aydan uzun bir süre şehirde kaldı. Hüsameddin bu dönemi anlatırken padişahın şehzadenin öldürülmesi yüzünden halkın ve özellikle Amasya ulemâsı ile halkının gözünden düştüğünü yazar. Kanuni ulemâ ve âyanı ihsanlarla sevindirmeye çalıştı, halkın bir yıllık vergisini bağışladı, şehzadeye bağlı olanları himaye ederek Divan-ı Hümayun'a aldı. Sefere çağrılan ve bin altın gönderilen Şeyhzâde Nûh Efendi davete özür bildirip altınları geri çevirdi. Avusturya elçilik heyetiyle 7 Nisan 1555'te Amasya'ya gelen Hans Dernschwam da padişahın bu sırada şehzade sarayında kaldığını not etmiştir. Kanuni 962 şabanının başında Amasya'dan ayrılırken şairlerden Edâyî'yi ve Çakal Kadızâde Sinan Bey'i de İstanbul'a götürdü. Mersiyeler, Amasya'nın kendi şehzadesini kaybettiği bu yasın edebî karşılığıdır.
Taşlıcalı Yahya'nın Mersiyesi
Taşlıcalı Yahya Bey, Arnavut asıllı Dukakin ailesinden gelen, devşirilerek Acemi Oğlanları Ocağı'nda yetişmiş, yayabaşı ve sipahi olarak Çaldıran ve Mısır seferlerine katılmış bir asker şairdir. Divanı ve beş mesneviden oluşan hamsesiyle tanınır; 990'da (1582) doksanı aşkın yaşta öldüğü kabul edilir. Mustafa öldürüldüğünde ordudaydı. Bayram Ali Kaya, onu "sâhib-i seyf ü kalem" sıfatına lâyık asker şairlerden sayar ve Şehzade Mustafa mersiyesi gibi yazılması cesaret isteyen bir şiiri kaleme alacak kadar gözü pek olduğunu belirtir. Hasar'a göre Yahya, Şehzade Mehmed'e mersiye yazmış olmasına karşın Mustafa'ya hiç kaside sunmamıştır. Buradan mersiyenin bir intisap ilişkisinden çok ordudaki genel yasın sesi olarak yazıldığı sonucu çıkarılabilir; bu çıkarım bize aittir.
Şiirin yazılış tarihi tartışmalıdır. Çavuşoğlu, Yahya'nın mersiyeyi olayın olduğu sırada kaleme aldığını belirtir; Çakır da mersiyenin ölüm günü yazıldığını kabul eder. Çağatay Uluçay şiirin yeniçerilerin galeyanını artırdığını ve Rüstem Paşa'nın azlinden önce yazıldığını öne sürer. Ahmet Atilla Şentürk ise böylesine tehlikeli bir şiirin bu kadar kısa sürede yazılamayacağını düşünerek ihtiyatlı davranır. Şiirin yayılışını en ayrıntılı anlatan kaynak Gelibolulu Mustafa Âlî'dir. Âlî, 982 (1574) yılında Yahya ile sohbet ettiklerini, ona bu mersiyeyi neden yazıp korkusuzca yaydığını sorduğunu söyler. Yahya'nın cevabına göre şiiri mahlas koymadan, ortaya çıkarmak niyeti olmadan yazmış, uyurken çadırına gelen bir dostu müsveddeyi bulup kopya etmiş, kısa sürede şiir ordunun her yanında okunur olmuştur.
Rüstem Paşa 962'de yeniden sadrazam olunca Yahya için sıkıntılı günler başladı. Âlî'nin aktardığına göre paşa şairi çağırıp ağır biçimde azarladı ve ona, padişahın nizam-ı âlem için oğlunu öldürdüğünü, müftülerin de buna fetva verdiğini hatırlattı. Yahya bir süre sonra elindeki vakıf mütevelliliklerinden azledildi ve İstanbul'dan uzaklaştırılarak İzvornik sancağında bir zeametle görevlendirildi; zeametin miktarı Âşık Çelebi'ye göre yirmi yedi bin, Âlî'ye göre otuz bin akçedir. Çavuşoğlu, Rüstem Paşa'yı azleden padişahın, halkın duygularına tercüman olan Yahya'ya dokunmadığını, bu hoşgörüden cesaret alan Rahmî, Sâmî, Kara Fazlî, Fünûnî, Müdâmî ve Nisâyî'nin de aynı yolda mersiyeler yazdığını, Sâmî ile Nisâyî'nin padişahı açıkça kınadığını belirtir.
Mersiye, mefâilün feilâtün mefâilün feilün kalıbıyla yazılmış yedi bentlik bir terkib-i benddir. Her bendin hanesi beş beyitten oluşur, ardından ayrı kafiyeli bir vasıta beyti gelir. Zavotçu, bentlerin konularını şöyle sıralar: ilk bentte şehzadenin bir fitneye kurban gitmesi, ikincide padişahın çadırına el öpmeye gidip bir daha dönmeyişi, üçüncüde ölümün yankıları ve şehzadenin günahsızlığı, dördüncüde Rüstem'in zulmü ve bütün varlıkların yası, beşincide ölümün zamansızlığı ve padişahın birkaç düzme mektuba inanması, altıncıda şehzadenin kişiliği, yedincide dua. Aşağıdaki beyitler Hasar'ın Çavuşoğlu neşrinden aktardığı metne dayanır.
Birinci Bent: "Meded meded bu cihânun yıkıldı bir yanı"
Meded meded bu cihânun yıkıldı bir yanı
Ecel celâlîleri aldı Mustafâ Hânı
Tolındı mihr-i cemâli bozıldı dîvânı
Vebâle koydılar âl ile Âl-i ‘Osmânı
"İmdat, imdat, bu dünyanın bir yanı yıkıldı; ölümün eşkıyaları Mustafa Han'ı alıp götürdü. Yüzünün güneşi tutuldu, divanı dağıldı; Osmanoğlu'nu hileyle günaha soktular." Celâlî kelimesi burada ölümün yol kesen eşkıyaları anlamında kullanılmıştır. Zavotçu, şehzadenin bir hile sonucunda öldürüldüğünü şiirin daha başında söylemenin o zamana kadar benzeri görülmemiş bir çıkış olduğunu vurgular. "Âl ile Âl-i ‘Osmân" söyleyişinde hile anlamındaki "âl" ile hanedanı karşılayan "Âl" arasında cinas vardır.
İkinci Bent: "Bir ejdehâ-yı dü-serdür bu hayme-i dünyâ"
Tutıldı gelmedi çünkim o mâh-pâre dönüp
Görenler ağladılar ebr-i nev-bahâra dönüp
Bir ejdehâ-yı dü-serdür bu hayme-i dünyâ
Dehânına düşen olur hemîşe nâ-peydâ
"O ay parçası tutuldu, geri dönüp gelmeyince görenler ilkbahar bulutu gibi ağladılar. Bu dünya çadırı iki başlı bir ejderhadır; ağzına düşen her zaman yok olur gider." Bendin ilk beyitleri şehzadenin ak giysiler içinde, gönlü ferah, kullarının önünde babasının otağına yürüyüşünü anlatır. Güler, bu tasvirin şehzadenin suçsuzluğunu göstermek için beyaz elbise giydiği yolundaki rivayetle örtüştüğünü belirtir. Vasıta beytindeki çadır benzetmesi, ölümün bir otağda gerçekleşmesine yapılmış açık bir göndermedir.
Üçüncü Bent: "Hatâsı gayr-ı mu‘ayyen günâhı nâ-ma‘lûm"
Kara geyürdi Karamana gussa itdi hücûm
O mâhı ince hayâl ile kıldılar ma‘dûm
Tolandı gerdenine hâle gibi mâr-ı semûm
Rızâ-yı Hak ne ise râzî oldı ol merhûm
Hatâsı gayr-ı mu‘ayyen günâhı nâ-ma‘lûm
Zihî sa‘îd ü şehîd ü zihî şeh-i mazlûm
"Gam Karaman'a hücum edip ona karalar giydirdi; o ayı ince hilelerle yok ettiler. Zehirli bir yılan ayın çevresindeki hale gibi boynuna dolandı; o merhum Hakk'ın rızası neyse ona razı oldu. Hatası belirsiz, günahı bilinmez; ne mutlu bir şehit, ne mazlum bir şah." Karaman, ölümün gerçekleştiği yöreyi anar. Boyna dolanan yılan, şehzadeyi boğan kirişin benzetmesidir. "Hayâl" kelimesinin, Yahya'nın rakibi Hayâlî Bey'in mahlasını da hatırlattığı ileri sürülebilir; bu yalnızca bizim yorumumuzdur, kaynaklarda bu yönde bir kayıt bulunmaz.
Dördüncü Bent: "Vücûdına sitem-i Rüstem ile irdi ziyân"
Getürdi arkasını yire Zâl-i devr ü zemân
Vücûdına sitem-i Rüstem ile irdi ziyân
…
Eyâ serîr-i sa‘âdetde pâdişâh-ı cihân
O cân-ı âdemiyân oldı hâk ile yeksân
Diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân
"Zamanın Zâl'i onun sırtını yere getirdi; Rüstem'in zulmüyle vücuduna zarar geldi. Ey mutluluk tahtında oturan cihan padişahı, insanların canı olan o kişi toprakla bir oldu; fitne çıkaran şeytanın diri kalması reva mıdır?" Şehnâme'nin baba oğul kahramanları Zâl ile Rüstem'in adları burada çift anlamla kullanılmıştır. Şentürk ve Güler'e göre Zâl, şehzadeyi yere düşürüp boğan Zâl Mahmud Ağa'yı, Rüstem ise sadrazam Rüstem Paşa'yı karşılar. Zavotçu, "sitem-i Rüstem" sözüyle şairin ölümün sorumlusunu açıkça gösterdiğini, son mısrada ise padişahtan fitneyi çıkaranların cezalandırılmasını istediğini belirtir.
Beşinci Bent: "Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi ‘aceb"
Bir iki egri fesâd ehli nitekim şemşîr
Bir iki nâme-i tezvîri kıldı katline tîr
…
Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi ‘aceb
Ki oglına kıya bir server-i Ömer-meşreb
"Kılıç gibi eğri bir iki fesatçı, bir iki sahte mektubu onun ölümüne ok yaptı. Böyle bir işi kim görmüş, kim işitmiş: Ömer tabiatlı bir hükümdar oğluna kıysın." İlk beyit, Rüstem Paşa'nın şehzade adına Şah Tahmasb'a yazıldığı ileri sürülen düzme mektuplara göndermedir. İkinci beyitte adaletiyle anılan Hz. Ömer'e benzetilen padişah, aynı benzetmeyle ağır biçimde eleştirilir. Şerafettin Turan, Şehzade Mustafa maddesinde padişahın bu tutumunun eleştirisine örnek olarak bu beyti ve Sâmî'nin bir mısraını anar.
Yedinci Bent: "Nizâm-ı ‘âlem olan pâdişâh sağ olsun"
Hayât-ı bâkîye irişdi rûhı ey Yahyâ
…
İlâhî cennet-i Firdevs ana turağ olsun
Nizâm-ı ‘âlem olan pâdişâh sağ olsun
"Ey Yahya, onun ruhu ebedî hayata kavuştu. Allah'ım, Firdevs cenneti ona mekân olsun; âleme nizam veren padişah sağ olsun." Şiir boyunca ağır sözlerle eleştirilen padişahın sonunda duayla anılması şairin tavrıyla çelişir görünür. Güler'in aktardığına göre Şentürk bu beyti, ekber-i evlâd usulünü bozan padişahın yerine âleme nizam verecek başka bir padişahın gelmesi dileği olarak yorumlar. Güler ayrıca İsen'e dayanarak Yahya'nın mersiyesini, Hayâlî, Sâmî ve Kâdirî'ninkilerle birlikte padişaha dua bölümü bulunmayan mersiyeler arasında sayar. Son mısradaki kısa dua bu değerlendirmeyle tam örtüşmez; kaynaklar arasındaki bu fark not edilmelidir.
Öteki Mersiyeciler
Hasar, Mustafa'ya mersiye yazan şairlerin birçoğu hakkında bilginin ya çok kısıtlı olduğunu ya da hiç bulunmadığını belirtir. Aşağıda her şair için kaynakların verdiği bilgi kısaca aktarılmış, mersiyesinin bugün yayımlanmış metnine ulaşılabildiyse kısa bir parçası verilmiştir. Mersiyelerin büyük kısmının metni Çavuşoğlu, İsen ve Güldaş'ın yayımlarına dayanır; bu çalışmalara doğrudan ulaşılamadığından metinler Hasar'ın 2018 tarihli tezindeki derlemeden ve Çakır'ın makalesinden alınmıştır.
Kara Fazlî: "İy çarh-ı bî-amân yine kıldun garîb kâr"
İstanbullu bir saraç oğlu olan Kara Fazlî, Şehzade Mehmed'in ölümünden sonra Amasya'da Mustafa'nın divan kâtibi oldu ve 960 (1553) yılında Gül ü Bülbül mesnevisini ona sundu. Şehzadenin ölümünden sonra Şehzade Selim'in hizmetine geçti, 970 ya da 971'de öldü. Mustafa için iki mersiye yazdığı bilinir: Mustafa Özkat'ın derlediği divanda yer alan üç bentlik terkib-i bend ile Güldaş'ın yayımladığı on bir bentlik murabba. Güler'e göre Fazlî şehzadenin çevresindekilerin duygularına tercüman olmuş, ancak suçluları ima yoluyla bile anmamıştır. Murabba mersiyenin nakaratındaki "Meded begler meded zulm oldı gâyet Mustafa Hân'a" mısraı bu ihtiyatın sınırlı olduğunu gösterir. Fazlî'nin şiirleri sitemizin Edebiyat bölümünde ayrıca yer almaktadır.
İy çarh-ı bî-amân yine kıldun garîb kâr
Tîğ-ı sitemle sîneler eyledün figâr
"Ey amansız felek, yine tuhaf bir iş yaptın; sitem kılıcıyla gönülleri yaraladın." Terkib-i bendin açılış beytidir; şair sitemini padişah ya da vezir yerine feleğe yöneltir (Özkat 2005, s. 266-268; Hasar 2018, s. 464).
Edâyî: Metne Ulaşılamayan Bir Amasya Mersiyesi
Hacı Beyzâde Edâyî, mersiyeciler arasında Amasya'ya en sıkı bağlı olanıdır. Hüsameddin onun adını Receb Bey olarak verir; TEİS ise Riyâzî'ye dayanarak asıl adının Ahmed olduğunu yazar. Hüsameddin'e göre II. Bayezid'in Amasya defterdarı Hacı Pervîz Bey'in torunlarındandır; Amasya'da hat ve edebiyatı Topal Hattatzâde Fazlullah Fazlı Çelebi'den, musikiyi Tanburî Baba Çelebi'den öğrendi. Hocası Fazlı Çelebi'nin aracılığıyla şehzadeye intisap etti, Gonca Keyvân Bey için gazeller, şehzade için kasideler yazarak nedimleri arasına girdi ve divan kâtibi oldu. Hüsameddin, 960 şevvalinde şehzadenin öldürülmesinden çok etkilendiğini, onun hakkında mersiyeler söylerken Rüstem Paşa'yı incitecek sözler sarf ettiğini yazar. Âşık Çelebi'nin şehzadenin ölümünden sonraki durumu anlatan cümlesi Hüsameddin'in aktarımıyla korunmuştur: hayat kasidesi girizgâhından geçip son beyte vardığında, yanındaki şairlerin hali müsvedde kâğıtları gibi dağılmıştır. Edâyî daha sonra İstanbul'da Hazine kâtiplerine katıldı, Rüstem Paşa'nın husumeti yüzünden Divan kitabetinden azledildi, Piyale Paşa'nın himayesinde tımar defterdarlığına yükseldi ve Kınalızâde'ye göre 982'de (1574-75) öldü. Edâyî'nin Şehzade Mustafa mersiyelerinin metnine ulaşılamamıştır; incelenen mersiye derlemelerinin hiçbirinde onun adını taşıyan bir mersiye yer almaz.
Sâmî: "Mustafâ n'oldı kanı n'eyledün â pâdişehüm"
Hasar, Safâyî Tezkiresi'ne dayanarak Sâmî'nin İstanbullu bir sipahi olduğunu belirtir; hayatına dair başka bilgi bulunamamıştır. TEİS'teki Şâmî maddesi, II. Bayezid devrinde ölmüş başka bir şaire aittir. Sâmî'nin yedi bentlik muaşşer mersiyesi, Güler'in değerlendirmesiyle doğrudan padişahı hedef alması bakımından Yahya'nınki kadar cüretlidir. Şair padişaha, ona oğlunu öldürtmek için düzülen yalanları hâlâ anlamadığını, yalancıları neden cezalandırmadığını sorar; şehzadenin Şah Tahmasb'ın yardımıyla tahtı ele geçirmek istediği dedikodusuna da cevap verir.
Ceng ider geldi disen iki sipâhı yoğ idi
Hançer ursan da anun cismine âhı yoğ idi
Yoğ idi cürmi bu Sâmî dir İlâhî yoğ idi
Mustafâ n'oldı kanı n'eyledün â pâdişehüm
"Savaşmaya geldi desen, yanında iki askeri yoktu; vücuduna hançer vursan âh demezdi. Bu Sâmî der ki Allah bilir, hiç suçu yoktu. Mustafa ne oldu, hani nerede, ne yaptın ey padişahım." Son bentten alınan bu dizeler, şehzadenin otağa silahsız ve az adamla geldiğini vurgular (Çavuşoğlu 1982, s. 658-661; Hasar 2018, s. 491-494).
Nisâyî: "İy şeh-i bî-şefka n'itdi sana Sultân Mustafâ"
Nisâyî'nin hayatı hakkında tezkirelerde ve biyografik kaynaklarda bilgi yoktur. Pervâne Bey Mecmuası'nda Şeyhî'ye yazdığı bir nazire gazelinin bulunması ve Mustafa için yazdığı iki mersiye, onun on altıncı yüzyıl şairlerinden olduğunu gösterir. Mahlası ve mersiyelerindeki duyuş, bir kadın şair olduğunu düşündürür. Çavuşoğlu, bu mersiyelerden birinde Mahidevran Sultan'ın duygularının işlenmesinden ve padişahın gençlik günlerinin anılmasından hareketle şairin şehzadenin ya da annesinin çevresinden ve yaşlı biri olabileceğini düşünür. Aynı araştırmacı, şiirlerdeki dil yanlışlarından Nisâyî'nin tahsil görmemiş olduğu kanaatine varır. Dokuz bentlik birinci mersiyenin her bendi aynı nakaratla biter.
Hâsıl-ı ‘ömrün iken ol hâna çün kıldun cefâ
Da‘vet itdi hân peder diyü umup geldi safâ
Bir iş itdün ana kim söylendi tâ Kâfdan Kâfa
İy şeh-i bî-şefka n'itdi sana Sultân Mustafâ
"Ömrünün meyvesi olan o hana cefa ettin; babam han beni çağırdı diye sevinç umarak geldi. Ona öyle bir iş ettin ki Kaf'tan Kaf'a dünyanın bir ucundan öbür ucuna konuşuldu. Ey şefkatsiz şah, Sultan Mustafa sana ne yaptı?" İkinci mersiyenin "Bî-terahhum şâh-ı ‘âlem n'itdi Sultân Mustafâ" nakaratlı bendinde şair Hürrem Sultan'ı "Urus câdûsı" diye anar ve fetvayı veren müftüye de beddua eder (Çavuşoğlu 1982, s. 673-677; Güler 2011, s. 59-63; Hasar 2018, s. 505-510). Metin Hasar'ın okuyuşuyla verilmiştir.
Fünûnî: "İy Felek ya‘nî cihânda sen de bir san eyledün"
Fünûnî'yi Ahdî ve Gelibolulu Âlî Kastamonulu olarak gösterir; Latîfî tezkiresinde adı geçmez. Hayatına dair bundan fazla bilgi tespit edilememiştir. Beş bentlik mersiyesi feleğe hitapla açılır ve olayı baştan sona anlatan mersiyelerdendir: şehzadenin binlerce askeriyle, şah sancağı çekilerek Karaman'a yönelişi, vezirlerin onu karşılayıp elini öpmesi, babasının otağına girmesi ve kapıda bekçisi olmaya bile layık olmayan biriyle boğuşarak can vermesi. Son bentte padişaha seslenen şair, şehzadeyi öldürenlerin diri kalmasını kimsenin akla uygun bulmadığını söyler.
Kimse ma‘kûl görmedi ‘âlemde şâhâ bu işi
Gide ol sultân-ı ‘âlem kala ol ebter diri
"Ey şah, dünyada kimse bu işi akla yakın bulmadı: o cihan sultanı gidecek, o soysuz diri kalacak." Mersiye, Çavuşoğlu'nun yayımladığı metne göre Süleymaniye Kütüphanesi Nuruosmaniye 4962 numaralı yazmanın 173-174. varaklarında bulunur (Çavuşoğlu 1982, s. 662-664; Hasar 2018, s. 459-463). Hasar'ın verdiği nüsha bilgilerinden, Rahmî'nin mersiyesinin aynı yazmanın 175-176. varaklarında hemen ardından geldiği anlaşılmaktadır; bu tespit bize aittir.
Rahmî: "Oldı şehîd Hazret-i Sultân Mustafa"
Bursa'da doğan Rahmî, genç yaşta Defterdar İskender Çelebi ve Sadrazam İbrahim Paşa aracılığıyla 936 (1529-30) yılındaki şehzade sünnet düğününde Kanuni'ye şiirlerini sundu. Hayatının sonlarında Yenişehir'de müderris oldu ve 975'te (1567-68) öldü; mezarı Bursa Yenişehir'dedir. Divanı ve Gül-i Sad-berg ile Şâh u Gedâ mesnevileri bilinir. Güler'e göre Rahmî mersiyesinde yalnız üzüntüsünü dile getirmiş, başını derde sokacak ifadelerden kaçınmıştır. Beş bentlik terkib-i bendin ilk vasıta beyti şehzadeyi Kerbelâ şehitleriyle bir tutar.
Oldı şehîd Hazret-i Sultân Mustafa
Yâr oldı ana şâh-ı şehîdân-ı Kerbelâ
"Hazret-i Sultan Mustafa şehit oldu; şehitlerin şahı Kerbelâ şehidi ona yoldaş oldu." Son bentte şair, şehzadeyi padişahtan ayıran kişi için iki dünyada cüzam diler ve padişaha dua ederek şiiri bitirir (Rahmî Divanı, Nuruosmaniye 4962, vr. 175-176; Hasar 2018, s. 449-453).
Edirneli Nazmî: "Nazmiyâ budur du‘âmuz ana her dem subh u şâm"
Mecmau'n-nezâir adlı büyük nazire mecmuasıyla tanınan Edirneli Nazmî, kuloğlu bir aileden gelir. Önce yeniçeri olarak Yavuz Sultan Selim'in İran ve Mısır seferlerine katıldı, Kanuni zamanında sipahi olarak savaşlara iştirak etti, topal olduğu için silahdarlara serbölük yapıldı. Ölüm tarihi için kaynaklarda 955, 962, 966 ve 970 yılları verilir; Fatih Köksal'ın ortaya çıkardığı Tevârih-i Antakiyye'deki tarihlere göre ise 993'ten (1585) sonra ölmüş olmalıdır. Hasar, Nazmî'nin divanında Mustafa'ya iki kaside ve bir arzuhal bulunduğunu, bu arzuhalde şairin daha önce şehzadenin hizmetinde bulunduğunu söyleyip yeniden kabul edilmek istediğini belirtir. Ziya Avşar bu hizmetin büyük ihtimalle Manisa sancağında geçtiğini düşünür. Nazmî'nin hamisi Nakşibendî şeyhi Baba Efendi, Rüstem Paşa'nın da mürşididir ve şairin paşa ile yakın ilişkisi kendi şiirlerinden anlaşılır. Fatih Köksal, mersiyede Rüstem Paşa'ya doğrudan ya da dolaylı bir suçlamanın bulunmamasını buna bağlar. Nazmî ayrıca şehzade ile öldürülen oğlu için tarihler düşmüştür.
Ana Hak bagışlayup hem ol iki şehzâdesin
Anlarunla bula ‘âlem hoş nizâm u intizâm
Devlet ü ikbâl-ile Şeh Bâyezîd ü Hân Selîm
Süreler ‘ömr-i tavîl ü olalar sag u selâm
"Hak, o iki şehzadeyi de ona bağışlasın; dünya onlarla güzel bir düzene kavuşsun. Şah Bayezid ile Han Selim devlet ve ikbal içinde uzun ömür sürsün, sağ ve esen olsunlar." Beş bentlik mersiyenin dua bendindeki bu dizeler, Mustafa için yazılmış bir mersiyede Hürrem Sultan'ın oğullarına uzun ömür dilenmesi bakımından dikkat çekicidir (İÜ Nadir Eserler T920; Hasar 2018, s. 454-458).
Müdâmî: "Şâh-ı iklîm-i şehâdet ya‘ni Sultân Mustafâ"
Hasar'ın Ahdî ve Beyânî tezkirelerine dayanarak verdiği bilgiye göre Müdâmî İstanbulludur, sipahi oğlanları bölüğünden bir askerdir; şiirinin niteliğiyle kısa sürede dikkat çekmiş, büyük meclislerde yer almış ve beytülmal emini iken ölmüştür. Müdâmî'nin muaşşer mersiyesinin bir kısmı Çavuşoğlu'nun makalesinde, geri kalanı Güldaş'ın yayımında yer alır. Güler, şiirin şairin duygularını yansıtmanın ötesine geçmediğini belirtir.
Eyledi şaha itâ‘at kıldı baş ü cân fedâ
Şâh-ı iklîm-i şehâdet ya‘ni Sultân Mustafâ
"Padişaha itaat etti, başını ve canını feda etti; şehitlik ülkesinin şahı, yani Sultan Mustafa." Her bendin sonunda tekrarlanan bu beyit, şehzadenin babasına isyan etmediği, aksine ona itaat ederek öldüğü fikrini taşır (Güldaş 1989, s. 38-39; Hasar 2018, s. 487-490).
Hasbî: "Âh Sultân Mustafâ eyvâh Sultân Mustafâ"
Gedizli olan Hasbî, şair Keşfî'nin küçük kardeşidir. İbrahim Paşa'nın vezirliği sırasında bulunduğu bir meclisteki cinayet yüzünden hapse atıldı; Âşık Çelebi ve Âlî, sorgu sırasında gözünü kaybettiğini ve on yıl süren hapsi boyunca Habsî mahlasını kullandığını anlatır. Mehmet Fatih Köksal, Mustafa'ya intisap eden şairin onun ölümünden sonra da yaşadığını, Mustafa vakasında öldürüldüğü yolundaki kaydın doğru olamayacağını belirtir. Hasbî'nin uzun mersiyesini Muvaffak Eflatun 2016'da yayımlamıştır; şair ayrıca şehzadenin ölümüne "tokuz yüz altmış" sözüyle biten bir tarih manzumesi söylemiştir.
Şol sa‘âdet milketinde şâh Sultân Mustafâ
Şol sipihr-i saltanatda mâh Sultân Mustafâ
"O mutluluk ülkesinin şahı Sultan Mustafa; o saltanat göğünün ayı Sultan Mustafa." Mersiyenin her mısraı şehzadenin adıyla biter ve bentler "Âh Sultân Mustafâ eyvâh Sultân Mustafâ" nakaratıyla kapanır (Eflatun 2016, s. 164-166; Hasar 2018, s. 495-498).
Mu'înî: "Bir iki nâme-i tezvîri pâdişâha okur"
Mu'înî'nin mersiyesini Güldaş 1989'da yayımlamıştır. Tezkirelerde bu mahlasla birden fazla şair bulunduğundan mersiyeyi yazan Mu'înî'nin kimliği tespit edilememiştir. Hasar, Mu'înî'yi Fünûnî ve Yahya ile birlikte olayı baştan sona anlatan şairler arasında sayar ve mersiyesinde ağır sitem ve beddualar bulunduğunu belirtir. Mersiye, Muhammed Mustafa'ya kavuşma dileğini taşıyan bir ölüm tarihiyle biter.
Hıyânetine nişân olmağa yazup yanılup
Bir iki nâme-i tezvîri pâdişâha okur
"Onun hıyanetine delil olsun diye yanıltıcı biçimde yazıp bir iki sahte mektubu padişaha okur." Yahya'nın beşinci bendindeki "nâme-i tezvîr" ifadesinin burada da geçmesi, düzme mektup rivayetinin mersiyelerde ortak bir motif olduğunu gösterir (Güldaş 1989, s. 40-44; Hasar 2018, s. 470-477).
Selîmî ve Kâdirî: Ordudaki Asker Şairler
Mustafa İsen'in 1984'te Millet Kütüphanesi Ali Emîrî yazmaları arasındaki bir mecmuadan yayımladığı mersiyelerden ikisi Selîmî ve Kâdirî mahlaslıdır; ikisi de aynı müstensihin elinden çıkmıştır. Güler'e göre bu şairlerin adları devrin tezkirelerinde geçer, ancak haklarında başka bilgi yoktur. İsen, üsluplarından hareketle bu şairlerin Yahya gibi orduda bulunan ve olayı sıcağı sıcağına nazma döken asker şairlerden olduklarını düşünür. Selîmî'nin yedi bentlik murabbaı ölümün Karaman'da gerçekleştiğini anar ve şehzadeyi padişahın yolunda canını kurban eden biri olarak gösterir. Kâdirî'nin mersiyesi müsemmen olarak başlar, murabba olarak sürer. Bazı aktarımlarda adı Selâmî diye geçse de İsen, Hasar ve TEİS Selîmî yazar.
Şehzâde-i nev-civân-u zübde-i Osmân idi
Şah Süleyman oğlı idi şâh-ı âlî-şân idi
"Genç şehzadeydi, Osmanoğullarının seçkiniydi; Şah Süleyman'ın oğluydu, yüce şanlı bir şahtı." Kâdirî'nin mersiyesinin açılışıdır. Bent sonlarında tekrarlanan "Âh şâh Sultân Mustafâ âh Sultân Mustafâ" nakaratı ağıt geleneğindeki seslenişi hatırlatır (İsen 1984, s. 105-107; Hasar 2018, s. 511-516).
Hayâlî-i Gülşenî (Şeyh Ahmed Efendi): "N'eyleyem kıydun bana devletlü sultânum menüm"
Kaynaklarda Şeyh Ahmed Efendi diye de anılan Hayâlî-i Gülşenî, 890'da (1485) Tebriz'de doğdu. Halvetiyye'nin Gülşenî kolunun kurucusu İbrahim Gülşenî'nin oğludur. Babasının ölümünden sonra Kahire'deki Gülşenî Âsitânesi'nde otuz yedi yıl irşatta bulundu ve 977'de (1570) öldü. Türkan Alvan, Hayâlî'nin divanında Şehzade Mustafa için bir mersiye ile Rüstem Paşa'nın ölümüne düşülmüş, paşanın günahları yüzünden azap çektiğini ima eden iki tarih bulunduğunu belirtir. Saray şairi Hayâlî Bey ile karıştırılmamalıdır. Yirmi bentlik mersiye baştan sona şehzadenin ağzından yazılmıştır; ölen kişiyi konuşturan ağıt geleneğinin bir örneğidir. Güler ve Zavotçu, aynı vezin ve biçimde yazılmış, şairi tespit edilemeyen ikinci bir mersiyenin bu şiire nazire olduğunu belirtir.
Dogrı idüm âsitânunda elif kimi ‘ayân
Egridür dinse bana inanma iy şâh-ı cihân
Gadr kıldı dehr (bana) virmedi bir dem emân
N'eyleyem kıydun bana devletlü sultânum menüm
"Senin kapında elif harfi gibi açıkça dosdoğruydum; bana eğri derlerse inanma ey cihan şahı. Zaman bana haksızlık etti, bir an bile aman vermedi. Ne yapayım, bana kıydın devletli sultanım." Elif harfinin düzlüğü ile eğrilik arasındaki karşıtlık şehzadenin sadakatini anlatır (Çavuşoğlu 1982, s. 683-686; Hayâlî Divanı, Süleymaniye Yozgat 427, vr. 12-14; Hasar 2018, s. 517-521).
Sirâcî: "Rihlet itdi ‘âlem-i ‘ukbâya Sultân Mustafâ"
Sirâcî'nin divanı İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde (NCTY09503) bulunur ve 1055 (1645-46) tarihinde istinsah edilmiştir. Çakır, bu divanda Mustafa'ya yazılmış bir methiye ile üç mersiye tespit etmiştir. Tezkirelerde on altıncı yüzyılda yaşamış tek Sirâcî, Âşık Çelebi'nin andığı Germiyanlı Sirâcî'dir; Çakır iki şairin aynı kişi olması ihtimalini güçlü bulur, ancak kesin bir bağ kuramaz. Methiyedeki bir bendden şairin tımarlı bir bey olduğu ve Anadolu beylerine şehzadeyi kollamalarını isteyen bir emrin Rüstem Paşa tarafından iptal edildiği anlaşılır. Bu yorum Çakır'a aittir.
Bu musîbetden göge agsa ‘aceb mi dûd-i âh
Nâle itdi ihtiyârı kalmayup mîr ü sipâh
Uydı a‘dâ sözlerine gaflet ile pâdişâh
Rihlet itdi ‘âlem-i ‘ukbâya Sultân Mustafâ
"Bu musibetten ahın dumanı göğe yükselse şaşılır mı; beyler ve askerler elde olmadan inlediler. Padişah gaflet içinde düşmanların sözüne uydu; Sultan Mustafa ahiret âlemine göçtü." Yedi bentlik üçüncü mersiyeden alınan bu bent, padişahı gafletle suçlar (Çakır 2021, s. 21-22).
Mahlassız Mersiyeler ve Metnine Ulaşılamayanlar
Hasar'ın derlemesinde şairi bilinmeyen üç mersiye daha vardır: Çavuşoğlu'nun yayımladığı muaşşer, Güldaş'ın yayımladığı bir mersiye ve Millî Kütüphane'deki bir şiir mecmuasından Ahmet Bellibaş'ın yayımladığı bir mersiye. Bellibaş'ın yayımladığı metin ile Çavuşoğlu'nun muaşşeri hemen hemen aynı mısrayla açılır ("Çünkim alur uşbu tâc u tahtı devr-i rûzgâr"); ikisinin aynı şiirin farklı nüshaları olup olmadığı incelediğimiz kaynaklarda tartışılmamıştır, bu tespit bize aittir. Zavotçu'nun verdiği listede ayrıca "Mustafa" mahlaslı, şehzadenin ağzından yazılmış olabileceği düşünülen bir şiir anılır; bu şiirin metnine ulaşılamamıştır. Edâyî'nin mersiyeleri gibi, Kara Fazlî dışındaki Amasya meclisi şairlerinin şehzade için bir şey yazıp yazmadıkları da bilinmemektedir.
Edebî Özellikleri
Şehzade Mustafa mersiyeleri biçim bakımından çeşitlidir. Yahya, Kara Fazlî ve Rahmî terkib-i bend; Nisâyî, Selîmî ve Kara Fazlî'nin ikinci mersiyesi murabba; Sâmî ve Müdâmî muaşşer kullanmıştır. Hasar, padişah ve şehzade mersiyeleri arasında murabba ve muaşşer biçimli olanların tamamının Mustafa için yazıldığını, bu iki biçimin mersiyede yalnız on altıncı yüzyılda görüldüğünü tespit eder. Aynı araştırmacıya göre Müdâmî'nin şiiri "muaşşer" başlığını taşısa da her hanenin sonunda tekrarlanan beyit yüzünden aslında bir terci-i benddir. Nakaratlı bentlerin sıklığı dikkat çekicidir: "İy şeh-i bî-şefka n'itdi sana Sultân Mustafâ", "Mustafâ n'oldı kanı n'eyledün â pâdişehüm", "N'eyleyem kıydun bana devletlü sultânum menüm" gibi tekrarlar, halk ağıtlarındaki seslenişe yakın bir etki bırakır.
Muhteva bakımından ortak motifler kolayca seçilir. Şairlerin hepsi şehzadeyi padişahlığa layık görür; onu dindar, adil, cömert, âlimlerle oturup kalkan, cesur bir kişi olarak tasvir eder. Ölüm sahnesi Fünûnî, Mu'înî ve Yahya'da baştan sona anlatılır: Karaman'a yöneliş, vezirlerin karşılaması, otağa giriş, kement ya da kiriş. Şehzadenin suçsuzluğu düzme mektup ve iftira motifleriyle işlenir, ölüm şehitlik olarak yorumlanır. Sitemin hedefi şaire göre değişir. Rahmî ve Nazmî kimseyi suçlamaz; Kara Fazlî feleğe yönelir; Yahya Rüstem'i adıyla anar; Sâmî ve Nisâyî padişaha doğrudan seslenir; Nisâyî Hürrem Sultan'a ve müftüye de beddua eder. Güler, toplumun çok farklı kesimlerinden şairlerin, asker şairlerin, bir kadın şairin ve bir tarikat şeyhinin mersiye yazmasını, şehzadenin geniş kesimlerce sevildiğinin göstergesi sayar ve bu şiirlerin olayın iç yüzüne dair ayrıntılar taşıyan tarihî belgeler olarak da okunabileceğini belirtir.
Kronoloji
921 (1515): Şehzade Mustafa Manisa'da doğdu.
948 (1541): Mustafa Manisa'dan Amasya sancakbeyliğine gönderildi.
950 (1543): Şehzade Mehmed Manisa'da öldü; Kara Fazlî Amasya'da Mustafa'nın divan kâtibi oldu.
958 (1551): Sürûrî Gülistan şerhini Amasya'da Mustafa adına tamamladı.
960 (1553): Kara Fazlî Gül ü Bülbül'ü Mustafa'ya sundu.
960 ramazanı başları (Ağustos 1553): Mustafa ordusuyla Amasya'dan ayrıldı.
27 Şevval 960 (6 Ekim 1553): Mustafa Konya Ereğlisi yakınındaki ordugâhta öldürüldü (Hüsameddin'e göre şevvalin yirminci cuma günü); Rüstem Paşa sadrazamlıktan azledildi. Taşlıcalı Yahya'nın mersiyesi orduda yayıldı.
961 zilhiccesinin üçü (1554): Kanuni İran seferinden dönüşte Amasya'ya girdi ve altı aydan uzun bir süre şehirde kaldı.
7 Nisan 1555: Hans Dernschwam Avusturya elçilik heyetiyle Amasya'ya geldi.
962 şabanının başı (1555): Kanuni Amasya'dan ayrıldı, Edâyî'yi İstanbul'a götürdü.
962 (1555): Rüstem Paşa yeniden sadrazam oldu; Taşlıcalı Yahya bir süre sonra İzvornik sancağına gönderildi.
975 (1567-68): Bursalı Rahmî öldü.
977 (1570): Hayâlî-i Gülşenî Kahire'de öldü.
982 (1574): Gelibolulu Âlî, Yahya ile mersiyenin yazılışı üzerine konuştu. Edâyî, Kınalızâde'ye göre bu yıl öldü.
990 (1582): Taşlıcalı Yahya öldü.
1981-1982: Mehmed Çavuşoğlu, "Şehzade Mustafa Mersiyeleri" makalesini yayımladı.
1984: Mustafa İsen, Selîmî, Kâdirî ve bir başka şairin mersiyelerini yayımladı.
2021: Maruf Çakır, Sirâcî'nin üç mersiyesini tanıttı; bilinen mersiye sayısı on dokuza ulaştı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 1, s. 31-32 (e-kitap s. 84). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page84.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 3, s. 304-315 (e-kitap s. 506-510). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page506.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 7, s. 16-28 (e-kitap s. 270-273). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page270.html
- Mehmed Çavuşoğlu (haz.), Yahya Bey, Dîvân (Tenkitli Basım), İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1977 (Zavotçu'daki künyeyle).
- Mehmed Çavuşoğlu, Yahya Bey ve Dîvânından Örnekler, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1983, s. 96-106 (Hasar'daki aktarımla).
- Latîfî, Tezkiretü'ş-Şu'arâ ve Tabsıratü'n-Nuzamâ, haz. Rıdvan Canım, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2018, giriş (e-kitap s. 23).
- Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-Ahbâr'ın Tezkire Kısmı, haz. Mustafa İsen, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 1994, s. 286-289 (Zavotçu'daki aktarımla).
Akademik çalışmalar
- Mehmed Çavuşoğlu, "Şehzade Mustafa Mersiyeleri", İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, 12, 1981-1982, s. 641-686 (Zavotçu, Güler ve Hasar'daki aktarımla).
- Mehmed Çavuşoğlu, "16. Yüzyılda Yaşamış Bir Kadın Şair: Nisâyî", İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, 9, 1978, s. 407-408 (Güler ve TEİS'teki aktarımla).
- Mustafa İsen, "Şehzade Mustafa İçin Yazılmış Üç Yeni Mersiye", Türk Kültürü Araştırmaları, 22(1-2), 1984, s. 104-107 (Güler ve Hasar'daki aktarımla).
- Ayhan Güldaş, "Bilinmeyen Şehzade Mustafa Mersiyeleri", Kubbealtı Akademi Mecmuası, 18(3), 1989, s. 37-49 (Hasar'daki aktarımla).
- Gencay Zavotçu, "Bir Ölümün Yankıları ve Yahyâ Bey Mersiyesi", Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 33, 2007, s. 69-80.
- Semra Güler, Şehzade Mustafa'nın Hayatı (1515-1553) ve Türbesi, Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, s. 39-63. https://acikerisim.uludag.edu.tr/server/api/core/bitstreams/9a869e7a-300f-4995-9140-e0fdf233f8db/content
- Recep Hasar, Türk Edebiyatı'nda Padişah ve Şehzade Mersiyeleri, Yüksek Lisans Tezi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 84-86, 117-121, 449-521. https://hdl.handle.net/11352/2746
- Maruf Çakır, "Sirâcî'nin Şehzade Mustafa Mersiyeleri", Kocatepe İslami İlimler Dergisi, 4(1), 2021, s. 9-22. https://dergipark.org.tr/tr/pub/kiid/article/892994
- Muvaffak Eflatun, "Hasbî'nin Şehzade Mustafa Mersiyesi", 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum, 5(15), 2016, s. 159-178 (Hasar ve Çakır'daki aktarımla).
- Mustafa Özkat, Kara Fazlî'nin Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Dîvânı (İnceleme-Tenkitli Metin), Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2005, s. 253-254, 266-268. https://katalog.marmara.edu.tr/veriler/yordambt/cokluortam/5E/T0051713.pdf
- Bayram Ali Kaya, "Taşlıcalı Yahyâ", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2011. https://islamansiklopedisi.org.tr/taslicali-yahya
- Türkan Alvan, "Hayâlî-i Gülşenî", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2020. https://islamansiklopedisi.org.tr/hayali-i-gulseni
- Fatih Tığlı, "Rahmî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, 2007. https://islamansiklopedisi.org.tr/rahmi
- Şerafettin Turan, "Mustafa Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, İstanbul 2006, s. 290-292. https://islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-celebi
- İlhan Şahin, Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991. https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
Kitaplar
- Mustafa İsen, Acıyı Bal Eylemek: Türk Edebiyatında Mersiye, Ankara: Akçağ Yayınları, 1994 (Güler ve Zavotçu'daki aktarımla).
- Şerife Ördek, "Muhlisî, Şehzâde Mustafâ b. Kânûnî Sultân Süleymân", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2014. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/muhlisi-sehzade-mustafa-kanuni
- Mehmet Fatih Köksal, "Hasbî/Habsî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2013. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/hasbi
- Mehmet Fatih Köksal, "Sirâcî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2013. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/siraci
- Yunus Kaplan, "Nisâyî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2015. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/nisayi
- Tuba Işınsu Durmuş, "Kâdirî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2015. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/kadiri
- Sibel Üst, "Nazmî, Edirneli", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2013. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/nazmi-edirneli
- Yunus Kaplan, "Edâyî Çelebi", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 2013. https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/edayi-celebi
Çevrimiçi kaynaklar

