Mevâlîden Iydî Bayram Efendi bin Mustafa Efendi bin Iydî Efendi’nin mahdûmudur. Pederi Amasya müftüsü iken 1097’de doğdu. Amasya ve İstanbul ulemâsından ikmâl-i tahsîl ve hutût-ı mütenevviayı Ali Hulûsî Efendi’den temeşşûk ederek her cihetden mücâz ve mümtâz oldu.
İstanbul’da açılan müderrislik imtihânını parlak bir sûretde kazandı. 1122’de müderris olup 1127’de Köprülü Dârülhadîs müderrisi, 1128’de Amasya’da Küçük Ağa, 1129’da Sultân Bâyezîd müderrisi ve birkaç ay sonra Amasya müftüsü oldu.
1133’de baş a’yân Ömer Paşazâde Osmân ve ba’dehû Rahtuvan Paşazâde Hacı İbrâhim beylerin aleyhinde tevâlî eden şikâyetler üzerine davâlarına bakmak için müvellâ ya’nî husûsî hâkim ve müfetdiş ta’yîn edildi. Şu iki nüfûzlu a’yânın şikâyetleriyle fetvâ ve teftişden azl edilerek tedrîs-i ulûm ile iştigâl etdi.
1143’de ikinci defa Amasya müftüsü olduysa da 1144 [400] recebinde meşîhat-ı İslâmiyye’nin emîr ve mezûniyeti olmaksızın birâderi Mehmed Râif Efendi’yi vekîl ta’yîn ederek Hicâz’a gitdiği şikâyet edilmekle şa’bânında fetvâdan azledildi.
Edâ-yı hâcdan sonra avdet ve çok sevdiği tedrîs-i ulûma mülâzemet ederek pek çok şâkird-i irfân yetişdirdi. Amasya’yı vücûduyla bir Dârülfünûn şekline koydu. Sabah dersini Sultân Bâyezîd, öğle ve ikindi derslerini de İçerişehir’de hânesinin karşısındaki Câmi-i Kebîr’de okuturdu.
Bundan sonra her müftü azlinde kendisini müftü yapmak için edilen ısrârlara karşı durdu. Hiçbirini de kabûl etmeyip ölünceye kadar tedrîsden ayrılmadı. Hânesinin selâmlık kısmını erbâb-ı ilim ve edeble musâhabâta tahsîs etdiğinden haftada bir gece bunları toplar, ilmî ve edebî sohbetler ederdi.
Müderrislikden yevmîyesi yüz akçe idi. Bunun en aşağı yarısını Sultân Bâyezîd Câmii’ne gidip gelirken fukaraya verir, bakiyyesiyle bol bol geçinirdi. Fakat erbâb-ı dikkat kırk elli akçe ile bolluk içinde maîşet kâbil olmayacağını takdîr ederek “ya hüddâmı var yâhud kırtasiye yapar” derlerdi. Bunu hafîdi es-Seyyid Abdürrahîm Efendi nakleder. [401]
Zamanında kendisinden istifâde etmek üzere Amasya’ya koşan talebe-i ulûmu medreselere yerleşdirmek ve güzel idâre etdirmek bir mes’ele olduğundan bir meclis-i ulemâ açılmışdı. Bu meclis-i âlî’ye şeyhü’l-ulemâ olan zevât riyâset ederdi. Ahiren riyâset-i ilmiyye kendisine müntehî ve şeyhü’l-ulemâ oldu.
Hülâsa Amasya’da kırk beş yıl tedrîs-i ulûma hasr-ı işgâl ederek neşr-i maârife himmet eden bu zât, 1173 senesi recebinin yirmi dördüncü pazar günü sabahında dâr-ı naîme irtihâl etdi. Amasya bir mâtem günü yaşadı. Cenâzesi Sultân Bâyezîd Câmii’ne getirildi. Bir mahşer halinde namazı kılındı. Ok meydanına giden yolun sol tarafındaki mezârlığın şarkında kâin yere defnedildi. Ulemânın ziyâret-gâhı idi.
Gâyet fâzıl, her ilimde mütebahhir, muhakkik, vakûr, kâmil, hattât, ulûm-ı Arabiyye’ye hakkıyla vâkıf, usûl ve fürû’da allâme-i asr idi. Edebiyâtda mâhir, şâir, nâzik tabîat, rikkat-ı tab’a mâlik, pek sahî, sofrası açık, hânedân idi.
Tilmizlerinin içinde Seküköylüzâde Kâşif Mehmed, Laz Hacı İbrâhim, Çorumlu Kara Müftü İsmail Hâtif, Fenercizâde Hacı Evliyâ Halil Keşfi, Çelebizâde Fâzıl Hüseyin, [402] İstanbul’da ders vekili olan Köprülü Halil, Ürgüplü Hacı Ahmed Efendiler meşâhîr-i fuzalâdan idiler.
Tefsîr ve hadîsi Mekke-i Mükerreme muhaddislerinden almış olduğu kendi kalemiyle görmüş ve derhal iktibâs etmişdim. Hayfâ ki yandı. İyi bir sülâle-i ilmiyye idi. Mahdûm-ı yegânesi Kâmil İsmail Efendi’dir. Bu da fuzalâdan Kayyımzâde Hacı İsmail Efendi’nin kerîmezâdesidir. Kâmil İsmail Efendizâde es-Seyyid Abdürrahîm Efendi’dir. Bu tercemeyi bildiren de budur.