Özgün Metin
Ben elif kâmetine serv-i dilârâ diyemem
Lebine dil uzadıp gonca-i ra’nâ diyemem
Maraz-ı aşka leb-i la’lini em’dir dediler
Râzımı yâre açıp sırrımı ammâ diyemem
Her sınık sırça şehâ câm-ı Sikender mi olur
Her hazef-pâreye mir’ât-ı mücellâ diyemem
Ayağının tozuyuz hâsılı sâhib-nazarın
Şahs-ı nâdâna varıp merdüm-i dânâ diyemem
Ey Siyâmî oturup künc-i kanâatde müdâm
Fakrım izhâr edüben kimseye salâ diyemem
Günümüz Türkçesiyle
1. Ben senin elif gibi dümdüz boyuna "gönül süsleyen selvi" diyemem; dudağına dil uzatıp "güzel gonca" diyemem.
2. Aşk hastalığına senin yakut dudağın ilaçtır dediler; ama içimdekini sevgiliye açıp sırrımı söyleyemem.
3. Şahım, her kırık cam parçası İskender'in kadehi olur mu? Her çömlek kırığına "cilalı ayna" diyemem.
4. Kısacası biz gönül gözü açık olanların ayağının tozuyuz; cahil bir kişiye gidip ona "bilgili insan" diyemem.
5. Ey Siyâmî, kanaat köşesinde hep oturup yoksulluğumu açığa vurarak kimseye "buyurun" diyemem.
Edebî ve Tarihî Yorum
"Diyemem" redifi, gazelin her beytini bir reddetme cümlesine çevirir. İlk beyitte reddedilen şey divan şiirinin en bilinen benzetmeleridir: sevgilinin boyu selviye, dudağı goncaya benzetilmez. Bunun sebebi açıkça söylenmez, ama "dil uzatmak" deyimi ipucu verir. Bu deyim hem konuşmak hem de birine karşı saygısızca söz söylemek demektir; sevgilinin dudağını goncaya benzetmek, şaire göre onu küçültmek olur. "Elif kâmet" ise boyun Arap alfabesinin ilk harfi olan dümdüz elife benzetilmesidir ve şairin reddettiği selvi benzetmesinin yerine kendisinin seçtiği imgedir.
Üçüncü beyitten itibaren gazelin yönü değişir ve aşk dili ile ahlak dili iç içe geçer. Her kırık cam İskender'in kadehi, her çömlek kırığı cilalı bir ayna değildir; dördüncü beyitte bu ölçü insanlara uygulanır: şair, anlayış sahiplerinin ayağının tozu olmayı kabul eder ama cahile "bilgin" diyemez. Hüsameddin'in "âlim, kâmil" diye andığı bir müderris ve kadının kaleminden çıkan bu beyitler, değersizi değerli gibi göstermeyi reddeden bir dürüstlük çizgisi taşır. Son beyit bu tavrı kanaate bağlar. "Salâ demek" birini sofraya ya da bir işe çağırmaktır. Son mısra iki yöne çekilebilir: şair yoksulluğunu belli etmemek için kimseyi kendi sofrasına çağıramaz; ya da yoksulluğunu açığa vurup kimseye yardım çağrısında bulunmaz. İki okumada da kanaat köşesinde oturan, onurunu koruyan bir ses vardır.
Gazel, Hüsameddin'in notuna göre Amasyalı Hızır Efendizâde Mehmed Efendi'nin bir gazeline yazılmış bir nazire, yani aynı vezin, kafiye ve redifle yazılmış bir karşılıktır. Asıl gazelin yer aldığını söylediği madde Amasya Tarihi'nin yayımlanmış ciltlerinde bulunamadığı için iki şiir yan yana konamadı. Siyâmî'nin öteki şiirleri Abdî Efendi'nin tezkiresiyle birlikte yanmıştır; bu nazire Kilisli Ahmed Rif'at Bey'in Hüsameddin'e verdiği bir mecmua sayesinde kalmıştır. Hüsameddin'in hafızasında kalan kadarıyla şairin hayatı Siyâmî Ali Efendi yazısındadır.
Kaynakça
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 11, s. 303-304 (e-kitap s. 452-453), "Siyâmî Ali Efendi-Oruçoğlu" maddesi ve 145. dipnot. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page452.html
Çevrimiçi kaynaklar

