XVII. yüzyıl Amasya'sının ilmiye çevresinde, kendi şehrinin şairlerini tek bir kitapta toplamayı üstlenen bir müderris vardı: Abdullah Paşa müderrisi Abdî Efendi. Osmanlı edebiyatında İstanbul merkezli büyük şuarâ tezkireleri bilinir; bir taşra şehrinin, yalnızca kendi içinden yetişen şairleri ve onların şiirlerini kaydetmek amacıyla yazılmış bir tezkiresi ise çok daha nadir rastlanan bir eserdir. Abdî Efendi'nin Tezkiretü'ş-Şu'arâ'sı, 1000-1081 (1591-1671) yılları arasında Amasya'da yetişmiş şairlerin kısa hal tercümelerini ve şiirlerini bir araya getiriyor, kenarlarına da şehirde olup biten depremleri ve "garip" olayları not ediyordu.
Bu eser bugün elimizde değildir. Hakkında bildiklerimizin neredeyse tamamı, eserin eksik bir nüshasını Amasya'da bulup yıllarca kullanan Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın Amasya Tarihi'nden gelir. Hüsameddin, tezkireden aktardığı her şairin ardından aynı acı notu düşer: "Hayfâ ki yandı." Abdî Efendi'nin hayatı da, eseri gibi, ancak bu dolaylı tanıklıkların bir araya getirilmesiyle kurulabilmektedir. Doğum tarihi bilinmez; ölüm tarihi, ailesi, hocaları, görevleri ve öğrencileri ise Amasya Tarihi'nin farklı ciltlerine dağılmış kayıtlardan izlenebilir.
Tezkirenin içeriği, adı geçen şairler ve Hüsameddin'in aktardığı şiirler Abdî Efendi: Amasya Şairlerinin Kayıp Tezkiresi ve Şiirleri yazısında ayrıca ele alınmıştır.
Ailesi ve Yetişmesi
Abdî Efendi, Amasya sipahilerinden Mustafa Ağa'nın oğludur; dedesinin adı Halil Ağa'dır. Asker bir aileden gelmesine karşın ilim yolunu seçti. Kardeşi Abdülvehhâb Efendi ise başka bir yoldan yükseldi: Amasya'da tahsil gördükten sonra Köprülü Mehmed Paşa'nın sadareti sırasında İstanbul'a gidip Enderun'a girdi, burada dârüssaâde ağasının yazıcılığına kadar ilerledi ve 1088 (1677-78) yılında İstanbul şehremini olarak görüldü. İki kardeşten biri taşrada müderris ve kadı, öteki payitahtta saray kâtibi olarak yaşamıştır.
Abdî Efendi ilk derslerini Hocazâde Abdullah Efendi'den aldı, tahsilini Şeyh Ya'kûb Efendizâde Mustafa Efendi'nin yanında tamamladı. Sultan Bayezid Camii'nin imamı Fâzıl Hasan Efendi'den de faydalandıktan sonra ders-i âm, yani icazet vererek ders okutabilen müderris oldu. Hüsameddin onu "âlim, fâzıl, şair, kâmil, güzel ta'lik yazan bir hattat, münşi, muhâdarât ve tarihe pek aşina" bir zat olarak tanıtır ve ona açıkça "Amasya müverrihi" sıfatını verir. Bu nitelemelerin her biri, eserinin niteliğiyle de örtüşür: şiire aşina bir şair, olayları kaydetmeyi seven bir tarih meraklısı ve güzel yazı yazan bir kâtip.
Evliliği onu şehrin köklü seyyid ailelerinden birine bağladı. Kayınpederi, nakîbüleşraf kaymakamlığı yapmış, sonra Ahî Darbhâneci Tekkesi şeyhi olarak emekliye ayrılmış Alevîzâde es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed Efendi'dir; Ahmed Efendi 1082 yılı zilhiccesinde (Nisan 1672) vefat etti. Hüsameddin, Abdî Efendi'nin kendi maddesinde bu kayınpederi "Kadı es-Seyyid Ahmed Efendi" diye anar; iki kayıttaki unvan farkı muhtemelen aynı kişinin farklı görevlerinden kaynaklanır, ancak kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Abdî Efendi'nin bu evlilikten doğan oğlu es-Seyyid eş-Şeyh Ali Efendi, annesi tarafından seyyid soyuna bağlanmış, ileride anne tarafından dedesi gibi Ahî Darbhâneci Tekkesi'nin şeyhi olmuştur.
Müderrislik ve Niyabet Yılları
Abdî Efendi, icazetini aldıktan sonra Amasya medreselerinde sırayla ders okuttu. Kariyerinin en çok anılan durağı, adının sürekli önüne eklenen Abdullah Paşa müderrisliğidir. Sofular Mahallesi'ndeki Abdullah Paşa Camii, II. Bayezid devri beylerbeyilerinden Hacısinanbeyzâde Abdullah Paşa tarafından cami ve dârülhadis olarak yaptırılmıştı; vakfiyesi 907 (1501-1502) yılında düzenlenmişti. Kapalı bir avlunun iki yanına dizilmiş küçük hücreleri ve dershane olarak da kullanılan harimiyle bu yapı, Osmanlı devri boyunca muhaddislerin ders verdiği bir tesisti. Hüsameddin, burada hadis okutan fuzalâ arasında Şermîzâde Takiyyeddin Osman Efendi ile birlikte "müderris-i meşhur Abdî Efendi"yi de sayar.
Abdî Efendi bir süre Tokat'taki Kameriyye Medresesi'nde de müderrislik yaptı, oradan kasabat kadılığına geçti. Hayatının büyük bölümünde ise Amasya'da kadı vekili, yani naib olarak görev aldı; Hüsameddin bu görevi "mükerreren", defalarca üstlendiğini belirtir. Son görev yeri Karahisâr-ı Şarkî (bugünkü Şebinkarahisar) kadılığıdır. Buradan emekliye ayrıldı.
Naibliklerinden ikisinin tarihi Amasya Tarihi'nin olaylar kronolojisinde açıkça görülür. 1065 (1655) yılında Amasya'da yeniçeri serdarı ile sipahiler arasında çıkan çatışma büyüyerek kanlı bir kargaşaya, ardından bir yangına dönüştü; şehrin kadısı ortadan kayboldu, pek çok ev yağmalandı. Olayı soruşturmak üzere İstanbul'dan ferman ile Haseki Musa Ağa geldiğinde, saklandığı yerden çıkan Kadı Mahmud Efendi kendini hasta gösterip o sırada emînü'l-fetvâ olan Abdî Efendi'yi Amasya naibi tayin etti. Hüsameddin bu satırın altına, okurun karıştırmaması için bir not düşer: "Bu Abdî Efendi, Amasya şuarâsını ve vekâyi'i yazan tezkire müellifidir." Ertesi yıl, 1066 şabanında (Mayıs-Haziran 1656), "Abdullah Paşa müderrisi olan naib-i sâbık Abdî Efendi" yeniden Amasya naibi oldu. Çâkerî mahlaslı Handan Ağazâde Ahmed Çelebi'nin onun naibliği sırasında kâtipliğini yaptığı da kaydedilmiştir.
Hızır Efendi Davasının Tanığı
Abdî Efendi'nin yalnızca şiir toplamadığı, şehrin başına gelenleri de kaleme aldığı, Hüsameddin'in en çarpıcı olaylardan birini anlatırken ona dayanmasından anlaşılır. 1070 (1659-60) yıllarında Amasya müftüsü Fâzıl Hızır Efendi, iki nahiye ahalisinden ve çeşitli kişilerden sekiz yüz kese akçe aldığı iddiasıyla yargılandı. Kalabalık bir mahkemede şahitler birbiri ardına ifade verdi; Hızır Efendi bu paraları "tayyârât ve cerâim" adıyla ehl-i örfün, yani yönetici zümrenin topladığını, kendisinin almadığını söyleyerek kendini savundu. Mahkeme yine de şahitlikleri yeterli bularak paranın ondan tahsil edilmesine hükmetti. Müftünün malları, mülkleri ve nadir kitaplardan oluşan kütüphanesi açık artırmayla satıldı; kendisi oğulları ve damadıyla birlikte Kıbrıs'a sürüldü.
Hüsameddin, satıştan elde edilen paranın rivayete göre şehrin nüfuzlu isimlerinden Mumcuoğlu'nun cebine gittiğinin söylendiğini aktarırken dipnotta kaynağını belirtir: "Abdî Efendi böyle yazıyor." Aynı yerde, fermanda Hızır Efendi için kullanılan ağır sözlerin, onun asrında "üstâzü'l-küll" sayılan bir âlime yakışmadığını da ekler. Abdî Efendi'nin anlatımı, bu davaya şehir içinden, olayları yakından izleyen bir ilim adamının gözüyle bakılmasını sağlamıştır. Bu ayrıntı aynı zamanda tezkirenin ne kadar geniş bir alanı kapsadığını gösterir: Abdî Efendi şairlerin hal tercümelerinin yanında şehrin siyasi çalkantılarını da not etmişti.
Tezkiretü'ş-Şu'arâ
Hüsameddin, Amasya Tarihi'nin başında yararlandığı kaynakları sayarken eseri şöyle tanıtır: "Tezkire-i Abdî: Meşhur Abdullah Paşa müderrisi Amasyalı Abdî Efendi tarafından tertip edilmiş bir eser-i edebî olup 1000-1081 tarihine kadar Amasya'da zuhur eden şu'arânın eş'ârını ve gayet muhtasar terâcim-i ahvâlini câmi'dir. Bunun kenarında Amasya'da hâdis olan zelâzil ve vukû'ât-ı garîbeyi dahi kayd etmişdir. Bu eser pek nâkıs bir surette Amasya'da bulunmuşdur." Bu tarife göre tezkire, bir yüzyılın yaklaşık üç çeyreğini kapsayan, şair başına kısa hal tercümeleri ve şiir örnekleri veren, sayfa kenarlarında ise depremler ve olağandışı olaylar için bir tür şehir günlüğü tutan bir eserdi.
Eserin içeriğine dair bilgilerimiz, Hüsameddin'in ondan yaptığı alıntılardan derlenebilir. Tezkirede yer aldığı açıkça belirtilen şairler arasında XVII. yüzyılın ilk yarısında yaşamış kâtipler, kadılar, müderrisler ve sipahi çocukları vardır. Bunlardan biri, Amasya mahkemesinin baş kâtipliğini yapmış, birkaç kez Amasya naibi olmuş, 1025 (1616) civarında ölen Âzerî İbrahim Efendi'dir. Abdî Efendi, Âzerî'nin şair Âbî ile karşılıklı övünmeye dayanan şakalaşmasını tezkiresine almıştı. Âzerî ("ateşe ait") mahlasıyla oynayarak şöyle der:
"Dünyâ temeli benim özümdür / Bu kadrimi bilmeyen oğuzdur."
Âbî ("suya ait") ise aynı oyunu tersine çevirerek cevap verir:
"Ne kadar keskin olursa Âzer / Şiddetimle söyünür yakmaz olur."
Tezkirede adı geçen başka şairler arasında Fethiye Camii'nde Beyzâvî tefsiri okutan Temennâyî Bayram Efendi, Sîmî mahlaslı bir Çelebi, Hızır Paşa Camii imamı olup "Hâfız Bahar" diye tanınan Tâlibî, Mustafa Türâbî Efendi ve Oruçoğlu Siyâmî Ali Efendi sayılabilir. Abdî Efendi'nin değerlendirmeleri kısa ve tanıtıcıdır: Temennâyî için "ulûm-ı akliyye ve nakliyyede mâhir, fakih, müteşerri', fâzıl, edib, vecih bir zat", Tâlibî için "edebiyat-ı Arabî ve Fârisiyyede mâhir, latif, şair, beşuş, meclis-ârâ, her dem bahar bir zat" der. Hüsameddin pek çok maddenin sonunda bu bilgileri Abdî'den aldığını belirtir, şiirlerin ise tezkireyle birlikte yandığını üzülerek kaydeder. Siyâmî Ali Efendi'nin maddesindeki cümle, kaybın boyutunu iyi anlatır: "Abdî Efendi Tezkiresi'nde mufassal tercemesi ve eş'ârı vardı. Hayfâ ki yandı. Hatıramda bu kadarı kalabildi."
Tezkirenin tarihî değeri yalnızca edebiyatla sınırlı değildi. Sultan IV. Murad, Revan Seferi dönüşünde 1045 yılı cemaziyelahirinde (Aralık 1635) Tokat üzerinden Amasya'ya geldi, geceyi Hoca Ahmed Paşa'nın konağında geçirip şehri tebdil kıyafetle gezdi. Bu ziyaretin ayrıntısı ve güzergâhı konusunda Enderun ağalarının tuttuğu Sefernâme ile Lâleli Kütüphanesi'ndeki Cihâdnâme birbirini tutmuyordu. Hüsameddin, Sefernâme'nin anlatımını tercih ettiğini, çünkü bu anlatımın "Abdî Efendi'nin Tezkiresindeki kaydına muvâfık" olduğunu yazar. Vecîhî, Hasanbeyzâde, Kâtip Çelebi'nin Fezleke'si ve Naîmâ gibi büyük kroniklerin Murad'ın Amasya'ya uğradığından hiç söz etmediği düşünülürse, Abdî Efendi'nin şehir içinden tuttuğu kayıtların değeri daha iyi anlaşılır.
Hüsameddin bazı yerlerde "Abdî Efendi Mecmuası" adıyla da bir eserden söz eder ve bir şairin "hayli eş'ârı"nın orada bulunduğunu, onun da yandığını belirtir. Bunun tezkirenin kendisi mi, yoksa Abdî Efendi'nin derlediği ayrı bir şiir mecmuası mı olduğu kaynaktan anlaşılmamaktadır.
Talebeleri ve Edebî Çevresi
Abdî Efendi'nin dersleri, kendisinden sonra Amasya'nın kâtip ve şair kuşağını yetiştirdi. Talebelerinin çoğu, tıpkı hocaları gibi, kalemle geçinen ve şiirle uğraşan kişilerdir. Yeniçerizâde Berkî Hasan Çelebi edebiyatı ondan öğrendi; Amasya beytülmal kâtibi, sonra Serdarzâde Halil Paşa'nın divan kâtibi ve Amasya sancağının divan efendisi oldu, 1099 kargaşasında hayatını kaybetti. Ud çalan, meclis süsleyen bir musikişinas olarak anılır. Mumcu Bâlî'nin oğlu Resîm Ahmed Efendi, Arapça ve Farsça edebiyatı "Amasyalı şu'arânın tezkiresini yazan Abdullah Paşa müderrisi Abdî Efendi"den, hattı ise Fazlullah Efendi'den öğrendi; Deli Emir Mehmed Paşa'nın divan kâtibi olarak memleket memleket dolaştı, 1112 (1700) yılında Sultan Bayezid evkafı kâtibi iken öldü.
Resîm'in bir gazeli, hocasının tezkiresinde bulunuyordu ve Hüsameddin onu kurtarabilmişti. Gurbete düşmüş bir kâtibin sesini taşıyan şu beyitler, Abdî Efendi'nin kendi öğrencisinin şiirine de tezkiresinde yer verdiğini gösterir:
"İdüb azm-i sefer cânâ esîr-i mihnet oldum ben / Cüdâ düşdüm vatandan mübtelâ-yı firkat oldum ben."
Zanbak Dedezâde Rûhî İsa Çelebi de "sâhib-i tezkire müderris Abdî Efendi'nin halka-i tedrisinde edeb ü irfan kazandı"; ihtisap kâtipliği ve livâ divanı kâtipliği yaptı, 1112 civarında öldü. Yazıcı Civânî Çelebi ise Hüsameddin'in ifadesiyle "Müderris Abdî Efendi'nin zaman-ı şu'arâsından"dır ve o da 1099 vak'asında ölmüştür. Hüsameddin'in birçok şair için "Müderris Abdî Efendi'nin tezkiresi ricâlindendir" demesi, Amasya'daki XVII. yüzyıl şairlerinin bir kuşak olarak bu tezkire üzerinden tanındığını gösterir.
Ölümü ve Soyu
Abdî Efendi, Karahisâr-ı Şarkî kadılığından emekli olduktan sonra 1087 yılı zilhiccesinde (Şubat 1677) vefat etti. Mezarının yeri kaynaklarda kayıtlı değildir. Oğulları Mustafa ve Halil Efendiler ile Alevîzâde Ahmed Efendi'nin kızından doğan es-Seyyid el-Hâc Ali Efendi'dir. Hüsameddin'e göre ilk iki oğlun torunlarına "Müderris Abdîzâdeler", Ali Efendi'nin soyuna ise "Şeyh Alizâdeler" denmiştir. Bu ikinci kol Hüsameddin'in kendi zamanına kadar Amasya'da yaşamaya devam etmiş, ailenin mensupları uzun süre Acem Ali Mahallesi'ndeki Bâlî Bey Camii ile Abdullah Paşa Camii'nin imamlıklarını sürdürmüştür.
Oğlu Ali Efendi, anne tarafından dedesinin izinden giderek nakîbüleşraf kaymakamlığına, Ahî Darbhâneci Tekkesi şeyhliğine ve Pervâne Bey Camii vaizliğine yükseldi; 1127 (1715) yılında öldü. Hüsameddin, onun babasının tezkiresine zeyl olarak Sergüzeşt-i Amasya adlı bir mecmua yazdığını ve 1099 (1688) yılında Amasya'yı kasıp kavuran yangın ve kıtal olayının Amasyalılar arasında bu mecmua sayesinde meşhur olduğunu belirtir. Seyyidlerin kumandanı Mumcuzâde Seyyid Ahmed Paşa ile yakınlarının sebep olduğu bu olayda çok sayıda insan hayatını kaybetmiş, konaklar ve hanlar yanmıştı. Abdî Efendi'nin öğrencilerinden Berkî ile çağdaşı Civânî'nin bu olayda öldüğü hatırlanırsa, oğlunun zeylinin, babasının tezkiresindeki kuşağın sonunu da kaydettiği söylenebilir.
Torunun Zeyli
Tezkireyi asıl devam ettiren, Abdî Efendi'nin torunu Şeyh Alizâde es-Seyyid el-Hâc Ahmed Rüşdü Efendi'dir. Ali Efendi'nin oğlu olan Ahmed Rüşdü, icazet aldıktan sonra 1112 (1700) yılında babasının çekilmesiyle Abdullah Paşa Camii cüzhanı, ardından Hüseyin Ağa vakfı kâtibi oldu. 1127'de babası ölünce Ahî Darbhâneci Tekkesi şeyhliği ile Pervâne Bey Camii vaizliğine geçti, defalarca hâciyân ve âyân meclislerine üye oldu ve 1159 yılı saferinin on sekizinde (Mart 1746) vefat etti. Hüsameddin onu "âlim, vâiz, halûk, nâzik-tabiat, şair, sâhib-i temkin" diye niteler.
Hüsameddin'in en önemli kaydı şudur: Ahmed Rüşdü "ceddinin tezkire-i şu'arâsını tezyil ederek asrının şu'arâsını ve havâdisini cem' ü tahrir etti. Bu eseri kütüb ve evrak-ı metrûkesi arasında bulundu." Böylece Amasya'nın şairleri, dede ve torunun kalemiyle XVI. yüzyılın sonundan XVIII. yüzyılın ortalarına kadar kesintisiz bir zincir halinde kaydedilmiş oluyordu. Hüsameddin, Zanbak Dedezâde Rûhî'nin hoş sohbet ve ilmî musahabeye düşkün biri olduğunu "Şeyh Alizâde Ahmed Rüşdü Efendi'nin kaydından" öğrendiğini söyler; bu da zeylin, dedenin kitabındaki şairlerin hayatlarını da tamamladığını gösterir.
Eserlerin Kaybı
Abdî Efendi'nin tezkiresinin bugün bilinen bir nüshası yoktur. Hüsameddin onu Amasya'da "pek nâkıs", çok eksik bir nüsha halinde bulmuş, Ahmed Rüşdü'nün zeyli ise ailenin metruk kitapları ve evrakı arasından çıkmıştı. Hüsameddin her iki eseri de uzun yıllar kullanmış, ancak Amasya Tarihi'nin çeşitli ciltlerinde tekrar tekrar "hayfâ ki yandı" diye yazmak zorunda kalmıştır. Bir maddede, Abdî'nin tezkiresinde gördüğü bir gazeli ayrı bir varağa kopyalayıp şairin hal tercümesinin yanına koyduğu için "yangından kurtuldu" der; bu not, kaybın Hüsameddin'in kendi evrakını da yakan bir yangında gerçekleştiğini gösterir.
Hüsameddin'in el yazısı notlarının ve topladığı belgelerin önemli bir kısmı 1331 (1912-13) yılındaki Taş Musluk yangınında yanmış, müellif Amasya Tarihi'nin on birinci cildinden sonraki kısmı yeniden yazmak zorunda kalmıştı. Tezkirenin de bu yangında kaybolmuş olması kuvvetle muhtemeldir; ancak Hüsameddin'in metninde tezkirenin hangi yangında yandığı açıkça belirtilmez. Amasya Tarihi'ni şairler tezkiresi yönünden inceleyen Metin Hakverdioğlu, Hüsameddin'in pek çok bilgiyi ve şiir örneğini bu iki eserden aldığını, bunlardan birinin bir gün bulunması halinde "yandı" denilen pek çok şairin şiirinin tespit edilebileceğini vurgular.
Aynı Adı Taşıyan Öteki Abdîler
Amasya tarihinde "Abdî" adı ve mahlası son derece yaygındır; tezkireci Abdî Efendi'nin onlarla karıştırılmaması gerekir. Bunların en önemlisi, XV. yüzyılda yaşamış Mevlânâ Abdî Çelebi'dir. Asıl adı Abdullah olan, Şeyhîzâde Abdülganî Çelebi'nin oğlu ve "Mevlânâ Abdî-i Amâsî" diye bilinen bu âlim, Halfet Gazi müderrisliği yaptı, üç kez Amasya müftüsü oldu, II. Bayezid'in Amasya'daki vakıflarının ilk mütevellisi olarak görev aldı ve 907 yılı ramazanında (Mart 1502) öldü. Hüsameddin'in Kemalpaşazâde'nin "üstâd-ı kemâli" olarak andığı ve pek çok âlimin hocası saydığı Abdî budur; tezkireci Abdî Efendi'den yaklaşık iki yüzyıl önce yaşamıştır. Dolayısıyla Kemalpaşazâde'yi tezkireci Abdî Efendi'nin talebesi saymak mümkün değildir.
İkinci bir adaş, Ya'kûb Paşa Zâviyesi şeyhi İzzeddin Hasan Efendi'nin oğlu Şeyhzâde Abdî Efendi'dir. Zaviyenin şeyhliği için Hüsameddin Efendi ile uzun bir çekişmeye giren, sonunda zaviye medrese sayılınca Ya'kûb Paşa müderrisi olan ve IV. Murad'a bir methiye sunan bu Abdî 1055 (1645) yılında öldü; onun şiirleri de tezkirede yer alıyordu. Müeyyedzâde ailesinden Abdullah Abdî Çelebi (ö. 961/1554) ile Merzifonlu Iydî Bayram Efendi'nin dedesi olan şair Abdî Efendi de ayrı kişilerdir. İstanbullu mutasavvıf şair Himmetzâde Abdî'nin (1640-1710) ise Amasya'yla bir ilgisi yoktur.
Kronoloji
1045 (1635): IV. Murad'ın Revan Seferi dönüşünde Amasya'ya uğraması; olay Abdî Efendi'nin tezkiresinde kaydedilir.
1065 (1655): Amasya'daki çatışma ve yangından sonra emînü'l-fetvâ Abdî Efendi, Kadı Mahmud Efendi tarafından Amasya naibi tayin edilir.
1066 (1656): Şaban ayında Abdullah Paşa müderrisi olarak yeniden Amasya naibi olur.
1070 (1659-60): Müftü Hızır Efendi'nin yargılanması ve sürgünü; Hüsameddin olayın ayrıntılarını Abdî Efendi'den aktarır.
1081 (1670-71): Tezkiretü'ş-Şu'arâ'nın kapsadığı dönemin son yılı.
1087 (1677): Zilhicce ayında, Karahisâr-ı Şarkî kadılığından emekli iken vefatı.
1099 (1688): Amasya'daki büyük yangın ve kıtal; oğlu Ali Efendi'nin Sergüzeşt-i Amasya zeylinde anlatılır.
1127 (1715): Oğlu es-Seyyid eş-Şeyh Ali Efendi'nin ölümü.
1159 (1746): Tezkireye zeyl yazan torunu Şeyh Alizâde Ahmed Rüşdü Efendi'nin ölümü.
1331 (1912-13): Hüsameddin'in evrakını yakan Taş Musluk yangını.
Kaynakça
Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
- Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1-4 ve Bakiyye, haz. editör kurulu, Amasya Belediyesi ve Amasya Üniversitesi yayını, 2022 (Tezkire-i Abdî tanıtımı; 1045, 1065-1066, 1070 ve 1099 olayları; Abdullah Paşa Medresesi). amasya.edu.tr
- Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 6-8, Amasya Belediyesi ve Amasya Üniversitesi yayını, 2022 (Alevîzâde Ahmed Efendi, Âzerî, Berkî, Civânî, Temennâyî ve Tâlibî maddeleri).
- Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 9-12, Amasya Belediyesi ve Amasya Üniversitesi yayını, 2022 (c. 12 "Abdî Efendi-Müderris", "Abdî Çelebi-Mevlânâ Abdullah" ve "Abdî Efendi-Şeyhzâde" maddeleri; Rüşdü Ahmed Efendi, Resîm, Rûhî ve Abdülvehhâb Efendi maddeleri).
- Metin Hakverdioğlu, "Amasya Tarihi'nin Şairler Tezkiresi Yönü", Sosyal Bilimler Araştırmaları 11, Amasya Üniversitesi, 2024.
- M. Baha Tanman, "Dârülhadis Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- Şerafettin Turan ve diğerleri, "Kemalpaşazâde", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Abdî, Himmetzâde", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr






