Amasyalıdır. Akdağ nâhiyesinin Akvirân köyünde Hüseyin Efendi bin Ali sulbünden doğdu. Yukarıda tercemesi yazılan Akdağlı Hacı Mustafa Efendizâde Abdülkerîm Efendi’nin kerîmezâdesidir. Amasya’da İçerişehir’de Kara Osmân Efendi medresesinde ikâmet ve Canikli Hacı Mehmed Efendi’nin halka-i tedrîsine mülâzemet etdi. Sipâhi Hâfız Ömer Efendi’den de okudu.
1253 tahrîr-i nüfûsunda o medresede yazıldı. Ba’dehû İstanbul’a gidip Vidinli Mustafa Efendi’nin dersinde ikmâl-i tahsîl etdi. Verdiği parlak imtihânda Fatih Câmii ders-i âmlarından ve müderris oldu.
Eyyâm-ı tedrîsinde ikmâl-i devre-i medâris ederek 1281’de Yenişehir Fenâr mollası, ba’dehû meclis-i kebîr-i maârif a’zâsı olup 1286’da Haremeyn ve ba’dehû İstanbul [576] pâyeleriyle taltîf edildi.
İrtihâline kadar tedrîsine devam edib Laleli Câmi-i şerîfine “Mutavvel”, “Mevâkıf, Metâli’”, “Tefsîr-i Beyzâvî” kitâblarını okutdu. Mükerreren icâzetler verdi. Son dersi Tefsîr-i Beyzâvî olup;
َ لَنْ تَنَالُوا الْبِر حَت ى تُنْفِقُوا مِم ا تُحِبُّون¹⁷¹
âyetini tefsîr ve takrîri esnâsında kendisine hafîf bir baş ağrısı geldi.
1303 senesi rebîülâhirinin yirminci gecesi bu ayın dersine bakarken başını rahle üzerine koyup rûhunu Tanrısına teslim etdi. Bâ-irâde-i seniyye cesed-i şerîfi Fatih Sultân Mehmed Türbesi civârında garb tarafından türbeye girerken sağ tarafda yol kenarına defnedildi.
İstanbul ulemâsının ittifâkıyla hâtimetü’l-muhakkikîn, umdetü’l-müdekkikîn, her fende fâzıl, a’lem-i ulemâ, ekmel-i fuzalâ, takrîr ve beyânı güzel, ahlâk ve etvârı ahsen, hâzır-cevâb, seriü’l-intikâl, uzunca boylu, sözü ve özü doğru bir zât idi. Mahdûmu Gıyâseddîn Bey kendisine çekmedi.
Derler ki sadr-ı esbak Fuâd Paşa, hazreti iftâra da’vet eder. Sofra başında hâzır olan beylerden [577] biri; “Hâce Efendi! Abdesthânede neden yemek yenmez” diye sorar. Hazret de “Mahdûm beyler görür de ‘Bey babamız ne yiyor!’ derler” cevâbını verir.
Abdülkerîm Efendi, İngiliz dilini bilirdi. İngiltere hükûmeti ilmî bir mes’ele için bir mütehassıs istemiş, Osmanlı Hükûmeti de müşârün-ileyhi Londra’ya göndermiş olduğundan kendisine “İngiliz” lakâbı verilmişdir.
Âsâr-ı ilmiyyesinden “Mizânü’l-Adl” adlı bir eseri pek meşhûrdur. Bu eserinde şark ve garb ulemâsının mantık hakkındaki efkârı ve mütâlaâtını tedkîk eder. Diğer âsâr ve ta’lîkâtı da vardır.