Amasyalıdır. Yukarıda tercemesi yazılan Hâlidiyye meşâyih-i kirâmından Şirvânî el-Hâc İsmâ’îl Sirâceddîn Efendi’nin ikinci mahdûmudur. Amasya’da Yâkûtiyye Mahallesi’nde 1245’de doğdu. Mukaddimât-ı ulûmu Anac Hoca Mehmed Efendi’den gördü.

Ulûm-ı Arabiyye ve akliyye ve nakliyyeyi hâssaten pederinden ahz ü tederrüs edib 1264’de pederinin vefâtından sonra [73]⁷⁵ İstanbul’a gitdi. Orada Vidinli Mustafa Efendi’den ikmâl-i tahsîl edib rü’ûs imtihânına girdi. Aliyyü’l-a’lâ derecesinde imtihânı kazanıp Sultân Fâtih ve Bâyezîd Câmilerinde ders-i âm ve 1267’de müderris oldu.

1268’de mahkeme-i teftîş-i evkâf kâtibi ve 1270 senesi muharreminin altısında Amasya evkâf müdürü olup “mu’accelât nâzırı” unvânıyla geldi. Ba’zı ahvâlinden dolayı 1271 senesi rebîülâhirinde isti’fâ ederek İstanbul’a gitdi. Şeyhülislâm Meşrebzâde Mehmed Ârif Efendi’ye intisâb ederek kassâm oldu.

1275’de sadr-ı esbak Keçecizâde Mehmed Fuâd Paşa’ya kendisini tanıttığından 1276 senesi muharreminde meclis-i vâlâ a’zâsı ve zilka’desinde müftü-i fevka’l-âde olarak hâriciyye nâzırı Fuâd Paşa ile Şâm’a gitdi.

Orada ordu müşîri ve Şâm vâlîsi Nâzır Ahmed Paşa’nın muhâkemesi icrâ edilerek 1277 senesi cumâdelâhiresinde i’dâmı karâr-gîr olup karâr-ı mezkûr infâz edildikte verdiği fetvâ makbûl-i tab’-ı Fuâd Paşa [74] olduğundan mahrec mevleviyyetiyle taltîfini meşîhata arz u inhâ etmişdi.

Şeyhülislâm Sa’deddîn Efendi, henüz mûsıla-i Süleymaniyye müderrisi olmuş bir zâta pek çok eskileri varken, mahrec mevleviyyeti verilemiyeceğini bildirdiğinden Fuâd Paşa’nın canı sıkıldı. Derhâl vezâretle Şâm vâlîliğini Sultân Abdülazîz’e bâ-telgraf arz ve irâdesini istihsâl ederek 1279 senesi şevvâlinin on beşinde vezâretle Şam vâlîsi oldu.

Beyrut’ta elbise-i ilmiyyesini bırakıp mülkiye kıyâfetiyle Şâm’a avdet etdi. Bir mahrec mevleviyyetine nâ’il olamadığı hâlde tâli’i kendisini vezîr etdi. Çünkü akl ü dirâyetiyle hâssaten ilm ü kiyâseti ve rindâne meşrebi sâyesinde kendisini Fuâd Paşa’ya son derece sevdirmişdi.

1279 senesi zilhiccesinde Fuâd Paşa Sadr-ı a’zam olup 1280 senesi zilka’desinde Sayda ve Şâm eyâletlerinden Sûriye vilâyeti teşkîl edildikte Sûriye vâlîsi oldu.

1282 senesi cumâdelûlâsında sadr-ı müşârün-ileyhin himmetiyle [75]evkâf-ı hümâyûn nâzırı olarak İstanbul’a geldi.

Sadr-ı müşârün-ileyh Fuâd Paşa kendisini Sultân Abdülazîz Hân’a fevka’l-âde medh ü senâ eylediğinden sene-i mezbûrenin Şa’bânında mâliye nâzırı ve 1284 senesi zilhiccesinde ilâveten hazîne-i hâssa nâzırı olup 1285 senesi zilka’desinin beşinde hazîne-i hâssa nezâreti inzimâmıyla Dâhiliyye nâzırı oldu.

1287 senesi şevvâlinin yirmi dördünde hazîne-i hâssa nezâreti inzimâmıyla sânîyen mâliye nâzırı oldu. 1288 senesi rebîülevvelinin yirmi dokuzunda azl edilip birkaç gün sonra Nâfi’a ve rebîülâhirinin on beşinde Adliye nâzırı oldu.

1288 senesi cumadelâhirinde Âlî Paşa’nın vefâtıyla Sadr-ı a’zam olan Mahmûd Nedîm Paşa’nın fuzûlî si’âyeti ve mahdûmu İsmâ’îl Hakkı Bey’in de fazla kumâr ve sefâheti yüzünden recebinin üçüncü günü azl edilerek Amasya’ya i’zâm edildi.

Amasya’da ikâmeti esnâsında pederinin halîfesi olan Hacı Hamza Nigârî Efendi’nin sohbetinde imrâr-ı hayât edib pederinin yaptırmakta olduğu türbesini ve câmi-i şerîfini itmâm [76] etdi. Hacı Hamza Efendi’ye de muhteşem bir konak yaptırdı. Fakat gözü ve kulağı İstanbul’da idi.

1289 senesi cumadelûlâsında Mahmûd Nedîm Paşa’nın azli üzerine Ahmed Midhat Paşa sadr-ı a’zam oldukta bâ-telgraf İstanbul’a da’vet edilip cumâdelâhiresinde Amasya’dan hareket etdi.

Sene-i mezbûre recebinin ikisinde İstanbul’a vusûlini müte’âkib orman ve me’âdin nâzırı oldu. Çünkü ba’zı ahrârâne harekâtıyla Midhat Paşa’ya da kendisini sevdirmiş, Ziyâ ve Kemâl Beylerin ta’kîb etdikleri gâyeyi benimsemişdi. Şa’bânın yirmi altısında sânîyen evkâf ve zilhiccesinin on sekizinde sâlisen mâliye nâzırı ve 1290 senesi saferinin on yedisinde sadr-ı a’zam oldu.

Ancak kendisiyle beraber nefy ve da’vet edilen Ispartalı ser-asker Hüseyin Avnî Paşa’nın Sultân Abdülazîz’e karşı beslediği intikâm hissiyâtından gâfilâne hareket etdi. Müşârün-ileyhin hal’-i Sultân hakkındaki istimzâcına muvâfakat etmediği hâlde iftirâ edebileceğini tahmîn [77] edemedi.

Binâen-aleyh, Hüseyin Avnî Paşa mezkûr teklîfini Sultân Abdülazîz’e söyler korkusuyla derhâl Sultân Abdülazîz’e hakkında bir tâkım müfteriyât ismâ’ u iknâ’ eylediğinden ya’nî kendisinin yapacağı hal’ maddesini ona isnâd etdiğinden dokuz ay on gün mesned-i sadârette kalabildi.

1290 senesi zilhiccesinin yirmi altısında sadâretten azl edilip Hüseyin Avnî Paşa sadr-ı a’zam oldu. Sadr-ı müşârün-ileyhin İstanbul’da bekâsı sadr-ı a’zamın endişesini artırdığından 1291 senesi rebîülâhirinin onunda Haleb vâlîsi olarak İstanbul’dan çıkarıldı.

Cumâdelûlâsında Haleb’e vâsıl ve çadırında mukîm olduğu esnâda mâh-ı mezkûrun on yedisinde Hicâz vâlîsi olduğu kendisine bâ-telgraf bildirildiğinden oradan Mekke-i Mükerreme’ye gitdi. Vusûlünden az sonra Tâ’if’e gidip sene-i mezbûre şa’bânının on birinci günü vefât etdi.

Vefâtı hakkında türlü türlü rivâyetler işitildi fakat hiç birini de te’yîd edecek delâ’il ü emârât [78] elde edilemedi. Merhûm Hazret-i Abdullah bin Abbâs’ın ayağı ucunda medfûndur. Âlim, fâzıl, münşî, zekî, fatîn, sahî, mümtezic, mu’tedil, orta boylu, tıknaz, sabîh, mütebessim bir zât idi.

Lâkin Amasya kendisinden iki hayr u menfa’atin devâmını beklerken ikisine de mâni’ oldu. Birincisi Amasya evkâfının istisnâsı güç hâl ile istihsâl edilmişken birinci evkâf nâzırlığında bu istisnayı kaldırdı. Pek çok Amasya hayrâtının hademesini mağdûr etdi.

İkincisi Sadr-ı a’zam Mahmûd Nedîm Paşa’nın sadâretinde Amasyalı Hâfız Ali Paşazâde Hasan Tahsîn Bey’in büyük himmetiyle Amasya üç livâdan mürekkeb bir vilâyet olmuşken İstanbul’a vusûlünü müte’âkib eski hâline ircâ’ etdirdi. Sivas erkânının istihzâsına bâ’is oldu.

Çünkü kendisinin Amasya mu’accelât nâzırı olduğu esnâda işret edib Tınkır Ayşe’yi oynattığını ve kalb beşlik verdiğini mutasarrıf Sâlih Paşa’ya şikâyet etdiren ba’zı müfsidlerin yüzünden sıkılıp [79] isti’fâ etmişdi. Bunun hıncını Amasya’dan ve halkından çıkardı derler.

Mekke-i Mükerreme’de bir kütüb-hânesi ve Amasya’da pederinin türbesi ve câmii ve evkâfı vardır. Amasya’da Aşağı Bakacak nâmıyla meşhûr Feyziye Medresesiyle Meydan köprüsü başında kâ’in Tayyâr Paşa ve kendisinin vaktiyle ikâmet etdiği Benderli medreselerini müceddeden i’mâr etdi.

Merhûm gâyet kâtib, münşî olduğu gibi mükemmel şâir ve rind-meşreb idi. Mey ü mahbûbu gâyet sever, İstanbul sâhil-hânelerinde ve köşklerinde ricâl-i asrıyla beraber ta’tîl günlerinde ve gecelerde her türlü zevk ü sefâya düşkün idi. “Fatîn tezkeresi”nde şu gazeli görüldü.

Birdir safâ-yı vasl ü safâ bir değilse de
Birdir cefâ-yı hicr ü cefâ bir değilse de
Bâlâ ve zîri bir görürüm fart-ı neşveden
Birdir gözümde arz ü semâ bir değilse de
Birleşdi renk-i zülf ü benâgûş nazrada
Birdir bana sabah ü mesâ bir değilse de
[80]
Bîmâr-ı aşkım istemem aslâ ‘ilâc-ı derd
Birdir yanımda derd ü devâ bir değilse de
Rüşdî suhân-şinâs bilir tarz ü şîvesin
Birdir edâ-yı şi’r ü edâ bir değilse de

Müşârün-ileyhin şu gazeli tab’ımda bir küşâyiş uyandırdığından irticâlen şöyle tahmîs eyledim:

Birdir gınâ-yı kalb ü gınâ bir değilse de
Birdir ziyâ-yı şems ü ziyâ bir değilse de
Birdir nevâ-yı zevk ü nevâ bir değilse de
Birdir safâ-yı vasl ü safâ bir değilse de
Birdir cefâ-yı hicr ü cefâ bir değilse de
Zevkin bihâr-ı sevreti âsûde hefveden
Aşkın nezîhdir kerem-i feyzi şehveden
Kalbim sürûr içinde güzel nâz ü ‘işveden
Bâlâ vü zîri bir görürüm fart-ı neşveden
Birdir gözümde arz u semâ bir değilse de
Zulmetle nûr bir görünür sath-ı cemrede
Mümkün değil mi şunları görmek bu ‘ibrede [81]
Her dürlü zıd sıfatları her dürlü zümrede
Birleşdi reng-i zülf ü benagûş nazrada
Birdir bana sabah u mesâ bir değilse de
Şâhid değil midir maraz-ı aşka âh-ı serd
Her dem figân-ı kalb-i hazînimle rûy zerd
Dil istemez ki hâlimi bilsin hezâr ferd
Bîmâr-ı aşkım istemem aslâ ‘ilâc-ı derd
Birdir yanımda derd ü devâ bir değilse de
Asrî bilir şinâver-i deryâ girîvesin
Anlar fazîlet ehli güzel şi’r ü bîvesin
Takdîr ider meziyet-i vâlâ vü cîvesin
Rüşdî sühan-şinas bilir tarz ü şîvesin
Birdir edâ-yı şi’r ü edâ bir değilse de

Şeyh İsmâ’îl Şirvânî Hazretleri’nin iki mahdûm-ı âlîsi birer haslet-i mümtâzenin timsâli idiler. Biri Sadr-ı a’zam Mehmed Rüşdü Paşa, diğeri kadı-asker Ahmed Hulûsî Efendi’dir. Bu iki birâder lutf-ı tab’ u sehâvetde, şekl ü sîmâda müsâvî oldukları hâlde her birinin kendisine [82] hâs birer haslet-i mümtâzesi vardı.

Mehmed Rüşdü Paşa, gâyet fâzıl, muhakkik, her türlü kemâlâtı câmi’ idi. Ahmed Hulûsî Efendi de âlim, kâmil olmakla beraber müttakî, müteşerri’, afîf idi. Bunun kerem ü sehâveti, aldığı ma’âşı nisbetinde yüksekti. Onun lutf u semâhati kaldırdığı mebâliğ-i azîmeye nisbetle azdı.

Mahdûmu İsmâ’îl Hakkı Bey kumâr ve müskirâta ibtilâsı yüzünden gençliğinde 1291 senesi saferinde vefât etdi. Bunun için sâhib-i terceme bilâ-veled dünyâdan gitdi. Hakkı Bey’in bir kerîmesini Ahmed Hulûsî Efendizâde Hâlid Ziyâ Bey aldı. Bundan mahdûmu Ahmed Reşâd Bey doğdu.