Merzifonludur. Sultâniyye-i Merzifon müderrisi Mevlânâ Mehmed Kocevî mahdûmudur. Kocâililizâde demekdir ki “Kocevîzâde” demekle meşhûrdur. Pederinin müderris olduğu esnâda Merzifon’da doğdu. Pederinden ve ba’dehû Amasya müderrisi Mevlânâ Abdî ve Mevlânâ Bahâeddîn Çelebiler’den tahsîl-i ilm ü kemâl etdi.

Ba’dehû İstanbul’a gidip fâzıl-ı meşhûr Fenârîzâde Mevlânâ Hasan Çelebi’den ikmâl-i tahsîl edib ondan mülâzım ü ders-i âm oldu. İbtidâ Malkara müderrisi, sonra İstanbul’da Çandârlızâde İbrâhim Paşa’nın medresesi müderrisi olarak İstanbul’a geldi.

Bundan sonra Orhâniyye-i İznik, ba’dehû dârü’l-hadîs-i Edirne müderrisi olup 912’de Mustafa Paşa, 915’de Sahn-ı Semâniyye müderrisi oldu. Ancak 917’de Sultân Selîm Hân tarafdârı olduğu anlaşılmağla yevmî seksen akçe vazîfe ile tekâ’üde sevk edildi. [531]

Çünkü Amasya’da Sultân Selîm Hân’a intisâb ederek hâcesinden ders okumuş idi. Müşârün-ileyhi pek ziyâde takdîr ederdi. 918 senesi saferinde Sultân Selîm Hân taht-ı saltanata cülûs edince eski hukûka ri’âyet ederek İstanbul kadısı nasb etdi.

920 senesi muharreminde Anadolu kazaskeri olup Îrân seferi tahakkuk etdiği esnâda i’tizâr ederek sene-i mezbûre rebîülevvelinde isti’fâ edib yerini Amasyalı Nişâncı Ca’fer Çelebi’ye verdi. Bunun bedelinde kendisine yevmî yüz yirmî akçe vazîfe ile ber-vech-i tekâ’üd Sahn-ı Semâniyye müderrisliği tevcîh edildi.

923 senesi cumâdelâhiresinde bilâd-ı Mısriyye’nin fethi mü’esser oldukta Arabistan kazaskeri unvânıyla Mısır kadı’l-kudâtı olup oraya gitdi. Tâm bir yıl Mısır’da icrâ-yı hükûmet-i şer’iyye edib 924 senesi recebinde bundan da isti’fâ ederek Hicâz’a gitdi.

Ba’de’l-Hacc İstanbul’a gelip yevmî yüz otuz akçe vazîfe-i tekâ’üd verildi. Bunun üzerine umûr-ı dünyadan ferâgat, tedrîs-i ilm ü ibâdetle iştigâl ederek 931’de dâr-ı bekâya [532] irtihâl etdi. Fâtih câmi-i şerîfi civârında pederinin hemşehrîsi olan müfessir-i meşhûr Şeyhzâde Mevlânâ Muhyiddîn Çelebi Mescidi sâhasında medfûndur.

İstanbul ve Mısır müverrihleri yek-zebân olarak müşârün-ileyhin meşâhîr-i fuzâladan olup gâyet muhakkik, kâffe-i ulûmda mütebahhir, ankâ-tabî’at, âlî-cenâb olduğunu beyân ederler. Îrân seferine mu’ârız olduğu münâsebetle isti’fâya mecbûr olmuşdu.

Mecdî Mehmed Efendi “Terceme-i Şakâyık”ta diyor ki: “Mûmâ-ileyh cümle-i ecille-i ulûm-ı Arabiyyeye ve kâffe-i fünûn-ı akliyyeye ve tefsîr u hâdis ve usûl ü fürû’a âlim bir şahs-ı kesîrü’l-mekârim idi ve ilm-i belâgatde mâhir, lisânı fasîh ve beyânı melîh bir fâzıl, vâsiü’t-takrîr ve nihrîr-i kâmilü’t-tahrîr idi.

Bu celâ’il-i fezâ’ilinden gayri Arabî inşâ ibdâ’ edib cezâlet-i lafz ve celâlet-i ma’nâyı muhtevî kelimât ihtirâ’ eyledi. Ba’zı risâlesinde zamân-ı pîrî ve avân-ı meşîb irişüb kendinin ser ü rîşi mû-yı sefîd ile doldugını ve bârgirân-ı za’f ü aczden kemân gibi kamet-i hamîde oldıgını tavsif u ta’rîf sadedinde [533]

Nezele’s-sülûc alâ himmeti
Hattâ tekûs ü bihâ kametî

deyü isti’âre-i hasene ve terşîh-i beliğ îrâd eyledi. Mahrûse-i Kostantiniyye’de Sultân Mehmed-i merhûmun câmii kurbunda müfessir Şeyhzâdeye müntemî ve müntesib olan mescidde defn olındı. Kocalu Mevlânâ Musliheddîn ve oğlu şeyh Muhyiddîn ikisi dahi anda medfûndur.”

Mehmed bin İyâs-ı Mısrî de “Târih-i Mısr”ında sadr-ı müşârün-ileyh’in gâyet fâzıl, hakikâten kâffe-i ulûmda kâmil olduğunu tasdîk etdikten sonra “bununla beraber müte’azzim, fazl ü kemâline mağrûr, gâyet müstagnî olduğunu” yazıyor.