Özgün Metin
Vezin: Mef’ûlü Fâ’ilâtü Mefâ’îlü Fâ’ilün
I. Bent
İy dil bu ittisâl nedür mâsivâ ile
Kat’-ı ta’alluk it yüri mıkrâz-ı lâ ile
‘Ankâ-yı Kâf-ı kudret olanlar zebûn iken
Kim başa vara heft-ser-i ejdehâ ile
Dâyim kazâ vücûdumuzı hâr u hes misâl
İltür ‘adem diyârına seyl-i fenâ ile
Rûhun beden ki ‘âriyetî bir libâsıdur
‘Âkıl gurûr ider mi bu köhne kabâ ile
Şeb kara geydi çözdi saçın ebr-i tîre-reng
Şemle sarındı şems-i cihân gökde a(y) ile
Âhum menâr-ı çarha çıkup eyledi nidâ
Kaldurmaga cenâze-i şâhı salâ ile
Ol Mehdi-i zamâna varup yâr-ı gâr olup
Gitdi cinâna zümre-i Âl-i ‘Abâ ile
Oldı şehîd Hazret-i Sultân Mustafa
Yâr oldı ana şâh-ı şehîdân-ı Kerbelâ
II. Bent
Cellâd-ı dehr kâtil-i halk-ı cihân imiş
Hûn-ı şafakla dâmeni toptolu kan imiş
Mirrîh-vâr hançer-i zerrîn ile hilâl
Bir baş kesici kan dökici cân-sitân imiş
‘İbretle kıl nazar ki kamu halk-ı kâ‘inât
Derbend içinde gice kalan kârbân imiş
Şâd olma vasla âhiri hicrân imiş anun
Evvel bahârun âhiri âhir hazân imiş
Bir nokta ile zillet imiş devlet-i cihân
Sultânlıgun nihâyeti ‘âlemde ân imiş
Bu dehr-i dûn didükleri mekkâre pür-füsûn
Bir zulmı çok mürüvveti yok bî-emân imiş
‘İşret-fezâ-yı gülşeninün sûretâ cihân
Ma’nîde hâr ile tolu gülsitân imiş
Olmasa şâdlık n’ola ger gam zamânıdur
Gök geyse âsmân n’ola mâtem zamânıdur
III. Bent
Fânî olup zamânede bu hayl u bu haşem
İrdi bekâya ol şeh-i bî-tabl u bî-’alem
Şeb tîg-i âftâb ile gîsûsın itdi kat‘
Mâhun ihâta itdi cemâlin gamâm-ı gam
Bu katre katre sübha-i mercân-durur yaşum
Geçürmege mezârınun üstinde dem-be-dem
Tâbûtı üzre düşse n’ola dûd-ı âhlar
Olur siyâh Ka’benün örtüsi lâ-cerem
‘İbret-nümâ-yı âyine-i mihr-i hâverî
Göstermedi anun gibi bir zât-ı muhterem
Şîr-i ecel kemîn-i kazâdan çıkup hemân
Ser-pençesiyle kıldı vücûdın o dem ‘adem
Tâvûs-ı bûstân-ı risâletle yâr olup
Mirkât-ı himmeti kodı ‘arş üstine kadem
Gencîne-i sa‘âdet iken cismi cân ile
Hatm itdilerse n’ola anı rîsmân ile
IV. Bent
Yâd eyleyince ‘işretini acıdı şarâb
Gözden çıkınca agladı kan dîde-i habâb
Zerrîn tabakla gün gibi îsâr iderdi sîm
Meh sâgarını tolu içerken ol âftâb
İfgâr kıldı cismini nây eyleyüp enîn
Yoldı saçını nâle kılup çeng ile rebâb
Ser-tâ-kadem olursa n’ola ger kebûd-pûş
Gökden götürdi kendüyi atdı o dem sehâb
Zikr eyleyüp anun cereyân-ı kelâmını
Dögdi başını taşlara çok nâle kıldı âb
Zencîr-i zer asarsa n’ola tâkına güneş
Kandîl oldı türbesi üstinde mâhtâb
Ol âftâbı koynına koydukda zîr-i hâk
Kerrûbiyân didi ki yâ leytenî türâb
Kand-i lebinde gerd-i fenâdan bulup eser
İp takdı gerdenine bogıldı o dem şeker
V. Bent
Yâ Rab cinânda ol şehi ‘âlî-makâm kıl
Kâşânesini ravza-i Darü’s-selâm kıl
Havrâyı ana cümle karavaş eyleyüp
Gılmân-ı bâg-ı cenneti ana gulâm kıl
Seyr eyledükçe gülşen-i ‘adni Burâk ile
Ser-keşlik itse vahşî gibi ana râm kıl
Gılmân-ı ‘adn ile idicek ‘ayş u ‘işreti
Bu bezm içinde mihr ü mehi iki câm kıl
Kim kıldı ise hazret-i şehden anı cüdâ
Yâ Rabbi anı iki cihânda cüzâm kıl
Ol yirde yatdugınca anun şâh-zâdesin
Evreng-i saltanatda ebed müstedâm kıl
El götürüp senâsına şâhun çenâr-vâr
Rahmî du’â-yı devletini ihtitâm kıl
Bâd-ı fenâ ham itmeye ol serv dalını
Ser-sebz ü hurrem eyleye kaddi nihâlini
Günümüz Türkçesiyle
I. Bent
1. Ey gönül, Allah'tan başka şeylere bu bağlılık nedir; "lâ" makasıyla (Allah'tan başkasını yok sayan "lâ ilâhe" sözüyle) ilgini kes de yürü.
2. Kudret Kaf dağının Ankası olanlar bile aciz kalırken yedi başlı ejderhayla kim başa çıkabilir?
3. Kaza, varlığımızı çerçöp gibi daima fena seliyle yokluk diyarına sürükler.
4. Beden, ruha emanet verilmiş bir elbisedir; akıllı kişi bu eski kaftanla gururlanır mı?
5. Gece kara giydi, koyu renkli bulut saçlarını çözdü; dünyanın güneşi gökte ay ile birlikte örtüye büründü.
6. Ahım gök çarkının minaresine çıkıp şahın cenazesini kaldırmak için sela verdi.
7. O, zamanın Mehdisine varıp ona mağara dostu oldu ve Âl-i Abâ (Peygamber'in ehl-i beyti) topluluğuyla cennete gitti.
8. Hazret-i Sultan Mustafa şehit oldu; Kerbelâ şehitlerinin şahı (Hz. Hüseyin) ona yoldaş oldu.
II. Bent
9. Zamanın celladı dünya halkının katiliymiş; eteği şafağın kanıyla baştan başa kan doluymuş.
10. Hilal, Merih gibi altın hançeriyle baş kesen, kan döken, can alan biriymiş.
11. İbretle bak: bütün kâinat halkı dar bir geçitte gece kalmış bir kervanmış.
12. Kavuşmaya sevinme, onun sonu ayrılıkmış; ilkbaharın sonu da son güzmüş.
13. Dünya devleti bir nokta farkıyla zilletmiş; sultanlığın sonu dünyada bir andan ibaretmiş.
14. Alçak dünya dedikleri hileci ve büyü dolu bir kadınmış; zulmü çok, mürüvveti yok, amansızmış.
15. Dünya görünüşte işretin arttığı bir gül bahçesiymiş; anlamca dikenle dolu bir gül bahçesiymiş.
16. Sevinç olmasa ne olur, gam zamanıdır; gök maviler (yas rengi) giyse ne olur, matem zamanıdır.
III. Bent
17. Zamanede bu atlılar ve bu debdebe fani olurken, o davulsuz ve sancaksız şah bekaya erişti.
18. Gece, güneşin kılıcıyla saçlarını kesti; gam bulutu ayın güzelliğini kuşattı.
19. Damla damla akan bu gözyaşım, mezarının üstünde her an çekmek için mercan bir tespihtir.
20. Tabutunun üzerine ah dumanları düşse ne olur; Kâbe'nin örtüsü elbette siyah olur.
21. Doğu güneşinin ibret gösteren aynası onun gibi muhterem bir zat göstermedi.
22. Ecel aslanı kaza pususundan çıkıp hemen o an pençesiyle onun varlığını yok etti.
23. Peygamberlik bahçesinin tavusuyla (Hz. Muhammed'le) dost olup himmet merdiveniyle ayağını arşın üstüne bastı.
24. Bedeni canıyla birlikte bir saadet hazinesi iken, onu iple mühürledilerse ne olur (hazine ipli mühürle kapatılır; şehzade iple boğulmuştur).
IV. Bent
25. Onun işretini anınca şarap acıdı; gözden çıkınca kabarcığın gözü kan ağladı.
26. O güneş, ay kadehini dolu dolu içerken, altın tabakla gün gibi gümüş saçardı.
27. Ney inleyip onun bedenini yaraladı; çeng ve rebap inleyip saçlarını yoldu.
28. Bulut baştan ayağa koyu maviler giyse ne olur; o an kendini göklerden aşağı attı.
29. Su onun akıcı sözünü anıp başını taşlara vurdu, çok inledi.
30. Güneş onun türbesine altın zincir assa ne olur; ay ışığı türbesinin üstünde kandil oldu.
31. O güneşi toprağın altına koyduklarında Kerrûbîler (Allah'a en yakın melekler) "keşke toprak olsaydım" dediler.
32. Dudağının şekerinde yokluk tozundan bir eser bulunca şeker o an boynuna ip takıp boğuldu.
V. Bent
33. Ya Rab, o şahı cennette yüce makamlı kıl; köşkünü Dârüsselâm bahçesi kıl.
34. Hurilerin hepsini ona cariye eyleyip cennet bahçesinin gılmanlarını ona köle kıl.
35. Adn cennetinin gül bahçesini Burak ile dolaştıkça Burak vahşi bir hayvan gibi serkeşlik etse onu ona boyun eğdir.
36. Adn'in gılmanlarıyla zevk ve işret ederken bu mecliste güneşle ayı ona iki kadeh kıl.
37. Onu hazretten (padişahtan) kim ayırdıysa, ya Rab, onu iki cihanda cüzzama uğrat.
38. O toprakta yattıkça, onun (padişahın) şehzadesini saltanat tahtında ebedî kıl (beytin kimi kastettiği açık değildir).
39. Rahmî, çınar gibi el kaldırıp şahın övgüsüyle onun devletine duayla sözünü bitir.
40. Fena rüzgârı o servinin dalını eğmesin; (Allah) boyunun fidanını yeşil ve şen eylesin.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir, aruzun "mef’ûlü fâ’ilâtü mefâ’îlü fâ’ilün" kalıbıyla yazılmış beş bentlik bir terkib-i benddir. Her bent yedi beyitlik bir haneden ve ardından gelen, ayrı kafiyeli bir vasıta beytinden oluşur; şiir böylece kırk beyittir. Hanelerde bütün mısralar aynı sesle biter: birinci bentte "ile", ikincide "imiş", üçüncüde "-em", dördüncüde "-âb", beşincide "kıl" redifi sürer. Vasıta beyitleri birer hüküm gibidir: "Oldı şehîd Hazret-i Sultân Mustafa", "Gök geyse âsmân n'ola mâtem zamânıdur", "Hatm itdilerse n'ola anı rîsmân ile". Mahlas son bentte "Rahmî du‘â-yı devletini ihtitâm kıl" mısraında geçer.
Mersiye Rahmî'nin divanında, Süleymaniye Kütüphanesi Nuruosmaniye 4962 numaralı yazmanın 175-176. varaklarında yer alır ve Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yayımladığı divan neşrinde de bulunur. Burada Recep Hasar'ın tezindeki metin esas alınmıştır; Hasar iki yerde yazmanın okuyuşunu dipnotta verir: üçüncü bentte "nesim", dördüncü bentte "tabakla" kelimesinin yerinde "tablile". Aynı yazmanın hemen önceki varaklarında Fünûnî'nin Şehzade Mustafa mersiyesi bulunur.
Anlam ve Söz Sanatları
Mersiye, mersiye türünün klasik bölümlerini düzenli biçimde izler. Birinci bendin ilk beyitleri dünyanın geçiciliğini anlatır: gönül Allah'tan başkasına bağlanmamalıdır, beden ruha ödünç verilmiş eski bir kaftandır. İlk beyitteki "mıkrâz-ı lâ" (lâ makası), Arap harfleriyle yazılan "lâ" kelimesinin açık bir makası andıran biçimine dayanan bir benzetmedir ve kelime-i tevhidin "lâ ilâhe" (Allah'tan başka ilah yoktur) kısmını hatırlatır. Bendin sonunda ah, gök çarkının minaresine çıkıp sela verir ve şehzade şehitler arasına katılır. Vasıta beytinde şehzadenin Kerbelâ şehitlerinin şahı Hz. Hüseyin ile yoldaş olması, Hasar'ın Selîmî ve Kâdirî'de de gördüğü ortak bir benzetmedir.
İkinci bent "imiş" redifiyle dünyanın gerçek yüzünü tanımlar: zaman bir cellat, hilal altın hançerli bir baş kesen, insanlar dar geçitte geceye kalmış bir kervan, dünya ise hilekâr ve amansız bir kadındır. Beşinci beyitteki "Bir nokta ile zillet imiş devlet-i cihân" mısraı, devlet ile zillet kelimelerinin Arap harfleriyle yazılışındaki yakınlığa dayanan bir söz oyunudur. Üçüncü bent şiirin en dokunaklı imgelerini taşır. Gözyaşı mezarın başında çekilen mercan bir tespihe, tabuta düşen ah dumanları Kâbe'nin siyah örtüsüne benzetilir. Bendi kapatan "Gencîne-i sa‘âdet iken cismi cân ile / Hatm itdilerse n'ola anı rîsmân ile" beyti, hazine sandıklarının iple bağlanıp mühürlenmesi geleneğinden yola çıkarak şehzadenin iple boğulmasını örtülü biçimde anlatır.
Dördüncü bentte meclis yasa bürünür: şarap acır, ney ve rebap inler, bulut kendini gökten atar, su başını taşlara vurur. Kerrûbîlerin "yâ leytenî türâb" (keşke toprak olsaydım) demesi, Kur'an'daki bir ayete yapılmış bir telmihtir. Bendin vasıta beyti bir hüsn-i ta‘lîl örneğidir: şeker, şehzadenin dudağında yokluğun tozunu görünce boynuna ip takıp kendini boğmuştur; şehzadenin ölüm biçimi bu kez tatlı bir imgenin içine yerleştirilmiştir. Beşinci bent dua bölümüdür. Şair şehzade için cennette yüce bir makam diler, onu padişahtan ayıran kişi için iki dünyada cüzzam ister, ardından sözü padişaha duayla bağlar.
Tarihî Bağlam
Semra Güler'e göre Rahmî mersiyesinde yalnız üzüntüsünü dile getirmiş, başını derde sokacak ifadelerden kaçınmıştır. Gerçekten de şiirde suçlama adsızdır ve son beyitler padişaha uzun ömür dileyen bir duayla biter. Rahmî bu sırada Kanuni'nin çevresinden himaye bekleyen bir şairdi; TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre kasidelerinde görev isteğini sürekli tekrarlamış, ancak hayatının sonlarına doğru, Şehzade Selim'e sunduğu bir kasideyle müderrisliğe tayin edilmiştir. Mersiyedeki ölçülü tavır bu durumla birlikte düşünülebilir; bu yorum bize aittir. Şairin hayatı bu kategorideki biyografi yazısında, öteki mersiyeler Şehzade Mustafa Mersiyeleri yazımızda anlatılmıştır.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Recep Hasar, Türk Edebiyatı'nda Padişah ve Şehzade Mersiyeleri, Yüksek Lisans Tezi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 98-99, 117-118, 449-453. https://hdl.handle.net/11352/2746
- Semra Güler, Şehzade Mustafa'nın Hayatı (1515-1553) ve Türbesi, Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, s. 39-63. https://acikerisim.uludag.edu.tr/server/api/core/bitstreams/9a869e7a-300f-4995-9140-e0fdf233f8db/content
- Fatih Tığlı, "Rahmî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, İstanbul 2007, s. 421-422. https://islamansiklopedisi.org.tr/rahmi
Çevrimiçi kaynaklar

