Özgün Metin

Vezin: Mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün (hezec; kaynakta belirtilmemiştir, mısralara uyan kalıp tarafımızca belirlenmiştir)

Kelâmî söylenir ammâ Sükûtî bahş eder altun
Sakın boş sanma Bezmî tınmanın da serveti vardır

Günümüz Türkçesiyle

1. Söz (Kelâmî) söylenir, ama altın bağışlayan susmaktır (Sükûtî); Bezmî, sakın ses vermeyi boş bir şey sanma, tınlamanın da bir serveti vardır.

Beyit iki türlü anlaşılabilir. Mahlaslar sözlük anlamıyla okunursa "söz gümüşse sükût altındır" atasözünün bir çeşitlemesidir: söylenen söz harcanır gider, susmak ise kazandırır. Mahlaslar kişi adı olarak okunursa, Kelâmî konuşur, Sükûtî altın dağıtır, Bezmî de ikisinin arasında yalnız "tın" eder ve bu hafif sesin bile değeri olduğunu söyler.

Edebî ve Tarihî Yorum

Beytin sahibi kesin değildir. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar onu "Bezmî'ye nisbet edilen" bir beyit olarak, bugün elde bulunmayan Abdî Efendi tezkiresinde görüp hatırında tuttuğu biçimiyle aktarır; bir nüshadan kopyalamamıştır. Aynı sayfada anlattığı mecliste adı geçen "Merzifônî Bezmî Çelebi"nin, yedinci cilde maddesi giren Merzifonlu Topal Kadı Bezmî Abdullah Efendi olması büyük bir ihtimaldir: memleketi ve yaşadığı yıllar uyar. Fakat Hüsameddin iki kaydı birbirine bağlamaz.

Beytin bütün inceliği üç mahlasın sözlük anlamında saklıdır. "Kelâm" söz, "sükût" susma, "bezm" ise içkili, sohbetli meclis demektir. Birinci mısra, iki şairi adlarının anlamıyla karşı karşıya koyar ve aradaki farkı altınla ölçer. İkinci mısrada şair kendi mahlasını anar ve bir üçüncü yol önerir: "tınmak", ses vermek, hafifçe ses çıkarmaktır. Boş bir kabın tınladığı, altının da çarpınca ses verdiği düşünülürse, "boş sanma" ile "servet" arasında bir kinaye kurulmuş olabilir: tınlayan şey boş değildir, altın gibi değerlidir. Bu okuma metinden çıkan bir ihtimaldir. Şairin mahlası olan "bezm" kelimesinin meclis anlamı, söz ile sükûtun karşılaştığı yeri de beytin içine taşır. Hüsameddin'in "Her hâlde ma'nîdârdır" diye eklemesi, beyti anlamlı bulduğunu, fakat açıklamaya girişmediğini gösterir.

Kaynak beytin vezin ve nazım şeklini belirtmez. Mısralar dört "mefâ'îlün"den oluşan hezec kalıbına uyar; ikinci mısrada "da" ile "serveti" kelimesinin son hecesi, kalıbın gereği olarak uzatılarak okunur. Mahlasın ikinci mısrada geçmesi, beytin bir gazel ya da kıtanın son beyti olabileceğini, ama tek başına söylenmiş bir latife olarak da dolaşabileceğini düşündürür; Hüsameddin onu "beyt-i latîf", yani nükteli beyit diye anar.

Hüsameddin beyti, 993 (1585) yılında Amasya'ya sancakbeyi olarak gelen şair Şâmî Mustafa Bey'in meclisini anlattığı satırların hemen ardından verir. Mustafa Bey Amasya şairlerinden Kelâmî, Turâbî ve Sükûtî Çelebileri meclisine almış, "Kelâmî ile Sükûtî arasındaki mutâyebelere", yani ikisinin şakalaşmalarına da Merzifonlu Bezmî Çelebi "şeker katarmış". Beyit bu sahnenin tam karşılığıdır: iki rakibin adlarıyla oynayan üçüncü bir şair, kendini de nükteye katarak tartışmayı tatlıya bağlar. Buradaki Sükûtî, 1102'de (1691) ölen Merzifonlu Sükûtî Ahmed Efendi değil, ondan bir asır önce yaşamış bir Amasya şairidir. Merzifonlu kadının hayatı ve meclisteki yeri için Bezmî Abdullah Efendi, beytin kaynağı olan kayıp tezkire için Abdî Efendi: Amasya Şairlerinin Kayıp Tezkiresi ve Şiirleri başlıklarına bakılabilir.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar