XVII. yüzyıl Amasya'sında şehrin şairlerini tek bir kitapta toplayan kişi, Abdullah Paşa müderrisi Abdî Efendi'dir. Osmanlı edebiyatının büyük şuarâ tezkireleri İstanbul merkezlidir ve taşradan ancak payitahta ulaşabilmiş şairleri alır; Abdî Efendi'nin Tezkiretü'ş-Şu'arâ'sı ise yalnızca Amasya'da yetişen şairleri, onların kısa hal tercümelerini ve şiirlerini kaydeden bir şehir tezkiresiydi. Eserin sayfa kenarlarına şehirde olan depremler ve olağandışı olaylar da yazılmıştı. Bu yönüyle tezkire, bir şiir antolojisi olduğu kadar bir şehir defteri de sayılabilir.

Tezkire bugün kayıptır. Ondan bildiğimiz her şey, eksik bir nüshasını Amasya'da bulup Amasya Tarihi'nin şair maddelerinde yıllarca kullanan Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın aktarmalarına dayanır. Hüsameddin, tezkireden bilgi aldığı pek çok maddenin sonuna aynı kısa notu düşer: "Hayfâ ki yandı." Abdî Efendi'nin hayatı, ailesi ve talebeleri sitedeki ayrı biyografisinde ayrıntısıyla anlatılmıştır. Burada ağırlık eserin kendisinde, içindeki şairlerde ve Hüsameddin'in kurtarabildiği şiirlerdedir.

Abdî Efendi'nin hayatı ve ailesi Abdî Efendi: Amasya Şairlerinin Kayıp Tezkiresinin Müellifi yazısında anlatılmıştır; bu yazı tezkirenin kendisini, içindeki şairleri ve bugüne ulaşan şiirlerini ele alır.

Hayatı ve Amasya Yılları

Abdî Efendi, Amasya sipahilerinden Mustafa Ağa'nın oğlu, Halil Ağa'nın torunudur; kardeşi Abdülvehhâb Efendi İstanbul'da şehremini olmuştur. İlk derslerini Hocazâde Abdullah Efendi'den aldı, tahsilini Şeyh Ya'kûb Efendizâde Mustafa Efendi'nin yanında tamamladı, Sultan Bayezid Camii imamı Fâzıl Hasan Efendi'den de yararlanarak ders-i âm oldu. Amasya medreselerini devrettikten sonra Tokat'taki Kameriyye Medresesi müderrisliğinden kasabat kadılığına geçti; birçok kez Amasya naibi oldu, Karahisâr-ı Şarkî kadılığından emekliye ayrıldı. Adının önüne sürekli eklenen unvan, Abdullah Paşa Dârülhadisi'ndeki müderrisliğinden gelir. Hüsameddin bu dârülhadiste ders veren fuzalâ arasında "müderris-i meşhur Abdî Efendi"yi de sayar.

Hüsameddin onu "âlim, fâzıl, şâir, kâmil, güzel ta'lîk-nüvîs, hattât, münşî, muhâzarât ve tevârîhe pek âşinâ, Amasya müverrihi bir zât" diye tanıtır. Ölüm tarihini kendi maddesinde 1087 yılı zilhiccesi (Şubat 1677) olarak verir. Amasya Tarihi'nin olaylar kısmında ise "fuzalâdan şâir-i meşhur Amasya müverrihi ve Abdullah Paşa müderrisi Abdî Efendi"nin ölüm haberi, 1088-1089 yıllarına ait kayıtların arasında yer alır; maddedeki tarih daha açık olduğu için esas alınmıştır. Abdî Efendi'nin kayınpederi Alevîzâde es-Seyyid Ahmed Efendi'dir; bu evlilikten doğan oğlu es-Seyyid eş-Şeyh Ali Efendi ve torunu Ahmed Rüşdü Efendi, aşağıda görüleceği gibi, tezkirenin ailede süren bir iş olarak devam etmesini sağlamıştır.

Eserleri

Tezkiretü'ş-Şu'arâ. Hüsameddin, Amasya Tarihi'nin birinci cildinde kullandığı kaynakları sayarken eseri şöyle tanıtır: "Tezkire-i Abdî: Meşhûr Abdullah Paşa müderrisi Amasyalı Abdî Efendi tarafından tertîb edilmiş bir eser-i edebî olup 1000-1081 târîhine kadar Amasya'da zuhûr eden şu'arânın eş'ârını ve gâyet muhtasar terâcim-i ahvâlini câmi'dir. Bunun kenârında Amasya'da hâdis olan zelâzil ve vukû'ât-ı garîbeyi dahi kayd etmişdir. Bu eser pek nâkıs bir sûretde Amasya'da bulunmuşdur." Buna göre tezkire, 1591-1671 yılları arasında Amasya'da ortaya çıkan şairlerin şiirlerini ve çok kısa hal tercümelerini topluyor, kenarlarında da depremleri ve tuhaf olayları kaydediyordu. Hüsameddin'in elindeki nüsha ise çok eksikti.

Kapsam tarihleri kesin bir sınır sayılmamalıdır. Tezkirede 1000 yılından önce yaşamış şairlere ait anekdotlar bulunduğu gibi, 1100'lerin başında ölen genç şairlerin de gazelleri vardı. Abdî Efendi'nin kendi öğrencisi Resîm Ahmed Efendi 1112'de, Hıfzî Abdurrahman Efendi 1103'te ölmüştür; ikisinin gazelleri de tezkireden aktarılmıştır. Bundan, Abdî Efendi'nin yaşayan çağdaşlarını da kitabına aldığı ve eseri ömrünün sonuna kadar genişlettiği sonucu çıkarılabilir; bu bir çıkarımdır, Hüsameddin bunu açıkça söylemez.

Tezkirenin bir şehir kroniği olarak da kullanıldığı açıkça görülür. Hüsameddin, IV. Murad'ın Revan Seferi dönüşünde Amasya'ya uğramasını anlatırken Enderun ağalarının tuttuğu Sefernâme ile Lâleli Kütüphanesi'ndeki Cihâdnâme arasındaki farkı tartışır ve Sefernâme'yi, "Abdî Efendi'nin Tezkiresindeki kaydına muvâfık" olduğu için tercih eder. 1070 (1659-60) yılında yargılanıp sürülen Amasya müftüsü Hızır Efendi'nin mallarının satışından elde edilen paranın akıbetini anlatırken de dipnotta "Abdî Efendi böyle yazıyor" der. Hüsameddin'in 1065 yılı olaylarındaki bir dipnotu ise tezkire ile müellifini birbirine bağlar: "Bu Abdî Efendi, Amasya şuarâsı ve vekâyi'ini yazan tezkire müellifidir."

Abdî Efendi Mecmuası. Hüsameddin bir yerde "Abdî Efendi Mecmuası"ndan söz eder ve dülger Hasan ustanın oğlu Şûhî Ebûbekir Çelebi'nin "hayli eş'ârı"nın orada bulunduğunu, onun da yandığını söyler. Bunun tezkirenin kendisi mi, yoksa Abdî Efendi'nin derlediği ayrı bir şiir mecmuası mı olduğu kaynaktan anlaşılmaz.

Ailenin zeyilleri. Tezkire, Abdî Efendi'nin ölümünden sonra ailesi tarafından sürdürüldü. Oğlu es-Seyyid eş-Şeyh Ali Efendi, Hüsameddin'e göre "pederi tezkiresine zeylen" Sergüzeşt-i Amasya adlı bir mecmua yazmıştı; 1099 (1688) yılında Amasya'yı harap eden yangın ve kıtal olayı Amasyalılar arasında bu mecmua sayesinde bilinir olmuştu. Aynı Ali Efendi, nakîbüleşraf kaymakamı iken 1110'da güzel bir hatla Defter-i Sâdât-ı Amasya'yı da yazmıştı; Hüsameddin bu defterin yalnızca on sayfasını bulabilmiştir. Torun Şeyh Alizâde es-Seyyid el-Hâc Ahmed Rüşdü Efendi (ö. 18 Safer 1159 / Mart 1746) ise "ceddinin tezkire-i şu'arâsını tezyîl ederek asrının şu'arâsını ve havâdisini cem' ü tahrîr etdi"; bu zeyl onun ölümünden sonra metruk kitapları ve evrakı arasında bulunmuştur. Ahmed Rüşdü'nün ayrıca 1121-1153 yıllarının depremlerini, afetlerini ve bazı ölümleri kaydeden bir Defter-i Vukû'ât'ı vardı; bunun da ortasından on varak eksikti. Hüsameddin, Abdî Efendi'nin öğrencisi Zanbak Dedezâde Rûhî İsa Çelebi'nin hoş sohbet ve ilmî musahabeye düşkün biri olduğunu "Şeyh Alizâde Ahmed Rüşdü Efendi'nin kaydından" öğrendiğini söyler. Ahmed Rüşdü Efendi'nin kendi şiirlerinden bir örnek kaynaklarda bulunamadı; şiirlerine ulaşılamamıştır.

Böylece Amasya şairleri, dede, oğul ve torunun kalemiyle XVI. yüzyılın sonundan XVIII. yüzyılın ortalarına kadar kesintisiz bir zincir halinde kaydedilmiş oluyordu. Bu metinlerin hiçbirinin bugün bilinen bir nüshası yoktur. Hüsameddin, Abdî Efendi maddesinde "Bunun bir nüshasını elde etmişdim. Hayfâ ki yandı" der. Bir maddede, tezkirede gördüğü bir gazeli ayrı bir varağa kopyalayıp şairin hal tercümesinin yanına koyduğu için o gazelin "yangından kurtulduğunu" belirtir; kaybın Hüsameddin'in kendi evrakını yakan bir yangında olduğu buradan anlaşılır. Hangi yangın olduğu metinde açıkça yazılmaz.

Edebî Kişiliği

Abdî Efendi'nin kendi şiirinden kaynaklarda bir örnek kalmamıştır; Hüsameddin onu "şâir-i meşhûr" diye anar, ama tek bir beytini bile aktarmaz. Edebî kişiliği bu yüzden ancak tezkirecilik üslubundan izlenebilir. Hüsameddin'in aktardığı değerlendirmeler kısa, tanıtıcı ve klasik tezkire diliyle kurulmuştur. Temennâyî Bayram Efendi için "ulûm-i aklıyye ve nakliyyede mâhir, fakîh, müteşerri', fâzıl, edîb, vecîh bir zât", Hâfız Bahar diye tanınan Tâlibî için "edebiyât-ı Arabî ve Fârisiyyede mâhir, latîf, şâir, beşûş, meclis-ârâ, her dem bahâr bir zât" der. Câbî Ahmed Çelebi'nin şair, latifeci ve hoş sohbet olduğunu, İlhâmî Hasan Çelebi'nin "sûret ve sîreti gâyet güzel, hat ve hâli mükemmel" bir kâtip olduğunu yine o yazmıştır.

Tezkireden kalan parçalar, Abdî Efendi'nin özellikle meclis hayatına, şairler arasındaki takışmalara ve mahlas oyunlarına ilgi duyduğunu gösterir. Âbî Mehmed Çelebi maddesinde naklettiği şu cümle bunun en güzel örneğidir: "Bu zamanın üdebâsından Âzerî, Türâbî, Hevâyî ile musâhabât ve mutâyebâtı vardır. Bunlara 'anâsır-ı erbaa-i edeb' denirdi." Âbî (su), Âzerî (ateş), Türâbî (toprak) ve Hevâyî (hava) mahlaslı dört şair, mahlaslarıyla eski tabiat felsefesinin dört unsurunu karşıladıkları için "edebin dört unsuru" diye anılıyorlardı. Hüsameddin de Türâbî Mustafa Efendi'yi "Amasya'nın anâsır-ı edebinden biri" diye tanıtır. Abdî Efendi, Âzerî ile Âbî'nin bu mahlaslara dayanan karşılıklı övünme kıtalarını da tezkiresine almıştı.

Tezkirede adı geçen şairlerin çoğu Amasya'nın kâtip, kadı ve müderris zümresindendir: mahkeme ve divan kâtipleri, beytülmal ve cizye kâtipleri, naibler, medrese hocaları, cami imamları. Kendisi de hem müderris hem naib olan Abdî Efendi, şiiri bu meslek çevresinin ortak dili olarak kaydetmiştir. Tezkirenin dili ve tertibi hakkında, Hüsameddin'in aktarmalarının ötesinde bir bilgi yoktur.

Tezkirede Adı Geçen Şairler

Hüsameddin'in açıkça Abdî Efendi'nin tezkiresine dayandığını belirttiği şairler aşağıdadır. Yalnız şiir örneği aktarılmış olanların şiirleri bir sonraki bölümdedir; ötekilerin şiirleri tezkireyle birlikte yanmıştır ve bugün şiirlerine ulaşılamamıştır.

  • Temennâyî el-Hâc Bayram Efendi (ö. 1026/1617): Alevî köyünden; Hızır Paşa, Ayas Ağa ve Hüseyin Ağa medreselerinde müderrislik yaptı, kadılığı reddetti, Fethiye Camii'nde Beyzâvî tefsiri okuttu. Mahlasını oturduğu Temennâ Mahallesi'nden aldı. Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Sîmî Ahmed Çelebi (Gümüşlüzâde, ö. 1032/1623): Pîr İlyâs soyundan, hattat ve kadı; 1027'de Amasya sancağı divan kâtibi oldu. Hüsameddin "Müderris Abdî Efendi'nin tezkiresi ricâlindendir" der. "Gözlerim bakdıkça sîm-endâmına / Parlayub Sîmî demişdir nâmına" beytinin ona ait mi, onun hakkında mı söylenmiş olduğunu kestiremez; bu yüzden şiiri kesin olarak bilinmemektedir.
  • Usûlî Mehmed Çelebi (ö. 1051/1641): Beytülmal kâtibi, cizye muhassılı ve Amasya sancağı divan kâtibi; İstanbul'da Bayram Paşa'nın sadaretinde haraç muhasebecisi oldu. Hüsameddin'e göre "terceme ve eş'ârı" tezkirede vardı, "eş'ârı tezkire ile beraber yandı". Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Şeyhzâde Abdî Efendi (ö. 1055/1645): Ya'kûb Paşa Zâviyesi şeyhi ve müderrisi; tezkireci Abdî Efendi'nin adaşıdır. "Eş'ârı tezkirede yazılı idi. Hayfâ ki yandı." Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Bâkî Ahmed Çelebi (Cizyedâr, ö. 1058/1648): Sipahi Kâsım Ağa'nın oğlu, şehir kethüdalığı kâtibi ve cizye tahsil memuru. Tezkirede tercemesinin zeylinde bir gazeli vardı; yanmıştır.
  • Câbî Ahmed Çelebi (Resûlzâde, ö. 1064/1654): Hüseyin Ağa ve Fîrûz Ağa vakıflarının câbîsi olduğu için bu mahlası aldı. Abdî Efendi onu şair, latifeci ve hoş sohbet diye tanıtır. Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Siyâmî Ali Efendi (Oruçoğlu, ö. 1067/1657): Müderris ve kadı, ta'lik yazısında usta. "Abdî Efendi Tezkîresi'nde mufassal tercemesi ve eş'ârı vardı. Hayfâ ki yandı. Hâtıramda bu kadarı kalabildi." Hüsameddin'in bu şaire ait olarak başka bir mecmuadan aktardığı bir nazire tezkireden gelmediği için burada alınmamıştır.
  • Ahmed Necmî Efendi (Koca Müneccim, ö. 28 Cemaziyelevvel 1070/1660): Sultan Bayezid Camii muvakkiti; muvakkithanesi cuma günleri âlim ve şairlerin toplandığı bir meclisti. Hal tercümesi tezkirede vardı. Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Şükrü İbrâhim Çelebi (İbâdzâde, ö. Şaban 1071/1661): İbadullah Camii vakfı mütevellisi, Amasya sancağı divan kâtibi. Bir gazelini Abdî Efendi kaydetmişti; yanmıştır.
  • Bedrî İbrâhim Efendi (Kadızâde, ö. 1073/1662-63): Naiblikten kadılığa yükseldi, Çorum kadılığından ayrıldıktan sonra öldü. Tezkirede şiirleri vardı; yanmıştır.
  • Sâdık Ebûbekir Efendi (Bakırcızâde, ö. 1075/1664-65): Müderris, kadı ve Evkâf-ı Rûmiyye müfettişi. 1071'de emekli olup 1075'te öldüğü tezkirede yazılıydı. Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Şûhî Ebûbekir Çelebi (Dülgeroğlu, ö. 1075/1664-65): Dülger Hasan ustanın oğlu, beytülmal emaneti kâtibi ve meclis şairi. Şiirleri "Abdî Efendi Mecmuası"nda vardı; yanmıştır.
  • İlhâmî Hasan Çelebi (Cizyedârzâde, ö. Zilkade 1078/1668): Cizye kâtibi, sonra divan kâtibi; Mevlevîhane şeyhi Hasan Kudsî Dede ile müşaereleri meşhurdu. Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Habîbî Hasan Çelebi (Aydınoğlu, ö. 1078/1667-68): Mukataalar kâtibi, şehir kethüdası ve sandık emini. Tezkirede adı geçer. Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Tecellî Ahmed Çelebi (Bakkalzâde, ö. 1081/1670-71): Şeyhzâde Abdî ve Kadızâde Abdullah Remzî Efendilerin sohbetlerinden yararlanmış hassalar kâtibi, hattat ve şair. Tezkirede şiirleri vardı. Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Tâlibî (Ebû Tâlib Efendi, "Hâfız Bahar", ö. 1099/1688 civarı): Hızır Paşa Camii imamı; medrese talebesine Mesnevî, Gülistân ve Bostân okuturdu, baharda bahçesi dostların toplandığı bir meclis olurdu. Şiirlerine ulaşılamamıştır.
  • Şevkî Hasan Efendi (Helvacızâde, ö. 1100/1688-89 civarı): Uyvar, Girit, Kamaniçe ve Hotin gibi yerlerde kadılık yapmış hattat. Abdî Efendi tezkiresinde babasını, dedesini, "Hâcezâde" diye tanındığını ve hattı Fazlullah Efendi'den öğrendiğini yazmıştı. Şiirlerine ulaşılamamıştır.

Bunlara, şiirleri aşağıda verilen Âzerî İbrâhim Efendi, Âbî Mehmed Çelebi, Türâbî Mustafa Efendi, Resîm Ahmed Efendi ve Hıfzî Abdurrahman Efendi ile Bezmî beyti dolayısıyla anılan Merzifonlu Bezmî, Kelâmî ve Sükûtî Çelebiler eklenmelidir. Hevâyî'nin kim olduğu ise kaynaklardan anlaşılmaz; Amasya Tarihi'nde "Hevâyî" mahlaslı Âhû Hatun adında bir kadın şair maddesi bulunur, ama onun "anâsır-ı erbaa"daki Hevâyî ile aynı kişi olduğuna dair bir kayıt yoktur. Abdî Efendi'nin talebelerinden Yeniçerizâde Berkî Hasan Çelebi ile Zanbak Dedezâde Rûhî İsa Çelebi, "zaman-ı şu'arâsından" olan Yazıcı Civânî Çelebi ve naibliği sırasında kâtipliğini yapan Çâkerî Ahmed Çelebi de aynı çevrenin şairleridir; bunların tezkirede yer alıp almadığı Hüsameddin'in metninden anlaşılmaz ve hiçbirinin şiirine ulaşılamamıştır.

Şiirlerinden Örnekler

Aşağıdaki şiirler, Abdî Efendi'nin tezkiresine aldığı şairlere aittir. Hüsameddin'in tezkireden aktardığını açıkça söylediği ya da tezkireye dayanan maddelerde verdiği metinler bunlardır; tezkireden doğrudan kalan başka şiir bilinmemektedir.

Âzerî İbrâhim Efendi: Kıta, "Dünyâ temeli benim özümdür"

Dünyâ temeli benim özümdür
Bu kadrimi bilmeyen oguzdur
Nûrumdan olur cihân münevver
Yaklaşma ki sûretim yavuzdur

Âzerî, mahlasının taşıdığı "ateş" anlamıyla konuşur: Dünyanın temeli benim özümdür; bu değerimi bilmeyen kaba bir cahildir. Cihan benim nurumla aydınlanır; bana yaklaşma, yüzüm yamandır. Amasya mahkemesinin baş kâtibi, birkaç kez Amasya naibi olan ve 1025 (1616) dolaylarında ölen Âzerî'nin bu kıtası, Hüsameddin'in ifadesiyle Abdî Efendi tezkiresindeki "Âbî ile mulâtafe ve mufâharesine dâir" kıtalardandır (Amasya Tarihi, c. 6, e-kitap s. 15).

Âbî Mehmed Çelebi: Kıta, "Ne kadar keskin olursa Âzer"

Ne kadar keskin olursa Âzer
Şiddetimle söyünür yakmaz olur
Yıldırım olsa da bâk eylemezem
Suya düşerse hemân çakmaz olur

Âbî "su" mahlasıyla cevap verir: Ateş ne kadar keskin olursa olsun, benim şiddetimle söner, artık yakamaz. Yıldırım bile olsa korkmam; suya düştü mü hemen çakmaz olur. Beytülmal kâtibi Âbî Mehmed Çelebi 1039 (1629-30) yılında öldü. İki kıta, aynı meclisteki iki dostun mahlaslarını birbirine karşı silah gibi kullandıkları bir şakalaşmanın iki yarısıdır (c. 6, e-kitap s. 15; yayıncıların notuna göre Âbî'nin kıtası yazmanın 14. sayfasındadır).

Fahriye, "Nazar itdikçe o mâhpâreye cân"

Nazar itdikçe o mâhpâreye cân
Gözümün nûruna virür leme'ân
Gül cemâlinden alur şâm ü seher
Ma'rifet feyzini gönlüm her an
Bunun içün viriyor teşnelere
Sözlerim âb-ı zülâl-i 'irfân

Can, o ay parçası güzele baktıkça gözümün nuruna parıltı katar; gönlüm sabah akşam, her an onun gül yüzünden irfan feyzi alır. Bu yüzden sözlerim susamışlara irfanın berrak suyunu sunar. Bu fahriye, Hüsameddin'in Âbî Mehmed Çelebi maddesinde, tezkireden yaptığı alıntının hemen ardından yer alır. Araya "Kelâmî Mustafa Efendi bunlarla dem-güzâr olurdu" cümlesi girdiği için kime ait olduğu tam açık değildir; son beyitteki "âb-ı zülâl" (berrak su) imajı, mahlas oyunlarının sürdüğü bu çevrede şiirin Âbî'ye ait olduğunu düşündürür, ama bu bir çıkarımdır (c. 6, e-kitap s. 14).

Bezmî Çelebi: Beyit, "Kelâmî söylenir ammâ Sükûtî bahş eder altun"

Kelâmî söylenir ammâ Sükûtî bahş eder altun
Sakın boş sanma Bezmî tınmanın da serveti vardır

Beyit üç mahlas üzerine kuruludur: "Kelâmî" söz, "Sükûtî" susmak demektir. Söz söylenir ama sükût altın bağışlar; ey Bezmî, ses vermeyi boş sanma, onun da serveti vardır. İlk mısra "söz gümüşse sükût altındır" sözünü hatırlatır; ikinci mısrada boş şeyin tınlaması ile altının sesi arasında bir oyun bulunduğu düşünülebilir, bu yorum bize aittir. Hüsameddin, 993 (1585) yılında Amasya sancakbeyi olan şair Şâmî Mustafa Bey'in meclisini anlatırken Kelâmî ile Sükûtî arasındaki takışmalara Merzifonlu Bezmî Çelebi'nin "şeker kattığını" söyler ve beyti "Tezkire-i Abdî Efendi'de görülüp hâtırda kaldığından" aktarır (c. 3, e-kitap s. 515-516). Beyit, bir nüshadan kopyalanmış olmayıp Hüsameddin'in hafızasında kalan bir metindir.

Türâbî Mustafa Efendi: Kıta, "Sanma boş mîr-livâ Heftâdî"

Sanma boş mîr-livâ Heftâdî
Maşrık u mağribe yetmiş adı
Ana Yüzoğlu deyüb geçme sakın
Işret ü şöhrete vermiş dâdı
Öyle bir dîv-i mânend ki ol
Bir sinekten koparır feryâdı

Sancakbeyi Heftâdî'yi boş sanma; adı doğuya da batıya da "yetmiş"tir. Ona "Yüzoğlu" deyip geçme sakın; içki meclisine de şöhrete de hakkını vermiştir. Öyle dev gibi biridir ki bir sinekten feryadı koparır. Kıta sayı oyunlarıyla örülüdür: "Heftâdî" Farsçada yetmiş demektir, "yetmiş" hem sayıyı hem "ulaşmış" anlamını taşır, "Yüzoğlu" ise beyin halk arasındaki lakabıdır. Hüsameddin bir dipnotta "yüz" sözünün Türkçede vahşi, yabani, herkese saldırıp herkesten kaçan yaratık anlamına geldiğini yazar. Son beyit övgüyü alaya çevirir. Hüftâdî Ahmed Bey 1038 (1628-29) rebiülahirinde Amasya beyi olarak gelmişti; Hüsameddin, Türâbî'nin onu "hicv ü senâ ederek onun bile teveccühâtını kazandığını" söyler. Kıtayı tezkirede görülen beyitler olarak aktarır (c. 4, e-kitap s. 556-557). Müderris ve kadı olan Türâbî 1040 (1630) saferinde öldü; şiirleri ve tercemesi tezkirede yer alıyordu (c. 8, e-kitap s. 490).

Resîm Ahmed Efendi: Gazel, "İdüb azm-i sefer cânâ esîr-i mihnet oldum ben"

İdüb azm-i sefer cânâ esîr-i mihnet oldum ben
Cüdâ düşdüm vatandan mübtelâ-yı firkat oldum ben
Kanâ'at eylemezken nazra-i dîdâr ile evvel
Değil mektûba şimdi bir selâma hasret oldum ben
Sen inkâr eyledin hem-bezm-i ağyâr olduğun ammâ
İşitdim mâcerâyı vâkıf-ı keyfiyyet oldum ben
Gülistân-ı visâlin güllerini eylemiş çîde
Nişân-ı bûse gördüm dâğ dâğ-ı hayret oldum ben
Dahî hâlî iken bend oldum ol zülf-i perîşâna
Sana ey bî-vefâ sermâye-i cem'iyyet oldum ben
Olub âsûde her âşûb-gâh-i bezm-i kesretde
Resîmâ sâkin-i künc-i amân-ı uzlet oldum ben

Sefere çıkıp sıkıntının esiri oldum, sevgili; yurdumdan ayrı düştüm, ayrılığa tutuldum. Önceleri yüzünü görmekle bile yetinmezken, şimdi mektubu bırak, bir selama hasret kaldım. Rakiplerle aynı meclise oturduğunu inkâr ettin, ama olanı işittim, işin aslını öğrendim. Vuslat bahçenin gülleri derilmiş; öpücük izlerini gördüm, hayretten yara üstüne yara oldum. Gönlüm boşken o dağınık zülfe bağlandım; ey vefasız, senin toplu hâline sermaye oldum. Ey Resîm, kalabalık meclislerin her karışıklığından kurtulup inzivanın güvenli köşesine çekildim. Gazel, Deli Emir Mehmed Paşa'nın divan kâtibi olarak yıllarca memleket memleket dolaşan Resîm'in gurbet hayatıyla örtüşür. Mumcu Bâlî'nin oğlu olan Resîm, Arapça ve Farsça edebiyatı Abdî Efendi'den öğrenmişti; 1112 (1700-01) yılında Sultan Bayezid evkafı kâtibi iken öldü. Hüsameddin "Şu gazeli Abdî Efendi tezkiresinde görüldü" diyerek aktarır (c. 10, e-kitap s. 211).

Hıfzî Abdurrahman Efendi: Gazel, "Aceb ol şûh-ı mümtâzım visâle kâil olmaz mı"

Aceb ol şûh-ı mümtâzım visâle kâil olmaz mı
Sürer ol geşti-i nâzım kenâre mâil olmaz mı
Sana bir arz-ı hâl etsem şehâ lütfun hayâl etsem
Temennâyî visâl etsem adüvvler hâil olmaz mı
Geçer mi mübtelâsından o mihr ü âşinâsından
Dönüp ahde vefâsından sözüyle âmil olmaz mı
Heman olduysa senden dûr degil mi sevdigim ma'zûr
Meger bu Hıfzi-i mehcûr merâma nâil olmaz mı

O seçkin, şuh sevgilim acaba kavuşmaya razı olmaz mı; naz gemisini sürüp bir kıyıya yanaşmaz mı. Sana halimi arz etsem, ey şah, lütfunu hayal etsem, vuslat dilesem, düşmanlar araya girmez mi. O tutkunundan, o sevgiden ve tanışıklıktan geçer mi; ahdine vefadan dönüp sözünü tutmaz mı. Senden uzak düştüyse sevdiğim mazur sayılmaz mı; acaba bu hicrana uğramış Hıfzî muradına ermez mi. Bütün mısraların "olmaz mı" redifiyle bittiği bu gazel, taşra şairlerinin de klasik gazel tekniğini rahatça kullandığını gösterir. Amasya naibi hattat Hasan Efendi'nin oğlu olan Hıfzî Abdurrahman Efendi, Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa'nın sadaretinde Tokat mollası, 1083'te Sivas kadısı oldu, 1097'de emekli olup 1103'te öldü. Hüsameddin bu gazeli tezkirede görüp bir varağa kopyaladığını ve kâğıdı hal tercümesinin sayfasına koyduğu için gazelin "yangından kurtulduğunu" yazar (c. 9, e-kitap s. 59-60).

Kronoloji

993 (1585): Şâmî Mustafa Bey Amasya sancakbeyi olur; Kelâmî, Sükûtî ve Bezmî'nin meclis takışmaları bu döneme aittir.

1000-1081 (1591-1671): Tezkiretü'ş-Şu'arâ'nın kapsadığı yıllar.

1025 (1616) civarı: Âzerî İbrâhim Efendi'nin ölümü.

1038 (1628-29): Hüftâdî Ahmed Bey Amasya beyi olur; Türâbî'nin kıtası onun hakkındadır.

1039 (1629-30): Âbî Mehmed Çelebi'nin ölümü.

1040 (1630): Türâbî Mustafa Efendi'nin ölümü.

1065 (1655): Emînü'l-fetvâ Abdî Efendi Amasya naibi olur.

1066 (1656): Abdullah Paşa müderrisi olarak yeniden Amasya naibi olur.

1087 (1677): Zilhicce ayında Abdî Efendi'nin ölümü.

1099 (1688): Amasya'daki yangın ve kıtal; oğlu Ali Efendi'nin Sergüzeşt-i Amasya'sında anlatılır.

1103 (1691-92): Hıfzî Abdurrahman Efendi'nin ölümü.

1110 (1698-99): Ali Efendi'nin Defter-i Sâdât-ı Amasya'sı.

1112 (1700-01): Resîm Ahmed Efendi'nin ölümü.

1159 (1746): Tezkireye zeyl yazan torun Şeyh Alizâde Ahmed Rüşdü Efendi'nin ölümü.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 1 (e-kitap s. 173: Abdullah Paşa Dârülhadisi; s. 184: "Tezkire-i Abdî", "Tezkire-i Sâdât", "Defter-i Vukû'ât"); c. 3 (e-kitap s. 515-516: Bezmî beyti); c. 4 (e-kitap s. 556-557: Türâbî'nin kıtası; s. 579-580: 1065 ve 1066 naiblikleri; s. 564: Sefernâme; s. 586: Hızır Efendi davası; s. 598: ölüm kaydı; s. 610: Sergüzeşt-i Amasya), Amasya Belediyesi Yayınları, 2022. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page184.html
  • Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 6-8 (c. 6, e-kitap s. 14-15: Âbî ve Âzerî; s. 105: Tâlibî; s. 168: Ahmed Necmî; s. 172: Alevîzâde Ahmed Efendi; c. 7, e-kitap s. 339, 341, 393, 399, 415: Usûlî, İlhâmî, Bâkî Ahmed, Temennâyî, Bedrî ve Berkî; c. 8, e-kitap s. 486, 490, 501, 535, 546, 569: Tecellî, Türâbî, Câbî, Civânî, Çâkerî ve Habîbî), Amasya Belediyesi Yayınları, 2022. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page14.html
  • Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 9-12 (c. 9, e-kitap s. 59-60: Hıfzî Abdurrahman; c. 10, e-kitap s. 211-212, 233, 349: Resîm, Ahmed Rüşdü, Rûhî ve Sîmî; c. 11, e-kitap s. 399, 413, 428, 452: Şükrü İbrâhim, Şûhî Ebûbekir ve Şevkî Hasan, Sâdık Ebûbekir, Siyâmî; c. 12, e-kitap s. 594: "Abdî Efendi-Müderris" ve "Abdî Efendi-Şeyhzâde"), Amasya Belediyesi Yayınları, 2022. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page594.html
  • Metin Hakverdioğlu, "Amasya Tarihi'nin Şairler Tezkiresi Yönü", Sosyal Bilimler Araştırmaları 11, Amasya: Amasya Üniversitesi Yayınları, 2024, s. 5-32. https://amasya.edu.tr/media/4nvlf0bx/sosyal-bilimler-arastirmalari-11.pdf

Çevrimiçi kaynaklar