Amasyalıdır. Amasya müderrislerinden olup 940’da vefât eden Emîr Sinâneddîn Yûsuf Efendi bin es-Seyyid Ahmed Çelebi bin es-Seyyid Şemseddîn Mehmed en-Niksârî mahdûmudur. Amasya’da 911’de Üçler Mahallesi’nde doğdu.
Hıfz-ı Kur’ân etdikten sonra pederinden ve müderris-i meşhûr Şeyh İmâdzâde Musliheddîn ve sâdât-ı kirâmdan Hakâlalı es-Seyyid Muhyiddîn Efendilerden tahsîl-i ulûm edib sonra İstanbul’a gitdi. Orada Ebu’s-Su’ûd Efendi’nin hizmetlerinde sekiz yıl kadar iktisâb-ı fezâ’il ederek mu’allim-i Sultânî Hayreddîn Efendi’den mülâzım u ders-i âm oldu. [372]
938’de yirmi beş akçe vazîfe-i yevmiyye ile ibtidâ Bursa’da Emîr Sultân medresesine müderris olup orada te’ehhül etdi. Bir kaç yıl sonra otuzla Yeni Pazar, ba’dehû İstanbul civârında Çekmece, buradan kırk ile Filibe’de Şehâbeddîn medreselerine müderris oldu.
947’de elli ile Bursa’da Manastır, 955’de İstanbul’a gelip Haseki Sultân, 957’de Sahn-ı Semân medreselerine müderris olarak tekmîl-i devre-i medâris etdikten sonra 958 senesi muharreminde Haleb, 959’da Mekke-i Mükerreme mollası oldu. Beş yıl kadar Kâbe-i Mu’azzama’da kemâl-i iffet ü istikâmetle icrâ-yı hükûmet edib 964 senesi şevvâlinde Bursa mollası oldu.
Dört yıl kadar da burada icrâ-yı ahkâm-ı şerî’at edib 968 senesi şa’bânında naklen Edirne mollası oldu. İki buçuk yıl kadar da burada kemâl-i istikâmetle icrâ-yı adâlet etdiği esnâda câmi-i Atîk vâ’izi Tokatlı Muhyiddîn Efendi’nin bir münâsebetsiz iş’ârından dolayı zuhûr eden fitnede 971 senesi saferinde azl edildi.
Çünkü vâ’iz-i mûmâileyh, sâdâttan biri mollanın muzâheretine istinâden tedârik etdiği müsellâh adamlarıyla kıyâm u hurûc edeceğini [373] Sultân Süleyman’a ihbâr etmişdi. Derhâl sâhib-i terceme azl ve seyyid de habs edildi. Fakat ihbârın kizb-i mahz olduğu sâbit olduğundan vâ’iz terbiye ve seyyid de habsden âzâd edildi.
Hayfâ ki vâ’izin münâsebetsizliği zâhir olmakla beraber yevmî doksan akçe vazîfe-i emsâl ile tekâ’üde sevk edilip ilm ü ibâdetle iştigâl üzere iken 975 senesi zilhiccesinin onuncu gecesi vakt-i fecrde dâr-ı kudse irtihâl etdi. Bayram günü ikindi namâzını müte’âkib cenâze namâzı Fâtih’te edâ edilip Edirne kapısı hâricine defn edildi.
Fâzıl, müdakkik, ulûmda ve hâssaten fıkıh, usûl, tefsîr, hadîs, lügat ilimlerinde mâhir, muhakkik, gâyet afîf, müstakîm, hükûmetinde âdil, zâhid, pek müteşerri’ bir seyyid-i zî-şân-ı Hüseynî idi. Hazret-i Hüseyin’e kadar silsile-i nesebi pederinin tercemesinde gelir.
Sûre-i En’âm âhirine güzel ve müfîd bir risâlesi, vakf ve kıble hakkında risâleleri, Beyzâvî tefsîrinden sûre-i En’âma mükemmel bir hâşiyesi, târîhe dâ’ir ufak bir eseri vardır. Mahdûmları es-Seyyid Mustafa Cenâbî, Mehmed [374] Su’ûdî Efendilerle defterdâr-ı meşhûr es-Seyyid Ahmed Selîsî Paşa ve birâderleri es-Seyyid Hüseyin, Alâaddîn Alî Efendilerdir.
Nev’îzâde Atâyî Efendi “Zeyl-i Şakâyık”ta diyor ki: “el-Mevlâ Emîr Hasan bin Sinan : Nahl-i ser-sebz-i vücûdı hâk-i pâk-ı Niksârdan bedîdâr ve âbyâr-ı feyz-i hudâdâd ve terbiyet-i üstâdla semâr-ı gûnâ-gûn-ı fezâ’ilden girân-bâr olup Gekbuze müderrisi iken Ebu’s-Su’ûd Efendi hizmetlerine ittisâl ve sekiz sene mikdârı âsitân-ı feyz-resânlarında iştigâl eyleyip”
“Merhûm-ı merkûm seyyid-i me’âlî-rüsûm mütâla’a-i kütüb-i ilmiyyeye müdâvim ve cem’-i fevâ’id ve zabt-ı kavâ’ide harîs ü hâ’im, kazâsında sülûki meşkûr, meyân-ı ehl-i haremde lutf u keremi mezkûr, merkez-i ibâdette kutb-ı sâbit-kadem, mu’âmele-i nâsta lutf-ı mücessem idi.”
“Nakl olunur ki Mekke-i Mükerremede kâdı iken bir husûs için merhûma yirmi bin filori arz olunup bezl-i arz ve ihlâl-i şer-’i şerîfe mü’eddî ve ibtâl-i hak hîç kese bâdî degül iken mücerred inâyet kâdı mertebesiyle hâsıl olıcak hakîkî câ’izeyi kabulden ibâ ü âteş-i dûzah gibi dest-bâz olmaktan [375] ittikâ etmişler. Câzehullâhu bi-mezîdi ihsânihî ve ekramehû bi-rahmetihî ve gufrânihî”
Sâhib-i tercemenin mahdûmu es-Seyyid Mustafa Cenabî Efendi de “el-Aylemü’z-Zâhir” adlı târîh-i kebîrinde Sultân Selîm-i Sânî zamânının ulemâsını beyân sırasında diyor ki:
“975 senesi zilhiccesinin onuncu gecesi vakt-i fecr-i ıydde vefât eden, âlim, fâzıl-ı rabbâni, bahr-i fehâme-i sâlik, zâhid-i Samedânî Emîr Hasan bin Yûsuf Amasyalıdır. Pederi aslen Niksarlıdır. Hânedân-ı ilm ü salâhtan olup mecâlis-i ulemâyı devr ederek iktisâb-ı ulûm etdi.
Ba’dehû Allâme Ebu’s-Su’ûd el-Müftî hizmetinde kemâl-i itkân üzere Telvîh u Tavzîh ve biraz da şurûhıyla beraber hidâye kitâblarını okudu. Sonra mu’allim-i Sultânî Hayreddîn Efendi’ye mülâzemet edib müte’addid medreselere müderris olarak Sahn-ı semaniyyeye geldi.
Buradan Haleb, ba’dehû beş yıl Mekke-i Mükerremede kâdı olup hâcc etdi. Arafat’ta bütün hüccâca imâmet edib hutbeyi bizzât okudu. Ba’dehû Bursa ve sonra Edirne kâdısı olup sonra azl ve doksan akçe vazîfe-i yevmiyye ile tekâ’üd edildi.
Merhûm-ı müşârün-ileyh gayet âlim, fâzıl, müteşerri’, zâhid, ulûmda mütebahhir, hükûmetinde âdil, müttakî, afîf, müteverri’ idi. Mekke kâdısı iken vefât eden tüccâr-ı Acemden Ahmed-i Zahîrî yüklü bir câriyesiyle doksan bin filori bırakdı.
Mevlânâ derhâl filorilere vaz’-i yed ve câriyenin karnındaki çocuğa bir vasî nasb ederek mezkûr filorileri ona teslîm etdi. Müteveffânın Hamîdî nâmında zâlim bir kardeşi vardı. Gelip haml-i mevkûfdan sükût ederek filorileri kendisine ırsen teslim etmek şartıyla Mevlânâ’ya on bin filori verdi.
Mevlânâ buna râzı olmadı. Hamîdî, onbeş bin filori vermesini teklîf edince “filorilerin tekmîlini versen, ahkâm-ı şer’iyyenin icrâsını terk etmek benim için mümkün değildir” diyerek bu teklîfi de reddetdi. Hamîdî biz-zarûre haml-i mevkûfu tanımaya mecbûr oldu.
Kezâlik Semerkand pâdişâhının kızı hâcc etmek üzere [377] Mekke-i Mükerreme’ye gelmişti. Teb’asının hıyânetlerinden emîn olmadığı cihetle Medîne-i Münevvere’ye giderken Mevlânâ’ya sırran altmış bin filori altın tevdî’ edib gitdi.
Medîne-i Münevvere’de teb’asının hıyânetiyle mesmûmen vefât etmesi üzerine Mevlânâ kendisine vedî’a tarîkiyle emâneten verilen ve hiç bir ferdin bilmediği bu altmış bin filoriyi Cidde benderinde ikâmet eden Semerkand hükûmetinin me’mûruna teslîm ve sâhiblerine vermesini tahrîr etdi.
Mevlânâ zamânımızın pek çok mevâlî ve kudâtının yaptığı gibi bu mebâliğden sükût etseydi ne bir kimse sorar ne de bilir, kendisi servet-i azîmeye nâ’il olurdu. Fakat kemâl-i ittikâ ve iffetinden dolayı sükût etmedi. Bu gibi zevât nevâdirden ma’dûddur.”