Amasyalıdır. Muhsin Çelebi bin Hüseyin Çelebi bin Abdulmuhsin Çelebi bin Sâbıkuddîn Ebûbekir’in mahdûmudur. Amasya fuzalâsından ve hâssaten Sultân Bâyezîd-i Sânî mu’allimi Hatîb Kâsım Efendi’den iktisâb-ı fezâ’il ü edebiyat edib İstanbul’a gitdi.
Orada Mevlânâ Alâaddîn Alî Arabî, Yûsuf Kirmastî, Hüsâmzâde Musliheddîn Mustafa Efendilere mülâzemet ederek onların hizmetlerinden istifâdeler etdi. Sultân Bâyezîd-i Sânî dârü’s-sa’âde ağası Hüseyin Ağa’ya mu’allim olarak sarây-ı hümâyûn gılmânı hocası oldu.
Ba’dehû a’lâm-i ulemâya verilen Filibe medresesi sonra Edirne’de Çelebi medresesi müderrisi olup büyük ri’âyetler gördü. 910’da tedrîsden ferâgat edib İstanbul’a [41] geldi. Yevmî kırk beş akçe vazîfe ile ibtidâ Fâtih, sonra Ayasofya câmileri vâ’izi oldu. Nakl-i tefsîr u hadîs ederek halkın ahlâkını tehzîbe çalışdı.
On yedi yıl kadar halka va’z u nasîhat, Cenâb-ı Hakka niyâz u ibâdet ederek 927’de dâr-ı na’îme rihlet etdi. Gâyet fâzıl, müfessir, muhaddis, kâmil, müteşerri’ bir zât-ı sütûde-simât idi. Şâ’ir, edîb olup va’zında eş’ârından makâma münâsib beyitler okurdu.
Letâfet ü zarâfeti hâvî pek çok hikâyeler bilir, halkı ba’zen hikâyât-ı latîfe ile güldürür, ba’zen de celâl ü azamet-i ilâhiyyeyi tasvîr u ihtâr ederek ağlatırdı. Takrîri gâyet güzel, ifâdesi açıktı. Doksanlık bir pîr iken kuvvet-i bedeniyyesi tâm, hâfızası mükemmel idi.
Şâyân-ı hayret bir sûrette ekûl idi. Fakat açlığa da o kadar mütehammildi. Bir kimsenin ellerini sıksa âdeta kemiklerini kıracak derecede kuvvet gösterir, at nalını iki parmağıyla ufadırdı. Bir kaç yerde görülen imzâsı [42] şudur: “Şu’ayb bin Muhsin es-Sâbıkî el-Amâsî eş-Şehîr bi-Turâbî”