Türk sinemasında "Gürses ekolü" denildiğinde, halkın gözyaşına ve heyecanına seslenen, imkânsız aşkları, ayrılıkları ve haksızlığa uğrayan masumları anlatan bir melodram geleneği kastedilir. Bu geleneğin kurucusu sayılan Muharrem Gürses, Amasya'da doğdu ve 1999'da İstanbul'da öldü. Yaşamının büyük bölümünü sahnede, perdede ve kalem başında geçirdi. Önce öğretmen, ardından tiyatro oyuncusu ve oyun yazarı, sonra da Yeşilçam'ın en çok film çeken yönetmenlerinden biri oldu. Kaynaklar onun için "yüzden fazla filmde oyuncu, yaklaşık yüz filmde yönetmen" gibi yuvarlak rakamlar verir. 1993'te kendisiyle görüşen Serpil Kırel'e verdiği sayı ise çok daha yüksektir: o güne kadar 149 film çevirdiğini söylemiştir. Kesin bir döküm üzerinde birleşilmiş değildir, ancak filmografisinin genişliği tartışma konusu olmamıştır.
Hayatı boyunca hem çok sevildi hem de çok küçümsendi. Halit Refiğ 1960'ta onun için yazdığı yazıya "Bilinmeyen Muharrem Gürses" başlığını koymuş, onu "bilinmeyen, çok fazla tanınmayan, yarı efsane" bir sinemacı olarak tanımlamıştı. Agah Özgüç ise otuz yıl sonra onu Türk sinemasında önemli bir "köprü", ama unutulmuş bir "sinema marjinali" olarak andı. Eleştirmenlerin hedef tahtasında durduğu yıllarda filmlerinin oynadığı salonların önünde izdiham yaşanıyor, kapıların camları kırılıyordu. Gürses'in hikâyesi biraz da bu iki uç arasındaki gerilimin hikâyesidir.
Doğumu ve Amasya'daki Çocukluğu
Gürses'in doğum tarihi kaynaklarda farklı verilir. Çoğu kayıt 15 Ağustos 1913 der, bir ansiklopedi maddesi 22 Ağustos tarihini verir, bir sinema sitesinin biyografi metninde ise 1 Ağustos geçer. Kırel'in 1993 tarihli tezinde yıl 1915 olarak düzeltilmiştir; bu düzeltmenin dayanağı belirtilmez. Doğum yeri de çoğu kayıtta Amasya, kimilerinde Merzifon olarak gösterilir. Çocukluğu zor geçti. Babasını Birinci Dünya Savaşı'nda, annesini verem hastalığından kaybetti ve büyükbabasının yanında büyüdü.
Sahneye duyduğu ilgi bu Amasya yıllarında doğdu. Kendi anlatımına göre küçük yaşta odasında yatak çarşaflarından bir perde kurar, arkadaşlarına Karagöz oynatırdı. Ama onu asıl etkileyen, kasabaya gelen gezici tiyatrolardı. Seyirci koltuğunda oturup imrendiği topluluklar arasında Amasya'ya uğrayan Hafız İhsan Kumpanyası ile Topal Atıf'ın Melodram Tiyatrosu'nu anar. Topal Atıf'ın Amasya'da halkı ağlata ağlata izlettirdiği "Ebul'ula'nın Esrarengiz Katli" ve "Müthiş İntikam" gibi oyunlar, en çok etkilendiği temsillerdi. Topal Atıf'ı yıllar sonra şöyle tarif eder: "O halkın çektiği çileleri haykırmak için yaşayan bir adam. Daima ezilenlerin yanında, ezenlerin kötülüklerinin karşısındadır."
Basılmamış anılarında bu temsillerin onda bıraktığı izi daha açık anlatır. Kendisini "ciğerinden saran" şeyin Topal Atıf'ın seyircisini "zırıl zırıl ağlatan" melodramları olduğunu, onu seyrederken göğsünü döve döve ağladığını, "ah keşke ben de onun gibi şu milleti bir ağlatabilsem" dediğini yazar. Eve dönünce de oyunun taklidini yapar, bazı kelimelere fazla basarak "zalim kadın, yavrumu sen katlettin" gibi tiradları tek başına, sanki bir tiyatro sahnesindeymiş gibi söylerdi. Gürses'in sonradan perdeye taşıyacağı entrikalar, hıçkırıklı sahneler ve ezilenle ezenin keskin karşıtlığı, bu Amasya seyirciliğinden süzülmüş bir okulun ürünüdür. Kendisi de halkın nelerden etkilendiğini, nelere ağladığını bu çadırların ve salonların önünde yaşayarak öğrendiğini söylemiştir.
Öğretmenlik Yılları
On iki yaşında okul temsillerine çıkmaya başladı. Öğrenimini İstanbul Öğretmen Okulu'nda sürdürdü ve buradan resim öğretmeni olarak mezun oldu. Okulda hocası, şair Faruk Nafiz Çamlıbel'di. Mezuniyetin ardından Samsun'da köy öğretmenliği yaptı; tez bu görevin uzun sürdüğünü belirtir, başka kayıtlar daha kısa bir süreden söz eder. On yedi yaşında amatör tiyatro oyunculuğuna başlamış olması, öğretmenliğin onun için ancak bir geçiş dönemi olduğunu gösterir. Meslek olarak kürsüyü değil, sahneyi seçti.
Tiyatro Yılları
1931'de İstanbul'a döndüğünde Şehir Tiyatrosu'nun (Dârülbedâyi) operetler için amatör gençler aradığını gösteren bir ilan gördü ve başvurdu. Dönemin ünlü oyuncularından Hâzım Körmükçü'nün yardımıyla kadroya girdiği anlatılır. Şehir Tiyatrosu'nun yönetiminde o dönemde Muhsin Ertuğrul vardı ve Gürses'in oradaki serüveni uzun sürmedi. Hep küçük rollerde oynuyordu; bunlardan biri, Nâzım Hikmet'in "Ölü Evi" oyunundaki diyalogsuz bir ıskatçı rolüydü. Bu küçük rol, dönemin güçlü kalemlerinden Nurullah Ataç'ın dikkatini çekti ve Ataç bir köşe yazısında onu övdü.
Kendi aktardığına göre ertesi gün Muhsin Ertuğrul onu odasına çağırdı ve Ataç gibi bir kalemin böyle bir yazı yazabilmesi için hangi tanıdığını devreye soktuğunu sordu. Ertuğrul'un, Gürses ile Ataç arasında bir akrabalık ya da benzeri bir yakınlık olduğunu düşündüğü, tiyatroya yeni girmiş bir gence yapılan övgüye başka bir anlam veremediği anlatılır. Gürses'in anlatımıyla Ertuğrul, olmadan olmuş gibi davranarak kendi tiyatrosunda ün kazanmaya çalışanlarla dost olamayacağını söyledi ve onu tiyatrodan çıkardı. Olay yalnızca Gürses'in kendi ifadesine dayanır; Ertuğrul'un tarafı elimizdeki kaynaklarda yer almaz.
Tiyatrodan ayrıldıktan sonra da sahneyi bırakmadı. Gezici tuluat topluluklarında ve özel tiyatrolarda çalıştı, radyo piyesleri yazdı, İstanbul, İzmir ve Ankara radyolarının temsil kollarında görev aldı. Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi için yazılmış maddeye göre İstanbul'a yerleşmeden önce bir süre Ankara Radyosu'nun temsil kolunda çalışmış, İstanbul'a geldikten sonra da Ses Tiyatrosu'nda sahneye çıkmıştı. İstanbul ve İzmir şehir tiyatrolarında da görev aldığı belirtilir. Anadolu'yu dolaşan tuluat topluluklarında oyuncunun kimi zaman yazar ve yönetmen de olması gerekirdi; Gürses'in sonradan sinemada hem oynayıp hem yönetmesi bu okulun doğal bir devamı sayılabilir. Kendisi de oyunculuğa büyük önem verdi. Bir röportajında "Oynamayan, oynatamaz" diyor, her yönetmenin aynı zamanda oyuncu olması gerektiğine inanıyordu.
1943 yılında otuz yaşındayken Sezer Sezin ve Hulusi Kentmen ile birlikte Gürses Tiyatrosu'nu kurdu. Topluluk Millet, Sirkeci Şafak ve Ses tiyatrolarında sahneye çıktı, ancak ömrü uzun olmadı. Aynı yıllarda Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu'nun önerisiyle gazetelerde tefrika roman yazmaya başladı. Yazarlık hayatı 1945'te başladı ve romanları Akşam gazetesinde tefrika edildi; bu tefrikaların birçoğunu sonradan sinemaya uyarladı. Sinemayla ilk teması da kaleminden geldi. "Köroğlu" (1945) çoğu kayıtta dört perdelik bir dram olarak geçer, Koçu'nun ansiklopedisi ise onu bir gazetede tefrika edilmiş roman olarak anar. Bu metinden çıkan senaryo Refik Kemal Arduman tarafından aynı adlı filme dönüştürüldü ve Gürses bu yapımda yönetmen yardımcılığı yaptı. 1946'da Turgut Demirağ'ın "Bir Dağ Masalı" filminde, 1951'de Orhon Murat Arıburnu'nun "Sürgün" filminde oyuncu olarak yer aldı. Sinemaya ilk başladığı yıllarda beğendiği yönetmenler sorulduğunda Turgut Demirağ, Faruk Kenç ve Aydın Arakon'un adını verirdi.
Mısır Filmleri ve Sinemaya Geçiş
Gürses'in yönetmenliğe adım attığı yılların arka planında, Türk seyircisinin on yılı aşkın bir süredir büyük bir tutkuyla izlediği Mısır filmleri vardı. 1938'de gösterilen "Aşkın Gözyaşları" ile başlayan bu akım, Türkçe sözlü, Arapça ezgili ağır melodramlarla salonları doldurmuş, yapımcılar Mısır'a gidip art arda film getirmeye başlamıştı. 1942'de filmlerde Arapça şarkıya yasak getirilmiş, 1948'de ithalat da kısıtlanmıştı, ama seyircinin bu türe ilgisi sürüyordu. Emel Akbaş'ın Mısır filmlerinin Türk sinemasına etkisini inceleyen çalışmasına göre bu talebe ilk cevap veren Muharrem Gürses oldu. Mısır filmlerinin ağır melodram içeren konularını yerelleştirerek peş peşe filmler çekti ve seyirci kısa sürede bu yerli filmleri benimsedi; böylece ithal filme duyulan ihtiyaç azaldı.
Gürses bu dönüşümü yıllar sonra Kırel'e kendi ağzından anlatmıştır: "Bir dönem Türkiye'yi Arap filmleri istila etmişti. Bir gün bütün yapımcıları topladım ve 'Biz Arap filmlerini buraya sokmayacağız' dedim. Kararlıydım. 'Melodram tarzında öyle eserler yazacağız ki en iyisi olacak' dedim ve yaptım. Böylece Arap filmlerinin hâkimiyetini kırdık." "Aşkın Gözyaşları"nı izlerken hıçkıra hıçkıra ağladığını, hep "Bu filmi biz nasıl yaparız?" diye düşündüğünü de ekler. Kendisini Arap filmlerini taklit etmekle suçlayanlara verdiği cevap da onun tipik bir sözüdür: taklit etseydi asılları gelir, onunkiler iş yapmazdı; demek ki onların üstüne çıkmıştı. Bu anlatım bir yönetmenin kendi rolünü büyütmesi olarak da okunabilir, ama Akbaş da yerli melodramın Mısır filmlerinin yerini almasında Gürses'i öne çıkarır.
Senaryo yazarlığı yönetmenlikten önce geldi. "Zehirli Şüphe" adlı senaryosu 1949'da filme alındı. Yönetmenliğe "Zeynep'in Gözyaşları" ile başladı; filmin bir adı da "Kara Efe"dir. Başlangıç yılı kaynaklarda 1951 ya da 1952 olarak geçer. Filmografi kayıtları, ansiklopedi maddesi ve Kırel'in tezi 1952'yi, kimi biyografi metinleri 1951'i verir; Koçu'nun ansiklopedisi ise "1951-1952" demekle yetinir. Film, Gürses'in kendi tefrika romanından uyarlanmıştı ve aynı hikâyeyi 1952'de kitap olarak da yayımladı: "Kara Efe (Zeynebin Gözyaşları)", Ege'nin bir kasabasında çocukluk yıllarını birlikte geçiren Efe ile Zeynep'in aşk öyküsünü anlatır.
Filmde Gürses, köyde yardımseverliğiyle tanınan ve bu yüzden "Melek Mahmut" diye anılan, ama Zeynep'e göz koyan Mahmut Bey'i oynadı. Mahmut kızı kaçırır, Kara Efe kurtarır; Mahmut bu kez dedikodularla iki sevgilinin arasını açar, Zeynep acısından aklını yitirir, gerçeği öğrenen Efe de Mahmut'u vurup tutuklanır. Film 1910'larda bir köyde geçtiği hâlde kızı kaçırmaya gelenlerin maskeli haydutlar gibi giyinmesi, köylü kızlarının kıyafetleri gibi ayrıntılar yüzünden gerçeklikten uzak bulunarak eleştirildi. Giovanni Scognamillo, Gürses'in sinemaya getirdiği köyü "aşırı duyguların çarpıştığı, kanlı, ölümlü" bir köy olarak tarif eder ve "gerçekle herhangi bir bağı yoktur" der. Yine de film büyük ilgi gördü; Gürses ilk filminde bütün iş unsurlarını taşıyan, seyircinin ilgisini çeken bir film yapabileceğini, gösterildiği sinemaların kapı ve çerçevelerinin kırılmasıyla kanıtladı. Bu başarıyla yapımcıların hep birlikte çalışmak istediği bir yönetmen hâline geldi. Kırel, "Kara Efe"yi sonraki yıllarda uzun süre etkisini sürdürecek efe filmlerinin de ilk örneklerinden sayar.
1957 tarihli ikinci kitabı "Bir Avuç Toprak" ise köyün en güzel kızına gönül veren bir köy ağasıyla kızın sözlüsü arasındaki çekişmeyi konu alır; aynı yıl Osman Seden bu hikâyeyi Gürses'in senaryosundan filme aldı. İlk yıllarında kullandığı malzeme, sonradan ekol diye anılacak malzemeydi: köy, ağa, sevda ve ayrılık.
1950'lerde Bir Film Fabrikası
1950'li yıllarda üretimi hızla arttı. Kırel'in tezine göre ilk on yılda 46 film çekti; yalnızca 1954 ve 1956'da yedişer film çevirdi. Filmografi kayıtlarına göre 1953'te "Kubilay" ve "Kanlı Para", 1954'te "Bir Şoförün Hayatı", "Vahşi Kız", "Gülnaz Sultan" ve "Nasreddin Hoca" gibi on kadar yapım yer alır. 1956'da "Köy Canavarı", "Sazlı Damın Kahbesi", "Yayla Güzeli Gül Ayşe" ve "Yedi Köyün Zeynebi", 1957'de "Allı Gelin", "Ceylan Emine" ve "Yanık Kezban", 1958'de "Tütüncü Kızı Emine", 1959'da "Balıkçının Kızı Gülnaz" ve "Pamukçu Güzeli Halime" geldi. "Kubilay"ın tarihi tezde 1952 olarak geçer; film, gerici bir isyanı bastırmaya çalışırken saldırıya uğrayıp vahşice öldürülen bir subayın öyküsünü anlatır. Başlıklarda öne çıkan kadın adları ve köy kimlikleri (yayla güzeli, tütüncü kızı, pamukçu güzeli, balıkçının kızı) bu filmlerin hangi seyirciye seslendiğini açıkça gösterir. Gürses bu yıllarda çoğu filmde senarist, yönetmen ve oyuncu olarak birden fazla görevi birlikte üstlendi.
Bu hızın ardında kendine özgü bir çalışma yöntemi vardı. Senaryolarını sarı defterlere eski yazıyla, çoğu zaman tek bir gecede yazardı. Yapımcılara okurken her rolü kendisi canlandırır, ağlanacak yerde ağlar, defter bittiğinde bile kendini kaptırıp boş sayfaları okuyormuş gibi anlatmayı sürdürürdü. Kırel'e anlattığına göre okumaya yanında bir kemanla giderdi: "Benim senaryomu geri çevirmek imkânsızdır. Senaryomu okurken bir de keman götürürüm yanımda. Ağlanacak yerde ağlarım, oynayarak okurum. Bir yanda da arkadan keman çalmaya devam eder. Yapımcıları da ağlatırım. 'Aman bu filmi yapalım' derler. Sonra o kemanı filmde de kullanırım." Sette ise doğaçlamaya büyük yer verirdi; çekim öncesi senaryo ile ortaya çıkan film arasında çoğu zaman pek benzerlik kalmazdı. Senarist Bülent Oran, Gürses'in senaryo sayfasının çoğunlukla ihmal edilen sol tarafına, yani hareketlerin ve oyunun yazıldığı bölüme önem verdiğini, çekilmesi imkânsız duyguları bile oyuncuya nasıl oynanacağını gösterecek biçimde tarif ettiğini anlatır.
Nijat Özön, Gürses'in iki haftaya bir film sığdıran doğaçlamacı çalışmasının, bütün ilkelliklerine rağmen orta oyunu, meddah ve tuluat gibi yerli gösteri geleneklerinden yararlanması bakımından dikkat çekici sonuçlar verdiğini yazar. Özön'e göre onun melodramlarının sevilmesinin ardında doğuya özgü bir ezilmişlik duygusu ve kaderci bir hayat algısı yatıyordu; Gürses filmleri ile Arap ve Hint filmleri arasındaki benzerlik de buradan kaynaklanıyordu.
Gürses Ekolü ve Köy Melodramları
Kaynakların ortak değerlendirmesine göre Gürses, Türk sinemasına melodram kalıbını ilk getiren ve yerleştiren yönetmendi. Başlattığı ve "Gürses ekolü" ya da "Gürses okulu" denilen melodramlar, sonraki yıllarda çeşitli yönetmenler tarafından neredeyse hiç değiştirilmeden sürdürüldü. Mesut Kara'nın köy filmleri üzerine yazısına göre 1950-1959 arasında Türk sinemasında 63 köy filmi çekildi ve bu dönemde Gürses, Yeşilçam'ın tipik özelliklerini yerleştiren ağdalı köy melodramlarının yönetmeni olarak öne çıktı. Kaba anlatımına karşın filmleri kalabalık seyirci kitlelerini salonlara çekiyor, kendisinden sonra gelen bazı yönetmenleri de etkiliyordu.
Ekolün asıl kurucu filmi 1956 tarihli "Yedi Köyün Zeynebi"dir. Aşkı uğruna aklını yitiren Zeynep'in öyküsünü anlatan film, Gürses'in kendi açıklamasına göre "Golfo" adlı bir eserden uyarlanmıştı; Nijat Özön ise kaynağı Gerhart Hauptmann'ın "Rose Bernd" oyununda görür. Oyuncuları arasında Deniz Tanyeli, Saltuk Kaplangı, Salih Tozan, Fatma Bilgen ve Gürses'in kendisi vardı. Film hem bir ekol oluşturdu hem de kazandığı ticari başarıyla Gürses'i yapımcıların aradığı yönetmen yaptı. Aynı yıl devamı niteliğindeki "Zeyneb'in İntikamı"nı Memduh Ün, Gürses'in yazdığı senaryodan çekti. Gürses'in sonradan anlattığına göre "Yedi Köyün Zeynebi" haberi olmadan yedi kez değişik adlarla yeniden çekilmişti: "Ben dinî film yapıyorum, onlar da yapıyor. Ben köy filmi yapıyorum, onlar da öyle. Hatta benim çekim yaptığım köye, arkamdan çekim yapmak için başka ekiplerin geldiği olmuştur. Benim filmlerimi plan plan alıp altlarına kendi imzalarını atan meslektaşlarım da olmuştur."
1956, Gürses'in en verimli yılıdır. "Köy Canavarı", değişmez oyuncuları Muhterem Nur, Gönül Bayhan ve Kenan Pars ile büyük şehirde iki sevgiliyi birbirinden ayırıp cinayet işleyen sadist bir köylünün öyküsünü anlatır. Kendi tefrika romanından uyarladığı "Sazlı Damın Kahbesi", genç erkeklere düşkün, zengin ve dul çiftlik sahibi Muhteşem'in mutlu bir yuvayı dağıtmasını konu alır; Gürses bu filmde gerçeklerin ortaya çıkmasına yardım eden sağır ve dilsiz Kıvırcık rolünü oynadı. Yine kendi tefrika romanından gelen "Yayla Güzeli Gül Ayşe", yuvasını dağıtan karısından intikam alan bir erkeğin hikâyesidir. 1957'de "Ceylan Emine", Malatyalı Fahri'nin bir şarkısından uyarlanan "Dertli Gelin Şirvan", "Yanık Kezban" ve "Zeynebin Aşkı", 1958'de "Bana Gönül Bağlama" ve "Ninni Talihsiz Yetime" geldi.
Formülün en bilinen ortağı Muhterem Nur'du. İkisi birlikte yirmi yedi film çekti. Köy ve kasaba arka planında geçen, kadın kahramanın yoksulluk, kıskançlık ve toplumsal baskıyla sınandığı bu filmlerde Gürses'in kadın tipleri belirgin biçimde ikiye ayrılırdı. Bir yanda aldatılan, zorla kaçırılan ya da tecavüze uğrayan, aşkından delirmenin eşiğine gelen masum kadınlar vardı; bunları Muhterem Nur, Deniz Tanyeli ve Nevin Aypar oynardı. Öte yanda Gönül Bayhan'ın canlandırdığı, sevgilileri ve kocaları baştan çıkaran vamp kadınlar dururdu. Masum, el değmemiş ama kötülerin tuzağına düşen ve başına gelmedik kalmayan köylü kızı tiplemesi "Zeynep" adıyla tutuldu ve sonra hem aynı adla hem başka adlarla defalarca kullanıldı.
Gürses'in sinemasının en belirgin özelliği iyi ile kötünün çatışmasıydı ve bu çatışmayı ayakta tutan duygu, aşk ve namus uğruna alınan intikamdı. Kendisi de amacını böyle tarif ederdi: ezilenlerin ezenlere karşı güçlü hâle gelmesini, iyilerin güçlü olmasını savunduğunu söylerdi. Köy filmlerinde sık tekrarlanan bir kalıp, fakir köy delikanlısıyla fakir köylü kızının aşkına köyün ağasının girmesi, kızın dağa kaçırılıp zorla kirletilmesi ve ardından gelen intikamdı. Agah Özgüç bu filmlerdeki erotizme "Türk sinemasına özgü" bir biçim olarak "şalvarlı erotizm" adını verir. Halit Refiğ daha sert bir dille Türk sinemasındaki sadizmin en belirgin örneklerini Gürses'in verdiğini yazar, ama aynı yazıda Gürses'in içgüdüleriyle kurduğu yıkılmakta ve çürümekte olan topluluğun Kafka'nın ve Faulkner'in anlattığı dünyaya yakın olduğunu da ekler. Refiğ'e göre "Gürses'in sineması ilkel"dir. Bu sözü yalnızca teknik anlamda kullanmadığını da belirtir: ilkellik filmlerin özünü, karakterlerin ve durumların ara dokusunu meydana getirir, Gürses'in insanları da "totem ve tabu"nun yırtıcı dünyasında yaşar.
Gürses'in kendisi ise melodramın yalnızca ağlatmaktan ibaret görülmesine karşı çıkardı. "Bizde melodram hep yanlış tanımlanır. Sadece ağlatmak değildir melodram. İçinde hafif güldürü unsurları da olan bir anlatımdır. Ben filmlerime hep bir güldürü unsuru, komik koymaya çalışırım" diyordu. Bu yüzden filmlerinde komik tiplere yer açtı; sonradan pek çok yönetmenin kullanacağı "iki şişman" Necdet Tosun ile Dursune Şirin'i perdeye ilk taşıyanlardan biri oldu.
Eleştirmenler, Yapımcılar ve Seyirci
Seyirci beklentisine göre çalışan bir sinema olduğu için hız ve tekrar, Gürses'in en çok eleştirilebilecek yanıdır; ancak aynı özellik ticari başarısını da açıklar. Türk sinemasına onun kadar çok film çeken ve onun kadar çok para kazandıran bir başka yönetmen gelmedi. Bir haftada üç dört film çekebilen, üstelik filmleri iş yapan ender yönetmenlerden biriydi. Serpil Kırel, 1995'te Antrakt dergisinde yayımladığı yazısına "Yapımcıların Can Simidi Muharrem Gürses" başlığını koymuştu. Bülent Oran da onun için "yaptıklarının içeriği bir yana, bir dönem sinemaları dolduran bir yönetmendir" der.
Eleştirinin dili ise çoğu zaman acımasızdı. Sezai Solelli 1953 tarihli "İhtiras Kurbanları" için filmin "ilk satırından son satırına kadar 'ah', 'vah' ve gözyaşları ile dolu" olduğunu, seyirciyi ağlatabilmek için akla ne gelirse kullanıldığını yazmıştı. Gürses'in adı bir süre sonra bir ölçü birimine dönüştü. Eleştirmenler kötü buldukları bir filme "Gürses melodramı" demekle yetiniyor, başı sıkışan yönetmenler ise "insaf edin, Muharrem'inkilere bakın, benimkiler o kadar da mı kötü" diyerek onu kalkan olarak kullanıyordu. Halit Refiğ bu konumu "sinemanın kamburu" deyimiyle özetlemişti. Deyimin kaynağı Gürses'in kendisidir: filmlerinden birinin jeneriğinde kendini "senaryocu, rejisör ve kambur rolünde Muharrem Gürses" diye tanıtmıştı. Refiğ'e göre sinemanın sorunlarını kavramak için önce bu "kambur"un dramını anlamak gerekiyordu.
Gürses'in kendi yakınması daha çok yapımcılara yönelikti. Birkaç kez melodram kalıplarının dışına çıkan filmler yapmak istediğinde olumsuz cevap aldığını anlatır. Yapımcılara göre para getiren, denenmiş hikâyelerin dışına çıkmanın gereği yoktu: "Kalabalık aileni bu dönemde sanat filmleri ile mi mutlu edeceksin?" diye soruyor, halk onu dört elle tutmuşken "sanat manat" peşine düşmesinin anlamsız olduğunu söylüyorlardı. Beş çocuk babası olan Gürses de yapmak istediği filmleri hep bir sonraki tarihe erteleyerek kendisinden istenenleri çevirmeyi sürdürdü. Edebiyatçı Tarık Dursun Kakınç ise başka bir açıdan bakar ve bu filmlerin, sansürün izin verdiği ölçüde bir Türkiye anlattığını, yoksul insanın gösterilmediği ama veremli kızların, namus uğruna kana bulanan ellerin eksik olmadığı bir dünya kurduğunu ileri sürer.
Kent Melodramları, Güldürüler ve Kurtuluş Savaşı Filmleri
Köy melodramları filmografisinin merkezinde dursa da Gürses başka türlerde de çalıştı. Kent melodramları arasında "İhtiras Kurbanları" (1953), "Bir Şoförün Hayatı" ve "Düşen Kızlar" (1954), "Öldürdüğüm Sevgili" (1956), "Yavrularımın Katili", "Vicdan Azabı" ve "Yavrum İçin" (1957), "Sokak Şarkıcısı" ve "Şehvet Uçurumu" (1959) sayılır. Bu filmlerde namusları uğruna iftiralara karşı kendilerini savunan acılı kadınlar ile yuvalarını bir arada tutmak için çocuklarına kendilerini adayan anneler öne çıkar. Akbaş, "Yanık Ömer"i "Zeynebin Gözyaşları" ile birlikte 1952 yapımı olarak verir, Kırel ise 1953 der; aynı listede "Yetimler Ahı" (1956), "Talihsiz Yetime-Ninni" (1958) ve "Talihsiz Yavru" (1960) gibi adlar da geçer. Akbaş'a göre bu filmlerin başlıklarına bakmak bile ağır melodram içerdiklerini anlamaya yeter.
Gürses'in tiyatro geçmişi ve Karagöz sevgisi güldürü filmlerinde ortaya çıktı. 1954'te üç güldürü yaptı. İsmail Dümbüllü'yü oynattığı "Dümbüllü Tarzan" büyük ilgi gördü. Tarzan için kendisine iri yarı, ağaçlara kolayca tırmanan pek çok oyuncu önerilmişti, ama o ufak tefek ve zayıf bir Tarzan'da, yani Dümbüllü'de ısrar etti. Başta itirazlara yol açan bu seçim, Dümbüllü'nün acemi bağırışları ve tırmanışlarıyla seyircinin beğenisini kazandı. Ardından "Canlı Karagöz-Mihriban Sultan" ile Chaplin filmlerinden örnek alan "Şarlo İstanbul'da" geldi; ikincisi, Atina ile İstanbul'da geçen Türk-Yunan ortak yapımı bir güldürüydü. 1955'te çektiği "Curcuna" da güldürü öğeleri taşıyan bir aşk öyküsüdür.
Kurtuluş Savaşı ve yakın tarih de ilgilendiği konular arasındaydı. 1954'te "Hürriyet Uğruna Mukaddes Yalan"ı, 1959'da savaş yıllarındaki kahramanlıkları anlatan "Beklenen Bomba"yı ve savaş sırasında bir efenin mücadelesini konu alan "Dağlar Şahini Yörük Efe"yi çekti. Bu filmler de eleştiriden payını aldı. Erman Şener, bilinen kalıplar içinde uzatılıp tekrarlanan olayların "incir çekirdeğini bile doldurmadığını", yönetmenin bunun farkında olduğu için perdede hemen her zaman bir bayrak gösterdiğini ve oyuncularına sık sık vatan millet nutukları çektirdiğini yazmıştı.
Atilla Film ve Tarihî Filmler
1960'lı yıllarda oğlu Atilla Arcan'ın adını verdiği Atilla Film'i kurdu ve filmlerini kendi şirketi adına çekmeye başladı. Bir kayıtta şirketin kuruluşu 1965 olarak geçer. Böylece yapımcılığı da üstlendi. Şirketin ilk döneminde başrollerini Atilla Arcan'ın oynadığı kostümlü tarihî filmler yaptı. Bu dönemin yapımları arasında "Battal Gazi", "Zaloğlu Rüstem", "Akıncıların İntikamı", "Şehzade Murat ve Gülnaz Sultan", "Bizansı Titreten Adam", "İmparator Atilla'nın Demir Yumruğu" ve "Malazgirt Kahramanı Alpaslan" vardır. Kimi kaynaklar "Battal Gazi" ve "Zaloğlu Rüstem" için 1966, kimileri 1967 tarihini verir; Kırel ikisini 1966'ya, "Malazgirt Kahramanı Alpaslan"ı 1967'ye yerleştirir.
Ardından "Hz. Yusuf'un Hayatı" ile başlayan dinî içerikli filmler geldi. Filmografiye göre 1965'te "Hak Yolunda Hazreti Yahya" ve "Hazreti Yusuf'un Hayatı", 1966'da "Hazreti Süleyman ve Saba Melikesi" çekildi. Kırel bu girişimi Gürses'in Yeşilçam'daki "ikinci doğuşu" olarak niteler ve başarısını dinsel öğeleri melodram kalıpları ve türküleriyle birleştirmesine bağlar. Çöllerin plato dekorlarıyla canlandırıldığı bu filmler, gerçekten sapılsa da seyircinin beğenisine seslenerek gişe başarısı sağladı ve "hazretli filmler" denilen kısa bir furyanın kapısını açtı. Yine bir peygamber öyküsü olan "Hz. Yahya ve Prenses Salome" ise 1993'te, yönetmenin son dönem işleri arasında yer aldı.
Aynı yıllarda 1950'lerin başarılı filmlerini ikinci kez çekti. "Tütüncü Kız Emine" (1969), "Yayla Kızı Gül Ayşe" (1969), "Ceylan Emine" (1970) ve "Yanık Kezban" (1970) bu yeniden çekimlerdir. 1970'li yıllarda ise şarkılı, türkülü filmlere ağırlık verdi. Bu tercihlerde, kanıtlanmış hikâyelerle tanınmış adları ve müziği bir araya getiren bir yapımcının hesabı görülür. Aynı dönemde masal ve macera türüne de uğradı: "Altın Prens Devler Ülkesinde" ile "Şehzade Sinbad Kaf Dağında" (ikisi de 1971) bunlardandır. Koçu'nun ansiklopedisi için yazılan madde, onun bu yıllarda sinema filmlerinin yanında fotoroman yönettiğini ve İtalyan, Fransız ve Amerikan televizyonları için kısa televizyon filmleri çevirdiğini de kaydeder; bu televizyon çalışmalarının ayrıntısı başka kaynaklarda bulunmaz.
Oyuncu Olarak Gürses
Yönetmenliğin yanında oyunculuğu hiç bırakmadı. İlk filminden itibaren hemen hemen tüm çalışmalarında bir rolü de kendisi üstlendi. Filmlerinde okul müdürü de olmuştur, polis de; muhtar da, belediye başkanı da, bakkal, hâkim, ağa, din adamı ve başbakan da. Komedi unsurunu taşıyan, abartılı ve sinirli ama özünde iyi kalpli patron, ağa ya da aile reisi tiplerini canlandırdı; mimikleri ve tok sesiyle hemen fark edilen bir karakter oyuncusuydu.
Geniş kitlelerin hafızasında kalan rolü Hababam Sınıfı serisindeki okul yöneticisi tiplemesidir. Kaynaklar onu "Okul müdürü Muharrem Gür" rolüyle anar, birinde "okulun sahibi" olarak geçer. Rıfat Ilgaz'ın romanından uyarlanan bu seri, Ertem Eğilmez imzasıyla 1970'lerde sinemanın en çok izlenen komedi dizilerinden biri oldu. Gürses'in filmografisinde "Hababam Sınıfı" ve "Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı" (1975), "Hababam Sınıfı Uyanıyor" (1976), "Hababam Sınıfı Tatilde" (1977) ve "Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor" (1978) yer alır. Aynı yıllarda yapımlar çok sıklaştı; tabloya göre yalnızca 1975'te on altı filmde görevi var ve bunların çoğu oyunculuktur. 1979'da "Nemrud"da birden fazla görev üstlendi, oyuncu olarak ise "Korkusuz Korkak", "Süper Selami", "Kanun Gücü" ve "Tatlı İstanbul Geceleri" gibi komedi ve macera filmlerinde yer aldı. "Gerzek Şaban" (1980), "Tövbe" (1981), "Kiracı" ve "Yakışıklı" (1987) bu dönemin sonlarına doğru gelir.
Filmografiden Seçmeler
Filmografi tabloları, Gürses'in on yıllar boyunca hangi türlerde dolaştığını görmeye yarar. 1960 ile 1964 arasında "Ve Allah Aptalları Yarattı" (1960), "Can Mustafa" (1960), "Gönlüm Yaralı" (1961), "Çılgın Aşk" (1961), "Seni Benden Alamazlar" (1961), "Haram Lokma" (1963), "Mukadderat" (1963) ve "Ana Bizi Eversene" (1964) gibi adlar görülür. Aynı yıllarda yurttan ve gündelik hayattan konulara da uğradı: "Çanakkale Aslanları" (1964), "Fabrikanın Gülü" (1964) ve "Kasımpaşalı Recep" (1965) bunlardandır. Koçu'nun ansiklopedisi 1958-1970 arasındaki filmlerinden örnek olarak "Sazlı Damın Kahbesi", "Yavrularımın Katili", "Pamukçu Kızı Halime", "Tütüncü Kızı Emine", "Kırık Keman", "Talihsiz Yavru", "Haram Lokma" ve "Yayla Kızı Gül Ayşe"yi sayar. 1950'lerin başında ve ortasında ise "Dümbüllü Tarzan", "Şarlo İstanbul'da" ve "İngiliz Kemal Lawrence'e Karşı" gibi parodiye yakın başlıklar da listede yer alır.
1970'lerin başında "Bu Yumruk Sana" (1970), "Öksüz Gülnaz" (1970), "Ali Cengiz Oyunu" (1971) ve "Gençliğin Rüyası" (1971) vardır. 1973'te "Pir Sultan Abdal", "Vurun Kahpeye", "Kızgın Toprak" ve "Arap Abdo", 1974'te "Beyto", "Bir Ana Bir Kız", "Cafer'in Nargilesi" ve "Yayla Kızı", 1975'te "Çapkın Hırsız", "Şaşkın Damat" ve "Sevimli Frankenstein" gibi adlar sıralanır. Kaynak tablolarında bu filmlerin çoğunda Gürses'in adı oyuncu olarak anılır; senaryo ve yönetmenlik görevleri ise daha çok kendi yapımlarında işaretlenmiştir. 1978'de "Batan Güneş", "Töre" ve "Petrol Kralları", 1979'da "İnsan Sevince" ve "Yorgun Savaşçı" gibi filmler eklenir.
Yazarlığı
Gürses'in kalemi sinemayla sınırlı kalmadı. Kayıtlı dökümüne göre "Köroğlu" (dram, dört perde, 1945) ve "Nasreddin Hoca ile Keloğlan" (komedi, 1979) adlı oyunları yazdı. Senaryo olarak "Yayla Güzeli Gül Ayşe" ve "Yavrum İçin" (1959), "Yayla Güzeli" (1969), "Sokak Kedisi" (1970), "Gençliğin Rüyası" ve "Altın Prenses Devler Ülkesinde" (1971), "Şehzade Sindbad" (1972) ve "Kara Bahtım Kem Talihim" (1985) sayılır. Başka yönetmenler için de yazdı; Memduh Ün'ün "Zeyneb'in İntikamı" ile Osman Seden'in "Bir Avuç Toprak" filmleri onun senaryolarına dayanır. 1978'den sonra fotoroman senaryoları yazdı ve bazılarını yönetti: "Kadın Polis" (1978) ile "Günahsız Katil" (1979). Bunların yanında 1970 tarihli "Yüzyıl Genç ve Dinç Yaşamanın Sırrı" adlı bir kitabı da vardır. Tefrika romandan radyo piyesine, sahne oyunundan fotoromana uzanan bu çalışmalar, onu halkın okuduğu, dinlediği ve izlediği hemen her mecrada bulunan bir anlatıcı yapar. Kırel'in değerlendirmesine göre Gürses'in yaşam çizgisi, melodramın kendi yolculuğunu da yansıtır: önce tefrika roman ve melodram tiyatrosuyla beslenmiş, filmlerini de melodramın en çok yararlandığı bu kaynaklardan beslemiştir.
Son Yılları ve Ölümü
1980'li yıllarda çalışmaya devam etti. "Fatih Sultan Mehmet" (1983), "Soykırım" (1985), "İlahi Adalet" ve "Muhteşem Serseri" (1986), "Hatıram Olsun" ve "Mikrop" (1988) bu dönemin yapımlarıdır. Bu yapımların çoğunda oyuncu olarak yer aldı ya da yönetmenlik ve senaryoyu birlikte üstlendi; hangisinde hangi görevi yaptığı kaynak tablolarında her zaman net değildir. 1993'te Kırel'le konuştuğunda yönetmenliği 1988'e kadar sürdürdüğünü, bir rahatsızlık yüzünden altı yıldır sinemaya ara verdiğini ve yeni projeler üzerinde çalıştığını söylemişti. Filmografi kayıtları ise 1993 tarihli "Hz. Yahya ve Prenses Salome" ile 1994 tarihli "1001 Surat"ı da onun adıyla anar ve 1994'te sona erer.
Muharrem Gürses, 7 Nisan 1999'da İstanbul'da, seksen beş yaşında öldü ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Atilla Arcan ve Kemal Gökhan Gürses'in babasıydı. Ardında yüzlerce film, birkaç roman ve oyun, bir film şirketi ve adını taşıyan bir melodram geleneği bıraktı. Kırel'le yaptığı son görüşmelerden birinde kendi sinemasını "yapa yapa bulduğu" bir sinema olarak tarif etmişti; Amasya'da Topal Atıf'ın seyircisini ağlattığı salonda başlayan bir hevesin, Yeşilçam'ın en çok film çeken yönetmenlerinden birine dönüşmesi bu sözü doğrular.
Kronoloji
1913: Amasya'da doğdu; doğum günü, yılı (bir kaynakta 1915) ve yeri kaynaklarda farklı verilir.
1931: Şehir Tiyatrosu'na (Dârülbedâyi) girdi; "Ölü Evi" oyunundaki rolü yüzünden kısa süre sonra ayrıldı.
1943: Sezer Sezin ve Hulusi Kentmen ile Gürses Tiyatrosu'nu kurdu.
1945: Tefrika romanlarını yazmaya başladı; "Köroğlu"nun filminde yönetmen yardımcılığı yaptı.
1946: "Bir Dağ Masalı"nda oyuncu olarak yer aldı.
1949: "Zehirli Şüphe" senaryosu filme alındı.
1951-1952: "Zeynep'in Gözyaşları" (Kara Efe) ile yönetmenliğe başladı.
1954: Yedi film çevirdi; "Dümbüllü Tarzan" bunlar arasındadır.
1956: "Yedi Köyün Zeynebi" ile Gürses ekolünün prototipini oluşturdu; yılda yedi film.
1965: "Hazreti Yusuf'un Hayatı" ile dinî filmlere başladı; kendi film şirketini kurdu (bir kayda göre).
1975-1978: Hababam Sınıfı serisinde okul yöneticisi rolünü oynadı.
1978-1979: Fotoroman senaryoları yazdı ve yönetti.
1988: Kendi beyanına göre son yönetmenlik çalışması.
1999: 7 Nisan'da İstanbul'da öldü.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- İstanbul Ansiklopedisi (Reşad Ekrem Koçu), "Gürses (Muharrem)" maddesi, Salt / Kadir Has Üniversitesi arşivi, https://istanbulansiklopedisi.org/handle/rek/702
Akademik çalışmalar
- Serpil Kırel, "1950-1960 Döneminde Melodram Sineması ve Muharrem Gürses", yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1993, s. 155-189, https://openaccess.marmara.edu.tr/entities/publication/ccdeea18-1a0e-45aa-9654-f2e3f236aae8/full
- Emel Akbaş, "Mısır Filmlerinin Türk Sinemasında Yarattığı Etki", Etkileşim, sayı 4 (2019), s. 276-284, https://etkilesimdergisi.com/makale/74
Diğer kaynaklar
- Mesut Kara, "Sinemamızda köy filmleri", Evrensel, 25 Aralık 2016, https://www.evrensel.net/yazi/78164/sinemamizda-koy-filmleri
- Vikipedi, "Muharrem Gürses", https://tr.wikipedia.org/wiki/Muharrem_Gürses
- Biyografi.net, "Muharrem Gürses", https://www.biyografi.net/kisi-muharrem-gurses-356/
- Biyografya, "Muharrem Gürses", https://www.biyografya.com/biyografi/10564
- Milliyet Molatik, "Muharrem Gürses: Hababam'ın unutulmaz müdürü", https://www.milliyet.com.tr/molatik/sanat/muharrem-gurses-hababamin-unutulmaz-muduru-89256
- Filmler.com, "Muharrem Gürses Kimdir?", https://www.filmler.com/kimdir/muharrem-gurses
- Mustafa Nihat Özön - Baha Dürder, Türk Tiyatrosu Ansiklopedisi (1967); TDOE, TDE Ansiklopedisi 4 (2004) (Biyografya'da anılan eserler) biyografya.com
- Halit Refiğ, "Bilinmeyen Muharrem Gürses", Vatan, 1 Ekim 1960; Agah Özgüç, "Bir Sinema Marjinali ya da Unutulmuş Bir Yönetmen: Muharrem Gürses", Antrakt, sayı 7 (1992); Serpil Kırel, "Yapımcıların Can Simidi Muharrem Gürses", Antrakt, sayı 51 (1995) (Kırel ve Akbaş'ta anılan yazılar)
Çevrimiçi kaynaklar






