Özgün Metin
Vezin: Mefâ’ilün Fe’ilâtün Mefâ’ilün Fe’ilün
I. Bent
Cihânı tîg ile feth eylesen de itme gurûr
İder ecel okı âhir çü menzilüni kubûr
Finâ-i dâr-ı fenâda oturma âkil isen
Ki yokdur uşbu bilâd-ı belâda cây-ı sürûr
Gözüni yumup açınca kamusı gâ’ib olur
Şu kimseler ki iderlerdi devletünde huzûr
Gözün yaşı ko bulansın akup çü seyl-i revân
Sana diyem ki n'icoldu bu mâcerâ durutur
Kanı o zübde-i evlâdı şâh-ı devrânun
Gör ana mekr ü sitemle ne kıldı bir makhûr
Çıkardı cânı o cânı çıkası ol hânı
Hıyânet eylemedin hâtırına dahı hutûr
Hıyânetine nişân olmağa yazup yanılup
Bir iki nâme-i tezvîri pâdişâha okur
Kurup kemân-ı nifâkı ok urdı yazıda
Hadeng-i nâme-i telbîs ile çün itdi zuhûr
Azıtdı hîle ile pâdişâhı velhâsıl
Usandı cândan ü cânına kıydı zıll-ı Gafûr
Kaçup havâya kimi kimi dağlara düşdi
Görüp bu mihneti katlanmadı vuhûş u tuyûr
Teb-i firak ile âh nedâmetiyle o şâh
Hayıflar ana ki oldı yigitliginde tebâh
II. Bent
Çü menzil itdi saâdetle şâh divânı
O cânı pâresi cân atdı görmege anı
Hudâ'ya kendüyi tefvîz idüp rızâ virdi
Kazâda her ne kadar olsa hükm-i Rabbânî
Şehâdetine çü kalbi şehâdet itdi anun
Sa‘âdet ile geyindi libâs-ı nûrânî
O şehsüvâr olıcak aklar ile esbe süvâr
Gül-i sefîd idi gûya götürdi bâd anı
Ya mihr-i âlem idi cismi şa'şa‘aydı libâs
Ya hâle idi kuşatdı o mâha tâbânı
Görindi hayme-i şâhun bedenleri yir yir
Bir ucı geçmiş idi burc-ı çarh-i gerdânı
Tutardı şâh-ı cihân hiddet ile gey gazbân
Ki sûretâ görür oğlında yani isyânı
El öpmege varup el virmedi sa‘âdet ana
Ayağa düşdi o dem virdi baş ile cânı
Felekde cümle melek çarha girdi âh itdi
İrişdi göklere halk-ı cihânun efgânı
Tolındı toğmadı girü o şems-i hayme-i çarh
Figânı kullarınun tîre itdi devrânı
Kurıldı tâ ki felek haymesi bu köhne otağ
Girenler içine anun girüye dönmedi sağ
III. Bent
Görüp bu mâtemi bülbül hezâr zâr itdi
Soyındı gül kamu varını târümâr itdi
Salar başını vü karsar elini gülşende
Meger ki serv ü çınâra cünûn kâr itdi
Delürdi bu gam ile bâğa çekdiler suyı
Girince bâğa söğüt bir zamân karâr itdi
Çemende hâr çeküp gonca üstine hançer
Tebessüm eyledügine bu demde âr itdi
İşitdi cümle şecerler zih itdi endâmı
Sabâ çü bâğa bu peygâm ile güzâr itdi
Şükûfe akçesini saçdı yire hep eşcâr
Ki yani rûhı içün varını nisâr itdi
Bitürmez idi semer nârdan velîk Hudâ
O serv-kâmeti cûd ile mîve-dâr itdi
Velî ne assı bu etfâl-i hâdisât-ı cihân
O mîvesi olan eşcârı sengsâr itdi
Firâk-ı hâl-i ruhiyle dükendi ışk ehli
Tenini kanlu dikenlerle lâlezâr itdi
Çağırdılar o bekâ gülşenine ol hânı
Ki ehl-i gülşen-i cennet çoğ intizâr itdi
İrişdi kurb-ı Hak'a ruh-ı Mustafa fi'l-hâl
Didi melekler o dem merhabâ taâl u taâl
IV. Bent
Firâkı ile cigerler pür oldı yara dirîğ
Ne yirden o sefer itdiyse o diyâra dirîğ
İhâta eyledi dört yanını sipâh-ı ecel
Bulınmadı ana ol dem firâra çâre dirîğ
Cihâna sâye salalum dirdi lîk bâd-ı ecel
Düşürdi toprağa anı o şâhsâra dirîğ
Çü tünd-bâd-ı ecel hâke saldı ol servi
Akup gözüm yaşı gönlüm tutışdı nâra dirîğ
Firâk-ı la'li ile hasret-i cemâli ile
Geyindi âb-ı hayât ile Kâ'be kara dirîğ
Ağız açup üzerine atıldı ol şâhun
Sümûm-ı hışm ile döndi kemend mâra dirîğ
Ya dâm-ı fitneyi rûbâh-ı dehr-i dûn kurdı
Düşürdi âhir o şîr-i neri şikâra dirîğ
Nücûm eşkini dökdi gözini yumdı anun
Umar idi ki felek bahtını uyara dirîğ
Tanîn-i zâr ıla tâs-ı felek pür olsa ne tan
Husûfa vardı tutıldı o mâh-pâre dirîğ
Yir altına kodılar ol civân-ı sîm-teni
Ki genc iken anı defn itdiler mezâra dirîğ
Ayağı altına ibretle baksa ehl-i basar
Göreydi kim niçe şehzâdeler başını basar
V. Bent
Severdi anı ki sâf idi kalbi sağ er idi
Adûsı idi müdâm ol ki ehl-i sâgar idi
Ziyâde kâmil idi âlim idi âmil idi
Mutî‘-i şer‘ idi adliyle sâye-güster idi
Celîsi âlim idi hemdemi meşâyih idi
Cihânda zâhiri vü bâtını münevver idi
Severdi sâ’im ü kâ’im olanı dehr içre
Ki rûz ü şeb sulehâya enîs ü hem-ser idi
‘Aceb mi rûhı çıkup gitse âlem-i gayba
Cihânda gâ’ib erenler çün ana rehber idi
Sehâda defterini tayy iderdi Hâtem'ün ol
Vegâda Sâm-ı süvârı atından atar idi
İletse bahr ü sehâba peyâm-ı cûdını bâd
Birisi cûş idüp inlerdi biri ağlar idi
Eğer ki bâd ile heycâda göndereydi haber
Sinân-ı düşmen idüp havf elinde ditrer idi
Ne sâ’il ağladı devrinde ne adüv güldi
Ki cûd ü hışm ile ıslâh iden o server idi
Aceb mi girye iden gülse girye itse gülen
Ki bî karâr idügi âlemün mukahher idi
Hayıflar oldı çü yirden göge o sultâna
Gözüm sen ağla gönül sen de başla efgâna
VI. Bent
Kurusun eli kemend atan ana lâl olsun
Kim aldı ise ayağını pâymâl olsun
‘Afüv ki eyledi bühtânı mümkin oldukça
Cihânda sıhhat ü rif’at ana muhâl olsun
Celâli yüzi yoğ idi cemâli gâlib idi
Celâli oldı diyen ana bî-mecâl olsun
Bir eğri "ra" ile "lam" oldı elif-i kâmet
‘Adüvlerin dahı derd ile kaddi "dâl" olsun
Cihânda çekdi o cümle ezânun âlâmın
Cinânda hemdemi Eyyûb ile Bilâl olsun
Çü bir kem al-ıla ile irdi o mihr-i dehre zevâl
Cemâli yüzi kıyâmetde ber-kemâl olsun
Ayırdı al-ıla âlinden anı ehl-i fesâd
İlâhi hemdemi ashâb enîsi âl olsun
Elem içinde kalup kadleri çü lâm oldı
Mekânı kullarınun kûşe-i melâl olsun
İdüp firâk ile mûye olup figân ile mû
Vücûdı cümlesinin nâle ile nâl olsun
Tokınsa bâd-ı ecel bâğ-ı ömr içinde yakar
Gerek diraht-ı bülend ü gerek nihâl olsun
Düşürdi devhâ-i devlet çü bir budağını
Nite ki yıkdı cihân şâh-ı pîr budağını
VII. Bent
Cihânda Kayser'ün olsa ‘aceb mi kasrı harâb
Hüdâ çü kendi binâ itdügi ol ola yebâb
Kusûrı yoğ iken ol kâh-ı devleti gör kim
Zamâne kalb idüben âhir itdi hâk ü türâb
Çü şâh-zâde bakagördi kim cihân fânî
Gözini açdı bu dünyâyı bildi ‘âlem-i hâb
Getürdi peyk-i ecel ‘âlem-i bekâ haberin
Ki ol şeh anun içün itdi rıhlete şitâb
Vücûdı perdesi şerminden idi te’hîri
İrişdi kurb-ı Hüdâya şu dem ki gitdi hicâb
Umarlar idi ola pâdişâh-ı heft iklîm
Semâ vü arz-ı melik bâd ü hâk ü ateş ü âb
Velî o murg-ı hümâ-veş cihâna itmedi meyl
Ki bâğ-ı ‘âlemi tutmış kelâğ ü râğ ü gurâb
Mu‘înî ağlama az oldı diyü yaşı anun
Duâlar eyle ki bârî ziyâde ide sevâb
Cihânda ağlayanun yok hisâbı anun içün
İlâhî gülşen-i Firdevs'e ilet itme hisâb
Şeh-i zemânenün ömrini rahmetini anun
Ziyâde eyle iki âleme budur çü savâb
Du‘a idüp didi târîh-i mevtin ehl-i şühûd
Civâr-ı Ahmed'e irgüre Mustafâ’yı Vedûd
Günümüz Türkçesiyle
I. Bent
1. Dünyayı kılıçla fethetsen de gururlanma; çünkü ecelin oku sonunda konağını mezar eder.
2. Akıllıysan fanilik yurdunun avlusunda oturma; çünkü bu bela beldelerinde sevinç yeri yoktur.
3. Senin devletinde huzurunda bulunan kimselerin hepsi, gözünü yumup açıncaya kadar kaybolur gider.
4. Bırak gözünün yaşı bulanık bir sel gibi akıp gitsin; sana bu macera nasıl oldu anlatayım (mısraın sonu kapalıdır).
5. Hani o devrin şahının evlatlarının seçkini; bak, bir kahrolası hile ve zulümle ona neler etti.
6. O hanın canını, canı çıkası biri çıkardı; oysa hıyanet etmek onun aklından bile geçmemişti.
7. Onun hıyanetine delil olsun diye yanıltıcı biçimde yazıp bir iki sahte mektubu padişaha okur.
8. Nifak yayını kurup yazıyla ok attı; hile mektubunun okuyla ortaya çıkınca,
9. sonunda padişahı hileyle yoldan çıkardı; Gafur'un (Allah'ın) yeryüzündeki gölgesi (padişah) bıkıp onun canına kıydı.
10. Bu mihneti görüp vahşi hayvanlar ve kuşlar dayanamadı; kimi havaya kaçtı, kimi dağlara düştü.
11. O şah (padişah) ayrılık ateşi ve pişmanlık ahıyla kaldı; yazıklar olsun ona ki (şehzade) yiğitlik çağında mahvoldu.
II. Bent
12. Şahın divanı saadetle konakladığında o can parçası (oğlu) onu görmeye can attı.
13. Kendini Allah'a ısmarladı; kazada Rabbani hüküm ne olursa ona rıza gösterdi.
14. Kalbi şehit olacağına şahitlik edince, saadetle nurdan bir elbise giydi.
15. O usta binici aklar giyip ata binince sanki rüzgârın götürdüğü beyaz bir güldü.
16. Ya bedeni dünyayı aydınlatan güneşti de elbisesi onun ışıltısıydı; ya da elbisesi o parlak ayı kuşatan bir haleydi.
17. Şahın çadırının mazgallı duvarları yer yer göründü; bir ucu dönen feleğin burcunu aşmıştı.
18. Cihan şahı öfkeyle, pek gazaplı duruyordu; çünkü görünüşte oğlunda isyan görüyordu.
19. El öpmeye vardı, saadet ona el vermedi; o an ayaklara düştü, başını ve canını verdi.
20. Felekte bütün melekler dönüp ah etti; dünya halkının figanı göklere erişti.
21. Gök çadırının o güneşi tutuldu, bir daha doğmadı; kullarının figanı devranı karattı.
22. Felek çadırı, bu eski otağ kurulalı beri içine girenlerden hiçbiri geri sağ dönmedi.
III. Bent
23. Bu matemi görünce bülbül binlerce kez inledi; gül soyundu, bütün varını darmadağın etti.
24. Gül bahçesinde başını sallar, ellerini savurur; meğer servi ile çınara bir delilik bulaşmış.
25. Bu gamla delirdi de bahçeye su çektiler; bahçeye girince söğüt bir süre sakinleşti.
26. Çimende diken goncanın üstüne hançer çekince gonca bu demde gülümsediğinden utandı.
27. Saba rüzgârı bu haberle bahçeye uğrayınca bütün ağaçlar işitti, endamları kiriş gibi gerildi.
28. Ağaçlar çiçeklerinin akçesini hep yere saçtılar; yani onun ruhu için bütün varlarını saçtılar.
29. Ateşten (nâr) meyve bitmezdi, ama Allah o servi boyluyu cömertlikle meyve veren kıldı (nâr hem ateş hem nar meyvesi demektir).
30. Fakat dünya olaylarının bu çocukları ne yaptı: meyvesi olan ağaçları taşladılar.
31. Yanağındaki benin ayrılığıyla aşk ehli tükendi; bedenlerini kanlı dikenlerle lale bahçesine çevirdiler.
32. O hanı beka gül bahçesine çağırdılar; çünkü cennet gül bahçesinin ehli onu çok beklemişti.
33. Mustafa'nın ruhu hemen Hakk'ın yakınlığına erişti; melekler o an "merhaba, gel, gel" dediler.
IV. Bent
34. Ayrılığıyla ciğerler yarayla doldu, yazık; hangi yerden o diyara sefere çıktıysa, yazık.
35. Ecelin askerleri dört yanını kuşattı; o an kaçmaya bir çare bulunmadı, yazık.
36. "Dünyaya gölge salalım" derdi, ama ecel rüzgârı o şahin dalı (o dallı ağacı) toprağa düşürdü, yazık.
37. Ecelin sert rüzgârı o serviyi toprağa salınca gözyaşım aktı, gönlüm ateşe tutuştu, yazık.
38. Dudağının ayrılığı ve güzelliğinin hasretiyle âb-ı hayat da Kâbe de karalar giydi, yazık.
39. Ağız açıp o şahın üzerine atıldı; kement öfke zehriyle yılana döndü, yazık.
40. Ya da alçak dünyanın tilkisi fitne tuzağını kurdu; sonunda o erkek aslanı ava düşürdü, yazık.
41. Yıldızlar gözyaşını döktü, o gözlerini yumdu; feleğin bahtını uyandıracağını umardı, yazık.
42. Gök kâsesi inleyen seslerle dolsa şaşılmaz; o ay parçası tutuldu, husufa vardı, yazık.
43. O gümüş bedenli genci yerin altına koydular; daha gençken onu mezara gömdüler, yazık.
44. Göz sahipleri ibretle ayağının altına baksa, nice şehzadelerin başına bastığını görür.
V. Bent
45. Kalbi saf, sağlam yiğidi severdi; kadeh ehli olan ise ona daima düşmandı ("müdâm" hem daima hem şarap demektir).
46. Pek kâmil, âlim ve bildiğiyle amel eden biriydi; şeriata itaatliydi, adaletiyle gölge salardı.
47. Meclis arkadaşları âlimler, dostları şeyhlerdi; dünyada dışı da içi de nurluydu.
48. Dünyada oruç tutanı ve gece namaza duranı severdi; gece gündüz salihlerin dostu ve yoldaşıydı.
49. Ruhu çıkıp gayb âlemine gitse şaşılır mı; çünkü dünyada gaib erenler ona rehberdi.
50. Cömertlikte Hâtem'in defterini dürerdi; savaşta Sâm (Neriman) gibi süvariyi atından atardı.
51. Rüzgâr onun cömertliğinin haberini denize ve buluta iletse, biri coşup inler, öteki ağlardı.
52. Rüzgârla savaş haberi gönderseydi düşmanın mızrağı korkudan elinde titrerdi.
53. Onun devrinde ne bir dilenci ağladı ne bir düşman güldü; çünkü cömertlik ve öfkeyle düzeni sağlayan o önderdi.
54. Ağlayan gülse, gülen ağlasa şaşılır mı; çünkü (onun zamanında) âlemin kararsızlığı bastırılmıştı (beyit kapalıdır, bu okuma bizimdir).
55. O sultan yerden göğe çıkınca yazıklar oldu; ey gözüm, sen ağla; ey gönül, sen de figana başla.
VI. Bent
56. Ona kement atanın eli kurusun, dili tutulsun; onun ayağını kim kaydırdıysa ayaklar altında kalsın.
57. Elinden geldiğince iftira eden düşman (metinde "‘Afüv"), dünyada sağlık ve yücelik ona muhal olsun.
58. Onun öfke yüzü yoktu, güzellik yüzü üstündü; ona "celâlî oldu" (isyan etti) diyen mecalsiz kalsın ("celâl" ile Celâlî isyancılar arasında tevriye vardır).
59. Elif gibi dik boy, eğri bir "ra" ile "lam" gibi büküldü; düşmanlarının boyu da dertle "dal" gibi iki büklüm olsun.
60. Dünyada bütün ezaların acısını çekti; cennette dostu (sabrıyla) Eyüp ile (eziyet çeken müezzin) Bilal olsun.
61. O dünya güneşine bir hileyle zeval erişince, güzel yüzü kıyamette kemale ersin.
62. Fesat ehli onu hileyle soyundan (âl) ayırdı; Allah'ım, dostu (Peygamber'in) ashabı, yoldaşı (Peygamber'in) âli olsun.
63. Kulları elem içinde kalıp boyları "lam" gibi büküldü; mekânları keder köşesi olsun.
64. Ayrılıkla ağıt yakıp figandan kıl gibi incelerek hepsinin bedeni inlemekten kamış gibi olsun ("mûye" ağıt, "mû" kıl; "nâle" inilti, "nâl" kamış).
65. Ecel rüzgârı ömür bahçesine dokunursa yakar; ister yüksek ağaç olsun, ister fidan.
66. Devlet ağacı bir dalını düşürünce, sanki dünya yaşlı şahın dalını yıktı ("şâh" hem dal hem padişah demektir).
VII. Bent
67. Dünyada Kayser'in köşkü harap olsa şaşılır mı; Allah'ın kendi kurduğu (insan bedeni) bile yıkık olacaktır.
68. Kusuru yokken o devlet köşkünü gör ki zamane çevirip sonunda toprak etti.
69. Şehzade dünyanın fani olduğunu görünce gözünü açtı ve bu dünyanın bir rüya âlemi olduğunu bildi.
70. Ecel ulağı beka âleminin haberini getirdi; o şah da bunun için göçmeye acele etti.
71. Gecikmesi varlık perdesinin utancındandı; perde kalkınca o an Allah'ın yakınlığına erişti.
72. Yedi iklimin padişahı olacağını, göğün ve yerin, yelin, toprağın, ateşin ve suyun sahibi olacağını umarlardı.
73. Ama o, hüma kuşu gibi dünyaya meyletmedi; çünkü dünya bahçesini kargalar ve kuzgunlar tutmuştu.
74. Ey Mu'înî, onun için az ağlandı diye ağlama; dualar et ki bari sevabı artsın.
75. Dünyada onun için ağlayanların hesabı yok; Allah'ım, onu hesaba çekmeden Firdevs gül bahçesine ilet.
76. Zamanın şahının ömrünü ve ona rahmetini iki âlemde artır; sevap olan budur.
77. Gönül gözü açık olanlar dua edip onun ölüm tarihini şöyle dediler: "Vedûd (seven Allah) Mustafa'yı Ahmed'in (Peygamber'in) yanına eriştirsin."
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir "mefâ’ilün fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün" vezniyle yazılmış yedi bentlik bir terkib-i benddir. Her bent on beyitlik bir haneden ve ayrı kafiyeli bir vasıta beytinden oluşur; şiir böylece yetmiş yedi beyitle Şehzade Mustafa için yazılmış en uzun mersiyelerden biridir. Hanelerde ikinci mısralar aynı kafiyeyle biter: birinci bentte "-ûr", ikincide "-ânı", üçüncüde "-âr itdi", dördüncüde "dirîğ" redifi, beşincide "idi", altıncıda "-âl olsun", yedincide "-âb". Dördüncü bentte her beytin sonunda tekrarlanan "dirîğ" (yazık) redifi bendi bir ağıta çevirir. Mahlas son bentte "Mu‘înî ağlama" seslenişiyle geçer. Son beyit bir tarih beytidir: "Civâr-ı Ahmed'e irgüre Mustafâ'yı Vedûd" mısraı ölüm tarihini ebced hesabıyla vermek için düzenlenmiştir; hesabı kendimiz doğrulamadık.
Mersiyeyi Ayhan Güldaş 1989'da "Bilinmeyen Şehzade Mustafa Mersiyeleri" adlı yazısında yayımlamıştır; burada Recep Hasar'ın tezindeki aktarımıyla verilmiştir. Hasar, dördüncü bendin üçüncü beytinde ve altıncı bendin dördüncü beytinde vezin kusuru bulunduğunu, altıncı bendin onuncu beytinde yazmada bir "vav" bulunmadığını not eder. Birinci bendin dördüncü beytinin sonundaki "durutur" kelimesi ile altıncı bendin ikinci beytinin başındaki "‘Afüv" kelimesinin okunuşu belirsizdir; aktarımda bu yerler işaretlenmiştir.
Anlam ve Söz Sanatları
Mu'înî'nin mersiyesi, Hasar'ın tespitiyle olayı baştan sona anlatan üç şiirden biridir; ötekiler Taşlıcalı Yahya ve Fünûnî'ninkilerdir. Birinci bent dünyanın geçiciliğiyle açılır, sonra suçlamaya geçer: bir "kahrolası", şehzadenin hıyanetine delil olsun diye bir iki sahte mektubu padişaha okumuş, nifak yayını kurup yazıyla ok atmış ve sonunda padişahı yoldan çıkarmıştır. Hasar, düzme mektup rivayetinin bu mersiyede en açık biçimde işlendiğini belirtir; aynı "nâme-i tezvîr" ifadesi Yahya'nın mersiyesinde de geçer. İkinci bent ölüm sahnesidir. Şehzade kendini Allah'a ısmarlayıp nurdan bir elbise, yani beyaz giysiler giyerek ata biner; şair onu rüzgârın götürdüğü beyaz bir güle, ışıltılı elbisesini aya hale olmuş ışığa benzetir. Padişah öfkeyle beklemektedir; şehzade el öpmeye varır, ayaklara düşer ve canını verir. Bendin vasıta beyti, felek çadırına girenlerin geri sağ dönmediğini söyleyerek otağa yapılan göndermeyi açıkça sezdirir.
Üçüncü bent tabiatın yasını anlatan uzun bir teşhis dizisidir: bülbül inler, gül soyunur, servi ile çınar delirmiş gibi başını sallar, söğüt sakinleşmek için suya götürülür. Dokuzuncu beyitte "nâr" kelimesi hem ateş hem nar meyvesi anlamında kullanılır; meyve veren ağaçların taşlanması ise cömert ve iyi kişilerin hedef olmasını anlatan bir mazmundur. Dördüncü bentte kement öfke zehriyle bir yılana döner; Hasar, kirişin yılana benzetilmesini Yahya ile Mu'înî'nin ortak imgesi olarak kaydeder. Aynı bentte dünya bir tilkiye, şehzade tuzağa düşürülen bir aslana benzetilir. "Ne yirden o sefer itdiyse o diyâra dirîğ" mısraı, şehzadenin çıktığı yerden ölümün diyarına yolculuğunu anlatır; burada Amasya'dan Ereğli'ye yürüyüşün kastedildiği düşünülebilir, bu okuma bize aittir.
Beşinci bent bir övgüdür: şehzade âlimlerle oturup kalkan, şeyhleri dost edinen, cömertlikte Hâtem'i geçen, savaşta Sâm gibi süvari deviren bir önder olarak çizilir. Birinci beyitteki "müdâm" kelimesi hem "daima" hem "şarap" anlamıyla kadeh ehlinin şehzadeye düşmanlığını anlatır. Altıncı bent bedduadır ve Hasar bu bendi mersiyelerdeki ağır sitem ve bedduaların örneği olarak aktarır. Bentte harf benzetmeleri yoğundur: elif gibi dik boy "ra" ve "lam" gibi bükülmüştür, düşmanların boyu da "dal" gibi iki büklüm olmalıdır. "Celâli oldı diyen" sözünde "celâl" (öfke, heybet) ile Celâlî isyancıları arasında tevriye vardır: şair şehzadeye asi diyenleri lanetler. Son bentte şehzadenin yedi iklimin padişahı olacağının umulduğu söylenir; şair, karga ve kuzgunların tuttuğu dünya bahçesine meyletmeyen hüma kuşu benzetmesiyle ölümü bir yükseliş olarak yorumlar ve şiiri bir tarih beytiyle bitirir.
Tarihî Bağlam
Tezkirelerde Mu'înî mahlaslı birden fazla şair bulunduğundan mersiyeyi yazan Mu'înî'nin kimliği tespit edilememiştir; Beyânî ve Kınalızâde'nin andığı iki Mu'înî ve bunların mersiyeyle ilişkisi bu kategorideki biyografi yazısında ele alınmıştır. Mersiyenin sahte mektupları, otağın önündeki sahneyi ve şehzadenin beyaz giysilerini ayrıntılı biçimde anlatması, onun olayı yakından bilen biri tarafından yazıldığını düşündürür. Öteki mersiyeler Şehzade Mustafa Mersiyeleri yazımızda anlatılmıştır.
Kaynakça
- Recep Hasar, Türk Edebiyatı'nda Padişah ve Şehzade Mersiyeleri, Yüksek Lisans Tezi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 89, 93, 95, 102, 117-118, 470-477. https://hdl.handle.net/11352/2746
- Ayhan Güldaş, "Bilinmeyen Şehzade Mustafa Mersiyeleri", Kubbealtı Akademi Mecmuası, 18(3), 1989, s. 40-44 (Hasar'daki aktarımla).
Çevrimiçi kaynaklar

