Amasya'da medrese hocasıyken 940 (1533-34) yılında babasıyla birlikte Bursa'ya giden Rahîmî Abdurrahîm Efendi, orada bir tarikat şeyhinin halifesi olmuş ve ömrünü o şeyhin zaviyesinde tamamlamıştır; XVI. yüzyılın hattat şairlerindendir. Hayatını iki kaynak anlatır: Kınalızâde Hasan Çelebi'nin tezkiresi ile Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın Amasya Tarihi'si. İkisi de onu güzel nesih ve talik yazısıyla tanıtır; Kınalızâde şiirleri için "pek parlak değil ama bazısı hâl taşır" der ve ondan iki gazel parçası ile bir beyit aktarır. Hüsameddin bu şiirleri daha uzun biçimleriyle verir, ama Rahîmî'ye Âşık Çelebi'den aktardığı bazı bilgiler başka bir şairin hayatına ait görünür. İki kaynağın söyledikleri bu yüzden ayrı ayrı tartılmalıdır.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüsameddin şairi Amasya Tarihi'nin onuncu cildinde "Rahîmî Abdurrahîm Efendi-Tayyibzâde" başlığıyla kaydeder:

Amasyalıdır. Pîr Mehmed Çelebi bin Abdurrahîm Çelebi mahdûmudur. Pederi ulemâdan olup 940'da Amasya vak'asında Bursa'ya gönderilmiş ve orada Yıldırım Sultân Bâyezîd imâreti şeyhi olmuşdu. Rahîmî Efendi Amasya'da ulûm-ı edebiyyeyi ve şer'iyyeyi Karabağî Muhyiddîn Mehmed Efendi'den ve hutût-ı mütenevvi'ayı da Ebû'l-fazl A'rec Mehmed Efendi'den ahz ü tahsîl edib ders-i âm ve müderris-i be-nâm iken 940'da pederiyle beraber Bursa'ya gitdi. Orada ibtidâ sarây-ı gılmân-ı hâssasına mu'allim olup sonra Şeyh Abdülmü'min Efendi sohbet-i şerîfesine mülâzemet ederek terk-i ta'lîm edib ondan inâbe etdi. Riyâzet-hânesinde tekmîl-i sülûk ederek hilâfet-nâme aldı. Ba'dehû şeyh-i müşârün-ileyhin zâviyesi şeyhi olup 970 hudûdunda vefât etdi. Fâzıl, şâir, hattât idi.

Maddenin bugünkü Türkçesi şöyledir: Amasyalıdır; Abdurrahîm Çelebi'nin oğlu Pîr Mehmed Çelebi'nin oğludur. Babası âlimlerdendi; 940'taki Amasya olayında Bursa'ya gönderilmiş ve orada Yıldırım Sultan Bayezid imaretinin şeyhi olmuştu. Rahîmî Efendi Amasya'da edebî ve şer'î ilimleri Karabağî Muhyiddin Mehmed Efendi'den, çeşitli yazı türlerini de Ebü'l-fazl A'rec Mehmed Efendi'den öğrendi. Ders-i âm ve tanınmış bir müderris iken 940'ta babasıyla birlikte Bursa'ya gitti. Orada önce saraydaki has oğlanların hocası oldu; sonra Şeyh Abdülmü'min Efendi'nin sohbetlerine devam ederek hocalığı bıraktı ve ona tövbe edip bağlandı. Onun çilehanesinde seyr ü sülûkünü tamamlayarak hilafetname aldı. Daha sonra şeyhin zaviyesinin şeyhi oldu ve 970 dolaylarında öldü. Fazıl bir âlim, şair ve hattattı. Hüsameddin'in "940'ta Amasya vak'ası" dediği olayın ne olduğu maddede açıklanmaz; babanın bu olay yüzünden Bursa'ya "gönderilmesi", gidişin gönüllü olmadığını düşündürür.

Kınalızâde'nin Anlattıkları

Kınalızâde Hasan Çelebi'nin tezkiresindeki madde, Hüsameddin'in kaydıyla büyük ölçüde örtüşür ve onun asıl kaynağı gibi durur. Kınalızâde şairin adının Abdurrahîm olduğunu, mahlasını da bu yüzden seçtiğini söyler. Babası "Amasiyyadan Mehemmed Çelebi" denen, ilimlerden payı olan, ehl-i hâl ve temyiz sahibi bir zattır; Bursa'ya yerleşmiş ve sultan imaretlerinde şeyhlik hizmetini seçmiştir. Rahîmî yetişince Abdülmü'min Efendi'den tövbe alıp Mağribiyye silsilesine bağlanmış, böylece yolunu değiştirmiştir. Güzel nesih ve talik yazısıyla, Kınalızâde'nin deyişiyle "kedd-i yemîn ve arak-ı cebîn ile", yani elinin emeği ve alnının teriyle geçimini kazanırdı.

Kınalızâde ölümü "hudûd-ı seb'înde" sözüyle kaydeder. Bu ifade "yetmiş dolaylarında" demektir ve tezkirenin yazıldığı yüzyıl düşünüldüğünde 970 (1562-63) yılı olarak okunabileceği gibi yetmiş yaş olarak da anlaşılabilir. Hüsameddin ölümü 970 dolayına koyar. Kınalızâde maddenin sonuna şairin ölümü üzerine kendi söylediği bir beyit ekler: "Dîdeden sanmanuz nihân oldı / 'Âzim-i mülket-i cinân oldı" (Gözden kaybolduğunu sanmayın, cennet ülkesine yola çıktı). Beyit, "li-münşihi" (yazarına ait) notuyla verilmiştir ve tezkirecinin kendi sözüdür. Şiir hakkındaki hükmü ise ölçülüdür: Rahîmî'nin şiirlerinin incileri ün ışığıyla pek parlamaz, ama bazı eserleri hâlden, yani içten gelen bir duygudan yoksun değildir.

Kaynakların Durumu

Hüsameddin, Kınalızâde'den aktardığı satırların ardından Âşık Çelebi'nin tezkiresine dayandığını söylediği şu bilgiyi ekler:

Keyvânzâde'ye âşık ve şi'rinde Celîlî'ye mukallid bir zât idi. Bursa'da yedi dilber hakkında "Seb'a-i Seyyâre" nâmıyla bir risâle ve "Keyvân ü Behrâm" nâmıyla diğer bir risâle-i edebiyye yazmışdır. Fasîh, belîğ idi.

Buna göre şair Keyvânzâde'ye gönül vermiş, şiirde Bursalı Celîlî'yi taklit etmiş, Bursa'nın yedi güzeli için Seb'a-i Seyyâre ve Keyvân ü Behrâm adlı iki edebî risale yazmıştır. Hüsameddin buradaki Keyvânzâde'nin, Şehzade Mustafa'yı bile kendine bağlayan Amasya güzeli Gonca Keyvân Bey olduğunu, Behrâm Bey'in de onun arkadaşı olduğunu ekler ve maddeyi "Âşık Çelebi Rahmî Efendi'nin yetmiş yaşında vefât etdiğini kayd ediyor" cümlesiyle bitirir.

Bu son kısım sorunludur. Filiz Kılıç'ın hazırladığı Meşâ'irü'ş-şu'arâ neşrinin dijital metninde Rahîmî adına bir madde bulamadık; aynı harfteki maddeler arasında yalnız Bursalı Nakkaş Bâlîzâde Rahmî Pîr Mehmed Çelebi yer alır. Hüsameddin'in kendi cümlesinde de ad "Rahmî" olarak geçer. Kınalızâde ise Rahîmî'nin bir mürşide bağlanıp tarikat yoluna girdiğini anlatır, bir güzele âşık olduğundan ya da risaleler yazdığından söz etmez. Bu yüzden Keyvânzâde aşkı, iki risale ve yetmiş yaş bilgisinin Rahîmî'ye ait olduğu kesin değildir. Hüsameddin'in iki benzer adlı şairi, Rahîmî ile Rahmî'yi, bu noktada birbirine karıştırmış olması mümkündür. Öte yandan Hüsameddin'in Âşık Çelebi'nin başka bir nüshasından yararlanmış olması da dışlanamaz; bu sorunun cevabı elimizdeki kaynaklarda yoktur.

Amasya ile Bağı

Rahîmî'nin Amasyalılığını iki kaynak birlikte doğrular: Kınalızâde babasını "Amasiyyadan" diye anar, Hüsameddin ise şairin bizzat Amasya'da okuyup müderrislik ettiğini yazar. Hocaları da Amasya'nın tanınmış adlarıdır. Ebü'l-fazl A'rec Mehmed Efendi, Amasyalı başka kâtip şairlerin de hat hocası olarak anılan bir hattattır. Hüsameddin'in verdiği "Tayyibzâde" aile adı, Amasya'nın Tayyibzâdeler diye anılan kadı ve müderris ailesini hatırlatır; ama Hüsameddin şairin bu aileye nasıl bağlandığını açıklamaz. Rahîmî'nin hayatının ikinci yarısı Bursa'da geçmiştir ve bilinen şiirlerinin hangi şehirde yazıldığı belli değildir.

Şiiri

Rahîmî'nin divanı olduğuna dair bir kayıt yoktur. Elde kalan şiirler Kınalızâde ile Hüsameddin'in aktardığı üç parçadır: "Safâ gitdi gönül âyînesinden jeng-i gam kaldı" diye başlayan bir gazelin üç beyti, "Sıma mir'ât-ı kalbüm tâ ki kılmayam nazar gayra" beyti ve "Uzatdı şem'-i şeb-i gam zebâna bencileyin" diye başlayan bir gazelin dört beyti. Kınalızâde birinci gazelden iki, ikincisinden üç beyit verir; Hüsameddin her ikisini birer beyit fazlasıyla aktarır. Bu fazlalıkların nereden geldiğini Hüsameddin söylemez. İki kaynak arasındaki farklar, her parçaya bu kategoride ayrılan sayfada tek tek gösterilmiştir.

Şiirlerin ortak havası gam ve melamettir. Gönül aynasından neşenin silinip yerine gam pasının kalması, mumun dilini uzatıp yana yana derdini söylemesi, kalbin aynasını başkasına bakmaktan korumak; hepsi içe dönük, dünya nimetlerinden el çekmiş bir sesi duyurur. Bu ses, hocalığı bırakıp bir şeyhe bağlanan bir hattatın hayat hikâyesiyle uyumludur, ama şiirlerin bu dönüşümden önce mi sonra mı yazıldığını bilmiyoruz.

Kronoloji

940 (1533-34): Hüsameddin'e göre babası Amasya'daki bir olay üzerine Bursa'ya gönderilir; Rahîmî de müderrisliği bırakıp onunla gider.

970 (1562-63) dolayı: Rahîmî, Bursa'da şeyhi olduğu zaviyede ölür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar