Lâle Devri İstanbul'unun kalem efendileri arasında, divanı otuzu aşkın yazma nüshayla çoğalmış, vak'anüvis olarak da devletin resmî tarihini yazmış bir şair vardır: Arpaeminizâde Mustafa Sâmi Bey. Babası Osman Efendi'nin arpa eminliği yüzünden bu lakapla anılan Sâmi, 1146'da (1734) İstanbul'da öldüğünde Nâbî'nin açtığı hikemî yolun önde gelen temsilcilerinden biri sayılıyordu. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar onu Amasyalılar arasında sayar ve ailenin kökünü Amasya'ya bağlar. Şair kendisi İstanbul'da yetişmiş, hayatını orada geçirmiştir; Amasya ile bağı babası ve dedesi üzerinden kurulur.

Hüsameddin'in Kaydı

Amasya Tarihi'nin onuncu cildinde, "sin" harfiyle başlayan adlar arasında yer alan madde, şairin hayatını kısa ama derli toplu bir sırayla verir:

Sâmi Mustafa Bey-Arpa Emînizâde Amasyalıdır. Sadr-ı esbak Kara İbrâhim Paşa'nın dîvân-ı kitâbetinden tefeyyüz ederek Arpa emîni olan Amasyalı Osmân Efendi bin Dervîş Mehmed Ağa'nın mahdûmudur. Pek genç iken peder ü vâlidesiyle beraber İstanbul'a gidip orada meşâhîr-i hattâtînden "Kara Kız" demekle meşhûr Hâcezâde Mehmed Efendi'den hutût-ı mütenevvi'ayı ahz ü temeşşuk etdi. Ba'dehû tahsîl-i ilm ü irfân edib Amcazâde Hüseyin Paşa'nın sadâretinde Bâb-ı âlîye girdi. Orada tahsîlini ileri götürüp terakkî ederek Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûndan oldu. Amasyalı el-Hâc Ahmed Paşa'nın kâ'im-makâmlığında küçük rûz-nâmeci olup 1127'de azl edildi. Ba'dehû Nevşehirli İbrâhim Paşa'nın sadâretinde şehremîni olup 1138'de Piyâde mukâbelecisi ve 1143'de vak'a-nüvîs olup 1146'da vefât etdi. Ali Paşa-yı Cedîd Kabristânı'nda medfûndur. Fâzıl, şâir, hattât-ı mâhir idi. Üç senelik vekâyi'-nâmesi Subhî ve Şâkir Beylerin vekâyi'-nâmesiyle birlikte matbû'dur.

Günümüz Türkçesiyle: Amasyalıdır. Eski sadrazam Kara İbrâhim Paşa'nın kâtiplik dairesinde yetişip arpa emini olan Amasyalı Osman Efendi'nin oğludur; Osman Efendi de Derviş Mehmed Ağa'nın oğluydu. Çok genç yaşta annesi ve babasıyla İstanbul'a gitti; orada "Kara Kız" diye tanınan ünlü hattat Hâcezâde Mehmed Efendi'den çeşitli yazı türlerini meşk ederek öğrendi. Ardından ilim ve edep tahsil etti, Amcazâde Hüseyin Paşa'nın sadrazamlığında Bâb-ı Âlî'ye girdi. Burada öğrenimini ilerletip yükseldi ve Divan-ı Hümâyun hâcegânı arasına katıldı. Amasyalı Hacı Ahmed Paşa'nın kaymakamlığı sırasında küçük ruznamçeci oldu, 1127'de azledildi. Daha sonra Nevşehirli İbrâhim Paşa'nın sadaretinde şehremini, 1138'de piyade mukabelecisi, 1143'te vak'anüvis oldu ve 1146'da öldü. Ali Paşa-yı Cedîd Mezarlığı'nda gömülüdür. Bilgili bir şair ve usta bir hattattı. Üç yıllık vekayinamesi, Subhî ve Şâkir beylerin vekayinameleriyle birlikte basılmıştır.

Hüsameddin'in andığı hat hocası, kitabın dipnotunda da Amasyalı olarak gösterilir ve maddesinin kendi harfinde geleceği söylenir. Bu ayrıntı, Sâmi'nin İstanbul'daki ilk çevresinin de büyük ölçüde hemşehrilerden oluştuğunu düşündürür.

Babası Osman Efendi ve Amasya ile Bağı

Ailenin Amasya'dan İstanbul'a uzanan hikâyesi, babanın on ikinci ciltteki maddesinde daha açık görünür. Osman Efendi sarayda yetişmiş, güzel yazısı ve terbiyesiyle Amasyalı Müftüzâde Mustafa Efendi'ye damat olmuş, Dârüssaâde Ağası Yûsuf Ağa'ya intisap ederek onun kâtibi olmuştu. 1098'de (1687) Yûsuf Ağa'nın azliyle o da görevinden ayrıldı; daha sonra hâcegân zümresine girdi, arpa emini ve ikinci tezkireci oldu. Arpacı Ali Paşa'nın sadaretinde azledildikten sonra 1106'da (1694-95) süvari mukabelecisi, 1108'de (1696-97) yeniden arpa emini oldu ve bu görevde beş yıl kadar kaldıktan sonra öldü. Hüsameddin bu maddenin sonunda oğlunu "şu'arâdan hattât ve vak'a-nüvîs-i meşhûr Mustafa Sâmî Bey" diye anar.

İki madde birlikte okununca Sâmi'nin Amasyalılığının niteliği belirginleşir. Baba ile dede Amasyalıdır ve ana tarafında bir Amasya müftü ailesinin bulunması kuvvetle muhtemeldir, ancak Osman Efendi'nin Müftüzâde'nin kızından başka bir eşi olup olmadığı bilinmediği için bu yalnız bir ihtimaldir. Babanın 1098'de zaten İstanbul'da saray hizmetinde olduğu görülür; şairin "pek genç iken" ailesiyle İstanbul'a götürüldüğü bilgisi doğruysa Amasya'da doğmuş olabilir, ama doğum yeri ve yılı hiçbir kaynakta açıkça yazılı değildir. Sâmi'nin hayatını ayrıntısıyla veren TDV İslâm Ansiklopedisi maddesi Amasya'dan hiç söz etmez.

Kalem Mesleğinde Yükselişi

Sâmi'nin memuriyet basamakları, arşiv belgelerine dayanan araştırmalar sayesinde Hüsameddin'in verdiğinden çok daha ayrıntılı bilinmektedir. Fatma Sabiha Kutlar'ın Erhan Afyoncu'nun çalışmasına dayanarak verdiği sıraya göre ilk resmî görevi ıstabl-ı âmire birinci ambarının ikinci kâtipliğidir. Rikâb-ı hümâyunda başmuhasebeci vekilliğinden sonra 20 Zilkade 1127'de (17 Kasım 1715) küçük evkaf muhasebecisi olarak hâcegân sınıfına katıldı. Ardından iki kez şehremini, üç kez küçük ruznamçeci, üç kez piyade mukabelecisi oldu; araya cebeciler kâtipliği girdi. 15 Cemâziyelevvel 1143'te (26 Kasım 1730) babası gibi arpa emini oldu ve bu görevde bulunduğu sırada Çelebizâde Âsım Efendi'nin yerine vak'anüvis tayin edildi. Son görevi, 15 Şevval 1146'da (21 Mart 1734) getirildiği maliye tezkireciliğidir.

Hüsameddin'in sırası bu kronolojiyle her noktada örtüşmez. Onun kaydında küçük ruznamçecilikten azil 1127'ye konur; belgelere göre Sâmi o yıl küçük evkaf muhasebeciliğine yeni atanmış, küçük ruznamçeciliğe ilk kez 1130'da (1718) geçmiş ve iki ay sonra azledilmiştir. Şehreminliği, piyade mukabeleciliği ve vak'anüvislik tarihlerinde ise iki kaynak birbirini tutar. Ölüm tarihi de ortaktır: Fatîn Efendi'nin ve Müstakimzâde'nin kaydettiği "mezâhir" kelimesi ebced hesabıyla 1146'yı verir. Kutlar, şairin muhtemelen Şevval 1146 sonlarında (Mart 1734) öldüğünü belirtir ve bazı kaynaklardaki 1136, 1145 ve 1170 tarihlerini yanlış bulur. Mezarının Ali Paşa-yı Cedîd Camii hazîresinde bulunduğu bilgisinde Hüsameddin ile TDV birleşir.

Adı konusunda küçük bir ayrılık da vardır. Asıl adı Mustafa, mahlası Sâmi'dir; İsmâil Belîğ ise Nuhbetü'l-âsâr'da onun öbür adının Mehmed olduğunu söyler. Hüsameddin'in "Kara Kız" Hâcezâde Mehmed Efendi'si, TDV'de Hocazâde Mehmed Efendi olarak geçer; Sâmi ondan sülüs ve nesih öğrenmiş, icazet aldıktan sonra özellikle ta'lik ve şikeste-ta'likteki ustalığıyla tanınmıştır.

Şiiri ve Eserleri

Sâmi, vak'anüvisliğinden çok şairliğiyle hatırlanır. Kutlar onu İran edebiyatının güçlü etkisinde yazan ve Nâbî'yi izleyen şairlerin önde gelenlerinden sayar: şiirinde yerli unsur azdır, hikemî ve düşündürücü konular ağır basar. Çağdaşı Nedîm'in neşeli, şehirli şiirinden yalnız birkaç nazire yazacak kadar etkilenmiştir; Lâle Devri'nin renkleri onun divanına pek girmemiştir. Dili güç, tarzı çoğu zaman kapalıdır; benzetmeleri uzak çağrışımlara, özellikle duyu organlarına ve onların işlevlerine dayanır. Farsça deyimleri Türkçe kelimelerle birleştirmesi en çok fark edilen özelliğidir. Kendi beyanına göre bir kısım şiirlerini "eski" saydığı sebk-i Irâkî vadisinde yazmış, sonra yeni tarza, sebk-i Hindî'ye yönelmiştir. Bâkî, Nâilî-i Kadîm, Fehîm-i Kadîm, Nâbî ile Örfî, Sâib ve Şevket-i Buhârî'den etkilenmiş; kendisi de Leskofçalı Galib, Yenişehirli Avni ve Nâmık Kemal üzerinde iz bırakmıştır. Nâilî ile Şeyh Galib arasında bir ara halka olarak görülmesi bundandır.

Şiirlerindeki musiki terimleri ve makamlar üzerine yazdığı bir mesnevi, hattatlığının yanında musikiyle de uğraştığını gösterir. "Mevlevî" redifli bir gazeli, Müstakimzâde'nin onun Mevlevîliğe intisap ettiği yolundaki bilgisini destekler. Edirne kışını anlatan bir şitâiyyesi, muhtemelen 1712'de Şehid Ali Paşa'nın maiyetinde Edirne'de bulunduğunu düşündürür. Damad İbrâhim Paşa'ya sunduğu bir kasideden de babadan kalan evinin ve eşyasının yandığını, sıkıntı çektiğini öğreniyoruz. En tanınmış şiiri, Bağdatlı Rûhî'nin terkibibendine yazdığı naziredir; bu terkibibend ve terciibend, Rûhî ile Ziyâ Paşa'nın nazireleriyle birlikte 1304'te (1886-87) İstanbul'da ayrıca basılmıştır.

Divanının otuz iki yazma nüshası tespit edilmiştir. Eser Mısır'da Bulak'ta 1253'te (1837-38) basılmış, üzerinde iki doktora ve bir yüksek lisans tezi hazırlanmış, çeviriyazılı metni Fatma Sabiha Kutlar tarafından 2004'te Ankara'da yayımlanmıştır. Altı nüshanın karşılaştırılmasıyla kurulan bu metinde otuz beş kaside, kırk bir tarih kıt'ası, bir murabba, altı şarkı, iki müseddes, iki terkibibend, altı mesnevi, 149 gazel, on altı rubai, on iki kıt'a, dokuz nazım, 128 matla ve on üç müfred bulunur. Nesirleri arasında bir takriz, Örfî'nin bir kıt'asına yazılmış şerh, bir arzuhal ve iki mektup vardır.

Vak'anüvis sıfatıyla yazdığı tarih, Çelebizâde Âsım'ın eserine zeyl olarak 1143-1146 (1730-1733) olaylarını anlatır. Subhî Mehmed Efendi, Sâmi ve Şâkir'in yazdığı kısımları olduğu gibi kendi eserinin başına almış, kitap 1198'de (1784) İstanbul'da Târîh-i Sâmî ve Şâkir ve Subhî adıyla basılmıştır. Hüsameddin'in "üç senelik vekâyi'-nâme" dediği bu bölümdür.

Divanı yayımlanmış bir şair için garip görünse de Sâmi'nin şiirlerine ulaşılamamıştır. Metin kayıp değildir, çeviriyazılı neşri basılıdır; erişilemeyen, bu neşrin dijital bir kopyasıdır. Hüsameddin de maddesine şairden tek beyit almamıştır. Örnek vermek bu yüzden mümkün olmadı.

Kaynakların Durumu

Sâmi'nin hayatı ve eseri, Amasyalı şairlerin büyük çoğunluğundan farklı olarak iyi belgelenmiştir: tezkireler, Müstakimzâde'nin hattat biyografileri, arşiv belgeleri ve divanın tenkitli neşri elde vardır. Amasya bağına ise yalnız Hüsameddin tanıklık eder. Onun kaydı, babanın ve dedenin adlarını, babanın Amasyalı bir müftü ailesine damat oluşunu verdiği için tutarlıdır, ama şairin kendisinin Amasya'da yaşadığına dair bir bilgi yoktur. Hüsameddin'in tarihleri bazı noktalarda belgelerle çelişir; burada memuriyet sırası arşive dayanan çalışmalardan, aile bağı Hüsameddin'den alınmıştır.

Kronoloji

1098 (1687): Babası Osman Efendi, Dârüssaâde Ağası Yûsuf Ağa'nın azliyle kâtiplikten ayrılır.

1108 (1696-97): Osman Efendi yeniden arpa emini olur.

1127 (1715): Sâmi küçük evkaf muhasebecisi olarak hâcegân zümresine girer.

1128 (1716): İlk kez şehremini olur.

1138 (1726): Piyade mukabelecisi olur.

1143 (1730): Arpa emini olur; Çelebizâde Âsım'ın yerine vak'anüvis tayin edilir.

1146 (1734): Maliye tezkireciliğine getirilir; aynı yıl İstanbul'da ölür.

1198 (1784): Tarihi, Şâkir ve Subhî'nin eserleriyle birlikte basılır.

1253 (1837-38): Divanı Bulak'ta basılır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Fatma Sabiha Kutlar, "Mustafa Sâmi Bey", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, Ankara 2020, s. 354-356. https://islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-sami-bey
  • Erhan Afyoncu, "Vekayi'nüvis Arpaemini-zâde Mustafâ Sâmî'nin Hayatı Hakkında Yeni Bilgiler", Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, sy. 1, İstanbul 2000, s. 235-242 (TDV maddesindeki aktarımla).

Çevrimiçi kaynaklar