Özgün Metin

Vezin: Mefâ’ilün Fe’ilâtün Mefâ’ilün Fe’ilün

I. Bent

Meded meded bu cihânun yıkıldı bir yanı
Ecel celâlîleri aldı Mustafâ Hânı
Tolındı mihr-i cemâli bozıldı dîvânı
Vebâle koydılar âl ile Âl-i ‘Osmânı
Geçerler idi geçende o merd-i meydânı
Felek o cânibe döndürdi şâh-ı devrânı
Yalancınun kurı bühtânı bugz-ı pinhânı
Akıtdı yaşumuzı yakdı nâr-ı hicrânı
Cinâyet itmedi cânî gibi anun cânı
Boğıldı seyl-i belâya tağıldı erkânı
N’olaydı görmeye idi bu mâcerâyı gözüm
Yazuklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm

II. Bent

Tonandı ağlar ile nûrdan menâra dönüp
Küşâde-hâtır idi şevk ile nehâra dönüp
Görindi halka dırâht-ı şükûfedâra dönüp
Yüridi kulları yanınca lâlezâra dönüp
Tururdı hiddet ile şâh-ı cihân nâra dönüp
Otağı haymeleri karlu kûhsâra dönüp
Müzeyyen idi bedenlerle ak hisâra dönüp
El öpmege yüridi mihr-i bî-karâra dönüp
Tutıldı gelmedi çünkim o mâh-pâre dönüp
Görenler ağladılar ebr-i nev-bahâra dönüp
Bir ejdehâ-yı dü-serdür bu hayme-i dünyâ
Dehânına düşen olur hemîşe nâ-peydâ

III. Bent

O bedr-i kâmil ü ol âşinâ-yı bahr-ı ‘ulûm
Fenâya vardı telef itdi anı tâli’-i şûm
Dögindi kaldı hemân dag-ı hasret ile nücûm
Köyindi şâm-ı firâkında toldı yaş ile Rûm
Kara geyürdi Karamana gussa itdi hücûm
O mâhı ince hayâl ile kıldılar ma‘dûm
Tolandı gerdenine hâle gibi mâr-ı semûm
Rıza-yı Hak ne ise râzî oldı ol merhûm
Hatâsı gayr-ı mu‘ayyen günâhı nâ-ma‘lûm
Zihî sa‘îd ü şehîd ü zihî şeh-i mazlûm
Yıkıldı yir yüzine aslına rücû‘ itdi
Sa‘âdet ile hemân kurb-ı hazrete gitdi

IV. Bent

Getürdi arkasını yire Zâl-i devr-i zamân
Vücûdına sitem-i Rüstem ile irdi ziyân
Dökildi gözyaşı yılduzları çoğaldı figân
Dem-i memâtı kıyâmet güninden oldı nişân
Girîv ü nâle vü zâr ile toldı kevn ü mekân
Akar su gibi müdâm aglamakda pîr ü cüvân
Vücûd iline akın saldı akdı eşk-i revân
Eyâ serîr-i sa‘âdetde pâdişâh-ı cihân
O cân-ı âdemiyân oldı hâk ile yeksân
Diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân
Nesîm-i subh gibi yirde koma âhumuzı
Hakâret eylediler nesl-i pâdişâhumuzı

V. Bent

Bir iki egri fesâd ehli nitekim şemşîr
Bir iki nâme-i tezvîri kıldı katline tîr
Gelür ezelde mukadder olan kalîl ü kesîr
Hezâr kayserün oldı leyâl-i ‘ömri kasîr
Eceldür âdeme derbend-i teng ü târ-ı ‘aşîr
Zarûrîdür bu ki ugrar ana cuvân ile pîr
Yirinî zîr-i zemîn eyledi o mihr-i münîr
Yirini gitdi cihândan niteki merd-i fakîr
Bu vâkı‘a olımaz halka kâbil-i ta‘bîr
Ki Erdişîr-i vilâyetde ola ‘âdet-i şîr
Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi ‘aceb
Ki oglına kıya bir server-i Ömer-meşreb

VI. Bent

Ferîd-i ‘âlem idi ‘âlim idi a‘lem idi
Muhammed ümmetine mevti mevt-i ‘âlem idi
Ziyâde mâtem idi hayl-i emr-i mu‘zam idi
Salâh u zühdi kavî i‘tikâdı muhkem idi
Meşâyih ile musâhib ricâle hem-dem idi
Kerâmet ile kerîmü’l-hisâl âdem idi
Nücûm gibi cihân-dîde vü mükerrem idi
Vücûdı muhteşem ü şevketi muazzam idi
Tevâzu‘ ile selâmında hod müsellem idi
Aceb o bedr-i tamâmun ne ‘âdeti kem idi
Hayflar oldı ana iftirâ ile gitdi
Huzûr-ı Hakka du‘â vü senâ ile gitdi

VII. Bent

Sipihrün âyinesinde görindi rûy-ı fenâ
Kodı bu kesret-i dünyâyı kıldı ‘azm-i bekâ
Garîbler gibi gitdi o yollara tenhâ
Çekildi ‘âlem-i bâlâya hemçü murg-ı hümâ
Hakîkaten sebeb-i rif‘at oldı düşman ana
Nasîbi olmasa tan mı bu cîfe-i dünyâ
Hayât-ı bâkîye irişdi rûhı iy Yahyâ
Şefîkı rûh-ı Muhammed refîkı zât-ı Hudâ
Enîsi gâyib erenler celîsi ehl-i safâ
Ziyâde ide yaşum gibi rahmetin Mevla
İlâhî cennet-i Firdevs ana turağ olsun
Nizâm-ı ‘âlem olan pâdişâh sağ olsun

Günümüz Türkçesiyle

I. Bent

1. İmdat, imdat, bu dünyanın bir yanı yıkıldı; ölümün celâlîleri (yol kesen eşkıyaları) Mustafa Han'ı alıp götürdü.

2. Güzelliğinin güneşi battı, divanı dağıldı; Osmanoğlu'nu (Osmanlı hanedanını) hileyle günah yükü altına soktular.

3. O meydan yiğidinin adı geçtikçe aleyhinde konuşurlardı; felek de zamanın padişahını o yana (iftiracıların yanına) döndürdü.

4. Yalancının kuru iftirası ve gizli kini gözyaşlarımızı akıttı, ayrılık ateşini yaktı.

5. Onun canı bir cani gibi cinayet işlemedi; yine de bela selinde boğuldu, erkânı (yanındaki ileri gelenler) dağıldı.

6. Keşke gözüm bu olup biteni görmeseydi; yazıklar olsun, gözüm bu kararı ona reva görmedi.

II. Bent

7. Ak giysiler giyip nurdan bir minareye döndü; gönlü ferahtı, sevinçle gündüz gibi aydınlanmıştı.

8. Halkın gözüne çiçek açmış bir ağaç gibi göründü; kulları da lale bahçesine dönmüş hâlde yanı başında yürüdü.

9. Cihan padişahı ise öfkeden ateşe dönmüş, bekliyordu; otağının çadırları karlı dağlara benziyordu.

10. Otağ, mazgallı burçlarla süslenmiş ak bir hisar gibiydi; şehzade yerinde durmayan güneş gibi el öpmeye yürüdü.

11. O ay parçası tutuldu, geri dönüp gelmedi; görenler ilkbahar bulutları gibi ağladılar.

12. Bu dünya çadırı iki başlı bir ejderhadır; ağzına düşen her zaman yok olup gider.

III. Bent

13. O dolunay gibi olgun, ilimler denizinin aşinası olan şehzade yokluğa vardı; uğursuz talih onu telef etti.

14. Yıldızlar dövünüp onun hasretinin yarasıyla kalakaldı; Rum diyarı (Anadolu) ayrılık akşamında yanıp tutuştu, gözyaşıyla doldu.

15. Gam Karaman'a hücum edip ona karalar giydirdi; o ayı ince hilelerle yok ettiler.

16. Zehirli bir yılan, ayın çevresindeki hale gibi boynuna dolandı (kirişin benzetmesi); o merhum, Hakk'ın rızası neyse ona razı oldu.

17. Hatası belirsiz, günahı bilinmez; ne mutlu bahtiyar bir şehit, ne mazlum bir şah.

18. Yeryüzüne yıkıldı, aslına (yaratıldığı toprağa) döndü; mutluluk içinde hemen Hakk'ın yakınına gitti.

IV. Bent

19. Zamanın Zâl'i onun sırtını yere getirdi; Rüstem'in zulmüyle vücuduna zarar geldi. (Zâl ile Rüstem, Şehnâme'nin baba oğul kahramanlarıdır; beyitte bu adlar olayın kişilerini de anar.)

20. Gözyaşı yıldızları döküldü, feryat çoğaldı; ölüm anı kıyamet gününden bir alamet oldu.

21. Bütün varlık ve her mekân ağlayış, inilti ve feryatla doldu; genç ihtiyar herkes akarsu gibi durmadan ağlıyor.

22. Akan gözyaşları vücut ülkesine akın saldı; ey saadet tahtında oturan cihan padişahı,

23. insanların canı olan o kişi toprakla bir oldu; fesat çıkaran şeytanın diri kalması reva mıdır?

24. Ahımızı sabah rüzgârı gibi yerde koma; padişahımızın soyunu hor gördüler.

V. Bent

25. Kılıç gibi eğri bir iki fesatçı, bir iki sahte mektubu onun ölümüne ok yaptı.

26. Ezelde takdir edilen, azı da çoğu da başa gelir; nice binlerce kayserin ömür geceleri kısa oldu.

27. Ecel, insan için dar ve karanlık bir geçittir; genç ihtiyar herkesin oraya uğraması kaçınılmazdır.

28. O parlak güneş yerini toprağın altı eyledi; dünyadan yoksul bir adam gibi hayıflanarak gitti. (İkinci mısraın başı "yerini bırakıp gitti" diye de anlaşılabilir.)

29. Bu olay (ya da bu rüya) halka yorumlanabilecek bir şey değildir: ülkenin Erdeşir'i olan hükümdarda aslan huyu bulunsun. (Aslanın kendi yavrusuna kıydığı inancına gönderme olarak okunur.)

30. Şaşılacak iş, böylesini kim görmüş, kim işitmiş: Ömer tabiatlı bir hükümdar kendi oğluna kıysın.

VI. Bent

31. Âlemde eşi yoktu, âlimdi, bilginlerin en bilginiydi; onun ölümü Muhammed ümmeti için âlemin ölümüydü.

32. Büyük bir yas, pek büyük bir felaketti; iyiliği ve zühdü kuvvetli, inancı sağlamdı.

33. Şeyhlerle sohbet eder, devlet ricaliyle dostluk ederdi; kerem ve cömertliğiyle güzel huylara sahip bir insandı.

34. Yıldızlar gibi dünyayı görmüş ve saygın biriydi; vücudu heybetli, haşmeti büyüktü.

35. Alçakgönüllülükle selam verişi de herkesçe bilinirdi; şaşılacak şey, o dolunayın hangi huyu eksikti?

36. Yazıklar oldu ona, iftirayla gitti; Hakk'ın huzuruna dua ve övgüyle gitti.

VII. Bent

37. Göğün aynasında yokluğun yüzü göründü; bu kalabalık dünyayı bırakıp ebedîliğe yöneldi.

38. Garipler gibi o yollara yapayalnız gitti; hüma kuşu gibi yüce âleme çekildi.

39. Aslında düşman onun yücelmesine sebep oldu; bu leş dünya ona nasip olmadıysa şaşılır mı?

40. Ey Yahya, onun ruhu ebedî hayata kavuştu; şefkatlisi Muhammed'in ruhu, yoldaşı Allah'ın zatıdır.

41. Dostu gayb erenleri, meclis arkadaşı safa ehlidir; Mevlâ rahmetini gözyaşlarım gibi çoğaltsın.

42. Allah'ım, Firdevs cenneti ona durak olsun; âlemin nizamı olan padişah sağ olsun.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Mersiye, aruzun "mefâ’ilün fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün" kalıbıyla yazılmış yedi bentlik bir terkib-i benddir. Terkib-i bend, her biri beyitlerden oluşan bentlerin birbirine ayrı kafiyeli birer beyitle bağlandığı bir nazım şeklidir; bendin asıl gövdesine "hane", bağlayıcı beyte "vasıta beyti" denir. Yahya'nın şiirinde her hane beş beyittir ve ardından gelen vasıta beytiyle her bent altı beyte ulaşır. Böylece şiir kırk iki beyit, seksen dört mısradır. Hanelerin dikkat çeken yanı, on mısraın tamamının aynı kafiyeyle bitmesidir: birinci bentte "-ânı", ikincide "-âra dönüp", üçüncüde "-ûm", dördüncüde "-ân", beşincide "-îr", altıncıda "-em idi", yedincide "-â" sesleri bendin sonuna kadar sürer. Vasıta beyitleri ise kendi içinde kafiyelidir ve her biri bir bendi kapatan kısa bir hüküm gibi durur: "gözüm" redifli pişmanlık, iki başlı ejderha, şehzadenin Hakk'a dönüşü, padişaha seslenen yakarış, "Ömer-meşreb" hükümdara hayret, iftirayla gidiş ve son dua. Mahlas, yedinci bendin dördüncü beytinde "iy Yahyâ" seslenişiyle geçer.

Bentlerin sırası bir anlatı çizgisi izler. Birinci bent haberi ve hükmü verir: dünyanın bir yanı yıkılmış, şehzade bir iftiranın kurbanı olmuştur. İkinci bent ölüm sahnesini, şehzadenin ak giysiler içinde otağa yürüyüşünden geri dönmeyişine kadar anlatır. Üçüncü bent ölümün kendisini ve yankısını, dördüncü bent sorumluyu ve padişaha yöneltilen sitemi, beşinci bent ölümün kaçınılmazlığı ile olayın akla sığmazlığı arasındaki gerilimi işler. Altıncı bent şehzadenin portresidir; yedinci bent ise ruhun yücelişini ve duayı getirir. Mersiye türünün alışılmış bölümleri (dünyanın geçiciliği, yas, övgü, olayın tasviri, dua) burada da bulunur, fakat olayın tasviri şiirin başına alınmış ve iki bende yayılmıştır. Bu düzen, Yahya'nın mersiyesini öteki örneklerden ayırır; Hasar da onu Fünûnî ve Mu'înî ile birlikte olayı baştan sona anlatan şairler arasında sayar.

Metin Üzerine

Burada verilen metin, Recep Hasar'ın 2018 tarihli tezinde Mehmed Çavuşoğlu'nun Yahya Bey ve Dîvânından Örnekler (1983) kitabından aktardığı çeviriyazıdır; Hasar'ın düzenindeki bent ve beyit sırası aynen korunmuştur. Bu döküm kırk iki beytin tamamını içerir, okunamayan ya da eksik mısra yoktur. Yalnız tezin dökümünde ayn harfini gösteren işaret ‘ biçiminde yazılmıştır. Hasar üç yerde yazmadaki okuyuşu dipnotta verir: ikinci bendin üçüncü beytinin ilk mısraı yazmada "Tururdı şâh-ı cihân hiddet ile nâra dönüp" sırasıyla geçer; üçüncü bendin ikinci beytine "hattına" okuyuşu not edilmiştir; beşinci bendin ikinci beytindeki "leyâl-i ‘ömri" yerine yazmada "ola libâs-ı ömri" yazılıdır. Çavuşoğlu'nun 1977'de yayımladığı tenkitli divan neşrine doğrudan ulaşamadık; metni bu neşirle karşılaştırma imkânımız olmadı.

Şiirin bir başka tam okuyuşu Ahmet Atilla Şentürk'ün Yahya Beğ'in Şehzade Mustafa Mersiyesi yahut Kanunî Hicviyesi (2009) adlı kitabındadır ve Semra Güler'in tezinde beyit beyit aktarılmıştır. Bent ve beyit sayısı iki okuyuşta aynıdır, sıra da değişmez; farklar kelime düzeyinde kalır. Şentürk'ün metninde ikinci bendin ikinci beyti "Yürürdi kulları önince", üçüncü bendin ikinci beyti "Göyündi şâm-ı firâkından", aynı bendin beşinci beyti "Zihî şehîd sa‘îd ü", dördüncü bendin ilk mısraı "Zâl-i devr ü zemân", son bentteki mahlas beyti "ey Yahyâ" biçimindedir. En belirgin ayrılık üçüncü bendin vasıta beytindedir: Hasar'da "Yıkıldı yir yüzine aslına rücû‘ itdi", Şentürk'te "Yüz urdı hâke o meh aslına rücû itdi" okunur. Beşinci bentteki "târ-ı ‘aşîr" Şentürk'te "târ-ı ‘asîr" (zor), "Erdişîr-i vilâyet" ise "Erdişîr-i velâyet" olarak geçer. Sitemizdeki mersiyeler yazısında alıntılanan beyitlerde görülen küçük yazım farkları bu iki okuyuşun ayrılığından kaynaklanır. Günümüz Türkçesine aktarımda, anlamın belirsiz kaldığı yerlerde Şentürk'ün Güler tarafından aktarılan çevirisinden yararlandık.

Bir ayrıntı daha not edilmelidir. Yahya'nın Gelibolulu Âlî'ye anlattığına göre şiiri mahlas koymadan yazmıştı. Divandaki metinde ise mahlas son bentte yer alır. Çavuşoğlu'nun tespitine göre Yahya divanını üç kez tertip etmiş ve her seferinde şiirlerinde bazı değişiklikler yapmıştır; mahlasın sonradan, divana alınırken eklenmiş olması bu yüzden mümkündür. Bu çıkarım bize aittir, kaynaklarda bu yönde bir tespit bulamadık.

Anlam ve Söz Sanatları

Şiirin imge dünyası gök cisimleri üzerine kurulmuştur. Şehzade, güzelliğiyle güneştir (mihr-i cemâl), yürüyüşüyle yerinde durmayan güneştir (mihr-i bî-karâr), olgunluğuyla dolunaydır (bedr-i kâmil, bedr-i tamâm), ölümüyle de tutulan bir ay parçasıdır (mâh-pâre). Divan şiirinde güzelin yüzü için sık kullanılan bu benzetmeler, burada bir ölüm haberinin dili hâline gelir. Tutulma imgesi hem ölümü hem de ışığın bir başka cismin araya girmesiyle kesilmesini anlatır; ışığı kesen şeyin adı şiirde açıkça konur: iftira, hile, düzme mektup. Güler'e göre dolunay benzetmesi, kırk yaşına yaklaşmış bir şehzadenin olgunluk çağını da hatırlatır. Üçüncü bendin dördüncü beytinde ay imgesi en sarsıcı biçimine ulaşır: ayın çevresindeki hale, şehzadenin boynuna dolanan zehirli yılana dönüşür. Kirişin yılana benzetilmesi Mu'înî'nin mersiyesinde de görülür; Hasar bu ortaklığı ayrıca kaydeder.

İkinci bent, bütün mısralarını "-âra dönüp" sesiyle bitirerek bir dönüşümler zinciri kurar. Şehzade nurdan bir minareye, gündüze, çiçekli bir ağaca, güneşe döner; kulları lale bahçesine, padişah ateşe, otağın çadırları karlı dağlara, otağın kendisi ak bir hisara döner. Bendin sonunda aynı söz bu kez geri dönmemeyi anlatır: "Tutıldı gelmedi çünkim o mâh-pâre dönüp". Redifin anlamı böylece bendin içinde tersine çevrilir. "Tonandı ağlar ile" ifadesindeki "ağ", eski Türkçede "ak" sözünün söylenişidir; Güler ve Şentürk mısraı "ak giysilerle donandı" diye anlar. Bendin renk düzeni de dikkat çekicidir: şehzadenin ak giysileri, karlı dağlara benzeyen çadırlar ve ak hisar bir yanda, ateşe dönmüş padişah ile lale bahçesine dönmüş kullar öbür yanda durur. Güler, Kanuni devrinde padişah otağının kırmızı olduğunu hatırlatarak şairin otağın rengi ile padişahın öfkesi arasında bağ kurduğunu düşünür. Vasıta beytindeki iki başlı ejderha da çadırın ağız gibi açılıp içine gireni yutan kapısını çağrıştırır; bu son yorum bize aittir.

Söz oyunları şiirin ağır hükümlerini taşıyan araçlardır. Birinci bendin ikinci beytinde hile anlamındaki "âl" ile hanedanı karşılayan "Âl-i ‘Osmân" yan yana konur ve iki kelime arasındaki ses benzerliği, hanedanın hileyle günaha sokulduğu fikrini tek bir söyleyişte toplar. Beşinci beyitte "cinâyet", "cânî" ve "cân" kelimeleri aynı kökten türemiş gibi ses verir; şair suçsuz bir canın cani gibi öldürülmesini bu yakınlıkla anlatır. Dördüncü bendin dördüncü beytindeki "akın saldı akdı" söyleyişi, gözyaşının akışını bir akıncı birliğinin saldırısına benzetirken iki kelimenin sesini birbirine yaslar; asker şairin kendi dünyasından gelen bir benzetmedir. Beşinci bendin dördüncü beytinde ise "Yirini" kelimesi iki mısraın başında iki ayrı anlamla tekrar edilir: ilkinde "yerini", ikincisinde "yerinerek, hayıflanarak". Klasik belâgatte cinas denen bu sanat, şehzadenin hem toprağın altına inişini hem de dünyadan pişmanlıkla ayrılışını aynı sözde birleştirir.

Dördüncü bentteki Zâl ve Rüstem adları, şiirin tevriye (iki anlamlı söyleyiş) bakımından en çok tartışılan yeridir. Yakın anlamıyla Şehnâme'nin iki kahramanını anan beyit, uzak anlamıyla şehzadeyi yere düşürüp boğan Zal Mahmud Ağa'yı ve sadrazam Rüstem Paşa'yı gösterir. Güler'in Şentürk'e dayanarak aktardığı bu okuyuş, beytin bir İran destanından söz ediyormuş gibi yaparak suçlunun adını açıkça koymasına dayanır. Aynı bentte "Diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân" mısraı, bu adla anılan kişinin cezalandırılmasını isteyen bir soruya dönüşür; Hasar bu mısraı şairin intikam isteği olarak yorumlar. Beşinci bendin son iki beytinde hedef padişahın kendisine kayar. "Erdişîr-i vilâyet" terkibinde, Güler'in belirttiğine göre Pehlevîcede "mukaddes hükümdar" anlamına gelen Erdişîr adı geçer ve kelimenin sonundaki "şîr" (aslan) ile mısra sonundaki "âdet-i şîr" arasında ses ilişkisi kurulur. Şentürk bu beyitte aslanların kimi zaman kendi yavrularına kıydığı inancına gönderme görür. "Ömer-meşreb" sıfatı ise adaletiyle bilinen Hz. Ömer'e benzetilen hükümdarı, oğluna kıyması üzerinden aynı benzetmeyle yaralar; Şentürk burada Hz. Ömer'in cahiliye döneminde çocuğunu toprağa gömdüğü rivayetine de bir ima bulunduğunu ileri sürer.

Altıncı bent, "idi" redifiyle geçmiş zamanda kurulmuş bir portredir ve öfkenin yerini övgüye bıraktığı tek bölümdür. Şehzade âlim, zühd ve takva sahibi, şeyhlerle sohbet eden, devlet adamlarıyla dostluk eden, heybetli ve alçakgönüllü biri olarak çizilir. İlk beyitteki "mevti mevt-i ‘âlem idi" söyleyişi, "âlimin ölümü âlemin ölümüdür" anlamındaki yaygın Arapça sözü hatırlatır; bu bağlantı bize aittir. Hasar, bendin tamamını mersiyelerde şehzadenin padişahlığa layık görülmesinin iyi bir örneği olarak aktarır. Bendin sonundaki soru, "o dolunayın hangi huyu eksikti", portreyi bir savunmaya çevirir. Vasıta beytinde "iftirâ ile gitdi" ve "du‘â vü senâ ile gitdi" mısraları aynı redifle biter; şair ölümün sebebiyle ruhun gidişini yan yana koyar.

Yedinci bentte ton değişir. Göğün aynasında yokluğun yüzü görünür, şehzade dünyanın kalabalığını bırakıp hüma kuşu gibi yüce âleme çekilir. Hüma, divan şiirinde gölgesi düştüğü kişiye devlet getirdiğine inanılan kuştur; burada dünyaya meyletmeyen ruhun simgesi olarak kullanılmıştır. Üçüncü beyitteki düşüncede, düşman şehzadenin yücelmesine sebep olmuş, dünyanın leşi ona nasip olmamıştır. Mersiyelerde ölümün şehitlik olarak yorumlanması ortak bir motiftir. Şiirin son mısraı ise bütün mersiyenin en çok yorumlanan yeridir: "Nizâm-ı ‘âlem olan pâdişâh sağ olsun." Mısraın nasıl anlaşılması gerektiği ve Şentürk'ün bu duayı nasıl yorumladığı sitemizdeki mersiyeler yazısında ele alınmıştır. Burada yalnız şunu ekleyelim: "nizâm-ı âlem" sözü, şehzade katillerini meşru gösteren gerekçenin adıdır Güler'in aktardığına göre Rüstem Paşa, mersiyeden sonra Yahya'nın da "nizam-ı âlem için" katledilmesini padişahtan istemiş, Kanuni buna izin vermemiştir. Şiirin bu gerekçeyi son mısrada bir dua kalıbı içinde anması rastlantı olmayabilir; bu okuyuş bize aittir.

Tarihî Bağlam

Mersiyenin konusu, 1541'den 1553'e kadar Amasya sancakbeyi olan Şehzade Mustafa'nın, Ekim 1553'te Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugâhta babasının otağında boğdurulmasıdır. Taşlıcalı Yahya o sırada ordudaydı ve şiir kısa sürede askerler arasında elden ele dolaştı. Şiirin yazılış zamanı, Gelibolulu Âlî'nin anlattığı yayılış hikâyesi, Rüstem Paşa'nın yeniden sadrazam olduktan sonra şaire tavrı ve Yahya'nın İzvornik'e gönderilişi, öteki on sekiz mersiyeyle birlikte Şehzade Mustafa Mersiyeleri yazımızda ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Burada şiirin kendi beyitlerinde iz bırakan olaylar üzerinde durulmuştur.

Şiir, tarih kaynaklarının anlattığı sahneyle birçok noktada örtüşür. Güler, şehzadenin suçsuzluğunu göstermek için babasının otağına beyaz giysilerle gittiği bilgisinin ikinci bendin ilk beytiyle uyuştuğunu belirtir. Aynı araştırmacıya göre birinci bendin beşinci beytindeki "tağıldı erkânı" sözü, şehzade öldürüldükten sonra dışarıda bekleyen mirahurunun ve alemdarının da öldürülmesine işaret eder; Hasar da bu mısraı şehzadenin maiyetinin dağıtılması ve mallarına el konulmasıyla ilişkilendirir. Üçüncü bentte Karaman'ın anılması olayın geçtiği yöreyi gösterir. Beşinci bendin ilk beytindeki "bir iki nâme-i tezvîr", Rüstem Paşa'nın şehzadenin İran şahıyla anlaştığı izlenimini uyandırmak için düzdürdüğü ileri sürülen mektuplara gönderme olarak okunur. Güler, birinci bendin üçüncü beytindeki "geçerler idi" ifadesinde padişahın yanında şehzade aleyhine konuşanların, dördüncü beyitteki "yalancı" sözünde ise Rüstem Paşa'nın kastedildiğini düşünür.

Yahya'nın şehzadeyle ilişkisi bir intisap bağına dayanmaz. Hasar, şairin Şehzade Mehmed'e mersiye yazmış olmasına karşın Mustafa'ya kaside sunmadığını belirtir; Yahya daha çok Rüstem Paşa'nın himayesinde bulunmuş, Eyüp'teki bazı vakıfların mütevelliliğine getirilmişti. Mersiyede en ağır sözlerin bu eski hamisine yöneltilmesi bu yüzden dikkat çekicidir. Güler'in Şentürk'e dayanarak aktardığına göre Rüstem Paşa 1561'de ölünce Yahya onun için de bir mersiye yazmış, fakat bu şiirde Rüstem'in ölüm haberinin kendisini uzun süre kederlendirdiğini, bu sevindirici haberin yalan olabileceğinden endişe ettiğini söyleyerek paşayı hicvetmiştir. Güler, Yahya'nın sonraki yıllarda padişaha sunduğu kasidelerle maddi sıkıntısını anlatıp yardım istemesine karşın karşılık görmemesini, Kanuni'nin mersiyedeki ağır ithamlara duyduğu öfkeye bağlar.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Mehmed Çavuşoğlu, Yahya Bey ve Dîvânından Örnekler, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1983, s. 96-106 (Hasar'daki aktarımla).
  • Mehmed Çavuşoğlu (haz.), Yahya Bey, Dîvân (Tenkitli Basım), İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1977 (TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki künyeyle; neşre doğrudan ulaşılamadı).

Akademik çalışmalar

Kitaplar

  • Ahmet Atilla Şentürk, Yahya Beğ'in Şehzade Mustafa Mersiyesi yahut Kanunî Hicviyesi, İstanbul: Timaş Yayınları, 2009 (Güler'deki aktarımla).

Çevrimiçi kaynaklar