Merzifonludur. Hüseyin Efendi bin Ahmed bin Mustafa bin Abdullah’ın mahdûmudur. Merzifon’un Hacı Bâlî Mahallesi’nde 1267 senesi muharreminde doğdu. İki yaşında iken pederinin vefâtıyla vâlidesi yanında büyüdü.
Sıbyân mektebinde hıfz-ı Kur’ân ederek fünûn-ı ibtidâ’iyyeyi Amasya Rüşdiyyesinde görüp medrese tahsîline başladı. Amasya’da Şirvânî Mustafa Efendi’den tahsîl-i ulûm edib 1291’de İstanbul’a gitdi. Bir yıl kadar tahsîlini ikmâle çalışdı.
1292’de açılan müsâbaka imtihânında isbât-ı ehliyet etdiğinden Beşiktaş’ta Askerî Rüşdiyye mektebinde Türkçe mu’allimi oldu. Üç yıl bu vazîfesini îfâ etdikten sonra 1296’da Selânik’te ilk te’sîs ve küşâd edilen Terakkî mekteb-i husûsîsine mu’allim oldu. [192]
Bu mektebte fünûn-ı muhtelifeden yedi yıl tedrîsât ile iştigâl etdikten sonra 1304’de yine orada İdâdî-i mülkî mektebine mu’allim oldu. Yıllarca bu mektebte kalıp vezâ’if-i tedrîsini hüsn-i îfâ ederek mu’ahharan Selânik Rüşdiyye-i askeriyyesine Türkçe ve ba’dehû Arabça mu’allimi oldu.
1326 senesi cumâdelâhiresinde meşrûtiyet i’lân edildiğinden açılan meb’ûsân intihâbâtında taraf-ı âcizânemden verilen îzahât üzerine Amasya meb’ûsu olup İstanbul’a geldi. Meclis-i Meb’ûsan’ın ilk feshine kadar vazîfesine devâm etdi.
1330’da Gelenbevî Mekteb-i idâdîsine edebiyât ve Mercân mekteb-i idâdîsine Türkçe mu’allimi oldu. 1331’de mezkûr mektebler sultânîye kalb edildiğinden Gelenbevî mekteb-i sultânîsine edebiyât ve felsefe mu’allimi olarak ibkâ edildi. 1333’de terfî’an Bezm-i âlem Vâlide sultânîsine edebiyât mu’allimi oldu.
1335’de açılan intihâbâtda Isparta meb’ûsu olup mu’allimlik uhdesinde ibkâ edildi. Meclisin feshine kadar her iki [193] vazîfeyi de gördü. Sonra mu’allimlik vazîfesine devâm edib İstanbul civârında Yeşilköy’de ikâmet etdi. 1340’da sinni kemâle erdiğinden tekâ’üd edilip mütâla’a-i edebiyât ve tanzîm-i eş’âr ile dem-güzâr oldu.
Mu’ahharan Yeşilköy’den kalkıp Kâdıköyü’nde mahdûmu Ahmed Azmî Bey’in hânesine nakl-i ikâmet ve orada 1350 senesi cumâdelûlâsının beşinci gecesi âlem-i ebediyyete göçüp gitdi. Âlim, şâir, fâzıl, elsine-i selâsede mahâreti müsellem, feylesof-meşreb, muktesid, inzivâyı sever, edîb-i meşhûr idi.
Derd-i ma’îşet kendisini mu’allimliğe çabuk atmayıp da medrese tahsîlini ikmâl, kavâ’id-i kelâmiyyeye ve tefsîr ve hadîse âid ma’lûmâtını tevsî’ edebilseydi, fezâ’il-i ilmiyyesi daha yüksek, akâ’id-i dîniyyesi daha sağlam olurdu. Çünkü gâyet zekî, kuvve-i hâfızası mükemmel, karîhası gâyet ceyyid idi.
Evkâf-i İslâmiye Müzesi müdür-i muhteremi fâzıl-ı meşhûr Emîn Paşazâde Mahmûd Kemal Bey Efendi “Son Asır Türk Şâ’irleri”[194] adlı eser-i matbû’unda diyor ki: “Mu’allim Cûdî Efendi fazîlet-i ilmiyye erbâbının en mümtâzlarındandır. Senelerce okumuş, senelerce okutmuş, ilimde rüsûh hâsıl etmişdir.
Arab ve Acem lisânlarına lisân-ı mâder-zâdî derecesinde vâkıf üç lisânda o lisânların en mütemeyyiz şâir ve nâsirleri mertebesinde nazm u nesre muktedirdir. Fransızcaya da âşinâdır. Hatta Lamartin’in “Gül” manzûmesini nazmen tercüme etmişdir. Kemâl-i sür’ât ve suhûletle şi’r söyleyenlerdendir. Şi’rleri tekellüfden âzâdedir.
Şeyhülislâm Ebu’s-Su’ûd merhûmun Sultân Süleyman hakkındaki Arabça mersiyye-i meşhûresinin tercüme edilmesini vaktiyle ba’zı fuzalâ-yı ehibbâya teklif etmişdim. O zamân Selânik’te bulunan Cûdî Efendi bir kaç sâ’at içinde kemâl-i metânet ve letâfet ile hem nazmen hem de nesren tercüme etdi. Tercemelerini Ebu’s-Su’ûd merhûm görse takdîr eder.
Eş’ârı ekseriyyetle mutasavvıfânedir. Yenişehirli Avnî Bey istisnâ edilirse Cûdî Efendi mutasavvıfâne şi’r söyleyenlerin umûmuna tefevvuk edebilir. Hikemî ve garâmî şi’rlerinde metânet [195]ü nefâset arz-ı dîdâr etmektedir. Eski ve yeni yolda söylemiş olduğu eş’âr-ı bedî’a bir kaç dîvân teşkîl edecek mikdârdadır.
Te’essüf olunur ki bu kıymetdâr eserler kitâb hâlinde tab’ olunamadı. Zayâ’ tehlikesinden kurtulamadı. Fazîlet-i ilmiyye ve hulkiyyesi bütün âşinâlarca müsellem olan birâderim Ahmed Tevfîk Bey’in irtihâlini müte’âkiben Cûdî Efendi o zamân ikâmet eylediği Yeşilköy’den gönderdiği mektûblardan birinde (6 Haziran 1339) der ki:
“Kimin kimden evvel gideceği belli değil. Şâyet ben sizden evvel yolcu olursam beni Sünbül Efendi’ye nakl ü defn ediniz. Pîr-i müşârün-ileyh Merzifonlu olduğundan hem-şehrimdir. Elbetde civârında bana bir yer verir.²³⁴ Etkıyâ-yı üdebâ bir kadr-şinâslık gösterip de kabrime taş dikmek himmetinde bulunursa²³⁵ kitâbe olarak şu gazelimi nakş etsinler:
Şi’rden başka safâ peymânesi nûş etmedim
Bikr-i mazmûndan öte duhter der-âgûş itmedim
Mest-i fikrim neş’e-i idrâk ile dem-sâz olup
Vakti söyletdim zebân-ı hâli hâmûş itmedim
[196]
Bî-sadâ âheng-i ilhâmâta itdim vakf-ı gûş
Sâz-ı rûhânî-tarabdan başka ses gûş itmedim
Neş’e-i ûlâyı asla bulmadım hâlis ayâr
Neş’e-i uhrâyı bey’-i nakd-i mağşûs itmedim
Hiss-i hayvânîyi buldum bir kalender iştihâ
Sabra habs itdim gezer ber-hâne berdûş itmedim
Kılmadım deryûze-i mîr ü vezîr ü padişâh
Hırka-i haysiyyeti bir bâba mefrûş itmedim
Enderûn-ı sîneyi rüşdümle tevşîh eyledim
Sadrımı tıflâne zibâyişle menkûş itmedim
Tac ü destârın gurûrundan tehâşî’ eyledim
Nûr-ı irfân üstüne tercîh-i serpûş itmedim!
Çok şey öğrendim unutdum nakş-ı hâtır nâmına
Bir tesellî kaldı kim hakk-ı ferâmûş itmedim!
Yetmiş üç yıldır geçirdim nîg u bed çok rûzgâr
Ben tebahhur eyledim Cûdî fakat cûş itmedim”
Muhterem-i fâzıl, Cûdî Efendi’ye karşı bu hakk-şinâsâne sitâyişleriyle kendi kemâlini gösterdi. Cûdî Efendi kendisinin [197] yetiştirdiği Selânik erenlerinden ve binlerce şâkirdân-ı irfânından cenâze alâyı beklerken hazret-i Kemâl ile iki oğlundan ve yirmiyi geçmeyen avâm ve ameleden başka cenâzesinde kimseyi göremedim.
Cûdî Bey, 1301’de Selânik’te te’ehhül edib üç erkek evlâdı dünyâya geldi. Birinci oğlu Mehmed Nûru’l-hudâ Bey kendisinden evvel vefât etdi. Diğer oğulları Ahmed Azmî, Hüseyin Sâfî Beylerin her biri ricâldendir. Fâzıl-ı müşârün-ileyhin eş’ârı bir kaç dîvân teşkîl edecek kadar çoktur. “Son Asrın Türk Şâ’irleri” adlı Hazret-i Kemâl Bey Efendi’nin eser-i matbû’unda ba’zı gazel ve eş’ârı yazılıdır.
Merhûmun kendisinden taleb ü ricâ etdiğim eş’ârından olmak üzere “harb-i umûmî” hakkında kendi kalemiyle yazılan şunu lutf etdi:
“Amasya Müverrihi muhterem hem-şehrim Asrî mahlas Hüseyin Hüsâmeddîn Efendi’ye hediyye-i kalemiyye-i Cûdî”
Harb-i Umûmî [198]
Vaktâki ufuklar güneşe cilveler itdi
Her çehreyi bir renk ile ağlargüler itdi
Yüz virdi nebâtâta seher güller açıldı
İmdi kanını akşama pejmürde ter itdi
Bir lutf ile ağûşa alub okşadı öpdü
Nevzâdını ağzında erir bir şeker itdi
Bir lahza göz açdırdı mevâlîd-i hayâta
Söndürdü ebed hasret-i nûr-ı nazar itdi
Bî-tâb düşen dîdelere hâb-ı siyâhı
A’yâna sevâd-ı şebi kuhlü’l-basar itdi
Ferdâdaki bin fitne temâşâsına ya’nî
Tâ dün geceden tehyi’e-i mâ-hazar itdi
Hilkat ana tevdî’ ideli nûr ile nârı
Dünyâ yüzüni ma’reke-i hayr u şer itdi
Terkîb-i mizâc itmeye kimyâger-i hestî
Dâ’im o büyük potadan ahz-ı cemr itdi
Bir mâyi’-i nârı ile pürtâs-ı cehennem
Döndükçe hümeyyâsını gû-jâj itdi
[199]
Âteş suya menba’ su dahi akl u hayâta
Yâ Rabb bu havârık beni âsîme ser itdi
Hâk oldu hevâ oldu, su oldu yine sönmez
Âteş ki Hüdâ hilkate asl-ı güher itdi
Âteş ne dimek!Hırkat-i kûyuna ki her dem
Pervâne-i zerrât ana tahrîk-i per itdi
Çakmakda sükûn buldu cümûdiyyede dondu
Bir sadmeye ta’lîk ile izmâr-ı fer itdi
Kânûn-ı kadîm oldu tesâdümle şerârât
Dest-i kader akvâmı hadîd ü hacer itdi
Hodkâm ü harîs âteş-i hassâs-ı hayâtın
Tâb-ı lehebin şem’-i dimâg-ı beşer itdi
Üstündekini bâd-ı hevâ beslemiyor hâk
Bir nâna bedel cümlemizi rençber itdi
Hâkin mi, hevânın mı, suyun mu bu kesâfet
Ebri gözüne perde-i şems ü kamer itdi
Göklerdeki encüm gibi yerlerdeki akvâm
Nevbetle tulû’ eyledi neşr-i şerer itdi
[200]
İskender ü Dârâları dârât ile geçdi
Devrân izini sildi, adîmü’l-eser itdi
Her hey’et-i kavmiyye birer fitne ocağı
Yandıkca içinden dışı neşr-i şerer itdi.
Ey vâhid-i Mutlak bu nasıl çifteli âlem
Ya zevc ile ya zıd ile arz-ı sûr itdi
Âdem ile iblîs ve Mûsa ile Fir’avn
Ahmed ile Ebû Cehl mukâbil güzer itdi.
Her zindeye bir düşmen-i cân oldu musallat
Her neşveyi bir vak’a humâr-ı keder itdi.
Başdan başa târîh-i beşer kanlı hikâyât
Dünyâya gelen hûn ile nakş-sîr itdi.
Canlandı hayâlimde yine mâzî-i mürde
Vahşet ki dirildi medeniyyet sefer itdi
Hep aynı adüvv aynı sebeb aynı vukû’ât
Meydân-ı tekerrürde yine kerr ü fer itdi
Söylenmeyi ister ki gönül hâle münâsib
Mâzî-i karîbe biraz atf-ı nazar itdi
[201]
Moskof iki yüz on senede ref‘-i ser itdi
Osmanlı aleyhinde hemân fitneler itdi
Dünyâyı kokutmakdı tabî’atleri zâten
Petro, Katerin dûd-ı kazzdan beter itdi
Ey baltasını taşa vuran Baltacı Paşa!
Sen kesmediğin şâhı felek bir şecer itdi
Zakkûm-ı zemîn oldu zılâlinde kalanlar
Dünyâda iken zevk-i azâb-ı sekar itdi
Hürriyyet-i ebnâ-yı beşer keyfine kurbân
Akvâmı sitibdâdına fermân-ber itdi
El atdı cenûba kocaman dübb-i şimâlî
Şarka baş urub garbı dahi yâ güzer itdi
Bahr-ı Azağı yutdu Kerec kal’asın aldı
Ordusunı müstevlî-i mülk-i Teter itdi
İndi kara günler gibi tâ Bahr-i siyâha
Emvâc-ı fesâdâtını ilkâ-yı berr itdi
Kazdığı çehe düşdi Çehistân ü Lehistân
Hokand u Buhârâyı çeküb der-kemer itdi
[202]
Kafkası aşub Tiflîse müflis gibi kondı
Tebrîzi de âzürde-i tiğ ü teber etdi
Dikdi çıkası gözlerini millet ü mülke
Gasb itmek içün fırsata nasb-ı nazar itdi
Kuvvetlenecek olsa biraz bünye-i devlet
Kan dökmek için fitnesini nîşter itdi
Ma’lûl iken emrâz-ı fesâdât ile mülkü
Islâh-ı re’âyâyı bize derd-i ser itdi
Islâha kıyâm eyledik iptâline kalkdı
İptâlini men’ eyledik ikâ’-ı şerr itdi
Ebnâsın esâretde ezerken o riyâkâr
Kendin üvegi evlâdımız’öz peder itdi
Efkâr-ı umûmîyeyi tezvîr ile tağlît
Da’vâsını mesmû’a-i herr mü’temer itdi
Fir’avn ile Nemrûda dokuz taş çıkaran çâr
Bir lu’b ile lâhîlere arz-ı hüner itdi
Bir kavmi ki bizden ayırub dâme düşürdü
Varlıklarını lokma-i şâm ü seher itdi
[203]
Ağreb ki bu ahvâlî görüp yâhud okurken
Görmem ki selefden halef ahz-ı ‘iber itdi
Gâfil medeniyyet seni kaç kerre bu Moskof
İğfâl ile takrîb-i kenârı hatar itdi
Evvelce Napolyonlar akın eyledi Rusa
Şimdiyse Fransızlar ana sevk-i zer itdi
Beyhûde değilmiş Bonapartın hücumâtı
Dünyâyı Kazak kaplamasından hazer itdi
Moskof ezelî düşmânımızdır, biliriz hep
İngiltere bilmem ki nemizden zarar itdi
Hindi, Adeni, Basrayı, Kıbrıs ile Mısrı
Gasb eyledi Balkanları zîr ü zeber itdi.
İslâma adâvetde Kazakdan geri kalmaz
Sudanda Müselmânlara Gîliz neler itdi
Tilki kafadâr oldu bugün dübb-i kebîre
Milyonla benî âdemi hetk ü heder itdi
Hem kuvveti var hem de cühûdâne nifâkı
“el-Hâ’inu hâ’if” revişinde siper itdi
[204]
Moskofları ezdirdi Japon kavmine evvel
Sonra ikisin müttefik-i yek-diger itdi
Her kavmin alır kânını ırk-ı tama’ından
Fussâd-ı zebân ü kalemin nîşter itdi
Hep İngilizin nef’ine bâdî-i nemâdır
Bir kavm ki kan dökdü veya sarf ü zer itdi
Yek-digere ezdirdi kadîmi rükebâsın
A’dâsını âmâline hâdim nefer itdi
Çay taşı ile çay kuşu vurmak ana mahsûs
İblîsi bu vâdîde meğer râhber itdi
Tezvîrinin esrârını keşf itmedi kimse
Allâh meger selb-i ukûl-i beşer itdi
Tezvîri Mûsânna’ ki siyâsetle riyâyı
Mezc eyledi kör gözlere kühl-i basar itdi
Mevcûd-ı muhayyeldür ecânib nazarında
Her İngilizin zihnine bu nükte yer itdi
Hod-kâm ü harîs İngilizin nef-‘i hasîsi
Âsâyiş-i dünyâyı hebâ vü heder itdi
[205]
Bir zelzele-i hırs ü tahakküm ki cihânı
Oynatdı yerinden haşr-ender-haşretdi
Bir fitne-i uzmâ-yı cihân-sûz ki yek-ser
Ma‘mûreleri gark-ı lehîb ü şerer itdi
On milyonu geçdi, ölen eşhâs tüvânâ
On misli avâ’il de sefâletde yer itdi
Ey adl-i ilâhî yetiş imdâdına halkın
Öldür şu büyük kâtili artık yeter itdi
Ey hırs u hased menba’ı bârid Biritanya
Hilkât ne zamân tesviye-i bahr ü berr itdi
Şeytân gibi habs itdi seni bahr-i muhîte
Bir zümre-i sengîn-dile bi’se’l-makarr itdi
Sisler içine gömdü dumanlar ile boğdu
Tütsü virilen tilki ininden beter itdi
Bin fitneye mâl itdiğin ol mevki-i mağrûr
Zilletle sukût eylediğinden haber itdi
Mısrın koçanı kaldı harîsin boğazında
Hindin kara sevdâsı ta’âmın büber itdi
[206]
Yâ Râbb ne tenezzül-! o gurûr u azametle
Kâtiller ile şirkete tenzîl-i ser itdi
Yelkenleri indirdi suya, düşdü telâşa
Balkanlara dek sayha-i eyne’l-meferr itdi
İmdâd diye her kapınun çâkini çaldı
Allâh onu sâ’il gibi bir der-beder itdi
Hakk bâtıla çaldı galebe! Hazret-i Allâh
Her yerde birin mazhar-ı feyz-i zafer itdi!
Ey sarsar-ı pür-gayz-ı ta’assub ne esersin
Envârına karşı seni Hakk bî-eser itdi
Bir püfle sönen İngiliz ikbâli mi İslâm?
İslâmı Hüdâ haşre kadar şûle-ver itdi.
Fî 23 Şubat sene 1330 Ayastefanos Mu’allim Cûdî