Özgün Metin
Vezin: Mefâʻilün Feʻilâtün Mefâʻilün Feʻilün
I. Bent
Gelüñ beri idelüm ḥaşr olunca efġânı
Ki nev-civân iken aldırduḳ ol güzel ḫanı
Demidür aḳar ise dem durur gözüm ḳanı
Bulımadum arayup taḫt-ı dilde sulṭânı
Ol idi ḥüsn ile ʻâlemde Yûsuf-ı sânî
ʻAṭâ vü cûd u seḫâda yoġ idi aḳrânı
Nifâḳ u buġż idüp ol ḫana daḫi iḫvânı
Kim itdiler ṣanasun yine mâh-ı Kenʻân’ı
Ḫaber virüñ gideyin ḳande gitdi ol ḫanum
Bu intiẓâr ile çıḳsa ʻaceb midür cânum
II. Bent
Bu çarḫ-ı pîre-zen anuñla ṭurfe-ḥâl itdi
Niçe anuñ gibi câna bu resme âl itdi
Şehâdet eyler idi ḳalb intiḳâline
Ḳażâya râżî olup emre imtisâl itdi
Çerâġ-ı rûşeni söyündi âl-i ʻOsmân’uñ
O meh ġurûba varup çünkim intiḳâl itdi
Neşâṭ u ʻayş-ı cihân oldı mâteme tebdîl
Ḳulûb-ı nâsı firâḳ ile pür-melâl itdi
Dirîġ ʻaksine döndi bu çarḫ-ı kîne-güẕâr
Yiridür eyler isem rûz [u] şeb fiġân ile zâr
III. Bent
Bu ḥasret odına yandı yaḳıldı mîr ü sipâh
Ḳarañu gice misâli büridi şâl-ı siyâh
İdüp bu nevʻ ile her kişi zâr u feryâdı
Direk direk göge aġdı fiġân u nâle vü âh
Şafaḳ bu ḥâli görüp oldı dâmeni pür-ḫûn
Bu vird[i] vird idine rûz-ı ḥaşre dek efvâh
Teraḥḥüm eyleyüp acıdı aña deryâlar
Bu ḥasret odına yansa ʻaceb mi bende vü şâh
Gelüñ fiġân idüben zâr u zâr aġlayalum
Bu nâ[r-ı] ḥasret ile biz de sîne dâġlayalum
IV. Bent
Dirîġ ẓulm ile gitdi ḥayf o şehzâde
Muṣîbeti n’ola beñzerse anuñ evlâda
Dögündi ṭaş ile çaġladı ṭaşuban her ṣu
Bu mâcerâyı varup didi ḳaʻr-ı derîne
Elif misâl iken ol râh-ı istiḳâmetde
Dirîġ egri didiler o serv-i âzâde
Ḥasûd aña buġuż idüp itdiler bühtân
Gören bu ẓulm[ı] n’ola başlar ise feryâda
Ne çâre bu imiş muḳteżâ-yı Rabbânî
Ecel gelince ger itmez kimesne dermânı
V. Bent
Sirâcî aġlayalum rûz u şeb fiġân idelüm
Derûnumuzda olan sırrımız ʻayân idelüm
Muṣîbeti[ni] o cânuñ dimiş durur şuʻarâ
Fiġân u nâle ile biz daḫi beyân idelüm
Şafaḳ bu mâtem içün yine ġarḳ-ı ḫûn oldı
Aḳıdup eşkimizi ḳanuña revân idelüm
Boyandı ḳana sipihrüñ bu demde dâmeni
Gelüñ bu ḥasret ile biz de terk-i cân idelüm
Gelüñ beri idelüm ḥaşr olunca efġânı
Ki nev-civân iken aldırduḳ ol güzel ḫanı
Günümüz Türkçesiyle
I. Bent
1. Gelin buraya, mahşer olana dek figan edelim; çünkü o güzel hanı daha gençken elden aldırdık.
2. Gözümün kanı akarsa tam zamanıdır ("dem" hem zaman hem kan demektir); gönül tahtında aradım, sultanı bulamadım.
3. O, güzellikte dünyada ikinci bir Yusuf'tu; bağışta, cömertlikte ve eli açıklıkta eşi yoktu.
4. O hana kardeşleri de nifak ve kin besleyip, sanki yine Kenan ayına (Yusuf'a) ettiklerini ettiler.
5. Haber verin, o hanım nereye gittiyse ben de gideyim; bu bekleyişle canım çıksa şaşılır mı.
II. Bent
6. Bu kocakarı felek onunla tuhaf bir iş etti; onun gibi nice cana böyle hile etti.
7. Kalbi göçüp gideceğine şahitlik ediyordu; kazaya razı olup emre boyun eğdi.
8. O ay batıya varıp göçünce Osmanoğullarının parlak kandili söndü.
9. Dünyanın sevinci ve eğlencesi yasa döndü; (göçü) insanların gönüllerini ayrılıkla kederle doldurdu.
10. Yazık, bu kin güden felek tersine döndü; gece gündüz figanla inlesem yeridir.
III. Bent
11. Beyler ve askerler bu hasret ateşine yandı yakıldı; karanlık gece gibi kara şallara büründüler.
12. Herkes bu şekilde inleyip feryat edince figan, inilti ve ah direk direk göğe yükseldi.
13. Şafak bu hâli görünce eteği kanla doldu; ağızlar kıyamet gününe dek bunu dilinden düşürmesin.
14. Denizler merhamet edip ona acıdı; kul da şah da bu hasret ateşine yansa şaşılır mı.
15. Gelin, figan edip zar zar ağlayalım; bu hasret ateşiyle biz de sinemizi dağlayalım.
IV. Bent
16. Yazık ki o şehzade zulümle gitti, ne yazık; musibeti (Peygamber'in) evladınınkine (Kerbelâ'ya) benzese şaşılır mı.
17. Her su taşlara vurup taşarak çağladı; varıp bu macerayı derin denizin dibine anlattı.
18. O doğruluk yolunda elif gibi dosdoğruyken, yazık, o hür serviye eğri dediler.
19. Kıskançlar ona kin besleyip iftira ettiler; bu zulmü gören feryada başlarsa şaşılır mı.
20. Ne çare, Rabbin takdiri buymuş; ecel gelince kimse ona derman olamaz.
V. Bent
21. Ey Sirâcî, gece gündüz ağlayalım, figan edelim; içimizde olan sırrımızı açığa vuralım.
22. Şairler o canın musibetini söylemişler; biz de figan ve inilti ile onu anlatalım.
23. Şafak bu matem için yine kana gark oldu; gözyaşımızı onun kanı için sel gibi akıtalım.
24. Göğün eteği bu demde kana boyandı; gelin, bu hasretle biz de candan geçelim.
25. Gelin buraya, mahşer olana dek figan edelim; çünkü o güzel hanı daha gençken elden aldırdık.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir "mefâʻilün feʻilâtün mefâʻilün feʻilün" vezniyle yazılmış beş bentlik bir terkib-i benddir. Her bent dört beyitlik bir hane ile ayrı kafiyeli bir vasıta beytinden oluşur; şiir böylece yirmi beş beyittir. Son bendin vasıta beyti, şiirin ilk beytinin aynen tekrarıdır: "Gelüñ beri idelüm ḥaşr olunca efġânı / Ki nev-civân iken aldırduḳ ol güzel ḫanı". Şiir böylece başladığı yere döner. Mahlas son bendin ilk mısraında geçer. Metin Sirâcî'nin divanının 26a-26b varaklarındadır ve Maruf Çakır'ın makalesinin ekinde verilmiştir; köşeli ayraçlar Çakır'ın eklemeleridir. Çakır, makalenin içinde dördüncü bendi alıntılarken "Dirîġ[â]" ve "buġż" okuyuşlarını kullanır; burada ekteki metin esas alınmıştır. Dördüncü bendin ikinci beytindeki "derîne" kafiyesi bendin "-âde" kafiyesine uymaz; metin yayımlandığı biçimiyle bırakılmıştır.
Anlam ve Söz Sanatları
Birinci bent şehzadeyi Hz. Yusuf'a benzetir: güzelliğiyle "Yûsuf-ı sânî" (ikinci Yusuf) olan şehzadeye kardeşleri de nifak ve kin beslemiş, sanki Yusuf'a kardeşlerinin ettiğini yeniden etmişlerdir. Maruf Çakır, Sirâcî'nin burada tek suçlunun Hürrem Sultan olmadığını, onun tahtta gözü olan oğullarının da işin içinde olduğunu ima ettiğini ve şehzadenin kardeş oyunuyla öldürülmesini Yusuf kıssasındaki kardeş kıskançlığına benzettiğini belirtir. İkinci beyitteki "dem" kelimesi hem zaman hem kan anlamıyla kullanılmış bir cinastır.
İkinci bendin ilk beytindeki "çarḫ-ı pîre-zen" (kocakarı felek) söyleyişini Çakır bir tevriye olarak okur: divan şiirinde dünya yaratıldığından beri var olduğu için yaşlanmış ve güzelliğini yitirmiş feleğe "kocakarı" denir; Sirâcî, Hürrem Sultan'ın adını anmaya cesaret edemese de bu kinaye ile onu işaret etmektedir. Çakır, benzer bir tevriyeyi Fünûnî'nin "zen-i mekkâr" söyleyişinde de görür. Aynı bentte şehzadenin batıya varıp göçen bir aya benzetilmesi ve Osmanoğullarının kandilinin sönmesi, ölümün hanedan için bir karanlık olduğunu anlatır.
Dördüncü bent şehzadenin musibetini "evlâd"ınkine, Çakır'ın yorumuyla Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'daki şehitliğine benzetir; Çakır'a göre şair burada şehzadenin çocuklarının da öldürülmesini Kerbelâ katliamına teşbih etmiş olabilir ve böylece olayın faillerini Yezid ile bir tutmuştur. Aynı bentte "Elif misâl iken ol râh-ı istiḳâmetde / Dirîġ egri didiler o serv-i âzâde" beyti, düz bir çizgi biçimindeki elif harfiyle doğruluk ve "egri" sözüyle iftira arasında bir karşıtlık kurar; aynı imge Hayâlî-i Gülşenî'nin mersiyesinde de vardır. Beşinci bentte Sirâcî mersiyeyi yazma sebebini açıklar: şairler o canın musibetini söylemişlerdir, o da figan ve inilti ile anlatacaktır. Çakır bu beyti, Sirâcî'nin öteki şairlerin tavrından etkilenip kendi duygularını yazıya dökmeye karar verdiğinin ifadesi sayar.
Tarihî Bağlam
Bu mersiye, Şehzade Mustafa'nın ölümünün ardından mersiye yazmanın şairler arasında bir tavır hâline geldiğini gösteren tanıklardan biridir: Sirâcî, başka şairlerin de musibeti dile getirdiğini açıkça söyler. Şairin kim olduğu ve öteki şiirleri bu kategorideki biyografi yazısında, öteki mersiyeler Şehzade Mustafa Mersiyeleri yazımızda anlatılmıştır.
Kaynakça
- Maruf Çakır, "Sirâcî'nin Şehzade Mustafa Mersiyeleri", Kocatepe İslami İlimler Dergisi, 4(1), 2021, s. 9-22, özellikle 15-17, 19-21. https://dergipark.org.tr/tr/pub/kiid/article/892994
- Sirâcî, Dîvân, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar, NCTY09503, vr. 26a-26b (istinsahı 1055/1645-46; Çakır'ın neşriyle).
Çevrimiçi kaynaklar




