Amasya'nın köylerinde ve eski mahallelerinde bir kişiyi tanıtmanın en kestirme yolu çoğu zaman ona zamanla yakıştırılmış lakabı anmaktır; nüfus kâğıdındaki ad geri planda kalır. Ali ya da Ayşe adını taşıyan onlarca insanın bir arada yaşadığı küçük yerleşimlerde bu ayrım, gündelik konuşmanın vazgeçilmez bir aracı olmuştur. Bir mesleğe, bir olaya ya da bir fiziksel özelliğe dayanan lakap kimi zaman bütün bir aileyi kuşaklar boyu tanımlar; torunlar dedelerinin lakabıyla anılmayı sürdürür.

Aynı yörede insanların birbirine seslenme biçimi de kendine özgü bir düzen kurar. Amca, dayı, hala, teyze, enişte ve yenge gibi akrabalık adları kan bağını ve evlilikle kurulan hısımlığı göstermekle kalmaz, bir saygı ve yakınlık ölçüsü olarak da kullanılır. Yaşça büyük birine adıyla değil, akrabalık ya da saygı bildiren bir sözle seslenmek yörenin görgü anlayışının parçasıdır. Komşuya bile çoğu zaman abla, amca ya da teyze denir. Lakap ve hitap birlikte düşünüldüğünde, adın kâğıttaki karşılığından çok kişinin topluluk içindeki yerini belirleyen bir adlandırma düzeni ortaya çıkar.

Amasya için lakapları ve hitap biçimlerini ayrıca derleyen bir saha çalışmasına, başvurulan kaynaklar arasında rastlanmadı. Bu nedenle aşağıdaki anlatım iki yerden beslenir: Amasya köylerinde geleneğin yaygın olduğunu bildiren yerel kültür kaynakları ile Karadeniz kıyısında, Orta Anadolu'da ve Doğu Anadolu'da yapılmış akademik derlemeler. Lakap ve akrabalık adları Anadolu köylerinde büyük ölçüde benzer bir mantıkla işlediği için bu araştırmalar Amasya'daki uygulamayı anlamaya da yardımcı olur.

Lakap Nedir

Türkçe sözlüklerde lakap, bir kimseye ya da bir aileye gerçek adından ayrı olarak sonradan takılan, o kimsenin veya ailenin bir özelliğinden doğan ad diye tanımlanır. Sözcük Arapçadır ve çoğulu elkâptır. Azerbaycan, Kazak, Özbek, Tatar, Türkmen ve Uygur Türkçelerinde de aynı kök küçük ses farklarıyla yaşar; bu, geleneğin yalnız Anadolu'ya özgü olmadığını, Türk topluluklarının bulunduğu geniş bir coğrafyada sürdüğünü gösterir. Bartın üzerine hazırladığı folklor çalışmasında Şerife Seher Erol Çalışkan, ad vermenin ve lakap takmanın Orta Asya'dan beri süregelen bir adlandırma geleneği olduğunu, lakapların ilk örneklerinin Türk destanlarında görüldüğünü belirtir.

Lakabın değeri her zaman aynı yönde olmaz. Türk Ansiklopedisi'nin ilgili maddesine dayanan bir sınıflamaya göre lakaplar üç amaçla takılır: övmek, tarif edip tanıtmak ya da küçümsemek. Tarihte bu üçü yan yana yürümüştür. Yıldırım, Fatih, Yavuz, Kanuni ve Gazi, hükümdar ve komutanlara verilmiş lakaplardır; köy hayatında aynı mantık çok daha gündelik bir düzeyde işler. Lakap genel ahlaka aykırı değilse ve kişi belli bir çevrede bu adla tanınıyorsa zamanla adın yerini bile alabilir. Hukuk açısından da korumasız sayılmaz: kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyan bir lakap, Medeni Kanun'un 24. maddesindeki korumadan yararlanır.

İslam geleneğinde de lakap takmak bilinen bir uygulamadır. Kur'an'da insanların birbirini kötü lakaplarla çağırması yasaklanır (Hucurât, 11), güzel ad takmak ise Hz. Peygamber'in sünneti sayılır; Hz. Ali'ye verilen Ebû Turâb ("toprağın babası") ile Ebû Hureyre ("kedilerin babası") bu bağlamda anılan örneklerdir. Çanakkale'nin Biga ilçesindeki Ağaköy üzerine lakap incelemesi yazan Osman Kibar, bu yüzden lakap takarken ve kullanırken kişilik haklarına dikkat edilmesi gerektiğini, incitici bir lakabın dinî açıdan kul hakkı sayıldığını da hatırlatır.

Lakap Nasıl Doğar ve Yerleşir

Çalışkan'a göre lakabı, kişinin belirgin bir özelliğini fark eden herkes takabilir. Başlangıçta yalnızca takan kişi kullanır; çevre lakabın kişiye yakıştığını kabul ederse lakap yavaş yavaş yayılır ve topluluğun bütün üyeleri tarafından söylenmeye başlar. Kimi zaman o kadar işler hâle gelir ki kişinin asıl adı kullanılmaz olur. Kibar da lakapların çoğunlukla başkalarınca verildiğini, kişinin kendisine belli bir lakap takılmasını istemesinin ya da bunun için ortam hazırlamasının istisna olduğunu söyler. Çocukluk çağında lakap edinenlerin az olduğunu, orta yaşa gelindiğinde ise çoğu lakabın sabitleştiğini de ekler.

Lakaplar kişiden uzun yaşayabilir. Kibar, kimi insanın lakapsız yaşayıp öldükten sonra bir lakap edindiğini, kimi lakabın ise sahibinden sonraki nesiller boyunca sürdüğünü anlatır. Doğuma ve ölüme bağlı lakaplar bile vardır: babası ölen çocuğun yetim, annesi ölenin öksüz diye anılması bunun en yalın örneğidir. Aynı çalışma, Dede Korkut hikâyelerinde bir çocuğun yiğitlik gösterene kadar adsız kalıp sonra başarısına uygun bir ad almasını, bugünkü lakap geleneğinin eski bir karşılığı sayar.

Lakaba gösterilen tepki, lakabın türüne göre değişir. Bartın'da derleme yapan Çalışkan, kaynak kişilerin kendi uygunsuz lakaplarını gizlerken başkalarınınkini gülümseyerek anlattıklarını, güven kazanılana kadar kendi aralarında rahatça kullandıkları lakapları araştırmacıya söylemekten çekindiklerini kaydeder. Araştırmanın vardığı sonuca göre küçümseyici lakaplar kişinin yüzüne söylenmez; övgü içeren ve kişiyi toplum içinde yücelten lakaplar ise her yaşta ve yüze karşı söylenebilir.

Bir köy derneğinin yöre kültürü üzerine yazdığı metin, lakabın bu işleyişini tek bir gözlemle anlatır: Takma adı kişi kendisi seçemez, başkaları onu nasıl görüyorsa lakabı o olur. Aynı metne göre lakaplar rastgele verilmez; her birinin bir gerekçesi ve çoğu zaman bir olaya bağlanan öyküsü vardır. Kimi lakap ruhsal ya da bedensel bir özürden, kimi toplumsal yaşamdaki aykırı bir davranıştan, kimi yapılan işten, alışkanlıktan ya da başa gelen bir olaydan doğar. Yazarın deyişiyle bazı lakaplar kişiye tıpatıp uyar, bazıları eleştirel, bazıları gülünçtür, arada incitici ve acımasız olanlar da çıkar.

Lakap Türleri

Bartın merkez ilçesinde derlenen lakaplar, verilme nedenlerine göre on üç başlık altında sınıflandırılmıştır ve bu sınıflama Anadolu köylerindeki genel eğilimi görmek için işe yarar. Başlıca gruplar şunlardır: işe ve uğraşa göre verilenler, belirgin fiziksel özelliklere göre verilenler, tavır ve davranışlara göre verilenler, hayvanlara benzetmeyle verilenler, yaşanan bir olaya bağlananlar, askerlikle ilgili olanlar, etnik kökene, sevilen yiyeceğe, geldiği yere ve oturduğu yerin coğrafyasına bağlananlar, ailede ünlenmiş bir ataya izafeten verilenler ve akrabalık terimlerine dayananlar. Araştırmanın sonuç bölümünde fiziksel özelliğe, davranışa ve işe göre verilen lakapların diğerlerinden belirgin biçimde çok olduğu belirtilir.

Meslek lakapları en kolay anlaşılan gruptur. Derlemede dantel işleyip satan kadına Dantel Yeter, cam dükkânı olana Camcı, yorgan diken Osman'a Yorgancı Osman, köyde ilk pastaneyi açana Pastacı denmesi bunlar arasındadır. Şeref Boyraz'ın aktarılan tespitine göre hancı, yorgancı, nalbant gibi meslek adları, kişi gerçekten o işi yapıyorsa ve ad asıl ismin önüne gerçek anlamıyla getiriliyorsa lakap sayılmaz; lakap, söz kişiyi ayırt eden bir etikete dönüştüğünde ortaya çıkar. Fiziksel lakaplar boy, ten rengi, yürüyüş ve yüz biçimi gibi ayrıntılardan beslenir. Hayvan adlarıyla kurulanlarda çalışkan biri arıya, iri yarı biri ayıya, inatçı biri keçiye benzetilir.

Davranışa dayanan lakaplar çoğu kez bir hikâyeyle birlikte yaşar. Bartın derlemesinde çok hızlı konuştuğu için Tak Tak, köyde her işe karıştığı için Müdür, çok zeki olduğu için Arşimet, konuşurken sürekli "yok canım" dediği için Yokcamış gibi adlar kayda geçmiştir. Olaya bağlı lakaplar insanların belleğinde kalan bir anıyı sabitler; üç gün ortalıktan kaybolan birine Peri, köyde su kuyularına girip içlerini temizleyen birine Balık denmesi bu türdendir. Bu örneklerin hepsi Bartın'dan gelse de Amasya köylerinde de aynı kaynakların, yani işin, görünüşün, huyun ve başa gelen olayın lakap üretmeyi sürdürdüğü düşünülebilir.

Aile Lakapları ve Atalar

Lakapların en kalıcı türü, bir ailenin ya da sülalenin ortak adı hâline gelenlerdir. Bartın derlemesinde "ailede meşhur olmuş ata adına göre verilen lakaplar" ayrı bir başlık oluşturur ve en kalabalık gruplardan biridir. Büyük dedesi gemici Ferhat olan aileye Ferhat Ağlar, dedesi hoca ya da molla olanlara Mollalar, dedesi muhtar olanlara Muhtarlar, askere gidip çavuş olan atanın soyuna Çavuşlar denmiştir. Dedesi kantarcı olana Kantarcılar, hayvan hastalıklarını tedavi edene Paytarlar, çok karpuz ekip köye satana Karpuzlar adı verilmiştir. Bir ailenin çok tavuk beslemesi bile bir kuşak sonra Tavuklar adına dönüşebilir.

Çalışkan bu uygulamayı ataya saygının ifadesi sayar ve Türk kültüründe akrabalık bağlarının güçlü olmasına bağlar. Derlemede dikkat çeken bir başka ayrıntı, ailelerin kimi zaman bir evin damadı üzerinden adlandırılmasıdır: bir eve damat girenin torunları köyde Damatlar diye tanınmaya başlar. Amasya köylerinde bir ailenin kuşaklar boyu aynı lakapla anılması da bu mantığın bir örneğidir. Lakap, ailenin geçmişteki bir ismini, bir mesleğini ya da bir olayı tek bir sözcüğün içinde taşır.

Ad Çokluğu ve Lakabın İşlevi

Lakabın bu kadar yaygın olmasının pratik bir nedeni vardır. Çalışkan, Bartın derlemesinin sonuç bölümünde köylerde çocuklara bugünkü gibi özgün adlar verilmediğini, insanların birkaç sülaleden geldiğini, erkeklerde Ali, Veli, Hasan, Hüseyin; kadınlarda Ayşe, Fatma, Hatice gibi bilinen adların dışına az çıkıldığını yazar. Böyle bir yerde Ali'yi öteki Ali'lerden, Ayşe'yi öteki Ayşe'lerden, bir sülaleyi diğer sülalelerden ayırmanın en kısa yolu lakaptır. Köy derneği metnindeki gözlem de aynı doğrultudadır: eskiden ad ve soyadlar bugünkü kadar sistemli olmadığından kimlikler birbirine karışıyor, insanları daha özel tanıtmak için lakaba ihtiyaç duyuluyor olabilir. Kibar ise çocuklara iki ad verilmesi âdetini de kısmen bu ihtiyaca bağlar; aynı adı taşıyanları ayırmak için lakap, unvan, soy ve sülale adının birlikte kullanıldığını söyler.

Bir yerleşimde lakabı olmayan kişinin sayısı çok azdır. Çalışkan, özellikle kırsalda ergenlik çağına gelip de lakabı olmayan kişinin parmakla sayılacak kadar az olduğunu bildirir. Lakap küçük bir toplumsal şifre gibi çalışır; kişinin güvenilir olup olmadığı, işini iyi yapıp yapmadığı, ciddi mi yoksa hafif mi biri olduğu gibi çıkarımlar o tek sözün içine sığar. Köy derneği metninde de hemen herkesin bir takma adı olduğu, bunların bir tür özel etiket gibi işlediği anlatılır.

Köy hayatında lakabın bir zekâ ve eğlence yönü de vardır. Aynı metne göre insanın başkalarını karikatürize etme ve betimleme yeteneği lakaplarda ortaya çıkar; bunlar toplumun nüktedanlığının, yaratıcılığının ve zekâsının ürünü olarak dile kültürel bir katkı sağlar. Gazete haberlerine dayanılarak aktarılan Trabzon lakapları arasında Kulak Ali, Telefon Ahmet, Kambur Ahmet ve Bisiklet Yusuf gibi adlar bulunur ve bu yaratıcılığın tek bir bölgeye özgü olmadığını gösterir.

1934 ve Lakabın Soyadına Dönüşmesi

Soyadı kullanımının zorunlu olmadığı dönemde lakap, aile adının işini de görüyordu. Sabit Dokuyan'ın Soyadı Kanunu üzerine çalışmasına göre kanundan önce daha çok lakaplar, şöhretler ve kişinin ait olduğu aile adları kullanılıyordu; Osmanlı döneminde "oğlu" yerine "zade" yaygınlaşmış, soyadı ya da lakap çoğunlukla adın önüne getirilmişti. Saim Sakaoğlu kendi ailesinden bir örnek verir: kanundan önce baba tarafı Sakaveliler, ana tarafı Nalbantlar olarak tanınıyordu; "zade", "veli" gibi sözcüklerin soyadında kullanılmaması gerektiği için Sakaveliler lakabı Sakaoğlu olarak düzenlenmişti.

2525 sayılı Soyadı Kanunu 21 Haziran 1934'te kabul edilmiş, 2 Temmuz 1934 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Kanunun üçüncü maddesine göre rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet adlarını taşıyan, genel edebe aykırı, iğrenç ya da gülünç olan soyadları kullanılamayacaktı. Aynı yılın 26 Kasım'ında kabul edilen 2590 sayılı kanun ise ağa, hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi ve hazretleri gibi lakap ve unvanları kaldırdı. Dahiliye Vekili, bu adların resmî işlerde ve kanun önünde yasaklandığını, özel hayatta insanların birbirine ağa, bey ya da hoca diye hitap edebileceğini belirtmiştir. Resmî düzenlemenin dışında bırakılan bu alan, bugün köylerde ve mahallelerde yaşayan hitap geleneğinin hukuki arka planıdır.

Köy derneği metni, Soyadı Kanunu'ndan önceki bazı lakapların 1934'ten sonra birçok yerde ailelere soyadı olarak verildiğini kaydeder. Bir ailenin eski lakabı resmî kayıtlara girdikten sonra da gündelik hayatta çoğu zaman yaşamayı sürdürmüş, kimi ailelerde soyadıyla lakap yan yana işlemiştir. Kimlikteki ad ile mahalledeki ad arasındaki bu çift katmanlı durum, bugün de Anadolu'nun birçok köyünde gözlenir.

Akrabalık Adları

Türkçenin akrabalık adları sistemi, dilbilimcilerin ve antropologların uzun zamandır ilgilendiği bir alandır. Serdar Yavuz'un Türkiye Türkçesi ağızlarındaki akrabalık adlarını tarayan makalesi, Türk toplum hayatında aile ve akrabalık bağlarının önemine vurgu yapar ve akrabalık adlarının çokluğunun bu alanın ayrıntılı biçimde incelenmesini sağladığını söyler. Medeni Kanun'un 17. maddesi kan hısımlığını ikiye ayırır: biri diğerinden gelen kişiler arasında üstsoy-altsoy hısımlığı, ortak bir kökten gelenler arasında yansoy hısımlığı. Gündelik dil bu hukuki sınıflamanın çok ötesine geçer; baba tarafını anne tarafından, büyüğü küçükten, kan bağını evlilikle gelen hısımlıktan ayrı sözcüklerle gösterir.

Tuncer Gülensoy'un sınıflaması bu çeşitliliği beş gruba ayırır: aile içi yakınlık (baba, anne, abla, ağabey), baba tarafı (dede, babaanne, amca, hala ve çocukları), anne tarafı (anneanne, dede, teyze, dayı ve çocukları), evlilikle kurulan akrabalık (yenge, enişte, güvey, dünür, baldız, kayın, elti, görümce, kaynana, kaynata) ve alt kuşak (oğul, kız, torun). Amca babanın erkek kardeşi, hala babanın kız kardeşidir; anne tarafında bunların karşılığı dayı ve teyzedir. Yenge kardeşin ya da amcanın eşi, enişte kız kardeşin ya da teyze ve halanın kocasıdır. Türkçede bu ilişkilerin her biri ayrı bir sözcükle belirtildiği için kişi daha adını söylemeden karşısındakiyle arasındaki bağı da dile getirmiş olur.

Aygen Erdentuğ'un Belleten'de yayımlanan makalesine göre Türk kan akrabalığı terminolojisi, antropoloji yazınında altı temel sistemden biri sayılan "Sudan tipi" kalıba girer; bu, baba soyunun izlendiği ve ilişkilerin en ayrıntılı biçimde adlandırıldığı sistemdir. Erdentuğ, kişinin kendi ve ana babasının kuşağında mümkün olan on altı kan akrabalığı ilişkisi için on altı ayrı sözcük bulunduğunu, bunlara büyük ana babalar için cinsiyete dayalı özel terimlerin eklendiğini yazar. Terimler, Osmanlı'daki saray ve halk dili ikiliğine koşut olarak kent ile kırsal arasında da farklılaşmıştır. Anadolu'da yöresel lehçelerin etkisiyle aynı akrabalığı belirten sözcüklerde söyleyiş farkları, hatta bütünüyle ayrı deyişler görülür.

Çeşitliliğin boyutunu aynı makaledeki iki sayı gösterir: çocuk için farklı yörelerde elli iki, erkeğin karısına seslenmek ya da onu anmak için yüz dört kadar sözcük kaydedilmiştir. Yavuz'un derlediği ağız verilerinde baba için boba, buba, buva ve bava gibi biçimler, hala için bibi, teyze için deze ya da eze, amca için emmi, abla için bacı, damat için güvey gibi karşılıklar görülür. Erdentuğ'un aktardığı alan araştırmalarında Elazığ ve Kayseri köylerinde 1950'lerin başında, Erzurum köylerinde 1970'lerde aynı kişiye ayrı sözlerle seslenildiği saptanmıştır. Birinde annenin kız kardeşine "deyze", ötekinde "hala" denmiş; Erzurum'da babanın kız kardeşi "bibi", amca çocuğu "emmi uşağı", teyzenin çocukları "ezem kızı" ve "ezem oğlu" olarak adlandırılmıştır. İstanbul'un 1950 öncesi eski şivesinde ise erkek çocuk için "mahdum", kız çocuk için "kerime", amca ve teyze çocukları için "amcazade", "teyzezade" gibi sözcükler kullanılıyordu.

Amasya ağızlarına dair çalışmalar bölgenin bu bakımdan yeterince derlenmediğini gösterir. Amasya merkez ağzının ses özelliklerini inceleyen bir makale, ağız araştırması yapılmamış, derlenmeyi bekleyen illerden birinin Amasya olduğunu belirtir ve çalışmasını merkezden beş köyün kayıtlarına dayandırır. Yusuf Avcı'nın 1988 tarihli yüksek lisans tezi Amasya'nın Aydınca ağzını konu alır. Amasya'ya özgü akrabalık adı biçimleri bu sınırlı çalışmaların ötesinde büyük ölçüde sözlü gelenekte yaşar.

Akraba Olmayanlara Akrabalık Adıyla Seslenmek

Kırsalda akrabalık adlarının bir başka kullanımı, akraba olmayanlara akrabalık sözcükleriyle seslenmektir. Erdentuğ, 1956'da Elazığ'ın bir köyünde yaptığı gözleme dayanarak şu kalıbı aktarır: delikanlılar köyün büyüklerine "emmi", küçüklerine "oğlum" der; akraba olmadığı hâlde yaşça büyük kadınlara adlarıyla değil "yenge" diye seslenilir; köye gelen tanımadık erkeklere "dayı", kadınlara "deyze" denir; akrabalığı olmayan arkadaşların eşleri "bacı" diye çağrılır. Makale bu hitap biçiminin yüzyıllardır köy yerleşimlerinde kullanıldığını belirtir.

Antropolojide bu uygulama tasavvurî ya da kurgusal akrabalık olarak anılır. Erdentuğ'a göre tasavvurî akrabalık toplumsal ilişkileri düzenlemeye, ilişki ağını genişletmeye, toplulukta bütünleşme ve dayanışma sağlamaya hizmet eder. Karşısındakine bir akrabalık adıyla seslenen kimse, o terimle birlikte gelen rolleri de karşıdakine benimsetir ve böylece iyi ilişkiler teşvik edilmiş olur. Kırsal alanda kirvelik, süt kardeşliği, sağdıçlık, yengelik ve ahret kardeşliği gibi tasavvurî akrabalık biçimlerinin önemini koruduğu da aynı yazıda kaydedilir. Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Dergisi'nde yayımlanan bir hitap çalışması da Türkçedeki ad hitaplarını yedi grupta toplar: sevgi sözcükleri, unvanlar, akrabalık terimleri, sözde akrabalık terimleri, saygı bildirenler, yakınlık bildirenler ve olumsuzluk bildirenler. Çalışma, Türkçenin böyle geniş bir hitap dizgesine sahip olmasını, toplumcu kültürlerde bireyi kendine özgü özellikleri bakımından ötekinden ayırma eğilimine bağlar.

Amasya'da komşuya, tanıdık bir yaşlıya ya da bir esnafa amca, abla ve teyze diye seslenmek bu geleneğin bugünkü izidir. Yöresel adetlere ilişkin kayıtlarda da topluluğun bir araya geldiği anlarda akraba, komşu ve ahbap sözcüklerinin yan yana anıldığı görülür. Gelin almaya gidilirken akraba, arkadaş, komşu ve ahbaplara ait araçlardan oluşan bir konvoy hazırlanır. Askere gidecek gence haftalar öncesinden akraba, komşu ve ahbaplar sırayla yemek verir, harçlık ve giyecek gibi hediyeler sunar; genç, askere gideceği gün bütün yakınları tarafından davul zurna eşliğinde halaylarla ve dualarla uğurlanır. Hitap dilindeki yakınlık, bu pratik dayanışmayla aynı zeminde yürür.

Bugün

Akrabalık adlarının geleceği konusunda araştırmacılar temkinlidir. Yavuz, toplum sanayileştikçe ve bireyselleştikçe akrabalık bağlarının ve adlarının zayıfladığını, bazı sözcüklerin ayrıntıyı anlatma niteliğini yitirip giderek daha genel bir anlam taşıdığını, bazılarının ise kullanımdan tümüyle düştüğünü söyler. Erdentuğ ise kırsal alanda eski sözcüklerin çoğunun hâlâ yaşadığını, ancak eğitim, ulaşım ve kitle iletişiminin artmasıyla köylülerin kente özgü akrabalık sözcüklerini de tanıdığını ve gerektiğinde kullandığını belirtir. Alıntıladığı araştırmalarda köylülerin "köy dili" ile "şehir dili" arasında ayrım yaptığı, özellikle erkeklerin araştırmacıyla konuşurken kentlerde kullanılan biçimleri söylemeye özen gösterdiği kaydedilir.

Akrabalık adları kentlere de taşınmıştır. Erdentuğ, 1950'lerden beri süren iç göçün ve kentlerin kırsallaşmasının bir sonucu olarak komşuya, esnafa ya da yabancıya "abla", "amca", "teyze" diye seslenmenin kentlerde de kalıcı bir hitap kalıbı hâline geldiğini yazar. Antropolojide bu kullanım akrabalık terimlerinin "alet edilmesi" diye bilinir: kişi karşısındakiyle kabul edilebilir bir rol ilişkisine girmek için geçici bir akrabalık kurar ve seçtiği sözcük, çağrıştırdığı yakınlık ya da saygı derecesine göre belirlenir. Amasya'da her gün işitilen hitapların bir bölümü de bu göç hareketleriyle köyle şehir arasında dolaşmaktadır.

Lakap ise elektronik ortamda yeni bir kılığa girmiştir. Köy derneği metni, takma adın yerini bugün "nick", "nickname" ya da "kullanıcı adı"nın aldığını, ama başkalarının insanlara taktığı lakapların gündelik hayatta söylenmeye devam edeceğini söyler. Amasya köylerinde geleneğin sürmesinin ardında, öteki Anadolu yörelerinde olduğu gibi, insanların birbirini kimlik belgesindeki adından çok birlikte yaşanan ilişkiyle tanıması yatar. Amasya bölgesinin Anadolu'nun Türkleşme ve İslamlaşma sürecinin erken dönemlerinden beri farklı topluluklara yurt olduğu da anlatılır; bu çeşitlilik ortak bir komşuluk ve akrabalık diliyle bir arada işleyegelmiştir.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

  • Çalışkan, Şerife Seher Erol. "Türk Folklorunda Lâkap Verme Geleneği: Bartın Örneği." Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 14/3 (Eylül 2016).
  • Erdentuğ, Aygen. "Günümüz Türkiyesi'nde Akrabalık Terimlerinin Kullanımı." Belleten 56/216 (Ağustos 1992). belleten.gov.tr
  • Yavuz, Serdar. "Türkiye Türkçesi Ağızlarında Akrabalık Adları." Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 23/2 (2013), s. 71-91.
  • Dokuyan, Sabit. "Soyadı Kanunu ve Kanunun Uygulanma Süreci." Tarih İncelemeleri Dergisi XXXI/1 (2016), s. 129-166.
  • "Türkçede Hitap İfadeleri: Anlam ve Sözcük Türü Temelinde Bir Ulamlama." Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Dergisi.
  • "Amasya Merkez Ağzı'nın Ses Bilgisi Özellikleri." Diyalektolog - Ağız Araştırmaları Dergisi.

Resmî kaynaklar

Kitaplar

  • Kibar, Osman. Ağaköy Lakapları: Köy Lakapları Üzerine Bir Tasnif Denemesi. Biga: YarımElma Yayınevi, 2017.

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar