Amasya'nın sözlü kültürü denince akla önce uzun türküler, kına havaları, efsaneler ve masallar gelir. Oysa bu belleğin bir de daha küçük ölçekli, gündelik hayatın arasına serpiştirilmiş bir katmanı vardır. Dilin oyunla, zekâyla ve duyguyla buluştuğu bilmeceler, tekerlemeler ve halk arasında alkış ile kargış adı verilen dua ve beddua sözleri, kimi zaman bir kış gecesinin eğlencesi, kimi zaman bir çocuk oyununun başlangıcı, kimi zaman da bir insanın sevincini ya da öfkesini dile getirmenin en kestirme yoludur. Bu sözler kuşaktan kuşağa, çoğu kez kâğıda dökülmeden aktarılmış; büyükten küçüğe, sofradan sokağa taşınarak bugüne ulaşmıştır. Halkbilimciler bu türleri "konuşmalık türler" başlığı altında toplar, çünkü hepsi de bir konuşmanın, bir oyunun ya da bir törenin içinde, belli bir anda ve belli bir kişiye yönelik olarak söylenir.
Bu küçük türlerin Amasya'daki izini sürmek, büyük ölçüde derlemecilerin emeğine bağlıdır. Yörenin bilmeceleri il kültür müdürlüğünün yayımladığı derlemelerde, ağız özellikleri korunarak kayda geçirilmiştir. Amasya'ya ait sözcükler, Türk Dil Kurumunun Derleme Sözlüğü'nde ilçe ve köy adlarıyla birlikte yer alır; Kürşat Efe bu malzemeyi 2022'de kavram alanlarına göre sınıflandırmıştır. Dua ve beddualar ise Betül Demirelma'nın 2025 yazında Suluova ve Merzifon doğumlu kaynak kişilerle yaptığı görüşmelerle derlenmiş ve ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Aşağıdaki bölümler bu derlemelerden ve Türk halk edebiyatı üzerine yapılmış genel çalışmalardan yararlanır.
Bilmece ve Bilmece Sorma Geleneği
Bilmece, bir şeyin adını anmadan niteliklerini üstü kapalı biçimde söyleyip onun ne olduğunu bulmayı dinleyene bırakan söz oyunudur. Sözcük, Batı Türkçesinde "bilmek" fiilinden türemiştir; Türk dilinde yazıya geçmiş en eski bilmece metinlerine Kuman Türkçesiyle yazılmış Codex Cumanicus'ta rastlanır. Bilmecenin soru cümlesi biçiminde kurulması gerekmez; çoğu kez birkaç kelimelik bir tümce, bir beyit ya da kafiyeli bir kıta hâlindedir ve pek çoğu tekerleme gibi ritimli söylenir. Sorulan nesne abartılarak, tersine çevrilerek ya da bambaşka bir varlığın kılığına sokularak anlatılır: ceviz bir fırına, ateş bir öküze, makas narcı bir kıza benzetilir. Dinleyenin işi, bu örtüyü kaldırıp altındaki gündelik nesneyi bulmaktır.
Amasya'da bilmece sormak, uzun kış gecelerinde oda sohbetlerinin en sevilen eğlencelerinden biriydi. Anadolu'nun pek çok yöresinde olduğu gibi burada da akşamları bir evde toplanan komşular sırayla masal anlatır, türkü söyler, bilmece sorardı. Bir nesnenin ya da kavramın üstü örtülü, imgeli bir dille anlatılması ve dinleyenlerin bunu çözmeye çalışması, küçükleri de büyükleri de aynı yarışın içine çeken zevkli bir oyundu. Bilmeceler tabiatı, ev eşyalarını, meyveleri, tarla aletlerini ve hayvanları eğlenceli bulmacalara dönüştürerek çocuğun zihnini keskinleştirir, gözlem gücünü besler, ona çevresindeki nesneleri yeni bir gözle görmeyi öğretirdi.
Amasya'dan Derlenen Bilmeceler
Yöreden derlenen bilmecelerin başında, gökyüzünü konu alanlar gelir. "Çıt dedi, çalıya düştü" bilmecesinin cevabı güneştir; sabah dağların ardından bir anda beliren ve ışığını önce çalılara, ağaçlara düşüren güneşi iki kelimeyle anlatır. Yıldırım için söylenen bilmece daha uzundur: "Buradan gittim vızınan, on iki yıldızınan; acısı suvan gibi, kendisi doğan gibi." Burada şimşeğin sesi, hızı ve yakıcılığı bir arada verilmiş, yıldırımın acısı soğana, hızı doğana benzetilmiştir. "Suvan" ve "vızınan" gibi biçimler, bu bilmecelerin Amasya ağzının söyleyişiyle kayda geçirildiğini gösterir. Aynı ağız özelliği "Çıt dedi çalıya düşdü" yazımında da görülür.
Ev ve mutfak, bilmecelerin en verimli kaynağıdır. "Benim bir fırınım var, dört tane ekmek alır" bilmecesinin cevabı cevizdir; sert kabuğun içinde dört bölmeye ayrılmış içi, fırına sürülmüş dört somuna benzetilir. "Uzun oluk, dibi delik" bacayı; "İki kardeş yan yana bakar" maşayı; "İki elti bir boyda" iki kanatlı kapıyı anlatır. Ateş için söylenen "Sarı öküz yattı kalkmaz, kara öküz gitti gelmez" bilmecesinde ocakta yatan sarı alev ile bir daha dönmemek üzere bacadan çıkıp giden kara dumanın birbirine karşılık gelecek biçimde düşünüldüğü anlaşılır. Makas ise neredeyse bir türkü havasıyla anlatılır: "Nar nar narladı, nar duvarda parladı; narcı kızın gelmedi, nar duvardan inmedi." Duvara asılı makasın parıltısı, bilmecenin ses oyunlarıyla birleşir.
Tarla ve kır hayatı da bilmecelere doğrudan yansımıştır. "Yer altında gezerim, dünkü gelinden güzelim" bilmecesinin cevabı köten, yani pulluktur; toprağın içinde sürtünerek parlayan demir ucun ışıltısı yeni gelinin süsüne benzetilmiştir. "Gelin içeride, saçı dışarıda" bilmecesi püskülleri kabuğundan taşan mısırı; "Uzunluğu urgan gibi, genişliği yorgan gibi" ise yolu anlatır. Kağnı için söylenen bilmece, köy hayatının sesini de taşır: "Dağdan gelir dak gibi, kolları budak gibi, eğilir su içer, bağırır oğlak gibi." Gıcırdayan tekerleklerin sesi oğlak meleyişine benzetilmiş, kağnının kolları da bir ağacın budaklarına. Kedi için söylenen "Min min ayaklı, minti kulaklı, alaca donlu, tokmak başlı" bilmecesi ise hayvanı birkaç çizgiyle, neredeyse bir resim gibi çizer.
Bazı bilmeceler somut nesnelerin ötesine geçer. "Çarşıdan alınmaz, mendile konulmaz, tadına doyulmaz" bilmecesinin cevabı uykudur; "Yol üstüne sac koydum, geleni gideni aç koydum" bilmecesinin cevabı ise oruçtur. Saat için söylenen "Gup gup hamam, guppesi tamam, bir gelin aldım, babası imam" bilmecesi, kubbeli bir yapıyı, düzenli tıkırtıyı ve vakit bildirme işini bir araya getirir. Bilmece geleneğinin donmuş bir kalıp olmadığını gösteren örnek ise trenle ilgilidir: "Uzun uzun odalar, birbirini kovalar." Demiryolunun bölgeye gelişiyle birlikte vagonlar da bilmeceye girmiş, eski kalıp yeni bir nesneye uygulanmıştır. Bu durum, bilmecenin her kuşakta yeniden üretildiğini ve çevredeki değişimi izleyen canlı bir tür olduğunu gösterir.
Tekerleme ve Çeşitleri
Tekerleme, genellikle ölçülü ve kafiyeli, çoğu zaman anlamdan çok ses ve ritim üzerine kurulmuş basmakalıp sözdür. Masal, hikâye, bilmece ve halk tiyatrosu gibi türlerin içinde yer aldığı gibi çocuk oyunlarının da ayrılmaz bir parçasıdır. Türk edebiyatında yazıya geçmiş ilk tekerleme örnekleri on birinci yüzyıla, Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk'üne kadar gider. Tekerleme, yöreden yöreye farklı adlar alır: Doğu Anadolu'da "döşeme", Güney Anadolu'da "sayışma" sözcükleri bu anlamda kullanılır. Âşık fasıllarında saz şairlerinin söylenmesi zor sözcüklerle ya da giderek daralan ayaklarla yaptıkları atışmalara da "tekerleme" ya da "tekellüm" denir; Karagöz ve ortaoyununda ise benzer söz oyunları "muhavere" adıyla bilinir.
Tekerlemeler, ses ve ritim oyununun en neşeli hâlidir ve kullanıldıkları yere göre birkaç kola ayrılır. Çocuk oyunlarının başında ebe seçmek ya da takımları belirlemek için söylenen sayışmacalar, masalların girişinde, ortasında ve sonunda yer alan kalıp sözler ve dili çabuk söyleyince dolaştıran yanıltmacalar, hepsi tekerlemenin farklı yüzleridir. Sayışmacada sayan çocuk, tekerlemenin her hecesinde ya da her sözcüğünde parmağıyla oyuncuları sırayla gösterir; söz bittiğinde parmağın gösterdiği kişi seçilmiş olur. Yanıltmacalar ise "Şu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak" örneğinde olduğu gibi benzer seslerin üst üste bindiği, dilin zor döndüğü sözlerdir ve çoğu kez karşılıklı yarışmalarda söylenir. Bu ritimli sözler, çocuğun dilini çevikleştirdiği gibi belleğini de güçlendirir; oyunun ve masalın kapısını açan bir anahtar işlevi görür.
Masal Tekerlemeleri
Masal tekerlemeleri, dinleyiciyi gündelik dünyadan koparıp masalın olağanüstü âlemine hazırlamak için söylenir. "Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde" diye başlayan kalıplar, çoğu kez anlamı kasıtlı olarak karıştırılmış, ters dünyayı anlatan uzun döşemelerle sürer. Anadolu'nun pek çok yerinde bilinen bir döşemede masalcı, yolculuğunu anlatırken Amasya'yı da anar: "Var varadan, sür süreden, Amasya'dan Tire'den; sulu yerde peynir ekmek, susuz yerde kavun karpuz yiyerekten, vardık varacağımız yere. Geldik masala; masaldır bunun adı, söylemekle çıkar tadı." Bu tekerleme yalnızca Amasya'ya özgü sayılamaz; yine de şehrin adının Anadolu'nun iki ucundaki yerleşimlerle birlikte, uzun bir yolun durakları olarak ağızdan ağıza dolaşması, Amasya'nın halk muhayyilesindeki yerini gösteren küçük bir işarettir. Döşemenin "Kim iyi dinlemezse yesin onu Arap Dadı" sözüyle bitmesi, tekerlemenin dinlemeyeni şakayla karışık bir ilençle uyardığını gösterir. Masalın sonundaki "dilek" ya da "üç elma" bölümünde ise masalcı "Gökten üç elma düştü; biri yiğit olanların başına, biri bu masalı dizip koşana, biri de dinleyenlerin başına" diyerek dinleyicisine iyi dilekte bulunur; böylece masal bir alkışla kapanır ve dinleyici yeniden gerçek dünyaya döner.
Yağmur ve Çiğdem Tekerlemeleri
Amasya'daki tekerlemelerin en ilgi çekici örnekleri, çocukların katıldığı mevsimlik törenlerde söylenenlerdir. Kurak geçen baharlarda yetişkinler yağmur duasına çıkar, kurban keser, türbe ve tekkeleri ziyaret ederken çocuklar da kendi törenlerini yaparlardı. Taşova'nın Şeyhli köyünden derlenen uygulamaya göre çocuklar bir kurbağa yakalayıp kalburun içine koyar, üstünü örttükleri kalburu başlarının üstünde taşıyarak ev ev dolaşır ve "Göden göden göğdüren, göğden yağmur indiren; tekneler hamur istiyor, yerler çamur istiyor" diye seslenirlerdi. Kapısı çalınan evlerden yağ, un ve ekmek istenir, her kapıda "Yağ verenin oğlu olsun, un verenin kızı olsun" denirdi. Ev sahibi bir yiyecek verdikten sonra çocukların üzerine bir kova su dökerdi; toplanan malzemeler pişirilip topluca yenirdi. Bu törende tekerleme ile alkış iç içe geçer: yağmuru çağıran ritimli söz, hemen ardından verene hayır dua eden kalıp sözle tamamlanır.
Benzer bir uygulama baharın müjdecisi çiğdemlerle ilgilidir. Merzifon'un Akören köyünde ilk çiğdemler toprağı yardığında çocuklar bir araya gelir, ev ev dolaşarak şu sözleri söylerdi: "Çiğdem çiğdem çiçecük, ebem olan köçecik; çaldan çuldan, bir kaşık yağdan; verenin altın başlı bir oğlu olsun, vermeyenin kel kafalı bir kızı olsun." Evlerden toplanan bulgur ve yağla pilav pişirilir, hep birlikte yenirdi. Tekerlemenin sonunda alkış ile kargış yan yana durur: veren ev hayırla anılırken vermeyen ev şakayla karışık bir ilençle karşılanır. Bu sözler, çocukların topluluk içindeki yerini, paylaşmanın önemini ve mevsim döngüsünü bir oyunun içinde öğrettiği gibi, halkın dua ve beddua kalıplarını ne kadar erken yaşta edindiğini de gösterir.
Oyun Dili ve Merzifon Sözcükleri
Tekerlemeler oyunla birlikte yaşadığı için oyunun sözcükleri de bu dünyanın bir parçasıdır. Derleme Sözlüğü'nde Amasya'ya, özellikle Merzifon'a ait çocuk oyunu sözcükleri dikkat çekicidir. Merzifon'da oyunda ebeye "güdekçi", oyun sırasına "güdek" denir; saklambaç "siğnebitti" adıyla bilinir. El ele tutuşarak oynanan oyuna "boran horam", arkaları birbirine dönük eğilen dört çocuğun üzerinden atlanan oyuna "güvercin taklası", bilyeyle oynanan bir oyuna "kındak" adı verilir. Çelik çomağa "dikme çelik", ladese "odura", oyunda ortaya konan hedef taşına "totik", taş oyunlarında kullanılan düz taşa "emen" denir. Oyunbozan, mızıkçı çocuk "ağlamsuk", oyunda geri kalan ise "gangak" diye anılır. Ebe seçmek için söylenen sayışmacalar, bu sözcüklerle kurulan bir oyun dünyasının kapısını açardı.
Bu oyun dünyası bugün büyük ölçüde okul bahçelerine ve proje etkinliklerine taşınmış durumdadır. Millî Eğitim Bakanlığının yürüttüğü Geleneksel Çocuk Oyunları Projesi kapsamında Haziran 2026'da Merzifon'da bir tören düzenlenmiş, unutulmaya yüz tutmuş oyunlardan "tombik" oyununun final müsabakası yapılmış ve aynı gün "Dilimizin Zenginlikleri Projesi" yarışmalarında dereceye giren öğrenciler ödüllendirilmiştir. Bu tür etkinlikler, sokaktan çekilen oyunları ve onlara eşlik eden tekerlemeleri yeni kuşaklara tanıtmanın bir yolu olarak görülmektedir.
Alkış ve Kargış: Dua ve Beddua Sözleri
Sözlü kültürün duygu yüklü bir başka biçimi de alkış ve kargış, yani halk arasındaki dua ve beddua sözleridir. Alkış sözcüğü Türkçe "alkamak", yani övmek, şükretmek kökünden gelir. Kâşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti't-Türk'te alkışı "dua etme, övme, birinin iyiliklerini sayma" diye açıklar ve "ol begge alkış berdi" (o beyi övdü) örneğini verir; aynı eserde kargışın karşılığı "lanet, beddua, ilenme" olarak geçer. Derleme Sözlüğü'nde de alkış "hayır dua, iyi dilek", kargış "ilenç, beddua" anlamıyla yer alır. Bugün alkış sözcüğü daha çok el çırparak gösterilen takdirin adı olarak kullanılsa da halk dilinde iyi dilek sözlerinin eski adı olarak yaşamaya devam eder.
Alkış ve kargışın kökleri, sözün kendi başına bir güç taşıdığına inanılan çok eski bir döneme uzanır. Araştırmacılar, ilkel duaların sihir ve büyüyle iç içe olduğunu, belli kalıplarla söylenen sözlerin tekrarlandığında kutsal güçleri harekete geçireceğine inanıldığını belirtir. Şükrü Elçin'e göre bu dualar Şamanizm, Budizm ve Maniheizm devirlerini aşarak İslâmiyet'le birlikte yeni bir zihniyetle yaşamaya devam etmiş; Türk halkı Tanrı'ya dilek ve niyazlarını ana dilinde, sade bir dille ulaştırmıştır. Türk edebiyatındaki en seçkin örnekleri Dede Korkut Hikâyeleri'nde görülen alkışlar, zamanla büyüsel niteliklerini yitirerek nezaket ve iyi dilek ifadelerine dönüşmüştür. Pertev Naili Boratav ise bu sözleri ikiye ayırır: bir yanda "Allah muradını versin", "Tuttuğun altın olsun" gibi konuşmayı süsleyen kısa beylik kalıplar, öbür yanda "Allah harmandan elini, yalandan dilini çeksin" gibi imge ve buluş bakımından küçük birer sanat eseri sayılabilecek sözler.
Alkışın bir de saray protokolündeki karşılığı vardır. Osmanlı teşrifatında padişah ve vezirler için törenlerde, özellikle bayram merasimlerinde Divân-ı Hümâyun çavuşlarının bir ağızdan söyledikleri övgü ve iyi dilek sözlerine alkış denirdi. Padişah tahta oturduğunda ya da atına bindiğinde "Uğurun açık olsun, ikbâlin efzûn, padişahım, ömr ü devletinle bin yaşa" gibi sözlerle alkışlanır; şehzadeler, sadrazam ve öteki vezirler de usulüne uygun sözlerle alay çavuşlarınca selamlanırdı. Bu gösterişli tören Tanzimat'a (1839) kadar alkış çavuşlarınca sürdürülmüş, vezirlerin alkışlanması usulü Tanzimat'tan sonra kaldırılmıştır. Halk arasında söylenen "Allah selâmet versin", "Allah kavuştursun", "Allah bir yastıkta kocatsın" gibi sözler ise bu geleneğin gündelik hayattaki karşılığıdır.
Amasya'da Dualar
Amasya'dan derlenen dualar, kaynağını insan hayatının kendisinden alır ve çoğu kez yaşanmış bir olayın ardından söylenir. Bir iyilik görüldüğünde "Allah razı olsun", "Ömrün uzun olsun", "Eline koluna sağlık", "Elin kolun dert görmesin" denir. Bolluk ve bereket için "Allah sofranı hacı sofrası etsin", "Allah sofrana Halil İbrahim bereketi versin", "Sofrana Hızır uğrasın", "Evinden misafir eksik olmasın" gibi dualar edilir. Yeni evlenenlere "Allah bir yastıkta kocatsın", "Ömrün uzun, düğünün güzün olsun", çocuk sahibi olanlara "Allah çocuklarının mürüvvetini görmeyi nasip etsin" denir. Yola çıkana "Su gibi git, su gibi gel", "Yolun açık olsun" diye seslenilir; "Ayağına taş değmesin" sözü de sevilen birini her türlü zarardan esirgeme dileğidir. Ticaret ve kazanç için "Tuttuğun altın olsun", "Allah işini gücünü rast getirsin" sözleri kullanılır.
Sağlık, muhtaçlık ve ölümle ilgili dualar ise insanın en derin kaygılarını dile getirir. "Allah dert verip derman aratmasın", "Allah kimseyi elden ayağa düşürmesin", "Allah el kapısına kimseyi düşürmesin", "Allah namerde muhtaç etmesin" gibi sözler, bağımsızlığını ve onurunu korumak isteyen bir hayat anlayışını yansıtır. "Allah gençlikte ölüm, kocalıkta zulüm vermeye" duası, insan ömrünün iki ucundaki korkuyu tek cümlede toplar; "Üç gün yatak, dördüncü gün toprak" sözü ise uzun süre yatağa düşmeden, kimseye yük olmadan ölmeyi dileyen bir anlayışı anlatır. Ölenin ardından "Ruhu şad olsun, mekânı cennet olsun", "Allah kalanlara sağlık versin" denir. Bir tehlikenin atlatıldığı durumlarda söylenen "Cana geleceğine mala gelsin" sözü ise malın kaybını canın selametiyle tartan bir hayat bilgisinin ürünüdür. Derlemede kadınların eşlerini işe uğurlarken, annelerin çocukları için ettiği duaların gündelik yaşamın olağan bir parçası olduğu da vurgulanır.
Amasya dualarının bir kısmı dinî ifadelerle örülüdür. "Allah seni Peygamber Efendimize komşu eylesin", "Allah dinden imandan ayırmasın", "İçtiğin zemzem olsun", "Ölünce Fatiha okuyanın çok olsun", "Cenazenin cemaati bol olsun" gibi sözler, bu dünyadaki iyiliğin karşılığını öbür dünyada da dileyen bir inanç dünyasını yansıtır. Bazı dualar ise yöresel söyleyişin izlerini taşır: "Bacası tütesice" ve "Ocağı yanasıca" sözleri, evin ocağının sürmesini, ailenin dağılmamasını dileyen eski alkış kalıplarıdır. Aynı kalıbın beddualarda "Ocağın sönsün" biçiminde tersine çevrilmesi, alkış ile kargışın aynı imgelerden beslendiğini açıkça gösterir.
Amasya'da Beddualar
Beddualar genellikle haksızlığa uğrayan, çaresiz kalan, canı yanan birinin buna sebep olana yönelttiği sözlerdir. Amasya'da derlenen örnekler, kişinin Allah'ın korumasına sığınarak O'nun gazabını kendisine zarar veren kişiye yöneltmesi biçiminde kurulur. Konular geniştir: kaza ve bela ("Allah bilinmez belalar versin", "Kara haberi gelesice"), hastalık ("Dermansız dertlere tutulasın", "Karaciğerinden tutulasıca"), ev ve ocak ("Evin ocağın yıkılsın", "Evine baykuşlar tünesin", "Ocağında baykuşlar ötsün"), yoksulluk ve muhtaçlık ("El kapısına gidip göresin", "Suya gidip susuz kalasın"), gurbet ("İnşallah gurbete düşersin") ve ölüm ("Kara yerlere döşenesin", "Defteri dürülesice"). "Dilini eşek arısı soksun" ve "Yalan söyleyen dillerin tutulsun" gibi sözler ise dedikoducuya ve yalancıya yöneltilir. Derleme, bedduaların daha çok aile içi anlaşmazlıklarda, nişanlılar ve sevgililer arasındaki kırgınlıklarda, fitne çıkaranlara ve komşular arasındaki çatışmalarda söylendiğini ortaya koyar.
Amasya bedduaları arasında nimetle ve kutsal olanla yemin edilerek söylenen ilginç bir öbek vardır. "Kur'an gözüme dursun ki", "Nimet gözüme dizime dursun ki", "Ekmek gözüme dursun" gibi sözlerde kişi, söylediği doğru çıkmazsa kutsal kitabın ya da nimetin kendisini cezalandırmasını diler; bir annenin ağzından çıkan "Sütüm haram olsun" sözü de aynı türdendir. "Ekmek çarpsın", "Nimet çarpsın ki" gibi kalıplar da ekmeğe ve nimete duyulan derin saygının beddua diline yansımasıdır. Bu sözlerde kişi, başkasına kötülük dilemekten çok kendi doğruluğuna kefil olarak kendini ortaya koyar. "Ben söylediysem iki gözüm önüme aksın, çocuklarımın yüzünü bir daha görmeyeyim" türünden yeminlerde amaç, Demirelma'nın belirttiği gibi, kendi kötülüğünü istemekten çok karşıdakini inandırmaktır. Pişmanlık ve hayıflanma anlarında söylenen "Yazıklar olsun bana" sözü de kişinin kendine yönelttiği, üzüntüsünü dile getiren bir kargıştır.
Beddualar, sevilen bir kişiye yöneltildiğinde yumuşatılır. Boratav'ın belirttiği gibi beddua anlamı taşıyan fiil olumsuz biçime sokularak şakaya getirilir; "gebermeyesice" sözü "geberesice"nin hafifletilmiş biçimidir. Amasya'da da aynı eğilim görülür: "Allah canını alsın" demek yerine "Allah canını almasın" denir, "Gözü çıkmayasıca", "Ocağı sönmeyesice" gibi sözler öfkeyi dile getirirken kötü dileği bilerek boşa çıkarır. Demirelma'nın tespitine göre beddua edilen kişi önemli ya da sevilen biriyse, cümledeki olumsuz anlam korunur ama cümle biçim bakımından olumsuza çevrilerek kötü dilek yumuşatılır. Derleme Sözlüğü'nde Merzifon'dan kaydedilen "andır" sözcüğü de benzer bir işleve sahiptir: insan ve hayvanlara ilenç yerine, "sahipsiz kal" anlamında kullanılır.
Bedduanın Tutması ve Sözün Gücü
Halk arasında bedduanın tutacağına inanıldığı için beddua etmek tehlikeli bir söz yolu sayılır. Amasya'da derlenen inanışa göre haksızlığa uğrayan kişinin kalbi temizse ettiği beddua yerini bulur. Babanın ettiği bedduanın tutacağına inanılır; annenin bedduasının ise anne sütü buna engel olacağı için tutmayacağı düşünülür. Bu yüzden mazlumun ve babanın bedduasından sakınmak gerektiği söylenir. Bu inanç, İslâm geleneğindeki rivayetlerle de örtüşür. Hz. Peygamber'in Muâz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken "Mazlumun bedduasından sakın, çünkü onunla Allah arasında perde yoktur" dediği nakledilir; başka hadislerde de babanın çocuğu hakkındaki duası ile mazlumun bedduasının kabul olunacağı bildirilir.
Bununla birlikte beddua etmek Amasya'da hem dinî açıdan hem de gelenek bakımından hoş karşılanmaz. İslâm âlimleri, müslümanların olur olmaz sebeplerle birbirleri aleyhine beddua etmesinin İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığını belirtmiş, bağışlamanın ve sabrın üstünlüğünü vurgulamıştır. Derlemeye katılan kaynak kişiler de bedduayı daha çok kendini savunamayan, gücü yetmeyen, haksızlığa uğrayan insanların başvurduğu bir savunma yolu olarak görür. Aynı kişiler, sabretmenin ve affetmenin erdemli bir duruş olduğunu, beddua edenin aslında kendine de zarar verdiğini söyler ve dilin bedduaya alıştırılmaması gerektiğini öğütler. Halk inanışında edilen bedduanın beddua edeni de etkileyeceği düşüncesi, kargışın kolay kolay ağza alınmamasının bir başka sebebidir.
Sözün gücüne duyulan inanç, Amasya'nın gündelik uygulamalarında da kendini gösterir. Ağzının içinde ya da dilinde yara çıkan kişi, kendinden küçük birine üç kez "Dilime ben düştü" der; karşısındaki de üç kez "Tükür yere" diye karşılık verir ve böylece yaranın çabuk iyileşeceğine inanılır. Ev sahibi olmak isteyen biri yeni yapılmış, henüz kullanılmamış bir evin bacasından aşağı "Allah'ım bana da ev ver, benim de evim olsun" diye seslenir. Yörede söylenen "Çalınmaz saz, tutulmaz söz" deyimi ise bildiğini okuyan, söz dinlemeyen kişiyi anlatırken sözün de tıpkı saz gibi bir yeri ve zamanı olduğunu hatırlatır. Bu uygulamalarda alkış ve kargış, belli durumlarda belli kişilere söylenen ve karşılığı beklenen birer sözlü eylem olarak karşımıza çıkar.
Konuşmalık Türlerin Bugünkü Durumu
Bilmece, tekerleme, alkış ve kargış, birbirinden ayrı türler olsa da aynı söz dünyasının parçalarıdır. Bilmecelerin pek çoğu tekerleme ritmiyle söylenir; çocukların yağmur ve çiğdem tekerlemeleri hayır dua ve ilençle biter; masal döşemeleri, dinlemeyeni şakayla karışık bir kargışla uyaran sözlerle kapanır. Bu iç içelik, sözlü kültürün türleri kesin sınırlarla ayırmadığını, her birinin konuşmanın akışı içinde ötekine geçebildiğini gösterir. Bu sözler aynı zamanda bir toplumun neyi kutsadığını, neyi hoş görmediğini yansıtan bir değerler aynasıdır: Amasya dualarında misafirperverlik, paylaşma, kimseye muhtaç olmama ve aile bağları öne çıkarken bedduaların konusu çoğu kez haksızlık, yalan, dedikodu ve verilen sözün çiğnenmesidir.
Hayat tarzı değiştikçe uzun kış gecelerinin oda sohbetleri seyrekleşmiş, bilmece sorma ve sokakta sayışmacayla ebe seçme alışkanlığı eski canlılığını yitirmiştir; çocuk oyunlarını yeniden tanıtmak için okullarda proje yürütülmesi de bu çekilmenin bir göstergesidir. Dua ve beddua sözleri ise daha dirençlidir. Derlemedeki kaynak kişiler bu sözleri çevrelerindeki insanlardan duyduklarını belirtir ve "Eline sağlık", "Allah razı olsun", "Yolun açık olsun" gibi alkışlar bugün de Amasya'da her gün söylenir. 1930'ların söz derleme seferberliğinden 2025'te kayda geçirilen dua ve beddualara kadar uzanan derleme çalışmaları, kâğıda dökülmeden yaşayan bu sözlerin bir kısmını kalıcı hâle getirmiştir. Amasya'nın bilmecelerinde, tekerlemelerinde ve alkış sözlerinde, bir şehrin zekâsı, neşesi ve gönül dünyası bir arada saklıdır.
Kronoloji
11. yüzyıl: Kâşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk'ünde alkış "dua etme, övme", kargış "lanet, beddua, ilenme" anlamlarıyla kaydedilir; eserde ilk yazılı tekerleme örnekleri de yer alır.
1839: Tanzimat'ın ilanıyla Osmanlı teşrifatında vezirlerin alkışlanması usulü kaldırılır; padişah alkışları saltanatın kaldırılmasına kadar sürer.
1932: 12 Temmuz'da Söz Derleme Talimatnamesi hazırlanır; her ilde derleme heyetleri kurularak Anadolu ağızlarındaki sözler toplanmaya başlanır.
1939: Türkiye'de Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi'nin ilk cildi yayımlanır.
1962–1979: Yaklaşık altı yüz bin fişe dayanan on iki ciltlik Derleme Sözlüğü hazırlanır; alkış (1963, I. cilt) ve kargış (VIII. cilt) bu sözlükte yer alır.
2017: 4–7 Ekim'de Amasya'da düzenlenen Uluslararası Amasya Sempozyumu'nda Derleme Sözlüğü'ndeki Amasya sözcüklerinin dağılımı üzerine bir bildiri sunulur.
2022: Kürşat Efe, Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi'nin Amasya özel sayısında Derleme Sözlüğü'ndeki Amasya söz varlığını kavram alanlarına göre sınıflandırır; çocuk oyunu sözcükleri ayrı bir başlıkta toplanır.
2025: Haziran ayında Suluova ve Merzifon doğumlu kaynak kişilerle görüşülerek Amasya'ya ait dua ve beddualar derlenir; çalışma Betül Demirelma imzasıyla yayımlanır.
2026: Haziran ayında Merzifon'da Geleneksel Çocuk Oyunları Projesi kapsamında tören düzenlenir, "tombik" oyununun finali yapılır.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Efe, Kürşat, "Derleme Sözlüğü'ne Göre Amasya Söz Varlığının Sözlük Bilimsel ve Ad Bilimsel Sınıflandırılması", Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (ASOBİD), Amasya Özel Sayısı, 2022, s. 215-285.
Kitaplar
- Demirelma, Betül, "Amasya'da Sözlü Halk Kültürünün Bir Parçası Olarak Dua ve Beddua Pratikleri", Özgür Yayınları, 2025, s. 65-84 (doi: 10.58830/ozgur.pub792.c3345). ozguryayinlari.com
Diğer kaynaklar
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Bilmeceler" (Kültürel Detaylar derlemesi).
- Özcan, Abdülkadir, "Alkış", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, İstanbul 1989, s. 470-471. islamansiklopedisi.org.tr
- Çağrıcı, Mustafa, "Beddua", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1992, s. 297-298. islamansiklopedisi.org.tr
- Boratav, Pertev Naili, 100 Soruda Türk Halk Edebiyatı, İstanbul 1995 (Demirelma'dan naklen).
- Elçin, Şükrü, Halk Edebiyatına Giriş, Ankara 2005 (Demirelma'dan naklen).
- "Tekerleme" ve "Bilmece" maddeleri, Vikipedi (yardımcı kaynak).
- "Amasya'da Kültür Sanat" derlemesi: Amasya bilmeceleri, deyimleri, halk inançları ve yağmur duası uygulamaları (Türkiye Outdoor).
- Doğu Karadeniz Kültür Envanteri Projesi, "Sözlü Edebiyat" (bilmece tanımı ve Codex Cumanicus için; Sırtbaş 2014'ten naklen).
- "Unutulan Çocuk Oyunları Amasya'da Yeniden Canlandı", Objektif Amasya, 11 Haziran 2026.
Çevrimiçi kaynaklar









