Amasyalıdır. Kuyûd-i vakfiye idâresinde müseccel olan vakfiyelerinde mestûr olduğu üzere ulemâdan Muhyiddîn Mehmed bin Ahmed bin Mahmûd bin Cemâleddîn Mehmed Aksarâyî mahdûmudur. Pederi Konya’da 871’de vefât eden Mevlânâ Nûreddîn Hamza-i Karâmânî’nin tilmîz ve dâmâdıdır.

Bilâd-ı Karâmâniyye’nin Fâtîh Sultân Mehmed tarafından zabt ü istilâsı üzerine Aksaray ve Konya halkından bir kısm-ı mühimmi tehcîre tâbi’ tutulmuşdu. Sadr-ı a’zam Mahmûd Paşa, bu halkı tehcîr etdiği esnâda 871’de peder ve vâlidesi Âyşe Hâtun Konya’dan kaldırılıp Amasya’ya gönderilmiş ve Temennâ Mahallesi’ne yerleştirilmiş idi.

Pîri Mehmed Paşa, Amasya’nın Temennâ Mahallesi’nde takrîben 873 senesi hudûdunda doğdu. Molla Mehmed Karâmânîzâde Seyyideddîn Ahmed ve Şerefeddîn İdrîs Çelebilerden ve Cemâlîzâde Kıvâmeddîn Kâsım Efendi’den tahsîl-i ulûm etdi. [636]

Hattât-ı meşhûr Abdullah Efendi’den yazı öğrendi. Mahkeme-i şer’iyye ketebesinden olup 894’de Amasya mahkemesi kâtibi görüldü. Ancak 896’da sünnet düğünü fitnesinde kitâbetten ma’zûl olup İstanbul’a gitdi. Molla Kestel, Hacı Hasanzâde ve Amasyalı Mü’eyyedzâde Abdurrahmân Efendilerden ikmâl-i tahsîl ve mülâzemet edib müderris oldu.

Bu esnada Sultân Bâyezîd-i Sânî’nin kurenâ ve ümenâsından Amasyalı Seydî Ömer Çelebi’ye dâmâd olmuşdu. 901’de zuhûr eden bir hâdiseden dolayı kayın pederi pâdişâhın gözünden düşüp teb’îd edildi. Bundan müteessir olan Pîri Paşa da Silivri kadısı olarak İstanbul’dan uzaklaşdırıldı.

903’de Rûmeli kazaskeri olan üstâdı Hacı Hasanzâde Mehmed Efendi’nin himmetiyle terfi’ân Siroz kadısı oldu. 904’de Kâdî-i Siroz olduğu imzâsı görüldü. Buradan Gelibolu kadısı olup kayın pederi matbah emîni olduğu münâsebetle 906’da Galata kadısı ve 908’de Fâtîh Sultân evkâf-ı celîlesi mütevellîsi oldu.

909’da her sene muhâsebesinin rü’yeti mu’tâd olduğu üzere [637] üstâdları bulunan Rûmeli kazaskeri Hacı Hasanzâde Mehmed ve Anadolu kazaskeri Amasyalı Mü’eyyedzâde Abdurrahmân ve İstanbul kadısı Cumalizâde Kâsım Efendilerin huzûrlarında evkâf-ı mezkûrenin senelik muhâsebesi görüldü.

Esnâ-yı muhâsebede sıdk ü emâneti, iffet ü istikâmeti, umûr-i hisâbiyyede fazl ü kifâyeti tezâhür etdiğinden müşârün-ileyhimin tasdik ve şehâdetlerini hâvî defter-i muhâsebe ma’rûz-ı dergâh-ı pâdişâhî oldukda takdîr edilerek Anadolu defterdârı oldu. Buna dâ’ir de imzâsı görüldü.

915’de Rûmeli defterdârı olup üç yılda Rûmeli hisâbâtını tanzîm ve ıslâh ederek tedbîr ve kifâyetiyle pâdişâhın teveccühâtını kazandı. 918’de Sultân Selîm-i Evvel’in cülûsunda hisâbâtı tedkîk edilerek fazl ü kifâyeti, iffet ü emâneti görüldüğünden baş-defterdâr ya’nî mâliye nâzırı oldu.

Nasbından bir müddet sonra İrân seferi mühimmât-ı harbiye ve zehâir-i askeriyyesini tedârik ve ikmâle me’mûren Amasya’ya gelip hakkıyla çalışdı. Sultân Selîm Hân ile beraber İrân Harbi’ne [638] gidip muzafferen avdette takdîr edilen akl ü tedbîrine ilm ü kifâyetine binâen 920 senesi şevvâlinin yirmi üçüncü günü Amasya’da rütbe-i vezâret ihsân buyruldu.

Fakat ma’iyyet-i pâdişâhîde olan gayr-ı Türk vüzerâ hased ederek el altından yeniçerileri tahrîk etdiler. Bu yüzden 921 senesi muharreminde yeniçeriler müşârün-ileyhin hânesini basıp yağma ederek yolsuzluklara cesâret eylediler. Bu fitneye mâni’ olmayan Sadr-ı a’zam Dukakînzâde Ahmed Paşa derhâl i’dâm edildi.

921 senesi rebîülevvelinde ma’iyyet-i pâdişâhîde İstanbul’a gitdi. Vâşîlerin si’âyesiyle bir müddet düçâr-ı itâb ve mu’âhez olduysa da bi’t-tahkîk berâ’eti zâhir olduğundan nâ’il-i iltifât ve i’timâd-ı pâdişâhî olup 922’de Sultân Selîm Mısır Harbi’ne gitdikde İstanbul muhâfızı ve kâ’im-makâmı ve 923 senesi zilhiccesinde Şâm’a celbedilip sadrâzam oldu.

Üç yıl kadar Sultân Selîm’e vezâret edib 926 şevvâlinde müşârün-ileyhin vefâtıyla şehzâdesi Sultân Süleyman’ın cülûsunda [639] ibkâ buyuruldu. Sultân Süleyman’a da üç yıl kadar vezâret edib iki muhârebede pâdişâh ile beraber bulunarak hüsn-i hizmetleri görüldü.

Ancak vezîr-i sânî Arnavut Ahmed Paşa 929’da fethedilen Rodos adasına her sene Anadolu’dan nakl edilen ba’zı ahâlînin esnâ-yı nakl ve iskânında zülm ü te’addî vukû’a geldiğini pâdişâha ismâ’ etdirdi. Pâdişâh da pek ziyâde sevdiği ve hâs oda-başılığından vezâretle Rûmeli Beylerbeyi yapdığı Frenk İbrâhim Paşa’yı mesned-i sadârete getirmek istiyordu.

Zulm ü te’addî müftereyâtını haber alan ve maksad-ı şâhâneyi teferrüs eden sâhib-i terceme 929 senesi şa’bânında derhâl isti’fâ edib Silivri’de kâin çiftliğine çekildi. Ahvâli teftîş edilerek zülm ü te’addî tefevvühâtından berâ’eti zâhir olup müstevfî ma’aş ve ta’yînâtı ile tekâ’üd edildi.

Eyyâm-ı resmiyyede ve aralık aralık çiftliğinden da’vet edilerek huzûr-ı hümâyûna girmesi ve ba’zı umûr-ı mühimmenin [640] hall ü istişâresinde akl ü re’yinden istifâde edilmesi Sadr-ı a’zam İbrâhim Pâşa’yı pek ziyâde bî-huzûr ediyor, kendinin azliyle müşârün-ileyhin sâniyen mesned-i sadârete geleceğinden korkuyordu.

Bundan dolayı sâhib-i tercemenin izâle ve kendi devlet ve sa’âdeti uğrunda bî-günâh olan müşârün-ileyhin kurbân edilmesini düşünürdü. Alâ rivâyetin Edirne kadısı olan mahdûmu Muhyiddîn Mehmed Bey’i Anadolu sadâreti va’diyle kandırdı.

939 senesi şevvâlinin evâ’ilinde bayram tebrîki bahânesiyle mahdûmu Silivri’ye gelip pederine misâfir oldu. Pederini tesmîm edib gitdikden sonra tesmîm edildiğine vâkıf olan müşârün-ileyh, “Ah Mehmed beni yaktın Allâh da seni yaksın!” diye bedduâ ederek dünyadan gitdi. Silivri’de câmiinin harîminde medfûndur.

Fî’l-hakîka Molla Muhyiddîn Mehmed Bey, 940’da bir gece gâyet bed-mest olup yatarken mangal üzerine devrilip elbisesi tutuşdu. Feryad ü figân içinde yanıp gitdi. İbrâhim Paşa da çok geçmeden i’dâm edildi. [64l]

Pîrî Mehmed Paşa, pek fâzıl, muhakkik, âkil, mehîb, kâmil, müdebbir, müstakîm, afîf, bütün kavânîn ve nizâmât-ı devlete vâkıf, nizâmü’l-mülk ü saltanât, kavvâm-ı dîn ü devlet, şâir, edîb, Felâtun-meşreb bir racul-i siyâsî idi.

Mahdûmları Muhyiddîn Mehmed, Dervîş Mehmed, Mehmed Şâh, Kâsım, Ahmed Beylerdir. Dâmâdları da Mustafa Paşa ile üdebâ-yı mevâlîden Amasyalı Mü’eyyedzâde Abdullah Abdî Efendi’dir. Kerîmelerinden de ahfâdı ve her tarafda hayrât ve evkâf-ı cesîmesi vardır.

İstanbul’da Zeyrek civârında câmii ve zâviyesi, Molla Gürânî civârında câmii ve zâviyesi, Hasköy’de mahallesi iskelesi ve mescidi, Silivri’de mu’azzam câmii ve medresesi, imâreti ve tab-hânesi, ceddînin vatan-ı aslîsi olan Anadolu Aksarayı’nda mektebi, Konya’da mescidi, Amasya’da mevlidi olan Temennâ Mahallesi’nde mescid ve mektebi, Edirne ve Tekirdağı’nda mescid ve mektebi ve daha çok yerlerde bu gibi hayrât-ı şerîfesi vardır.

İstanbul, Rûmeli ve Anadolu’da evkâf-ı cesîmesi [642] vardır. Sadâreti zamanlarında tanzîm etdirdiği diğer üç vakfiyesi mukayyed ve müsecceldir. Sadâretten azlinden sonra yaptırdığı hayrât-ı şerîfesi bu vakfiyelerinde tâbi’i yoktur.

Pîrî Mehmed Paşa’nın şu tercemesi, pek çok vesâ’ik-i resmiyye ve sicillât-ı şer’iyyeden, hatta imzâlarını hâvî evrâk-ı resmiyyeden telhîs edilerek toplanmışdır. Müşârün-ileyhin terceme-i hâlini yazanların her biri mesmû’âtını yazmış olduğundan bunların içinde gass ü semîni de vardır. Ancak evsâf-ı celîlesinde müttefiklerdir.

Edirneli Mecdî Mehmed Efendi “Terceme-i Şakâyık”ında diyor ki: “Pîrî Paşa, sadr-ı vezârette vezîr-i a’zam bulunup âsitâne-i sa’âdet-âşiyânî, melce’ ü melâz-ı enâm-ı eyyâm merci’ ü me’âd-ı havâs u avâm idi. Cenâb-ı felek-nisâbî ca’be-i nebâl-i istikâmet ve sedâd ve Ka’be-i rahhâl-ı hidâyet ve reşâd olup cumhûr-i umûr-i saltanât ana müfevvaz iken dokuz yüz yirmi dokuz senesinde Rodos seferinden rücu’ olundukda vezâretten azlolunup Dimetoka nâm mevzi’e karîb bir kûşede tekâ’üd eyledi.

Ba’de’l-azl hülâsâ-i evkât ve nekâve-i sââtini ibâdete [643] muvâzabete sarfeyleyip ömrünü zühd ü salâh ü iffet ü felâh ile hatmeyledi. Mûmâileyh âkil ü edîb ü mehib ü lebîb ü hads-i sâ’ib ü rey-i sâkıb sâhibi bir zekî kimse idi. Gürûh-ı ulemâya ve fırka-yı sulehâya derûn-ı dilden muhibb olup fukarâya ve muhtâçlara gâyet ri’âyet eder idi.

Ve bilcümle anın zemân-ı vezâreti tevârîh-i eyyâmdan olup zât-ı fezâ’il-i sıfât ve mülk-i melekâtı berekât-ı ilâhiyyeden bereket-i behiyye idi. Dâ’i du’â-yı cezîl ve bâdî-yi senâ-yı cemîl olmağçün bekâ-ı âlemde inşâ etdigi hasenât-ı hisân ferhât-nişân ve müberrât-ı meserrât-feşân tavr-ı gavr-ı tevakku’ ve tetallu’dan ziyâdedir.

Tezyîl- Ol hazret-i vâlâ rütbet, cevdet-i tabî’at ü hiddet zihn ü gazâret-i fıtnâtla ma’rûf ve mevsûfdur. Bahr-i medîd-i tab-ı safâ şi’ârından ve muhît-i kâmil-i bî-sahîl-i dil-i deryâ bârından dürer-i gurer-i kelimât-ı manzûme-i süreyyâ intizâm iltiyâm bulup Cenâb-ı me’âlî me’bâ silk-i şu’arâda münselikdir.

Sadr-ı şerîfi esbâb-ı akl ü vâfir ve muhassinât-ı bedî’iyye-i mütevâfir ile hâlî ve mâlî olup zehâfât-ı mahâ’il-i rezâ’il-i nefsâniyye-i insâniyye andan mahzûf ve matrûddur. Mahlâs-ı [644] şerîfî “Remzî”dir. Bu matla’ ve beyt anın kelimâtındandır:

Şeb-i zülfünde kalanlar zulümâtıyla yürür
Erişen lebleri âbına hayâtıyla yürür
Zâhid-i hasret-i mey şöyle za’îf eylediğim
Elde tesbîh ü asâsı salavâtıyla yürür

Mûmâileyh dokuz yüz otuz dokuz senesinde vefât edib Mevlânâ Nazmî bu mısrâ’ı ana târih demişdir. Târih: Pîrî Paşa’nın mekânın adn ede Hayy Vedûd. Cem’ân 939 eder. “Şakâyık tercemesi”nde müşârün-ileyhin Hazret-i Ebûbekir es-Sıddîk Efendimizin neslinden ve Şeyh Cemâleddîn Aksarâyî ahfâdından olduğu yazılıdır.

Pîrî Paşa’nın Mevlânâ Cemâleddîn Mehmed bin Aksarâyî ahfâdından olduğu muhakkaktır. Çünkü vakfiyelerinde bu nesebi musarrahtır. Ancak Ebûbekir es-Sıddîk Efendimizin neslinden olduğu müsbet değildir. Bu cihet Fahreddîn Mehmed Râzî evlâdından olduğu iddi’âsıyla meydana çıkmışdır ki aşağıda Cemâleddîn Mehmed bin Aksarâyî tercemesinde tetkîk ve îzâh edilecektir. Bu tercemede mebâdî-i ahvâline dâ’ir sarâhat yoktur. [645]

Mevlânâ Lâtîfi Çelebi “Tezkire-i Şu’arâ”sında diyor ki: “Remzî-Karamânî Pîr Paşa’dır ki vüzerânın ezkiyâsından ve küberânın ulemâsındandır. Vilâyet-i âl-i Osmân’a ona bedel ve nazîr-i şer’ ü kânûn bilür bir vezîr-i rûşen-zamîr gelmiş değildir. Mesned-i vezârete tedrîs ve kazâdan gelmiş ve defterdârlıkdan vezîr olmuş idi.

Zihn ü zekâvet ve fehm ü ferâsetle da’va fasletmek ve söz fehmetmek âlemde anın şânına ve şân-ı ferâset-nişânına gelmiş idi. Ve mesâlih ü umûrda her vilâyetin âdet-i kadîmesine âlim ü vâkıf olmuş idi. Bu sebepten Sultân Selîm -tâbe serâhü- semîn-i re’yine ve hüsn-i tedbîrine mu’tekid olup katl ü helâkı husûsunda te’hîr eder idi. Zîrâ vüzerâ beyninde Pâdişâh-ı rûşen re’yîn rey-i sâ’ibine yarar ve mîzân-ı ferâsetinden iner pesen-dîde tedbîr ederdi.

Ne bir hadîka-i fikreş vezîr-i bâd-ı galat ne bir sâhife-i reyiş keşîd hatt-ı hatâ. Ulûm-i fünûn görmüş, fâzıl-ı kâmil ve tâb-ı pâk-i derrâki şi’ire dahî şâmil idi. Mahall-i mahlâsda gâh ismini tahallus eder idi ve gâh “Remzî” der idi. Bu matla’ onundur: [646]

Günlesem²⁰⁴ günden n’ola ey şem-i bezm-ârâ seni
Gökde isterken virübdür yerde Hakk bana seni

Ve lehû

Mümkün olmaz kim nigârın kat-ı mergûbun görem,
Ola kim birgün o yârin hatt-ı mektûbun görem
Baht-ı bidârımdan Allâh ağlarım her kande kim
Her sa’âdet ehlinin yanında mahbûbun görem²⁰⁵

Edirneli Mecdî Efendî’nin yazdığı gibi Pîrî Paşa’nın vezâreti ve sadâreti mühim bir târih idi. Müşârün-ileyhin esbâb-ı nasb ü azli Türk tarihinde pek şâyân-ı dikkat bir fasl-ı mühim olduğundan bunu yazmadan geçemedim.

Sultân Bâyezîd-i Sânî devrinde saraylı kölelerin ya’nî neslen Türk olmayan uşakların vezâret ve sadâreti, âdeta bir kanûn olmuşdu. Bu köleler, vezâret ve sadâreti kendilerine hâs birer mevki-i mümtâz bilmişler, hatta Çândârlızâde İbrâhim Paşa’yı sadâretinin ikinci senesinde kendilerine mu’ârız olduğundan tesmîm etmişlerdi.

Bundan dolayı asîl Türkler ve neslen Türk olan Beyler [647] Sultân Bâyezîd’e karşı pek muğberr ve munfasıl idiler. Mısır Harbi’nde görülen hezîmetin birinci sebebi işte bu iğbirâr ve infi’âl idi. Kezâlik Sultân Selîm’i de tahta çıkaran yine bu hissiyât-ı milliyyeyi ve iğbirârı taşıyan Türkler’di.

Binâenaleyh: Sultân Selîm, saraylı kölelerin rağmına Türklerden Pîrî, Hüsâmeddîn, Hâcezâde Mehmed Paşalara vezâret vermiş, Pîrî Paşa’yı sadârete kadar çıkarmışdı.

Saraylı köleler, bunun önüne geçmek için başta Pîrî Paşa’nın dâmâdı Boşnak Mustafa Paşa ve vezîr-i Sânî Arnavut Ahmed Paşa olduğu hâlde paşanın hânesini basıp eşyâsını tâlân ve hakkında bühtânlar icâd ederek paşayı Sultân Selîm’e i’dâm etdirmek istediler. Paşa bu maksada vâkıf idi. Ancâk pâdişâhın kadir-şinâslığına i’timâdı olmakla beraber oldukça ızdırabı vardı.

Solâkzâde Tarih’inde diyor ki: “Pîrî Paşa, vezîr-i a’zamlığında bir gün pâdişâh-ı memâlik-güşâya demiş ki Pâdişâhım bilirim âkibet bir bahâne ile beni de öldürürsün. Çünkü öldüreceksen hemen [648] bir gün evvel dünya kaydından halâs etsen aceb ma’kûl idi. Deyû havfını beyân eylemiş.

Şehriyâr-ı cihân bu söze vâfir gülmüş. Benim dahî bu ma’nâ çoktan hâtırımdadır. Seni hâk ile yeksân etmek muktazâ-yı murâdımdır. Lâkîn yerini tutar âdem bulunmaz ve hizmet-i vezâreti kemâ yenbeğî edâ eder kimse var idüği tahkîk olmaz. Yoksa seni de murâdına vâsıl ederdim. Emir sehildir demiş. El-hakk âkil ü müdebbir vezîr ve sâhib-i tedbîr kimesne idi.”

Nihâyet Sultân Selîm Hân’ın irtihâli üzerine tahta çıkan şehzâdesi Sultân Süleyman’ın tecrübesizliği ve hodgâmlığı paşayı azledip yerine Frenk İbrâhim Paşa gibi tecrübesiz bir genci sadrâzam yaptı.

Pîrî Paşa, kendine bir halef yetiştirmek için Amasyalı Nişâncı Mehmed Paşa’yı, Sultân Süleyman’a akîb-i cülûsunda vezâret verdirmişti. Azl ve isti’fâsından sonra Mehmed Paşa da Sivas’a atılıp vezâret Türklere yasak edildi.

Ulemâdan biri Pîrî Paşa’nın azlinden sonra ziyâretine gider; müşârün-ileyhin azlinden dolayı hâyli tesliyet-âmiz sözler söyler. [649] Paşa cevâben demişdir ki “Efendi, ben azl ü isti’fâdan asla müteessir değilim. Yalnız köleler sevindi. Türkler yerindi. Vezâret Türklere vedâ’ etdi. Bundan müteessirim.”

Evet! Pîrî Paşa’nın keşf ü tahmîni ayn-ı hakîkat olarak çıktı. Öküz Mehmed Paşa’nın sadâretine kadar tam yüz yıl Türklere vezâret yasaktı. 1008’de kıyâm eden erbâb-ı ihtilâlin müsellâhan talebinden sonra Sultân Ahmed Hân-ı Evvel zamanında Türklere vezâret verilebildi.

Sultân Selîm demişdir ki ricâl-i devlet içinde ancak üç zât bulabildim. Biri Mü’eyyedzâde Abdurrahmân Efendi’dir. Pek ihtiyârlığına tesâdüf etdim. Diğeri Tâczâde Ca’fer Çelebi’dir. Pek yazık ki gayb eyledim. Öbürü de Pîrî Paşa’dır. Bundan hakkıyla istifâde etdim. Şâyân-ı dikkattir ki bunların üçü de Amasyalıdır.