Osmanlı Devleti'nin dokuzuncu padişahı I. Selim, tarihe Yavuz lakabıyla geçti. Bu ad ona daha kendi döneminde, sert mizacı, cesareti ve ataklığı yüzünden takılmıştı; Osmanlı belgelerinde ise adı genellikle "Selim Şah" diye anılır. Sekiz yılı biraz aşan saltanatında Safevî ordusunu Çaldıran'da, Memlûk ordusunu Mercidâbık ve Ridâniye'de yendi; devletin merkezi bu zaferlerle Balkanlar'dan Ortadoğu'ya kaydı. Ancak hikâyesi Amasya'da başlar. Babası II. Bayezid o sırada şehrin sancak beyiydi, dedesi Fâtih Sultan Mehmed İstanbul'da hüküm sürüyordu ve Selim, Yeşilırmak vadisindeki şehzade sarayında doğan hanedan çocuklarından biriydi.

Amasya'da Doğum

Doğum yeri konusunda kaynaklar büyük ölçüde birleşir ve Amasya'yı gösterir. Bayezid'in Amasya sancakbeyliği çocukken, Fâtih döneminde başlamıştı; Bayezid, İstanbul'un fethinden sonra 1454'te yedi yaşında bu sancağa atandı. Selim dolayısıyla uzun yıllardır bir "şehzade sarayı" olan yapının içinde, köklü bir geleneğin ortasında dünyaya geldi.

Şehzadelerin oturduğu yapı iç kalede bulunuyordu; Selçuklu döneminde "Beyler Sarayı", Osmanlı döneminde "Şehzadeler Sarayı", halk arasında ise "Saraydüzü" ya da "Saraydüzü Kışlası" adıyla anılırdı. Danişmendlilerden itibaren sultanların ve komutanların ikametgâhı olan bu yer, asıl biçimini Çelebi Sultan Mehmed'in Amasya sancakbeyliği sırasında, 1396'da Gümüşlüzâde köşkü olarak bilinen yerin Gümüşlüzâde Hoca Celâleddin Çelebi'den satın alınıp buraya büyük bir saray yapılmasıyla kazanmıştı. 350 yıl boyunca saray olarak kullanılan yapı, II. Murad'ın oğlu Ahmed Çelebi'nin, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed'in ve I. Selim'in doğdukları mekân olarak da kayıtlara geçmiştir (Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne dayanan bir anlatıdır). Yapının bugünkü durumu ve tam yeri bu çalışmada ayrıca doğrulanamamıştır.

Şehrin o dönemdeki konumu, Selim'in doğduğu ortamı anlamaya yardım eder. Bir yerin şehzade sancağı olabilmesi için uç bölgesinde bulunması, eski Anadolu beyliklerinden birine başkentlik etmiş olması ve tarih, kültür ve ticaret merkezi sayılması gerekiyordu; Amasya bunların hepsini taşıyordu. Danişmendlilere merkezlik yapmış, XVI. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlıların doğu sınırında stratejik bir merkez olarak kalmış, Medînetü'l-Hükemâ, Bağdâdü'r-Rûm ve Dârü'l-Fütûh gibi unvanlarla anılmıştı. Eyaletin merkezi XV. yüzyılın ilk yarısından 1520'ye kadar Amasya'ydı; I. Murad döneminde 1386'da Şehzade Bayezid'in Amasya'ya gelip Amasya Beyliği'ni Osmanlılara bağlamasıyla şehzade sancakbeyleri ("Çelebi Sultan") dönemi başlamıştı.

Doğum tarihi konusunda tam bir mutabakat yoktur. Feridun Emecen "bir rivayete göre 872 (1467-68), daha kuvvetli bir ihtimal olarak 875'te (1470)" der. M. Hanefi Bostan ise "doğum tarihi konusunda farklı bilgilere yer verilmekle beraber 1470 yılında doğduğu tahmin edilmektedir" diye yazar. Genel başvuru eserlerinde tarih 10 Ekim 1470 olarak verilir; bu en yaygın kabul görür, ancak belgeyle kesinleşmiş bir gün değildir.

Annesinin adı da iki biçimde dolaşır. Emecen, annesinin Dulkadıroğlu Alâüddevle Bozkurt Bey'in kızı Ayşe Hatun olduğunu yazar; bazı kaynaklarda "Gülbahar bint Abdüssamed" adıyla gösterilmesinin bir yakıştırmadan ibaret olduğunu, annenin Ayşe Hatun olduğunun XVI. yüzyıl tarihçisi Cenâbî tarafından açıkça belirtildiğini ekler. Bostan ise Topkapı Sarayı Müzesi arşiv defterlerine dayanarak annenin adının "Ayşe Gülbahar" olduğunun kesin olduğunu söyler. Ad konusunda iki görüş vardır; annenin Dulkadir hanedanından geldiği konusunda ise kaynaklar birleşir. Annesi bundan sonra "Ayşe (Gülbahar) Hatun" olarak anılacaktır. Selim sonradan onunla birlikte Trabzon'a gidecekti.

Çocukluk ve Eğitim

Kaynaklar Selim'in küçük yaşta iyi bir tahsil gördüğünde birleşir; babası ona özel hoca tayin etmişti. Çocukluğu önemli bir kültür merkezi olan Amasya'da geçti ve eğitiminde Abdülhalim (Halîmî) Çelebi'nin yanı sıra Taşköprîzâde Muslihuddin Mustafa Efendi, Amasyalı Şeyh Hamdullah ve Molla Muhittin etkili oldu. Arapça ve Farsça öğrendi, tarih, edebiyat, fen bilgisi ve güzel yazı gibi derslerin yanında binicilik, atıcılık, kılıç kullanma, ok ve yay yapımı gibi uygulamalı konularda da yetiştirildi. Ancak Trabzon kayıtları hocasının Taşköprîzâde olduğunu gösterir; bu yüzden sayılan isimlerin hepsinin Amasya yıllarına ait olduğu söylenemez. Halîmî Çelebi'nin ömür boyu kendisine yakın kalan bir hoca olduğu açıktır: Selim onu "musâhabet-i ilmiyye" için Trabzon'a getirtti ve 1515'te hâlâ "padişahın hocası" diye anılıyordu.

Selim'in çocukluğunun geçtiği saray, sanatkârların ve âlimlerin korunduğu bir ortamdı. Bayezid sancakbeyliği sırasında Amasyalı hat ustası Şeyh Hamdullah'tan güzel yazı öğrenmeye başlamış, genç hattattan icazetname almış, 1481'de tahta geçmek için Amasya'dan ayrılırken hocasını ailesiyle birlikte İstanbul'a davet etmişti. Çandarlı İbrahim ve Yahya Paşa gibi tecrübeli devlet adamları ona lalalık yapmış, yazları Amasya'ya bağlı Lâdik'e çıkmayı âdet edinmişti.

Selim, muhtemelen on yaşlarındayken dedesi Fâtih Sultan Mehmed tarafından kardeşleri Ahmed, Korkut, Mahmud, Âlemşah ve amcası Cem'in oğlu Oğuz Han ile birlikte İstanbul'a çağrıldı. Sünnet Topkapı Sarayı'nda yapıldı. Kemalpaşazâde'ye göre Fâtih torunlarına büyük ilgi gösterdi ve onları sünnet ettirdi; Bayezid'in büyük oğlu Abdullah'ı da daha önce ölen büyük oğlu Şehzade Mustafa'nın kızıyla evlendirdi ve bu vesileyle bir ay süren şenlikler yapıldı (885/1480). Kimi kaynaklar sünneti 1479'a, dokuz yaşına bağlar; kimileri "on yaşlarında" der. Tarih için 1479-1480 arası bir aralığı kabul etmek doğru olur.

Bu, büyük olasılıkla Selim'in dedesini ilk ve son görüşüydü, ama olay hafızasında önemli bir yer tutmuştu. Bir rivayete göre Selim yıllar sonra kendisine Fâtih'in bir resmi gösterildiğinde, çocukluğunda onun dizlerinde büyüdüğünü, yüzünün şeklinin hayalinden silinmediğini söylemiş ve nakkaşın resmi dedesine tam olarak benzetemediğini belirtmiştir. Bu, daha sonraki bir rivayettir.

Sünnet merasiminden sonra Selim babasının yanına döndü ve bir süre daha Amasya'da kaldı. 1481'de Bayezid'in tahta çıkmak üzere İstanbul'a gelişi sırasında Selim'in onunla birlikte olup olmadığı hakkında bilgi yoktur. Babasının Cem Sultan'la mücadelesi yüzünden bir süre Amasya'da kaldığı, gerekli iç emniyet sağlandıktan sonra annesiyle birlikte İstanbul'a getirtildiği düşünülebilir; kesin belge yoktur. Bayezid sancağı bıraktığında burada doğan büyük oğlu Ahmed'i yerine vali bıraktı. Ahmed de babası gibi şair ve bilim insanlarına sarayını açtı; Amasyalı kadın şair Mihrî Hatun kasidelerinin çoğunu ona sundu. 1509 dolaylarında kaynaklar ondan "Amasya'da bulunan ağabeyi Ahmed" diye söz eder. Selim'in doğduğu şehir, bu şekilde, kendisine rakip olacak kardeşin elinde kaldı.

Trabzon Sancağı: Yirmi Dört Yıl

Selim'in bilinen ilk görev yeri Trabzon sancağıdır. Atanma tarihi "bazı arşiv belgelerine göre 892 (1487) olmalı"dır; 1486 tarihli Trabzon mufassal tahrir defterinde Selim'le ilgili kayıt bulunmaması bu tarihi destekler. Selim babasına yazdığı mektuplarda "yirmi beş yıl" ve "otuz yıla yakın" Trabzon'da bulunduğunu söyler; Halil Edhem ise atanmayı 895 (1489-90) olarak verir. Annesi yanında olduğu hâlde 1510'a kadar, yaklaşık yirmi dört yıl bu sancağın beyliğini yaptı. Trabzon'u Selim'den önce yöneten tek şehzade Bayezid'in büyük oğlu Abdullah'tır; Trabzon "şehzade sancağı" niteliğini ilk Abdullah'la kazanmıştı, ama asıl ağırlığını Selim'in döneminde buldu. Bu yıllar, ileride kısa sürecek saltanatı için ona çok iyi bir tecrübe sağladı; sınır boylarındaki gelişmeleri, Gürcü prensliklerini ve Şah İsmâil'in faaliyetlerini dikkatle izledi, merkeze raporlar yazdı.

Aile Hayatı

Trabzon yılları Selim'in aile hayatının da yılları oldu. Hafsa Hatun'la evliliği muhtemelen 1493 sonu ya da 1494'ün ilk iki ayı içinde gerçekleşti. Oğlu Süleyman, yani gelecekteki Kanunî Sultan Süleyman, 6 Kasım 1494'te Trabzon'da doğdu ve on beş yaşına kadar babasının yanında kaldı. Selim'in Trabzon'da küçük yaşta ölen başka evlatları da vardı: Şehzade Salih (1499'da öldü) ve Kamerşah Sultan (27 Eylül 1503'te öldü). Bostan, bu iki çocuğa ait mermer sandukaları Trabzon'da kendi gözleriyle gördüğünü, kitabelerde 1499 ve 1503 tarihlerinin yazılı olduğunu kaydeder. 6 Mayıs 1505 tarihli bir kayıtta Bayezid'in, Selim'in oğlunun sünnet düğünü için 300 bin akçe nakit ve değerli kumaşlar gönderdiği görülür; belgede çocuğun adı yoktur, ama bunun Süleyman olduğu düşünülür.

Annesi Ayşe (Gülbahar) Hatun 1505-1506'da (H. 911) Trabzon'da öldü. Bayezid'in Selim'e 19 Kasım 1505 tarihinde taziye ve çeşitli hediyeler gönderdiği kayıtlıdır. Selim annesi adına Trabzon'da bir imaret külliyesi yapmaya başlamıştı; Bayezid'in bu hamamın masrafı için 29 Aralık 1504'te 40.000 akçe gönderdiği belgelidir. Külliyeyi şehzadelik yıllarında bitiremedi; padişah olduktan sonra cami, medrese, misafirhane, aşhane ve annesinin türbesinden oluşan külliye 1514-1515'te tamamlandı. Bugün Trabzon'da "Gülbahar Hatun" adıyla anılır.

Lalalar, Hocalar, Şairler

Trabzon kayıtlarına göre Selim'in hocası Taşköprîzâde Muslihuddin Efendi'ydi; lalalığını sırasıyla İlyas Bey, Sinan Bey, Nasuh Bey, Mehmed Bey, Çaşnigir Sinan Bey, Mehmed Bey ve Hamza Bey yaptı. 1487-1489 ve 1497-1500 tarihli timar tevcihi defterleri sancaktaki idari faaliyet hakkında fikir verir; Selim'in 1507'de borç para bulmak için Bursa'ya adamlar yolladığı da dikkat çeker. Trabzon onun döneminde bir kültür merkezi hâline geldi; çevresinde pek çok şair toplandı, kaside sunanlar caizelerle ödüllendirildi. Halîmî Çelebi'nin yanında Hayâlî, Revânî, Şehîdî ve Bursalı Şevkî gibi şairlerin himayesi kayıtlıdır. Akkoyunlu kökenli şair Hâşimî onun musâhibi ve şiirlerinin kâtibiydi. Semerkant matematik-astronomi geleneğinden gelen Abdulali Bircendî, Trabzon'un kıble yönünü belirledi ve "Tuhfe-i Selîmiyye" adlı eserini (1505-1506) Selim'e sundu. İdrîs-i Bitlisî, 1507'de Trabzon'daki şehzadeye kendisini himayesine alması için bir kaside gönderdi; oğlu Ebülfazl ise Selim'in himayesinde yetişti. Tahta çıkarken Trabzon'dan kopuzcu Zeynî ve hanende Ali Sultan gibi müzisyenleri beraberinde getirdiği de kayıtlıdır. Bu ortam, sert savaşçı imajının yanında şiirle ve ilimle yakından ilgilenen bir şehzade tablosu verir.

İmar Faaliyeti

Selim, 1491-1492 (H. 897) tarihli kale sur kitabesine göre Trabzon Kalesi surlarını tamir ettirdi ve Kavak Meydanı'nda ok (nişan) taşları yaptırdı. Giresun'da bugün ortadan kalkmış olan bir cami yaptırıp ona vakıflar tahsis etti; kayıtlarda "Hüdavendigâr Camii" adıyla geçen bu yapının 1930'larda yıkıldığı anlaşılıyor. Rize merkezinde annesi adına Gülbahar Camii'ni, Tirebolu'da vakfına gelir sağlamak için bir hamamı, Pazar nahiyesinde de bir "Hüdavendigâr Camii"ni yaptırdığı kayıtlıdır. Sancaktaki kaleleri yeniden işler hâle getirdi, Trabzon, Giresun ve Tirebolu'da küçük gemi tezgâhları kurdu, Gümüşhane ve Kürtün civarındaki madenlerin işletmeye açılmasına öncülük etti. Padişah olduktan sonra da Trabzon'u unutmadı: 1514'te şehirde çıkan büyük yangın sonrası yoksul düşenlere dağıtılmak üzere 100.000 akçe gönderdiği belgelidir.

Hoca Sadeddin, Trabzon halkının onun idaresinde "mutlu ve gamsız" olduğunu, hırsızlığın kesildiğini yazar. Bu bir tarihçinin övgüsüdür ve rakamsal bir doğrulaması yapılamamıştır. Selim'in mektuplarından ise Trabzon'un hububat yetiştirmediği, her şeyin dışarıdan gemiyle getirildiği, gemilerin bir kısmının havaların bozulması yüzünden battığı, kendisinin ve maiyetinin sıkıntı çektiği anlaşılır; bu sıkıntı onun bölgeye ve Kefe'ye yönelmesinde rol oynayan nedenlerden biridir.

Gürcistan ve Safevî Hududunda

Trabzon yılları yalnızca idare ve imarla geçmedi. Selim'in Gürcistan'a yönelik akınlarının ilk işaretleri 1487-1490 arasındadır; Akkoyunlu beyleri Sultan Yakub ve Elvend Bey'le Gürcistan konusunda yazıştığı anlaşılır. Arşiv kayıtları "Abgaz (Abhaz) Savaşı" adıyla anılan bir sefere işaret eder; bu savaşta yararlık gösteren Trabzon miralayı Ferhad Bey'in ve Çepni beylerinin tımarlarına zam yapıldığı 28 Mart 1500 tarihli kayıtlarda görülür. Şükrî-i Bitlisî, Selim'in Gürcistan üzerine üç büyük sefer yaptığını yazar.

En ayrıntılı bilgi 1508 seferi hakkındadır. Kemalpaşazâde'ye göre Selim, 1508 baharında (914'ün başında) gaza niyetiyle Gürcistan üzerine karadan büyük bir akın yaptı. Kuş uçmaz kervan geçmez, dar, ormanlık, derin derelerle ve sarp dağlarla çevrili bir bölgeye giren Selim'in on binden fazla esir alıp bol ganimetle Trabzon'a döndüğünü, bir fetihname ile babasına bildirdiğini yazar. 7 Mayıs 1508 tarihli bir kayıtta merkezden Selim'e "gulâm bahâsı" olarak 30 bin akçe gönderildiği görülür. Selim, Kıpçaklı Ortodoks Türklerden Atabek Mirza Çabuk'un kılavuzluğunda Açıkbaş/İmereti (Kütayis) üzerine yürüdü ve oranın hâkimi III. Bagrat'ı itaat altına aldı. Bu akınlar, Şah İsmâil'in Gürcü topraklarına yayılma eğilimine bir gözdağı olduğu gibi Karadeniz sahillerindeki baskınları önlemeye de yönelikti. Atabek Mirza Çabuk'la kurulan ilişki, Çaldıran seferinde Osmanlı ordusuna verilen lojistik destekle meyve verecekti. 31 Ağustos 1511 tarihli bir belge, Gürcistan beyi "Cânik Mirzâ"nın (Mirza Çabuk olmalı) II. Bayezid'e hediye gönderdiğini gösterir.

Celâlzâde Mustafa'nın anlatısında başka bir olay yer alır: Selim sefer için Osmanlı ülkesindeki şehir ve kasabalara adamlar gönderip gençleri Trabzon'a çağırır, katılanlara devletin başına geçtiğinde halk çocuklarından yüz çevirmeyeceğini, Kızılbaşlara yönelmemelerini söyler. Rivayete göre halk ozanları "Yürü Sultan Selim devran senindir" türküsünü söylemeye başlamıştır. Bu bir tarihçinin aktardığı anlatıdır; ayrıntıları belgeyle doğrulanamamıştır.

Daha önemlisi Safevî meselesiydi. Şah İsmâil 1501'de Akkoyunlu başkenti Tebriz'i alıp Safevî Devleti'ni kurmuş, Sünnî halkı ağır baskı altına almıştı. Selim daha 1501'de (906) babasına yazdığı raporlarda sınır kalelerinin tamir edilmesi, sahillerin güvenliği için gemi gönderilmesi gerektiğini, ayrıca Şirvan'daki durumu bildirmişti; Bayezid ona "şimdi kale meremmetinin vakti değildir" diye karşılık verdi. Selim buna rağmen Bayburt, Kemah, İspir ve Kökez kalelerini aldı, Erzurum'a kadar olan bölgeyi güven altına aldı. Akkoyunlu/Bayındır beylerinden Ferruhşâd Bey ile Mansur Bey ona sığındı. Safevî baskısından kaçan Sünnî halk Selim tarafından Trabzon ile Rize arasına, Maçka'ya ve civara yerleştirildi; bu iskân Doğu Karadeniz'in bugünkü nüfus yapısının önemli bir bileşenini oluşturmuş, Akkoyunlu boylarına mensup aile adları hâlâ bölgede yaşamıştır.

1507'de Şah İsmâil Dulkadıroğulları'na karşı sefere çıkarken ağır toplarını Erzincan'da gömdürmüştü; bunu öğrenen Selim topları ele geçirdi. Selim, Şah'ın adamlarından birini Trabzon sınırlarına göndermesi üzerine sancağın askerlerini toplayıp Erzincan'a yürüdü, şehre girip muhafızları bertaraf ettikten sonra geri çekildi; Şah'ın gönderdiği 10.000 kişilik yeni bir kuvveti de Erzincan civarında karşılayıp dağıttı. Şah İsmâil'in kardeşi İbrahim Mirza 3.000 kişiyle Trabzon üzerine gönderildi; Selim onu yenip esir aldı. Kimi kaynaklar aynı olayları 1505 (450 kişilik kuvvetle Trabzon savunması), 1507 ve 1510 olarak sıralar; bu son Safevî seferi de kimi yazarlarca 1508'e, kimilerince 1510'a tarihlenir. Bu yüzden olaylar kesin yıl verilmeden sıralanmıştır.

Şah İsmâil bu yenilgiler üzerine II. Bayezid'e şikâyet mektubu yazdı; Divân-ı Hümâyûn'dan Bayburd, İspir, Kemah ve Erzincan'ın Safevîlere geri verilmesi emri çıktı. Selim bu topraklardan çekildi; kaynaklar bunu "ol cânibe ta'arruza mâyil olmayub eknâf-ı Acemden el çekdi" diye kaydeder. Babasına yazdığı bir mektupta bu kaleleri alıp Sûfî'ye (Şah'a) geri vermenin kendi iktidar hırsından değil, İslâm sınırını korumak için olduğunu savunur ve şöyle der: "bu hidmete adl ve insâf üzre nazar olunsa ... ol gayretî biz terk etdûk". Selim, babasının uyarılarına rağmen kendi başına hareket eden bir sancak beyiydi ve babasıyla arasındaki gerginlik buradan büyüdü. Bayezid ona, Şah'ın sınır boylarındaki hareketleri karşısında düşmanları çoğaltmaması için uyarıda bulunmayı da ihmal etmemişti.

Taht Meselesi ve Süleyman'a Sancak

1509'a gelindiğinde Bayezid yaşlı ve hastaydı. Devlet vezirlerin eline geçmişti; vezirlerin çoğu, tahta Amasya sancakbeyi Şehzade Ahmed'in çıkmasını istiyordu. Selim kuvvetli bir Safevî tehdidi görüyor, Ahmed ise bu tehdidin farkında görünmüyordu. Trabzon'da kazandığı başarılar her yerde duyulmuş, onun şahsında gaza bayrağının yeniden açılacağı, Safevî tehdidinin ancak onunla bertaraf edilebileceği yolunda bir propaganda başlamıştı; adı özellikle devletin âdeta belirleyicisi olan yeniçeriler arasında öne çıkıyordu. Selim iktidar mücadelesini Trabzon'dan sürdürmek istemedi. Çeşitli bahanelerle sancağının değiştirilmesini istedi, ama teklifleri Ahmed'in baskısıyla kabul görmedi. Bu defa oğlu Süleyman için sancak istedi.

İstanbul ona Sultanönü ya da Giresun-Kürtün-Şiran yöresinden oluşturulacak yeni bir sancağı önerdi. Selim, ilkinin çok uzak, ikincisinin dağlık ve gelirsiz olduğunu belirterek babasına sert bir mektup yazdı ve Süleyman için Şebinkarahisar ya da Kefe'yi istedi. Önce Şebinkarahisar, sonra Bolu verildi; ama Amasya'daki Şehzade Ahmed, "tahtın varisi olarak görülen" konumuyla bu tekliflere karşı çıktı. Bir mektubunda Selim, babasının rızası bu yöndeyse "bir harâbe köşenin riyâsetinden değil, tamam dünyanın saltanatından" bile feragat edeceğini yazar. Bu mektup, onun artık açıkça taht mücadelesinin taraflarından biri olduğunu gösteriyordu; kardeşiyle anlaşmazlığı had safhaya ulaşmış, rivayete göre birbirlerine karşı savaş hazırlığı bile yapmışlardı.

Pazarlıklar sonunda tamamlandı. Süleyman, ölen amcası Şehzade Mehmed'in yerine Kefe sancağına, Ahmed'in oğlu Murad ise Bolu sancağına atandı. Tarih konusunda iki kaynak biraz ayrışır: atama 5 Ağustos 1509'da (18 Rebîülâhir 915), 18 Rebîülevvel 915'te, yani 6 Temmuz 1509'da yapıldı. Atamaların ardından Ağustos-Eylül 1509'daki İstanbul depremi büyük hasara yol açtı ve Bayezid Edirne'ye gitmek zorunda kaldı. Bayezid'in hastalığının arttığı şayiaları yayıldı; Şehzade Ahmed Ankara'ya gelmişti, Korkut Manisa'ya gitti. Selim 1510'da babasına yazdığı mektupta Trabzon'un hiçbir mahsul vermediğini, her şeyin dışarıdan temin edildiğini, serhatte sürekli mücadele içinde olduğunu, diğer şehzadelerin bolluk içinde yaşadığını söyleyip Rumeli'de bir sancak istedi; talebi kabul edilmedi.

Kefe'ye Geçiş

Selim 30 Eylül 1510'da, 56 küçük gemiyle Trabzon'dan ayrılarak Kefe'ye hareket etti ve 10 Ekim'de oraya ulaştı. Resmî gerekçe oğlunu görmekti; babasından izin almamıştı. Kefe'de Kırım Hanı ve Rumeli'deki beylerle bağ kurdu, ciddi bir taraftar buldu. Babası ona Trabzon'a dönmesini emretti; Selim dönmedi. Kefe'den İstanbul'a gitmek için izin istedi, sadrazama yazdığı mektupta babasının Ahmed'i tahta geçirip diğer oğullarını ortadan kaldırmayı düşündüğünü, böyle bir niyet varsa hemen gelip teslim olacağını bildirdi ve devlet adamlarını da ağır biçimde suçladı. Divanda vezirlerin çoğu gerçekten onun aleyhinde konuşuyor ve padişahı Ahmed lehine teşvik ediyordu.

29 Kasım 1510'da Bayezid, ulemadan Sarıgörez Nûreddin Efendi'yi Kefe'ye gönderdi. Selim, onunla görüşmede neye mal olursa olsun Trabzon'a dönmeyeceğini bildirdi. Sarıgörez'in raporuna göre Selim "âsi" değildir; Ahmed'in gelirlerine denk iyi bir sancak verilirse Anadolu'ya gidecektir, aksi hâlde Kırım Hanı Mengli Giray ile birlikte Rus kalelerini fethedip orada kalmayı düşünmektedir. Selim'e Menteşe sancağı önerildi; o, Trabzon'dan daha kötü olduğunu söyleyip Silistre'yi istedi. Rumeli'de şehzadelere sancak verilmesi kanuna aykırı olduğundan bu istek kabul edilmedi. Selim babasının elini öpmek istediğini, anlatacak çok önemli şeyleri bulunduğunu bildiriyor, geri dönmeyi reddediyordu.

Selim 1511 baharında yanında sekiz bey ve gemilerle Kefe'den Rumeli'ye geçti (bir kayıt 28 Nisan 1511'de Özi'ye geldiğini, bir başka aktarım 10 Mayıs'ta hareket ettiğini söyler). Beraberinde Trabzon'dan gelen 600 gönüllü, Dobruca Çepni Türkmenlerinden yaklaşık 1.000 kişi ve Kırım Hanı'nın gönderdiği yaklaşık 300 kişiden oluşan, toplam 2.000 kişilik bir kuvvet vardı. Akkirman'a gelince şehre alınmadı, Kili'ye yöneldi, orada da alınmayınca yanındaki 3.000 kişiyle Edirne'ye doğru yola çıktı. Akkirman'dan itibaren 28 bey daha ona katıldı. Edirne yakınlarında Tunca kıyısındaki Çukurçayır'da konaklayan Selim'in yanında yaklaşık 10 bin kişi vardı.

Bu sırada Edirne'de kriz yaşanıyordu. Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa Selim'i karşılamaya çıkıp aniden Edirne'ye döndü; Bayezid ertesi sabah yaklaşık 15 bin kişilik askerle Selim'in üzerine yürüdü, ama Selim kıpırdamadı ve babasıyla görüşmek için habercilerle yazıştı. Rumeli beyleri araya girdi. Sonunda Selim Mevlânâ Sarıgörez'le görüştü ve şöyle dedi: "Şayet padişahla görüşebilseydim maksadım elini öpmekti. Ancak araya engeller girdi ve bu nasip olmadı. Elden ne gelir emir kendilerinindir." Rumeli'de bir sancak istediğini yeniden söyledi. Selim'e Semendire sancağı verildi, Vidin ve Alacahisar da eklendi; Macarlar üzerine akın izni çıktı. Bayezid ayrıca, hayatta bulunduğu sürece şehzadelerden hiçbirini tahta geçirmeyeceğine dair bir ahitname gönderdi. 17 Haziran 1511'de Selim'e 1.500.000 akçe nakit, kumaş, at, deve ve silah gönderildiği kayıtlıdır.

Çorlu'da Babasıyla Savaş

Barış kısa sürdü. Anadolu'da Şahkulu isyanı yayılmıştı. Anadolu Beylerbeyi Karagöz Paşa 22 Nisan 1511'de, Vezîriazam Hadım Ali Paşa 2 Temmuz 1511'de isyanı bastırmaya çalışırken öldürüldü. Isyan Amasya'yı da içine almış, Şehzade Ahmed kuvvetleriyle müdahale ettiyse de yenilip geri çekilmişti. Ahmed bu sırada isyanı bastırmak yerine İstanbul'a gelip tahta geçmenin peşindeydi; devlet adamlarından aldığı davet üzerine büyük oğlu Murad'ı Amasya sancakbeyliğine bırakıp yola çıktı. Bayezid'in Ahmed'i getirip saltanatı bırakma niyeti de duyuluyordu. Selim bu haberler üzerine kendisine verilen ahitnamenin hükmünün kalmadığını düşündü. Semendire'ye gitmek üzere Edirne'den ayrılmıştı; Eski Zağra'ya gelince ağabeyinin saltanat makamına çağrıldığını öğrendi, hemen geri dönüp Edirne'ye girdi, şehrin denetimini adamlarına bıraktı ve babasının peşinden Çorlu'ya yürüdü.

Babasıyla Çorlu yakınlarında, "Uğraş" ya da "Karıştıran" denilen yerde (bir adı da Uğraşdere'dir) karşılaştı. Selim babasıyla çatışmaya girme niyetinde değildi; "taht mücadelesinde kendisinin de var olduğunu göstermek" istiyordu. Habercisi Şarabdar Mustafa Çelebi 1 Ağustos 1511'de Bayezid'le görüştü. Ahmed taraftarları padişaha, Selim'in tüm kuvvetlerini toplamadan üzerine gidilmesini söyledi. Bayezid yaklaşık 40.000 kişilik düzenli ordusuyla saldırdı. Selim askerlerine kılıç kaldırmamalarını tembihlemişti; toplarla yapılan şiddetli savaşın sonunda kuvvetleri dağıldı. Selim çembere alındı; "Karabulut" adlı atı sayesinde kaçabildi ve yakın adamı Ferhad Paşa'nın karşı koyması sayesinde kurtuldu. Bayezid'le birlikte bulunan Menavino'ya göre Selim 8.000 adam kaybetmişti, Bayezid ise 700 kadar.

Savaşın tarihi konusunda kaynaklar bir iki gün farklı davranır: Bostan "savaşın 1 Ağustos'ta veya birkaç gün önce vuku bulduğu"nu belirtir; Uzunçarşılı ve Emecen 3 Ağustos 1511 (8 Cemâziyelevvel 917) tarihini verir. Selim Vize'den Aydos'a, oradan Ahyolu'na geldi; yanında 3.000 kişi kalmıştı. Gemilere binip Kefe'ye döndü. Tarihçilerin onun "tek yenilgisi" diye anlattığı savaş budur. Yanında savaşan Akkoyunlu Şeyhoğlu Ali'nin sonradan padişaha yazdığı arzuhâl, savaşın bedelini gösterir: "iki karındaşım düşüb ve üç ammim düşüb ben iki yerden mecrûh olub". Selim tahta çıkınca bu savaşta yanında yer alanların dirliklerini geri verip artırdı.

Tahta Giden Yol

Yenilgi Selim'in sonu olmadı, çünkü İstanbul'daki dengeler hızla değişiyordu. Şehzade Ahmed 21 Eylül 1511'de Üsküdar'a geldi; yeniçeriler onu istemediklerini ilan ederek Ahmed taraftarı vezirlerin evlerini yağmaladı (yaklaşık 5.000 yeniçeri) ve Bayezid'den bazı devlet adamlarının uzaklaştırılmasını istedi. Gerekçeleri, Ahmed'in Şahkulu isyanı sırasında Ali Paşa'ya yardıma cesaret edememesiydi. Rivayete göre yeniçeriler "Serîr-i saltanata sezâvâr Sultan Selim-i nâmdârdır, biz andan gayrisini kabûl itmezüz" diyorlardı. Kefe'deki Selim'e destek mektupları yollandı; Hersekzâde Ahmed Paşa'nın kendisine taraftar olduğu, vezirlerden Mustafa Paşa ile Sinan Paşa'nın onu desteklediği haberleri ulaştı. Ahmed, Üsküdar'dan Gebze'ye, oradan Konya'ya çekildi. Babasından, ölen kardeşi Şehinşah'ın oğlu Şehzade Mehmed'e verilen Karaman sancağının kendisine verilmesini istedi, aksi hâlde saldıracağını bildirdi; Bayezid buna şiddetle karşı çıkıp kendi sancağı olan Amasya'ya dönmesini emretti. Ahmed emri dinlemedi, Konya'yı işgal etti, Şehzade Mehmed'in başını kesip II. Bayezid'e gönderdi ve müstakil bir hükümdar gibi davranmaya başladı. Şah İsmâil'in adam toplamak için gönderdiği Nur Ali Halife, Şebinkarahisar ve Niksar tarafına gelip topladığı adamlarla Amasya'ya saldırınca Ahmed padişahın gözünden tamamen düştü. Amasya açısından olay şöyle gelişti: Safevî halifeleri Tokat'a hâkim olup Sivas'ı kuşatmış, Murad on bin kişiyle Nur Ali'ye katılmış, bu buhran Yahşi Beyzâde Ahmed Paşa'nın isyancıları Amasya'dan çıkarmasıyla sona ermişti.

Mart 1512'de (Muharrem 918) Bayezid, Selim'e bir hükümle onu ordunun başına serdar tayin ettiğini bildirdi; Bostan hükmün tarihini 27 Mart 1512 (9 Muharrem 918) olarak verir. Selim Kefe'den hareketle Akkirman ve Kili yoluyla Silistre sancağındaki Prevadi'ye geldi, oradan İstanbul'a yöneldi. Küçükçekmece'de devlet erkânı, asker ve halktan oluşan kalabalık tarafından törenle karşılandı. Korkut İstanbul'a gelmiş, yeniçerilere sığınmıştı; yeniçeriler ona umut vermedi ama koruma altında tuttu. Selim kardeşiyle İstanbul'a girmeden görüştü, Yenibahçe'deki çadıra indi ve ertesi gün Topkapı Sarayı'nda babasının huzuruna çıktı. Bayezid ona Safevî tehdidinden şikâyet etti, dilediği kadar askerle serdar olmasını istedi. Selim, askerin ancak padişahla sefere çıkarsa başarılı olacağını, kendisinin bir vezirden farkı kalmayacağını söyleyerek reddetti. Babası onu memleketi karışıklıktan kurtarmak için serdar tayin ettiğini ileri sürüyordu; Selim ise bunun kendisine hükümdarlık yolunu açtığından emindi. Emecen'in ifadesiyle Bayezid "ağır baskı karşısında tahtından oğlu lehine feragat etmeye mecbur oldu, bir bakıma tahttan indirildi". 7 Safer 918 (24 Nisan 1512) günü Selim dokuzuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıktı.

Bayezid, tamir ettirdiği Dimetoka Sarayı'na çekilmek istedi; Selim bu isteği kabul etti, Rumeli Beylerbeyi Yunus Paşa'yı ve eski defterdar Kasım Paşa'yı hizmetine verdi. Bayezid 5 Mayıs 1512'de İstanbul'dan ayrıldı ve yolda, 10 Haziran 1512'de (25 Rebîülevvel 918) Havsa yakınlarındaki Abalar köyünde öldü; cenazesi İstanbul'a getirilip kendi yaptırdığı caminin yanına gömüldü. Babasını zehirlettiği yolundaki söylentiler özellikle Batı kaynaklarında yer alır; bunun başka kaynaklarla doğrulanamadığı, ancak ölümün Selim'in kardeşleriyle mücadelesinde durumunu kuvvetlendirdiğinin kesin olduğu belirtilir.

Kardeşlerle Hesaplaşma

Selim padişah olduğunda iş bitmemişti. Korkut Manisa'daydı, Ahmed Konya'da hükümdar gibi hareket ediyor, asker toplayıp Selim'e karşı ciddi bir hazırlık yapıyordu; oğlu Alâeddin'i Bursa'ya göndermişti. Bursa halkı 19 Haziran 1512'de yeni padişahtan yardım istedi. Selim oğlu Süleyman'ı Kefe'den getirtip İstanbul'un muhafazasını ona verdi, bir kısım yeniçeriyi Bursa'ya yolladı ve 18 Temmuz'da Anadolu'ya geçti. Afyon'daki Ahmed önce Ankara'ya çekildi, orada duramayıp Amasya'ya, ardından Dârende'ye gitti. Selim 23 Kasım'da kışlamak için Bursa'ya geldi. Burada, Ahmed'le yazıştığı gerekçesiyle Vezîriazam Koca Mustafa Paşa'yı idam ettirdi; Bursa'da bulunan Şehzade Mahmud'un oğulları Mûsâ, Orhan ve Emîr'i, Âlemşah'ın oğlu Osman'ı ve Şehinşah'ın oğlu Mehmed'i "saltanatın bekası gerekçesiyle" ortadan kaldırdı, ardından Manisa'daki Korkut'u yakalatıp öldürttü. Karşısında artık yalnızca ağabeyi Ahmed ve oğulları kalmıştı.

Ahmed bu sırada Amasya'yı yeniden denetimine almıştı. Kendisine gelen mektuplara aldanarak harekete geçti ve Bursa üzerine yürüdü. Yenişehir ovasında yapılan savaşta Selim kardeşini bozguna uğrattı; Ahmed meydandan kaçmaya çalışırken yakalanıp öldürüldü. Tarih konusunda kaynaklar ayrışır: Emecen 8 Safer 919 (15 Nisan 1513) verir; kimi kaynaklar 24 Nisan 1513'ü, Amasya'yı konu alan bir makale ise 1514'ü yazar. Burada ilk tarih esas alınmıştır. Bu zaferle Selim tahtını tam anlamıyla sağlamlaştırmış oldu; bundan sonraki hedefi, devlet için ciddi bir dinî ve siyasî tehdit sayılan Şah İsmâil'di.

Ahmed'in oğullarından Osman'ın bazı kaynaklara göre 14 Nisan 1513'te Amasya'da öldürülüp Sultan Bayezid Camii'ne gömüldüğü ileri sürülür; bu bilgi başka kaynakla doğrulanamamıştır. Murad ise Amasya'dan ayrılıp Şah İsmâil'in yanına gitti, İran'da üç dört yıl kadar idarecilik yaptıktan sonra öldü (Hoca Sadeddin'e göre). Amasya bir kez daha hanedanın kardeş kavgasında sahne olmuştu. Bu kardeş katli siyaseti, Bayezid'le Cem Sultan arasındaki ve Selim'le Ahmed arasındaki çekişmelerin açtığı iç savaşlardan beslenmişti. Selim padişah olunca Amasya valiliğine beylerbeyi olarak Mustafa Paşa'yı atadı ve sancakta sükûnet sağlandı.

Safevî Meselesi ve Çaldıran Yolu

Safevîlerin Anadolu'daki propagandası ve taraftarlarının çıkardığı isyanlar Selim'in karşısındaki en önemli meseleydi. Önce Safevî taraftarlarının cezalandırılması için emir verdi, sonra doğrudan Şah İsmâil üzerine yürümeye karar verdi. Selim'in Anadolu'da Safevî yandaşı oldukları gerekçesiyle 40.000 kişiyi katlettirdiği iddiaları doğru değildir; son çalışmalar, takibata uğrayanların ağırlıklı olarak Safevî propagandası yapan kişiler (halifeler) ve onları destekleyen tekke mensupları olduğunu, bir kısmının idam yerine Mora'ya ve Rumeli yakasına sürüldüğünü göstermektedir. Tahrir kayıtları, Safevîlere meyleden pek çok kişinin köylerini boşaltıp Şah İsmâil'e katıldığını, daha sonra bunların geri dönmesi hâlinde vergi muafiyetiyle iskânlarının sağlanacağına dair resmî emirler verildiğini gösterir. Başka kaynaklarda 50.000'e varan rakamlar dolaşır; bu sayılar tartışmalıdır ve kesin bilgi sayılamaz.

Divanda vezirlerin bir kısmı Anadolu'daki karışıklıklar sürdüğü için seferi erken buluyordu; Rumeli ve Anadolu'daki timarlı sipahilerin isteksizliği de bildiriliyordu. Ancak Safevîlerle savaşmanın mutlak bir dinî görev olduğuna dair fetvalar alındı (İbn Kemal'in fetvası bunlar arasında anılır). Selim Safevîlere karşı ticarî bir ambargo başlattı; İran ipeğinin Batı'ya girişini yasakladı, sınırlar kapatıldı, yasağa uyanlar cezalandırılıp malları müsadere edildi. Oğlu Süleyman'ı Manisa'dan çağırıp yerine vekil bıraktı. 23 Muharrem 920'de (20 Mart 1514) Edirne'den yola çıktı. İzmit'ten Şah İsmâil'e yazdığı mektupta Şah'ı dinden çıkmış sayıp son kez "sünnet-i seniyye"yi kabul ve tövbeye çağırdı. Konya, Kayseri ve Sivas üzerinden ilerleyip 2 Temmuz'da Sivas'ta asker sayımı yaptırdı; iaşe temini giderek ciddi bir sorun hâline geliyordu. 13 Temmuz'da Safevî sınırlarına dayandı. Şah'ın cevabî mektubu 18 Temmuz'da ulaştı; Şah yumuşak bir üslupla, kendisine yöneltilen tehdit ve hakaret dolu mektubu yakıştıramadığını, ancak savaşa hazır olduğunu bildiriyordu. Bazı kaynaklara göre Şah mektupla birlikte bir yaşmak, kadın kıyafeti ve bir hokka dolusu afyon göndermiştir; Bu bir rivayettir.

Asıl zorluk Safevî sınırını geçtikten sonra başladı. Safevîler yol güzergâhını tahrip etmişti, yiyecek yoktu, uzun süre yol alınmasına rağmen Safevî ordusundan iz görülmüyordu ve ordu, özellikle yeniçeriler, sızlanmaya başlamıştı. Selim divanlarda geri dönme telkinlerine direndi; çocukluğundan beri tanıdığı Karaman Beylerbeyi Hemdem Paşa'yı idam ettirerek muhaliflere gözdağı verdi (24 Temmuz). 14 Ağustos'ta yeniçeriler bazı beylerin teşvikiyle isyan etti; düşmanın görünmediğini, bu harap memlekette neden hâlâ yürüdüklerini anlayamadıklarını söylüyorlardı. Selim etkili sözlerle onları güçlükle yatıştırdı. Bir casusun Şah'ın Hoy'a doğru ilerlediği haberini getirmesi bunda etkili oldu.

Çaldıran

2 Receb 920 (23 Ağustos 1514) Çarşamba günü Çaldıran ovasında iki ordu karşılaştı. Selim, top arabaları ve yeniçeri-azeblerce sıkı korunan merkezde Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa ile birlikte yer aldı. Osmanlı sağ ve sol kollarındaki süvariler kanatlarda bozulma emareleri gösterirken, bizzat Selim tarafından devreye sokulan toplar ve yeniçeri tüfekçileri Şah İsmâil'in klasik Türkmen taktikleriyle savaşan atlı süvarilerini dağıttı; Şah geri çekilmek zorunda kaldı. Şah'ın ateşli silahların ve topçunun önemini kabullenmemesi sonucu belirledi; Şah yaralandı ve az kalsın yakalanacaktı. Osmanlı arşivinde, Çaldıran'dan sonra Şah İsmâil'in eşlerinden Taclu Hanım'ın esir alındığına dair kayıt bulunur.

Selim 16 Receb / 6 Eylül 1514'te Tebriz'e girdi; kimi kaynaklar 5 ya da 7 Eylül verir. Cuma günü adına hutbe okutturdu, bazı imar çalışmaları yaptırdı, sayıları 1000'e ulaşan ilim ve sanat erbabını İstanbul'a gönderdi. Tebriz'de dokuz gün kaldı. Yiyecek sıkıntısı yüzünden kışı orada geçirmek istemedi; askerin isteksizliği de belirleyiciydi. Dönüşte Bayburt ve Kiğı kalelerinin teslim alındığı haberi geldi. Yolda bazı askerlerin etrafı yağmalaması üzerine Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa'yı ve Vezir Dukakinzâde Ahmed Paşa'yı azletti, ancak kısa süre sonra Dukakinzâde'ye makamını iade etti. Ordu Amasya'ya döndü. Selim sefer dönüşü Amasya'ya geldiğinde Şah İsmâil'in gönderdiği bir elçilik heyetini burada kabul etti.

Amasya'da Kış ve Yeniçeri Ayaklanması

Selim'in padişah olarak Amasya ile kurduğu belgeli bağ budur. Selim kışı Amasya'da geçirirken Safevîler'e karşı ertesi yıl yeniden sefere çıkmayı planlıyordu. Ancak Osmanlı tarihine geçen bir kriz de bu kışta, Amasya'da yaşandı. Yeniçeriler İstanbul'a dönmek için baskı yapıyordu; 22 Şubat 1515'te teamüle aykırı biçimde üçüncü vezirliğe getirilen Pîrî Mehmed Paşa'nın ve padişahın hocası Halîmî Çelebi'nin evlerini yağmaladılar, divanda ileri geri konuştular. Çok öfkelenen Selim, sorumlu tuttuğu Vezîriazam Dukakinzâde Ahmed Paşa'yı hançerle yaraladı, ardından cellatlara teslim etti. Bu olayın yankıları uzun süre devam edecekti. Selim Amasya'daki bu olayın gerçek tahrikçilerini bulmak için çok uğraştı, İstanbul'a döndükten sonra da peşini bırakmadı; muhtemelen olayı bir güç ve iktidar meselesi olarak görüyordu. Dulkadıroğlu Alâüddevle Bey'in vezîriazamla haberleştiği yolundaki duyumlar da onu huzursuz etmişti.

İstanbul'da, Haydar Çelebi'nin Rûznâme'sine göre padişah divanlarda paşaları ve yeniçeri ileri gelenlerini baskı altında tuttu, tahrikçiler kendisine verilmezse saltanatı bırakacağını bile söyledi. Sonunda 18 Ağustos 1515'te (8 Receb) İskender Paşa'yı, Kazasker Tâcîzâde Câfer Çelebi'yi ve Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa'yı idam ettirdi; Pîrî Mehmed Paşa'yı ise serbest bıraktırdı. Bu olayların ardından Yeniçeri Ocağı'nı yeniden zapt altına almak için yeniçeri ağasının saray tarafından, ocak erkânının ise saltanat makamınca atanacağı yönünde tedbirler alındı. İskender Paşa, Selim'in kızı Hatice (Hanım) Sultan'ın eşiydi; Selim kendi damadını da cellada teslim etmişti.

Amasya o dönemde yalnızca bir kış konağı değildi. Selim padişah olunca Amasya valiliğine beylerbeyi olarak Mustafa Paşa'yı atamış ve sancakta sükûnet sağlanmıştı. Şehzade atama geleneği ise ancak Kanunî'nin oğlu Mustafa'nın 1538'de buraya atanmasıyla yeniden canlandı; bu tarihten önce, Selim döneminde, şehrin yönetimi merkezden atanan yöneticilerin elindeydi. Selim'in 1516'daki Mısır seferine dönemin Amasya valisi Mehmed Paşa da katılmıştı; bunu fırsat bilen Alevi gruplardan Varyalı Zünun (Baba Zünun) ve Baba Celal'in öncülüğünde bir ayaklanma çıktı, isyancılar Amasya'ya girip şehri yağmaladı ve isyan güçlükle bastırıldı. Eyaletin paşa sancağı da 1520'den sonra Sivas oldu ve Amasya Sivas'a bağlandı.

Dulkadir, Diyarbekir ve Doğu Anadolu

Kışı Amasya'da geçiren Selim 5 Rebîülevvel 921'de (19 Nisan 1515) Safevîlerin elindeki Kemah'a yürüdü, 19 Mayıs'ta ele geçirdi, Sivas'a hareket etti. İkinci hedefi, Şah İsmâil'le iş birliği yaptığına inandığı, Memlûklerle de aralarında çekişme konusu olan Dulkadıroğlu Alâüddevle Bey'di. Anne tarafından dedesi olan Alâüddevle üzerine Rumeli Beylerbeyi Hadım Sinan Paşa'yı gönderdi. Alâüddevle Sinan Paşa'nın kuvvetleri karşısında bozguna uğradı ve savaşta öldü (29 Rebîülâhir / 12 Haziran 1515). Savaş "Turnadağ" adıyla da anılır ve Dulkadir Beyliği'nin ortadan kalkmasıyla sonuçlandı; aynı zamanda bir aile meselesiydi. Padişah Dulkadıroğulları Beyliği'ni Şehsuvaroğlu Ali Bey'e verdi, 11 Temmuz'da İstanbul'a döndü.

Diyarbekir tarafında Safevîlerle mücadele sürüyordu. Selim tarihçi İdrîs-i Bitlisî'yi bölgeye gönderip Sünnî-Şâfiî aşiretleri örgütlemeye çalıştı, Kürt beylerini kendi tarafına çekti. Bıyıklı Mehmed Bey, Âmid'i (Diyarbakır Kalesi) 19 Eylül 1515'te (10 Şâban 921) ele geçirdi. Selim bu sırada önce İstanbul'da, sonra Edirne'de doğudan gelen haberleri izliyor, hem yeni bir sefer hazırlığı yapıyor hem de tersaneyi genişletip donanmayı yeniden düzenletiyordu. Haydar Çelebi'nin Rûznâme'sine göre 11 Temmuz-10 Eylül 1515 arası İstanbul'da, 17 Eylül 1515'ten 10 Nisan 1516'ya kadar Edirne'de kaldı. İstanbul'a geldikten sonra Eyüp Sultan Türbesi'ni, Fâtih'in türbesini ve babasının türbesini ziyaret etti. Edirne'de Macar elçisiyle barış görüşmelerine özel önem verdi.

Mercidâbık

14 Safer 922'de (19 Mart 1516) yapılan divanda Şark seferi resmen duyuruldu. Yerleşmiş bilginin aksine, bu seferin asıl hedefi başlangıçta Memlûk Sultanlığı değildi; Diyarbekir'deki gelişmeler ve Şah İsmâil'in sınırlara inişi seferi Safevîlere yöneltiyordu. Memlûk Sultanı Kansu Gavrî'nin ordusunu toplayıp Suriye'ye doğru hareket etmesi ve Osmanlı birliklerine sınırlarından geçiş izni vermemesi durumu değiştirdi. Selim Vezîriazam Hersekzâde Ahmed Paşa'yı divanda yumruklayıp görevden aldı (18 Nisan) ve yerine Hadım Sinan Paşa'yı getirdi. Memlûk sultanına elçiler gönderip amacının yalnızca dinden çıkmış olanları cezalandırmak olduğunu bildirdi. 5 Haziran 1516'da İstanbul'dan yola çıktı. Mardin yakınında Koçhisar'da yenilip öldürülen Safevî emiri Kara Han'ın kesik başı 26 Haziran'da Akşehir'de ordugâha ulaştı. Memlûk sultanının Halep'e geldiği ve Osmanlı askerlerini topraklarından geçirmeyeceği haberi alınınca Selim bunu düşmanlık saydı, fetva aldı ve 30 Temmuz'da hedefin Memlûk sultanı ve Halep olduğunu resmen ilan etti.

24 Ağustos 1516'da Halep yakınında Mercidâbık ovasında yapılan savaşta, ateşli silahların da rolüyle Memlûk ordusu dağıldı. Selim savaş sırasında askeri bizzat cesaretlendirdi; Haydar Çelebi'ye göre şehitlik müyesser olursa ahirette saadetin, galip gelirlerse dünyada devletin kendilerine ait olacağını söyledi. Kansu Gavrî öldü; İbn İyâs, son anlarında vücudunun bir yanını felç benzeri bir halin sardığını, atına binip iki adım gittikten sonra eyerden düştüğünü anlatır (çağdaş Memlûk tarihçisinin anlatısı). Selim rakibinin cesedini buldurup Halep'te defnettirdi, ruhu için dualar okuttu; ancak esirlerin çoğunu gözdağı vermek için kendi huzurunda boynunu vurdurdu.

Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah ile üç mezhep kadısı Osmanlıların eline esir düşmüştü. Selim halifeye büyük saygı gösterdi, onunla Halep'te Gökmeydan'da görüştü. Halep'te on yedi gün kaldı, 27 Eylül'de Şam'a ulaştı ama şehre girmedi, otağını Mastaba'da kurdu; on iki gün sonra şehre büyük bir merasimle girdi. Burada Memlûklerin Tomanbay'ı sultan seçtiğini haber aldı. Mısır'a yürümek konusunda başlangıçta kararsızdı, vezirlerin birçoğu bu fikre şiddetle karşıydı. İdrîs-i Bitlisî, Memlûklerin eski Halep valisi Hayır Bey ve Şehsuvaroğlu Ali Bey seferi teşvik etti. Selim Tomanbay'a nasihat mektubu yazıp itaat ederse Mısır'ın idaresini ona bırakmayı bile önerdi.

Mısır Yolu ve Ridâniye

Selim 15 Aralık 1516'da Şam'dan hareket etti. 26 Aralık'ta Celcûliye Konağı'nda Sinan Paşa'nın Hanyunus'ta Canbirdi Gazâlî'nin kuvvetlerini dağıttığı haberi geldi. Yakınlarındaki Kudüs'ü ziyaret etmek istedi; bazı paşalar tehlikeli olacağı gerekçesiyle karşı çıktıysa da İdrîs-i Bitlisî'nin teşvikiyle yanında 1500 kişilik silahlı bir birlikle gitti. 30 Aralık'ta şehre girdi, Mescid-i Aksâ'da akşam, Kubbetü's-sahre'de yatsı namazını kıldı, her tarafı dolaştı ve gece ordugâha döndü. Her üç dinin ileri gelenlerince karşılandı. 2 Ocak 1517'de Gazze'ye girdi, Kurban Bayramı'nı orada geçirdi, Halîlürrahman'a gitti. Çölü geçmeden önce muhalefetin başını çeken Vezir Hüseyin (Hüsam) Paşa'yı çadırı başına yıktırarak idam ettirdi.

9 Ocak'ta Gazze'den ayrıldı, 11 Ocak'ta Arîş'e ulaştı. Burada su sıkıntısı çekildi, 16 Ocak'ta Sâlihiye'de bitti. Selim'in Kahire'deki emirler arasında karışıklık çıkarmak için uydurma haberler yaydırdığı, emirlerin ağzından mektuplar yazdırdığı "bir nevi psikolojik savaş" olarak nitelenir. Tomanbay'ın Mukattam dağından Nil'e kadar bir hendek kazdırıp toplar yerleştirdiğini öğrenen Selim doğrudan saldırmayıp Mukattam'ın yanından dolaşmayı planladı; Hayır Bey ve Şehsuvaroğlu'ndan alınan görüşlerle bu plan ustalıkla uygulandı. 22 Ocak 1517'de Ridâniye'de yapılan zorlu savaşta Memlûk birlikleri dağıldı; padişahın kendisi de tehlike atlattı. Tomanbay'ın, bir anlatıya göre Sinan Paşa'nın çadırına kadar ulaşıp onu Selim sanarak öldürdüğü anlatılır. Selim Sinan Paşa'nın ölümüne çok üzüldü, ertesi gün matem elbisesi giyip cenaze merasimine katıldı ve kızgınlıkla alınan esirlerin derhal boyunlarının vurulmasını emretti.

Kahire ve Tomanbay

24 Ocak'ta Osmanlı birlikleri Kahire'ye girerken Selim emniyet gerekçesiyle dışarıda, ordugâhında kaldı; 26 Ocak'ta otağını Bulak'taki Vastaniye'ye taşıttı. Kahire'de Osmanlı birlikleri büyük direnişle karşılaştı. 27-28 Ocak gecesi şehre giren Tomanbay Osmanlı birliklerini zor durumda bıraktı; Kahire halkı da ona katıldı ve büyük bir çatışma çıktı. Selim önce Yûnus Paşa'yı görevlendirdiyse de ilk gün şehrin kontrolü sağlanamadı; direnişin ikinci günü bizzat harekâtı yönetmek için şehre girdi, kalenin önlerine kadar geldi, üçüncü günü de sürdürüp direnişi kırdı, ama Tomanbay yakalanamadı. 15 Şubat 1517'de parlak bir törenle Kahire'ye girdi ve Kasr-ı Yûsuf'ta Mısır tahtına oturdu, adına hutbe okutturdu (kimi kaynaklar şehre girişi 3 Şubat olarak verir).

Tomanbay'a elçiler yollayıp bağlılık bildirirse Mısır'ın idaresini ona bırakacağını söyledi; Tomanbay inanmadı ve Osmanlı elçilerini öldürdü. 15 Mart'ta Selim bizzat Tomanbay'a karşı yürüdü, Nil'i geçti, ertesi gün öğleye kadar onu takip etti. Tomanbay yakalandı (kaynaklarda 30 Mart ya da 26 Mart). Selim onu otağına getirtip iyi karşıladı; bazı kaynaklardaki diyalogların doğruluğu şüphelidir. Bir süre sonra Tomanbay'ın hayatta kalmasının Kahire'deki mutlak hâkimiyetini sarsacağını düşünerek, Hayır Bey'in telkinleriyle onu 13 Nisan 1517'de Bâbüzüveyle'de halkın gözü önünde idam ettirdi. Mısır valiliğini önce Yûnus Paşa'ya, 29 Ağustos'ta Hayır Bey'e verdi.

Mısır'da Beş Ay

Selim 10 Eylül'e kadar Kahire'de kaldı. Cîze'deki ehramları dolaştı, bunları kimin yaptırdığını sordu. Daha çok Nil'in ortasındaki Ravza adasında oturdu, bir köşk yaptırdı ve pencerelerindeki Arapça şiirleri kendisinin yazdığı belirtilir. Burada kendisine suikast girişiminde bulunulduğu, bir gün sandaldan çıkarken Nil'e düşüp güçlükle kurtarıldığı anlatılır. Gelişi gecikmiş ve güçlükle İskenderiye'ye ulaşabilmiş donanmayı görmek için 28 Mayıs'ta İskenderiye'ye gitti, Reşîd'i de görüp 12 Haziran'da Ravza'ya döndü. Mısır'da İbn Tağrîberdî'nin en-Nücûmü'z-zâhire adlı tarihini Kemalpaşazâde'ye Türkçeye çevirtti.

6 Temmuz 1517'de Mekke Şerifi'nin oğlu Ebû Nümeyy'i kabul etti ve Haremeyn'in himayesini resmen üstlendi. Mekke, Memlûk döneminin statüsünü sürdürecekti. Bir anlatıya göre aynı tarihte Peygamber'e nisbet edilen mukaddes emanetler (hırka, diş, sancak, kılıç vb.) Hicaz'dan Selim'e gönderildi. Öte yandan Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah'ın, Kansu Gavrî'nin oğlu Muhammed'in, ulemanın, sanatkârların, bazı tâcirlerin, mukaddes emanetlerin ve ele geçirilen malzemenin donanmayla İstanbul'a gönderildiği de kayıtlıdır. Mısır'dan dönerken Vezîriazam Yûnus Paşa'yı Mısır'ın idaresiyle ilgili bir tartışma sonucu idam ettirdi. 7 Ekim'de Şam'a geldi, Pîrî Mehmed Paşa'yı İstanbul'dan çağırıp vezîriazamlığa getirdi.

Şam ve İbnü'l-Arabî

Şam'da Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin mezarını buldurup üzerine bir türbe, yanına bir cami ve tekke yaptırdı. Selim tasavvufa ilgi duyuyor, İbnü'l-Arabî'nin görüşlerini benimsiyor ve Mevlânâ'ya büyük saygı gösteriyordu. Şam beylerbeyliğini Canbirdi Gazâlî'ye verdi. 22 Şubat 1518'de Halep'e geldi; kimi rivayetlere göre Şah İsmâil meselesini halletmek için hazırlık yaptı ve iki ay kaldı, ama yeniçerilerin baskısıyla İstanbul'a dönme kararı verdi. Haydar Çelebi'ye göre Şah üzerine yürümek istedi, sonra vazgeçip 6 Mayıs'ta yola çıktı. Halep'te ibrişim yasağı ilan etti, buradaki İran tüccarını İstanbul'a sürdürdü. 25 Temmuz 1518'de İstanbul'a, tören yapılmaksızın yatsı vaktinde Topkapı Sarayı'na girdi. İki sene bir ay kadar süren bu sefer onu yormuştu.

Hilafet Meselesi

Selim denilince çoğu zaman "halifeliği Osmanlı'ya getiren padişah" ifadesi akla gelir. Konunun kaynaklardaki durumu daha karmaşıktır. Kahire'de, Memlûk sultanlarının himayesinde bir Abbâsî halifesi bulunuyordu. Selim onu koruma altına aldı ve İstanbul'a gönderdi. Ancak Emecen, bizzat Selim'in hilafeti devralarak bu görevi ahfadına miras bıraktığı yolundaki bilgilerin doğruluğunun şüpheli olduğunu, "İstanbul'da iken Ayasofya'da düzenlenen bir törenle hilâfeti halifeden devraldığı rivayetinin tarihî bir değeri yoktur" diye yazar. Faruk Sümer'in bu konudaki makalesine göre devir hikâyesi Selim dönemi eserlerinde yer almaz, XVIII. yüzyıl sonlarında bir yabancı eserde ortaya çıkar; devir sonradan icat edilmiş bir anlatıdır.

Resmî belgelerde Selim hâdimü'l-Haremeyn unvanıyla, yani Mekke ve Medine'nin hizmetkârı olarak anılır. Selim, Memlûklerin kullandığı "hâkimü'l-Haremeyn" yerine bu daha alçakgönüllü unvanı seçti. Dönemin bazı kaynaklarında "hilâfet tahtının sultanı" ifadesi geçer; Selim'in İslâm dünyasında bütünleştirici bir lider sayıldığı açıktır. Memlûk Sultanlığı'na son vermesi, Emecen'in ifadesiyle "İslâm dünyasının tek bir bayrak altında toplanması projesinin ilk adımı"nı oluşturdu. Hilafetin resmî devri hikâyesi burada bir olgu olarak aktarılmamıştır.

Donanma ve Batı Hazırlığı

İstanbul'a döndükten sonra Selim dokuz gün içinde Edirne'ye gitti. Bunun, kendisini yeni bir Şark seferinden alıkoyan, Batı'daki Haçlı ittifakıyla ilgili siyasî gelişmelerden kaynaklandığı düşünülür. Papa, Lateran Konsili'nde (16 Mart 1517) Türklere karşı savaş ilan etmişti; Macarlar böyle bir hareketin öncüsü olacaktı. 11 Ocak 1519'da İmparator Maximilian'ın ölümü ve başlayan imparatorluk mücadelesi Avrupa'daki şartları değiştirdi, Haçlı seferi gerçekleşmedi. Selim Edirne'de elçileri kabul etti, av partileri düzenletti, Mamuk Sarayı ve Bahçesi'ni tanzim ettirdi. Süleyman'la görüşüp onu Manisa'ya gönderdi. Tekirdağ yaylalarına çıktı, Malkara, İpsala, Dimetoka, Yenice-Karacasu'ya gitti.

Donanma onun için öncelikli işti. Ağustos 1518'de Haliç'te Bizans döneminden kalma, o sırada mezarlığa dönüşmüş bir alanda yeni bir tersane yapılmasını emretti; tersane gözleri 160'a çıkarıldı. Selim 300 kadar inşaat tezgâhı yapmayı amaçlıyordu, ama ömrü yetmedi. Arap kürekçiler getirtildi, Memlûklerin Kızıldeniz donanması komutanı Selman Reis İstanbul'a çağrıldı, İstanbul ve Gelibolu tersanelerinde 250 gemilik bir donanma hazırlandı; bu rakamlar tek bir kaynağa dayanır ve ayrıca doğrulanmamıştır. Selim 1519 Nisanında İstanbul'a dönüp donanmanın hazırlıklarını tamamlamaya çalıştı; hedefin Rodos ya da İran olabileceği düşünülür. Haydar Çelebi gemi tedarik edildiğini, top döktürüldüğünü, kürekçi toplandığını açıkça belirtir. Toplanan meşveret meclisinde ulema Rodos seferini uygun bulmadı; Anadolu'daki karışıklıklar (1519 baharında Şah Celâl oğlu Şah Velî isyanı ve yeğeni Şehzade Murad'ın faaliyetleri) yüzünden Şah İsmâil'e karşı yürümenin öncelikli olduğu yönünde fetva çıktı. Selim bu duruma öfkelendi ve seferden vazgeçti. Hedef kesinleşmeden hastalandı; kesin bir belge yoktur.

Ölümü: Çorlu

Haydar Çelebi'ye göre Selim 2 Şâban 926'da (18 Temmuz 1520) İstanbul'dan Edirne'ye gitmek üzere ayrıldı. Edirne'ye hareketi kaynaklarda Batı'ya karşı bir seferin habercisi olarak geçse de, sağlığının iyi olmaması ve İstanbul'da çıkan veba salgını yüzünden olması "kuvvetle muhtemel"dir. Sırtında büyük bir ur çıkmıştı, bu muhtemelen bir veba yumrusuydu. Hoca Sadeddin'in Hasan Can'dan naklettiğine göre Selim sırtına bir şeyin battığını söylemiş, çıbanı bir münasip merhemle tedaviye razı olmamış, hamamda sıktırınca ızdırap artmış; Hasan Can'a "Seni dinlemedik amma kendimizi helâk ettik" demiştir. Bu, anekdot olarak tarihçilerin aktardığı bir rivayettir.

Çorlu'dan ileri gidemedi. Hekimlerin müdahalesine rağmen hastalığı ağırlaştı; iki ay kadar ümitsiz bir tedavi gördü (kimi kaynaklar 40 gün der; başhekim Ahmed Çelebi'ydi). Vasiyetini bildirmek için Vezîriazam Pîrî Mehmed Paşa'yı, Vezir Çoban Mustafa Paşa'yı ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa'yı çağırttı; Manisa'daki oğlu Süleyman'a haber gönderdi. 8-9 Şevval 926 (21-22 Eylül 1520) gecesi sabaha karşı yakın adamı Hasan Can yanındayken öldü. Hasan Can'ın oğlu Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi'ye naklettiğine göre ölüm hâlinde kendisine okunan Yâsîn sûresini tekrarlayıp "selâm" âyetine geldiklerinde ruhunu teslim etmiştir.

Ölümü, oğlu Süleyman'ın Manisa'dan İstanbul'a gelişine kadar gizli tutuldu. 1 Ekim'de İstanbul'a getirilen naaşı oğlu ve devlet adamları tarafından şehir girişinde karşılandı ve Fâtih Camii'ne indirildi. Burada kılınan namazdan sonra bugünkü türbesinin bulunduğu Mirza Sarayı denilen yerde (Sultanselim) defnedildi. Üzerine önce geçici bir çadır kuruldu; sonra oğlu Süleyman burada bir türbe ve cami yaptırdı. Bugün İstanbul Fatih'te bulunan Yavuz Selim (Sultan Selim) Camii ve Türbesi budur. Mimarının Alaüddin (Acem Alisi) olduğu belirtilir.

Kişiliği, Okuduğu Kitaplar ve Şiirleri

Osmanlı kaynaklarında Selim orta boylu, çatık kaşlı ve sert bakışlı, sakalsız ama gür ve uzun bıyıklı, yuvarlak yüzlü ve koç burunlu olarak tasvir edilir. Her türlü silahı iyi kullandığı, iyi bir avcı olduğu, debdebeden hoşlanmayıp sade giyindiği, "mücevveze" yerine kendi adıyla anılan "selîmî" kavuğu giydiği belirtilir. Devlet işlerini sıkı takip eder, tasarladığı işlerin hemen yapılmasını isterdi; son derece disiplinli, kararlı, kan dökmekten çekinmeyen sert bir mizaca sahipti, ama sözüne sadık, nazik tabiatlı ve zarif sözlü olduğu da aktarılır. Hizmetinde bulunan Celâlzâde Mustafa Çelebi, ölüm döşeğinde Pîrî Mehmed Paşa'ya çok zulmettiğini, ama bunun devletin ve halkın iyiliği için olduğunu söylediğini yazar. Batı kaynakları daha çok merhametsizliğini vurgular; bazı elçilik raporları adaletini ön plana çıkarır.

Vezirlerine karşı sertliği halk hafızasına bir beddua olarak yerleşmişti: "Allah seni Selim'in veziri yapsın." Sözün ne zaman ve nasıl yaygınlaştığı kesin değildir. Vezir idamları kayıtlıdır: Koca Mustafa Paşa (Bursa, 1512), Hemdem Paşa (24 Temmuz 1514), Dukakinzâde Ahmed Paşa (1515), İskender Paşa (1515), Hüseyin Paşa (Gazze, 1517), Yûnus Paşa (Mısır dönüşü, 1517). Hersekzâde Ahmed Paşa'yı divanda yumruklayıp görevden aldığı da anlatılır. Saltanatı boyunca vezîriazamlar ardı ardına değişti.

Öte yandan Selim okuyan, tarihe meraklı bir hükümdardı. Âlimlerle sohbeti ve siyasî meselelerde onların görüşünü almayı prensip edinmişti; Vassâf'ın tarihini sık sık okur, Farsçayı çok iyi bilir, Arapçaya ve Tatar lehçesine de aşinaydı. Zenbilli Ali Efendi, Kemalpaşazâde, İdrîs-i Bitlisî ve hocası Halîmî Çelebi sohbet meclisinin takdir ettiği âlimlerdi; Tâcîzâde Câfer Çelebi, Âhî Benli Hasan ve Revânî gibi şairlere değer verirdi. "Selîmî" mahlasıyla Farsça, Türkçe, Çağatayca ve Arapça şiirler yazdı. Farsça divanı İstanbul'da 1306'da (1888-89) basılmış, 1904'te Berlin'de Paul Horn tarafından yeniden neşredilmiştir Türkçe şiirlerinden bir kısmı Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde kayıtlıdır (TSMA, E. 736). Bostan, makalesine bir beyti epigraf olarak koyar ve onu Selîmî'ye atfeder: "Milletümde ihtilâf ü tefrîka endişesi / Gûşe-i kabrümde hattâ bî-karâr eyler beni / İttihad oldı hücûm-ı hasmı def'a çâremüz / İttihad itmezse millet dağ-dâr eyler beni." Beyitlerin Selim'e aidiyeti makalede bu şekilde atfedilmiştir; bağımsız bir tahkik yapılamamıştır.

Vefatı sırasında hayatta kalan tek oğlu Süleyman'dır. Âlî Mustafa Efendi, şehzadelik yıllarında cariyeden doğan bir oğlunu gizlediğini, bunun Üveys Paşa olduğunu aktarır; Bu bir rivayettir. Adı bilinen tek hanımı Hafsa Sultan'dır; kızları arasında Beyhan Sultan (Ferhad Paşa'nın eşi), Fatma Sultan, Hafsa Sultan, Hatice Sultan (İskender Paşa'nın eşi), Şah Sultan (Lutfi Paşa'nın eşi) ve Hanım Hatun anılır. Trabzon, Edirne, Şam ve Kahire'deki imar hareketlerinin yanında İstanbul'da kendi adını taşıyan caminin temelini attırdı ama tamamlatamadı; tersaneyi genişletti; Sirkeci ile Sarayburnu arasında sahilde bir köşk (Yalı Köşkü ya da Mermerköşk) yaptırdı. 1514'te İstanbul'da bir cüzzamhane de yaptırdığı kaydedilir. Yaygın bir efsaneye göre Selim hazineyi altınla doldurduktan sonra mühürletmiş ve torunlarından hiçbirinin onu doldurmaya gücü yetmediğini söylemiştir; bu bir efsanedir.

Mirası ve Amasya Hafızası

Selim'in sekiz yıldan biraz fazla süren saltanatı Osmanlı tarihi için bir dönüm noktasıdır: Doğu meselesini kesin çözüme bağlama çabası, Safevî tehdidini önlemesi, ileride Osmanlı dinî düşüncesinin sınırlarını belirleyecek katı bir Sünnî anlayışı öne çıkarması ve Memlûk Sultanlığı'na son vermesi. İmparatorluğun toprakları yaklaşık 2,4 milyon kilometrekareden 6,5 milyon kilometrekareye çıktı; kimi kaynaklar büyümeyi yüzde yetmiş olarak verir. Bu rakamlar kaba hesaplardır. Merkezin ağırlığı Balkanlar'dan Ortadoğu'ya kaymıştı.

Amasya'ya gelince, Selim'in bu şehirle bağı üç düzeyde görülür. Birincisi doğduğu şehir olmasıdır. İkincisi, çocukluğunun ilk yıllarının, hocalarının ve ilk eğitiminin burada başlamasıdır; Amasya'nın "Şehzadeler Şehri" olarak anılmasının arkasında Bayezid'den Selim'e uzanan bir hanedan zinciri vardır. Üçüncüsü, saltanatı sırasında Çaldıran dönüşü kışı (1514-1515) Amasya'da geçirmesidir; yeniçeri ayaklanması ve Dukakinzâde'nin yaralanıp idamı bu kışta yaşandı. Selim'den sonra Amasya'ya şehzade ataması Kanunî'nin oğlu Mustafa ile 1538'de yapıldı; arada 1534'te Veli Paşa gibi sancakbeyleri görev yaptı. Selim'in torunu Mustafa'nın Amasya'daki hikâyesi ayrı bir yazının konusudur.

Selim'in Amasya'da doğduğu sarayın bugünkü yeri ya da şehirdeki vakıf eserlerinin ona ait olup olmadığı konusunda kesin belge yoktur. Şehzadeler dönemine ait Selim Ağa Camii (1484), Sultan Bayezid Camii (1486) ve Mehmed Paşa Camii (1486) gibi yapılar Selim'e atfedilmez; bu yüzden Amasya'daki hiçbir yapı ona mal edilmemiştir.

Kronoloji

1454: Bayezid, yedi yaşında Amasya sancakbeyliğine atanır.

1470 (en yaygın kabul, 10 Ekim): Selim Amasya'da doğar; 872 (1467-68) rivayeti de vardır.

1479-1480 civarı: Fâtih'in çağrısıyla İstanbul'da sünnet.

1481: Fâtih'in ölümü; Bayezid'in tahta çıkışı.

1487: Trabzon sancağına atanma (arşiv belgelerine göre).

6 Kasım 1494: Süleyman'ın Trabzon'da doğumu.

1505-1506: Annesi Ayşe (Gülbahar) Hatun Trabzon'da ölür.

1508 (Nisan-Mayıs): Gürcistan akını.

6 Temmuz / 5 Ağustos 1509: Süleyman Kefe sancağına atanır (kaynaklarda iki tarih geçer).

30 Eylül - 10 Ekim 1510: Selim Trabzon'dan ayrılıp Kefe'ye gider.

Haziran 1511: Çukurçayır'da Bayezid'le görüşme; Semendire sancağı.

3 Ağustos 1511: Karıştıran (Çorlu/Uğraş) Muharebesi; Selim yenilir, Kefe'ye döner (Bostan: 1 Ağustos veya birkaç gün önce).

24 Nisan 1512: Selim tahta çıkar.

10 Haziran 1512: Bayezid, Dimetoka yolunda ölür.

15 Nisan 1513: Yenişehir Muharebesi; Ahmed yenilip öldürülür.

20 Mart 1514: İran seferi için Edirne'den hareket.

23 Ağustos 1514: Çaldıran Muharebesi.

6 Eylül 1514: Tebriz'e giriş.

22 Şubat 1515: Amasya'da yeniçeri ayaklanması.

12 Haziran 1515: Alâüddevle'nin yenilip öldüğü Dulkadir savaşı.

19 Eylül 1515: Âmid (Diyarbakır) alınır.

5 Haziran 1516: İstanbul'dan Şark seferine hareket.

24 Ağustos 1516: Mercidâbık Muharebesi.

30 Aralık 1516: Kudüs ziyareti.

22 Ocak 1517: Ridâniye Muharebesi.

13 Nisan 1517: Tomanbay Kahire'de idam edilir.

6 Temmuz 1517: Mekke Şerifi'nin oğlu Ebû Nümeyy'in kabulü; Haremeyn'in himayesi.

25 Temmuz 1518: İstanbul'a dönüş.

18 Temmuz 1520: Edirne'ye gitmek üzere İstanbul'dan ayrılış.

21-22 Eylül 1520: Çorlu'da ölüm.

1 Ekim 1520: Naaşın İstanbul'a getirilip defnedilmesi.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

  • Feridun Emecen, "Selim I", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 36, İstanbul 2009 (islamansiklopedisi.org.tr/selim-i) islamansiklopedisi.org.tr
  • M. Hanefi Bostan, "Yavuz Sultan Selim'in Şehzâdelik Dönemi (1487-1512)", Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, sayı 40, İstanbul 2019, s. 1-86 (DergiPark)
  • Selim Özcan, "Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5 (DergiPark)

Diğer kaynaklar

  • "Selim I", Wikipedia (İngilizce), yardımcı kaynak
  • "I. Selim", Vikipedi (Türkçe), yardımcı kaynak
  • "Battle of Yenişehir (1513)", Wikipedia (İngilizce), yardımcı kaynak

Çevrimiçi kaynaklar