Arapçada açlık demek olan "cû'" kelimesinden türeyen Cû'î mahlasını Mehmed Çelebi, ağır perhizleri yüzünden kendisi seçmişti. Lakabı Cemâleddîn olan, halk arasında Şeyh Cui Baba diye bilinen bu zat XV. yüzyılın başında Amasya Mevlevihanesi'nin şeyhliğini yaptı; Çelebi Mehmed'in derslerini dinlediği bir müderristi ve bugün Yuvacık adını taşıyan Şeyh Cui köyünü o kurdu. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın maddesinde "edîb" ve "şâir" diye geçer; yine de bu mahlası taşıyan bir mısra bile elde yok. 819 yılının zilhiccesinde (Ocak-Şubat 1417) öldü ve köyünde yaptırdığı türbeye gömüldü. Türbesi, köydeki vakfı ve tekkenin sonraki şeyhleri Şeyh Cui Baba Türbesi ve Yuvacık Mevlevihanesi yazısında ayrıntısıyla anlatılmıştır; burada ağırlık, onun ilim ve edebiyat çevresindeki yerindedir.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüsameddin, şeyhin vakfiyesini ve hilafetnamesini kendi gözüyle gördüğünü söyler. Maddesi, Halep'te yazılmış bir tarihten yapılmış bir aktarmayı da içerir:

Cû'î Mehmed Çelebi-eş-Şeyh Cemâleddîn Mevlevî Amasyalıdır. Kibâr-ı fuzalâdan Mevlânâ Fahreddîn Osmân bin Abdullah et-Türkmânî mahdûmudur. Fuzalâdan Hüsâmeddîn Hasan Hoyî, Mevlevî-hâne şeyhi Celâleddîn Mehmed, diğer Mevlevî şeyhi Zileli Nusretzâde Cemâleddîn Habîb Çelebilerden tahsîl-i ulûm ve iktisâb-ı fezâ'il etdi. Amasya Mevlevî-hânesinde yıllarca mesnevî-hân olup ma'ârif-i sûfiyyenin neşr ü ta'lîmine hizmetler etdi. Mu'ahharan şeyhi olan Hüsâmzâde Celâleddîn Mehmed Dede'nin irtihâli üzerine Amasya Mevlevî-hânesi şeyhi oldu. Çelebi Sultân Mehmed Han devrinde hadîs ve tefsîr ve mesnevî tedrîsinde fevka'l-âde iştihâr edib Sultân-ı müşârün-ileyh aralık aralık dersini dinler, kendisine hürmetler ve iltifâtlar ederdi. Amasya'nın garbında kâ'in Kelkis karyesiyle bütün bâğları kendisine taraf-ı pâdişâhîden temlîk edildi. Mezkûr karyede bir câmi-i şerîf, yanında bir zâviye-i mevleviyye ve imâret ve kendisine bir de türbe binâ edib emlâkini bu hayrât-ı şerîfesinin mesâlihine 817'de vakf ve zâviyesine dâmâdı olan eş-Şeyh Ahmed Yoğurtçu Dede'yi şeyh nasb edib 819 senesi zilhiccesinde dâr-ı kudse intikâl etdi. Meşâhîr-i fuzalâ-yı meşâyihden müttakî, müteşerri', edîb, şâir, sâlih bir zât-ı sütûde-simât idi. Riyâzât-ı şedîdesinden dolayı Cû'î mahlasını kabûl ve bu mahlasla iştihâr etmiş, kâmil, ulûmda mütebahhir bir müderris idi. "Telvîh"i otuz defa okuyub okutmuş, Kur'ân-ı Kerîm'e güzel bir tefsîr yazmışdı. Haleb müverrihi Hanbelîzâde Mehmed Efendi "Dürrü'l-Habeb fî Târîh-i Haleb" adlı eserinde diyor ki: "İbrâhim bin Alî eş-Şeyh Burhâneddîn el-Karsevî sümme'l-Halebî tilmizi Şemseddîn bin Bilâl demiştir ki: Mûmâileyhin şuyûhundan ve esâtizesinden biri sâhib-i tefsîr eş-Şeyh Cû'î er-Rûmî ki tefsîri "Şeyh Tefsîri" diye ma'rûfdur. Bu zât telvîhi kâmilen otuz def'a kırâ'at etmişdir." Hazret-i Şeyh Cû'î tab'an zarîf, latîf, i'mâra mâ'il bir zât olduğundan Kelkis karyesini fevka'l-âde i'mâr ederek Şeyh Cû'î Karyesi nâmını vermiş, bâğları dahi cennet misâli çiçeklerle ve meyveli ağaçlarla tezyîn ve ihyâ ederek "Şeyh Cû'î Bağları" diye şöhret bulmuştu. Bugün avâm dilinde "Cığcığı" denilmektedir. Hazreti Cû'î'nin vakfiyesi ve hilâfet-nâmesi görüldü. Şeyhi Celâleddîn Mehmed Dede, bunun pederi Hüsâmeddîn Hüseyin Dede vâsıtalarıyla Sultân Veled ve diğer koldan Nusretzâde Cemâleddîn Habîb Dede, Ulu Ârif Mehmed Dede vâsıtalarıyla yine Sultân Veled demekle meşhûr eş-Şeyh Bahâeddîn Ahmed Çelebi'ye müntehîdir. Hulefâsından mahdûmu Âbid Ahmed Çelebi, Yoğurtçu Pîr Ahmed Dede, eş-Şeyh Burhâneddîn İbrâhim Dede meşhûrdur. Vakfının tevliyeti ve zâviyesinin meşîhat ve mesnevî-hânlığı kayden evlâdının ıslâhına tevcîh edile gelmiştir.

Bugünkü Türkçeyle: Amasyalıdır; büyük âlimlerden Mevlânâ Fahreddin Osman bin Abdullah et-Türkmânî'nin oğludur. Âlimlerden Hüsameddin Hasan Hoyî'den, Mevlevihane şeyhi Celaleddin Mehmed'den ve bir başka Mevlevî şeyhi Zileli Nusretzâde Cemaleddin Habib Çelebi'den ilim ve fazilet edindi. Amasya Mevlevihanesi'nde yıllarca mesnevîhan olarak tasavvuf bilgisinin yayılmasına ve öğretilmesine hizmet etti. Sonra şeyhi Hüsamzâde Celaleddin Mehmed Dede ölünce Amasya Mevlevihanesi'nin şeyhi oldu. Çelebi Sultan Mehmed devrinde hadis, tefsir ve Mesnevî derslerinde çok ün kazandı; sultan ara ara dersini dinler, ona saygı ve iltifat gösterirdi. Amasya'nın batısındaki Kelkis köyü bütün bağlarıyla birlikte padişah tarafından kendisine mülk olarak verildi. Bu köyde bir cami, yanında bir Mevlevî zaviyesi, bir imaret ve kendisi için bir türbe yaptırdı; mallarını 817'de bu hayır eserlerinin giderlerine vakfetti, zaviyesine damadı Şeyh Ahmed Yoğurtçu Dede'yi şeyh atadı ve 819 yılının zilhiccesinde öldü. Şeyh olan ünlü âlimlerden, takva ve şeriat ehli, edip, şair, salih ve övgüye değer bir zattı. Ağır riyazetleri yüzünden Cû'î mahlasını aldı ve bu mahlasla tanındı; ilimlerde derinleşmiş, olgun bir müderristi. Teftâzânî'nin Telvîh'ini otuz kez okuyup okutmuş, Kur'an'a güzel bir tefsir yazmıştı. Halep tarihçisi Hanbelîzâde Mehmed Efendi Dürrü'l-Habeb fî Târîh-i Haleb adlı eserinde şöyle der: "Şeyh Burhaneddin İbrahim bin Ali el-Karsevî el-Halebî'nin öğrencisi Şemseddin bin Bilal, hocasının hocalarından birinin, tefsiri 'Şeyh Tefsiri' diye bilinen Şeyh Cû'î er-Rûmî olduğunu söylemiştir. Bu zat Telvîh'i baştan sona otuz kez okumuştur." Hazret-i Şeyh Cû'î yaradılıştan zarif, ince ve imara meraklı biri olduğundan Kelkis köyünü çok bayındır hâle getirip ona Şeyh Cû'î Köyü adını verdi; bağları da cennet gibi çiçekler ve meyveli ağaçlarla süsleyip canlandırarak "Şeyh Cû'î Bağları" diye ün kazandırdı. Bugün halk bunlara "Cığcığı" der. Hazret-i Cû'î'nin vakfiyesi ve hilafetnamesi görüldü: silsilesi bir koldan şeyhi Celaleddin Mehmed Dede ve onun babası Hüsameddin Hüseyin Dede aracılığıyla Sultan Veled'e, öbür koldan Nusretzâde Cemaleddin Habib Dede ve Ulu Ârif Mehmed Dede aracılığıyla yine Sultan Veled diye tanınan Şeyh Bahaeddin Ahmed Çelebi'ye çıkar. Halifelerinden oğlu Âbid Ahmed Çelebi, Yoğurtçu Pîr Ahmed Dede ve Şeyh Burhaneddin İbrahim Dede tanınmıştır. Vakfının mütevelliliği, zaviyesinin şeyhliği ve mesnevîhanlığı vakfiyedeki şart gereği soyundan uygun olanlara verile gelmiştir.

Hayatı

Babası Fahreddin Osman et-Türkmânî'nin "kibâr-ı fuzalâ", yani büyük âlimlerden sayılması, Cû'î'nin bir ilim ailesinde yetiştiğini gösterir; ne zaman doğduğu ise kayda geçmemiştir. Hocalarının üçü de Amasya'dadır ve ikisi Mevlevîdir; dolayısıyla medrese ilmi ile tarikat terbiyesi onun hayatında baştan beri yan yana yürür. Mevlevihanede uzun süre mesnevîhanlık yapması, Mesnevî'yi okutup şerh etmekle görevli olduğu anlamına gelir. Şeyhi Celaleddin Mehmed Dede'nin ölümüyle postun başına geçti.

Hayatının en parlak dönemi Çelebi Mehmed'in Amasya'yı merkez edindiği yıllara denk gelir. Hüsameddin'e göre sultan ara sıra onun hadis, tefsir ve Mesnevî derslerini dinler, şeyhe iltifat ederdi; Kelkis köyünün bağlarıyla birlikte ona temlik edilmesi de bu yakınlığın sonucudur. Cû'î köyde cami, zaviye, imaret ve türbe yaptırdı, 817'de (1414-15) mülklerini bunlara vakfetti ve zaviyenin başına damadı Yoğurtçu Ahmed Dede'yi getirdi. Vakıftan iki yıl kadar sonra öldü. Hüsameddin'in tarihi, şeyhin köyünde uzun yıllar daha yaşadığını söyleyen yerel anlatılarla uyuşmaz; bu ayrılık türbe yazısında tartışılmıştır.

Halep kaydı ayrı bir dikkat ister. İbnü'l-Hanbelî'nin eserinde anılan "Şeyh Cû'î er-Rûmî", yani Anadolulu Şeyh Cû'î, Halepli bir âlimin hocalarının hocası olarak geçer ve tefsiri "Şeyh Tefsiri" adıyla tanınır. Halep metni bu kişinin memleketini söylemez. Onu Amasyalı Mevlevî şeyhiyle aynı kişi sayan Hüsameddin'dir ve dayanağı, iki kaynakta da Telvîh'in otuz kez okunduğunun anlatılmasıdır. Benzerlik güçlüdür, ama özdeşlik bir kanaattir. Tefsirin bir nüshası bugün bilinmiyor.

Mahlası ve Şairliği

Cû'î'nin edebiyat tarihine bıraktığı en somut iz, mahlasının kendisidir. Divan geleneğinde mahlas şiirin son beytinde söylenen addır ve bir kişinin mahlas alması, en azından o adla şiir söylediğini düşündürür. Hüsameddin'in sözüne göre şeyh "Cû'î" adını uzun açlık ve perhizlerle geçen riyazetinden ötürü benimsemiş ve "bu mahlasla iştihâr etmiş", yani bu adla tanınmıştır. Adın gücü, şeyhin ölümünden sonra köye, bağlara ve bugün şehrin bir mahallesine geçmesinden de bellidir; halk ağzında "Cığcığı" ve "Cıcui" biçimlerine kadar aşınmıştır.

Mahlas yaşadı, ama onu taşıyan şiirler kayboldu. Hüsameddin'in "edîb, şâir" sıfatları onu tanıtan bir övgü dizisinin içinde geçer ve bir örnekle desteklenmez. Mevlevî çevrelerinde mesnevîhanların Farsça ve Türkçe şiirle iç içe yaşadığı bilinir, ama Cû'î'nin kendi şiiri hakkında bu genel durumdan öte bir bilgi yoktur. Tefsirinin ve vakfiyesinin kayıp oluşu, onun dilini ve üslubunu tanımamızı sağlayabilecek iki metni de elimizden almıştır.

Amasya ile Bağı

Hüsameddin onu açıkça Amasyalı sayar. Eğitimini Amasya'da almış, şehrin mevlevihanesinde mesnevîhan ve şeyh olmuş, Amasya'nın batı yamacındaki Kelkis'i kendi adıyla anılan bir köye çevirmiştir. Yuvacık Köyü'ndeki türbesi, Şeyhcui Mahallesi'nin adı ve köyde bugün de süren yağmur duası geleneği onu Amasya'nın gündelik hafızasına bağlar.

Kronoloji

817 (1414-15): Kelkis köyündeki cami, zaviye, imaret ve türbe için vakfını kurar.

Zilhicce 819 (Ocak-Şubat 1417): Ölümü.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar