Amasyalıdır. Sultân Bâyezîd Hân-ı Sânî bin Fâtih Sultân Mehmed Hân-ı Sânî bin Sultân Murâd Hân-ı Sânî bin Çelebi Sultân Mehmed Hân-ı Evvel şehzâdesidir. Pederi Amasya’da vâlî iken Beyler Sarâyında esahh-ı akvâl üzere 875’de Ayşe Nevbahâr Sultân doğurdu. Ceddinin adıyla tesmiyye buyurdu.

Amasya’da kendisine mu’allim ta’yîn edilen Mevlânâ Halîmî Çelebi’den ulûm u fünûnu ahz u tahsîl ederek yirmi bir yıl Amasya’da oturdu. 896’da Hıtân vak’asından dolayı şehzâdegân arasında tefrika hâsıl olduğundan Trabzon vâlîsi olup vâlidesi ve ma’iyyeti ile beraber Trabzon’a gitdi.

Orada yirmi yıl kadar idâre-i vilâyet ve hudûd-ı Îrâniyyeyi hüsn-i muhâfaza ederek Îrân hükümdârı Erdebilî İsmâ’îl Şâh-ı Safevî’nin Anadolu’ya karşı ta’kib [312] etdiği siyâseti, Amasya vâlîsi olan birâderi Sultân Ahmed’in Acemler’e karşı meyl ü muhabbeti ve erkân-ı devletin gafleti kendisini fevka’l-âde bî-huzûr etdi.

Çünkü İsmâ’îl Şâh’ın Anadolu’daki teşkîlâtı pek mühimdi. Bu teşkîlât sâyesinde Şâh İsmâ’îl, harb ü darbe lüzûm görmeksizin bütün Anadolu’yu istîlâ ederek Türkler’e umûmiyyetle şî’îliği kabûl etdirecekti. Bu hâlin vehâmetini takdîr eden Amasya vatan-perverleri harekete gelip Sultân Ahmed’i îkâza çalışıyordu.

Sultân Ahmed etrâfını saran Acemlere karşı âdetâ mağlûb bir hâle gelmişdi. Amasya vatan-perverleri bundan dolayı muvaffak olamayıp sâhib-i tercemeye ilticâ ederek ahvâlin vehâmetini arz ve kendisini tenvîr ve teşcî’ u takviye etmişlerdi. Bir taraftan dîn u mezheb gayreti, diğer taraftan vatan ve saltanat hamiyyeti Sultân Selîm’i harekete getirdi.

Erkân-ı devleti ve pâdişâhı hakîkat-i hâlden hâberdâr etmek için mektûblar gönderdi. Yeniçerileri uyardığı hâlde erkân-ı devleti bir türlü iknâ’ edemediğinden [313] bi’z-zât pederine şifâhen arz-ı ma’lûmât etmek üzere ma’iyyet-i mevcûdesiyle Trabzon’dan kalkıp Edirne’ye geldi. Erkân-ı devletin kendisine karşı gönderdiği kuvvetle Uğraş Deresi’nde çarpışdı.

916’da cereyân eden bu muhârebede mağlûb olup geri döndü. Pederi tarafından kendisine Semendire eyâleti ve şehzâdesi Sultân Süleyman’a Karahisâr-ı şarkî sancâğı tevcîh edildi. Amasya vâlîsi Sultân Ahmed, Karahisâr’ın kendi vilâyeti dâhilinde olduğundan bahisle bu tevcîhe râzı olmadı. Sultân Süleyman’a Kefe eyâleti verildi.

917’de Şâh İsmâ’îl tarafdârı olan Mardinli Şâh Kulu’ya karşı sadr-ı a’zam ve serdâr-ı ekrem Ali Paşa’nın koca ordusu perîşân ve serdâr şehîd ve Sultân Ahmed’in aczi zâhir olduğundan bütün yeniçerilerle beraber millet Sultân Selîm’e gözlerini dikip onun tahta cülûs etmesini beklerdi.

Bu ümîd u intizârı haber alan Sultân Selîm Kefe’den ve yol üzerinde bulunan Rûmeli bilâdından aldığı kuvvetlerle [314] ikinci def’a İstanbul üzerine yürüdü. Bu sefer bir ârızaya tesâdüf etmeksizin 918 senesi saferinin ikinci günü Edirne kapısından İstanbul’a girip Yenibâğçe’de kurulan otağ-ı hümâyûna indi.

Ulemâ ve erkân-ı devlet Sultân Bâyezîd’in acz ü ihtiyârlığı karşısında kendisine bî’ât u inkiyâd etmekten başka bir çâre olmadığını takdîr ve Sultân Bâyezîd’i iknâ ederek saferin yedinci cumartesi günü mu’azzam bir alay ile sarây-ı hümâyûna girip tahta resmen cülûs etdi.

Şehzâdegân içinde kendisinden büyük olan Sultân Ahmedle Sultân Korkud vardı. Bunları harben ve diğer şehzâdeleri ihnâkan ortadan kaldırıp müstakil oldu. İki yıl zarfında dâhilî gâ’ileyi ber-taraf etdikten sonra yüz bin güzîde askerle Îrân’a girdi. 920 senesi recebinin ikinci çarşamba günü Çaldıran sahrâsında Şâh İsmâ’îl-i Safevî ile harb ederek Îrân ordusunu târ u mâr etdi. Şâh İsmâ’îl’in taht-gâhı olan Tebrîz’e girip hesâbsız ganîmetler aldı. [315] Tebrîz’de oturdu.

Maksadı Devlet-i Safeviyye’yi ortadan kaldırıp Âzerbaycân ve Türkistân Türkleriyle Anadolu ve Rûmeli Türklerini mâddeten ve ma’nen birleşdirmek, bir vahdet-i milliyye meydâna getirmek idi. Hayfâ ki bu âlî ve siyâsî maksadı takdîrden âciz olan yeniçeriler bu maksadın icrâsına mâni’ oldular.

Bi’z-zarûre, Tebrîz’den kalkıp Amasya’ya geldi. Burada bir müddet oturup sonra İstanbul’a avdet etdi. Ba’dehû Îrân’ın müttefiki olan Mısır Çerkesleriyle siyâsî muhâberâta girişdi. Mısır hükümdârı Kansû-yı Gavrî nezdine gönderdiği elçileri habs u tahkîr etdiğinden ordu-yu hümâyunu alıp Haleb üzerine yürüdü.

922 senesi recebinin beşinci pazar günü Merc-i dâbık’ta Kansû Gavrî ile harb ederek Çerkesleri de bozup ezdi. Bunun üzerine Şâm’a gâlibâne ve muhteşemâne girdi. Buradan kalkıp Sînâ Çölü’nü geçerek Mısır üzerine yürüdü.

Ufak tefek muhârebelerden sonra Cebel-i Mukattam üzerinden [316] cebren ve kemâl-i muvaffakiyyetle 923 senesi muharreminin sekizinci Cum’a günü Mısır’a girip Nil Nehri üzerinde vâki’ cezîrede kurulan Otağ-ı hümâyûna indi.

923 senesi muharreminin yirminci cumartesi günü Mısır’ın taht-gâhı olan kaleye girip Mısır tahtına resmen cülûs ederek Hulefâ-yı Abbasiyye’nin sonu olan el-Mütevekkil Ale’llah Muhammed el-Abbâsî kendisine terk-i hilâfet ve resmen bî’at etdi. Bu târîhten i’tibâren Selâtin-i Âl-i Osmân, Hulefâ-yı Müslimîn oldu.

Bundan sonra Mekke-i Mükerreme emîri olan Şerîf Berekât bin Muhammed el-Hasanî, mahdûmu Şerîf Ebû Nümey’yi emânât-ı mübâreke ile Mısır’a gönderip arz-ı inkıyâd ve bî’at etdiğini bildirdi. Bu sûretle Çerkes devletini ortadan kaldırıp Mısır vâlîliğine Çerkes Beylerinden Hayra Bay’ı nasb etdi.

923 senesi şa’bânının ikinci günü Mısır’dan kalkıp Ramazân-ı şerîfinin altıncı günü Şâm’a vâsıl olarak Sâlihiyye kurbunda oturdu. Ba’dehû ma’iyyetine aldığı halîfe-i [317] Abbasî Muhammed Çelebi ile Şâm’dan 924 senesi saferinde kalkıp recebin on yedisinde İstanbul’a muzaffer alay ile girdi. Birkaç gün istirâhatten sonra kalkıp Edirne’ye recebin yirmi yedisinde vâsıl oldu.

924 senesi ramazânında İstanbul’a avdet edib Amasya etrâfında zûhur etdiği söylenen sâbık Amasya vâlîsi Sultân Ahmed’in şehzâdesi Sultân Murâd hakkında tahkîkât icrâsıyla istîsâline vezâretle Ferhâd Paşa’yı gönderdi. 925’de bundan dolayı Ferhâd Paşa hayli canlar yaktı.

926 senesi gurre-i şa’bânda arkalarında bir çıban çıktı. Buna ehemmiyet vermeyip ikinci günü Engürüs keferesinden intikâm almak üzere İstanbul’dan kalkıp Edirne’ye doğru hareket etdi.

Çorlu kurbunda pederiyle muhârebe etdiği Uğraş deresine vâsıl oldukta çıbanın müdhiş bir şîr-pençe olduğu anlaşıldı. Harekete mecâli kalmayıp orada meks ü ikâmet ve etibbâ ve cerrâhîn-i hâssa müdâvâta gayret etdi. Vezîr-i a’zam Pîrî Mehmed Paşa Edirne’den koşup geldi. [318] Etibbâ ve cerrâhînin gayretleri kader-i mübrem-i Hudâ’yı tağyîr edemediğinden 926 senesi şevvâlinin dokuzuncu cumartesi gecesi o kahraman-ı şîr-savlet âlem-i fânîye vedâ’ ederek dâr-ı na’îme irtihâl etdi. Vefâtlarına hayli mersiyeler ve târîhler söylendi.

Kemâl Paşazâde Ahmed Şemseddîn Efendi’nin târîhi ve mersiyyesi cümlesine fâ’ikti. Târîhi şudur “Ehl-i îmân rûhiçün fâtiha 926”. Mersiyesi de uzun bir tercî’-i bend olup tercî’i şudur:

Hayf Sultân Selîm’e hayf ü dirîğ
Hem kalem ağlasın ana hem tîğ

Orta boylu, müdevver yüzlü, kırmızıya mâ’il ak çehreli, çatık kaşlı, doğan burunlu, uzun bıyıklı, sakalsız, hışm-nâk bakışlı, kahramân-sîret, şîr-savlet, dâhî-i siyâset bir pâdişâh-ı cihângîr idi.

Fazl ü irfânı yüksek, serî’ü’l-intikâl, gâyet zekî, esrâr-ı cihâna vâkıf, dekâ’ik ü ulûma ârif, lisânı fasîh, edebiyâta ve tevârîhe vukûfu her ta’rîfin [319] fevkinde olup elsine-i selâsede şâir, gâyet şecî‘, cesûr, şedîd olmakla beraber hak ve şeri’ate karşı pek münkâd idi.

Şah İsmâ’îl’e karşı Allâh tarafından yaradılmış bir müdâfi’-i din-i mübîn-i İslâm idi. Sultân Selîm Hân gibi bir kahramân olmasaydı, Şâh İsmâ’îl’in teşebbüsât ü teşkîlâtına karşı bütün Anadolu Türkleri âciz olduğundan Âl-i Osmân saltanatı o zamân zevâl bulur, Türkiye memâliki de hükûmet-i Mısriyye ile Devlet-i Safeviyye arasında taksîme uğrar, Sünnîlik kalkardı.

Bunu pek güzel takdîr eden Sultân Selîm, ibtidâ Îrân’ı, Şah İsmâ’îl’i Şî’îliği tepeledi. Îrân hükûmetini bütün ortadan kaldırmak istedi fakat yeniçeriler engel oldu. Sonra Mısır Çerkeslerini ezip mahv etdi. Saltanat-ı Osmâniyye’yi izmihlâlden, Sünnîliği de Anadolu’da zevâlden kurtardı. Âl-i Osmân’a hilâfet-i İslâmiyye’yi kazandırdı. Bu büyük himmet ü siyâsetin mükâfâtı olarak Erzurum, Diyârbekir, Bitlis, Mar’aş, Malatya, Haleb, [320] Sûriye, Beyrût, Kudüs, Mısır, Hicâz, Yemen gibi on iki eyâlât-ı cesîmeyi bütün sancâklarıyla, kazâlarıyla memâlik-i Osmâniyye’ye ilhâk etdi.

Sultân Selîm’e karşı Amasya’nın fuzalâ ve a’yânı gâyet sâdıkâne münkâd oldukları gibi Sultân Selîm de onlara karşı hemşehrîlik hissiyâtıyla mütehassis, gâyet müteveccih u mültefit idi. Ahd-i hümâyûnunda Amasyalılar en yüksek makâmâta kadar irtikâ etmişlerdi.

Sır kâtibi Amasyalı Hızır Paşazâde Keşfî Mehmed Çelebi, re’îsü’l-küttâbı Amasyalı Refîkî Ali Çelebi, kazaskeri ibtidâ Amasyalı Karamânîzâde Seydî Ahmed Efendi sonra Amasyalı Tâcî Beyzâde Ca’fer Çelebi bâdehu Amasyalı Kemâl Paşazâde Ahmed Şemseddîn Efendi, Rûmeli kazaskeri de Amasyalı Mü’eyyedzâde Abdurrahmân Efendi idi.

İbtidâ muvakka’-ı dîvân-ı âlî müşârün-ileyh Ca’fer Çelebi ba’dehû Amasyalı Abdullah Paşazâde Abdülkerîm Abdî Çelebi ba’dehû Amasyalı Kâdızâde Mehmed Paşa ve ilk defterdârı Amasyalı Pîrî Mehmed Paşa ba’dehû Amasyalı Hüsâmeddîn [321] Paşa idi.

Şeyhülislâmı Amasyalı Cemâlîzâde Zenbîlî Ali Efendi, son sadr-ı a’zamı da Amasyalı müşârün-ileyh Pîrî Mehmed Paşa idi. Haleb vâlîsi Karaca Ahmed Paşa, Sivas vâlîsi Şâdî Paşa, Trabzon vâlîsi Yahşî Beyzâde Ahmed Paşa da Amasyalılardı.

Kendisine Mısır’da Hilâfet-i İslâmiyye’yi resmen terk ve ferâğat ederek bî’at eden zâtın el-Müstemsik billâh Ya’kûb yâhud bunun mahdûmu el-Mütevekkil Alellâh Muhammed olmasında müverrihler ihtilâf etmişlerdir.

Ayasofya mahzen evrâkında taharriyât-ı vesâ’ik esnâsında elime geçen enderûn-ı hümâyûnun hassa defterinden anlaşıldığı üzere “el-Mütevekkil Alellâh Muhammed” olduğunda şübhe yoktur. Defter-i mezkûrun bir sûreti nezdimde mahfûz olup vezâ’if sırasında şöyle yazılıdır:

“Mevlânâ Seyyid Muhammed Halîfe-i Abbasî. Vildâniş-i Mevlânâ Halîl Abbâsî, Mevlânâ Ebû Bekir, Mevlânâ Şemseddîn” “Bu defterin târîhi gurre-i rebîülevvel 927 ilâ gâye-i zilhicce 927. [322]

Müşârün-ileyhin şehzâdeleri defter-i mezkûrda musarrah olduğu üzere Sultân Süleyman, Sultân Murâd, Sultân Mahmûd ile kerîmeleri Hadîce, Şâhî, Hafsa, Fâtıma Sultânlardır.

Yine defter-i mezkûrda sarâhaten mukayyed olduğu üzere Sultân Murâd ile Sultân Mahmûd 28 şevvâl 927’de vefât etmişler, ya’nî ihnâk edilmişlerdir. Bunlar, Sultân Selîm’in evlâdı olduğu vakfiyesinde bile mezkûrdur. Sultân Murâd’ın mu’allimi Emîr Çelebi ve Sultân Mahmûd’un mu’allimi Hasan Çelebi olduğu da defter-i mezkûrda yazılıdır.

Sultân Selîm Hân, Türk şu’arâsının meşâhîrinden olup dîvânı Almanya İmparatoru Wilhelm tarafından Berlin’de nefis bir sûrette bastırılmışdır. Bir nüshası müze kütüb-hânesinde vardır. Mısır’ı feth ve devlet-i Çerâkiseyi imhâ etdikten sonra şu kıt’ayı yazmışlardır:

هنّوا
ملك األمر سليم
ملککم کان معارا
و العواری التدوم
] ظلمکم أوجب هذا323[
إنه فعل زميم
قد ملکتم فقهرتم
فلهذا لم تقيموا
و لهذا قد ذهبتم
ما لکم خل حميم
قد حمی هللا حمانا
إنّه البر الرحيم
بمليك فاق كسرى
إذ له الملك العظيم
إنه فی الذکر يتلی
⁹²..… يا حکيم

Mısır’da bir kasr-ı âlî yaptırıp duvarına şu beyitlerini hakk etdirdi:

الملك هلل من يظفره نيل سعة
يردده قسرا و يضمن نفسه درکا
لو کان لی أو لغيری قدر أنملة
فوق التراب لکان األمر مشترکا⁹³

Şu bir kaç matla’-ı Fârisî de eş’ar-ı belîgasındandır:

فکر مکردم شبی کان ماه را ب ينم بخواب
من درين بودم که ناکه شد طلوع آفتاب

diğer

صيت و صدای سلطنت رفت بماه و ماهيم
ليک زعجز عاشقی بندهٔ آن سپاهيم

diğer

سواد سايه که همراه قد يار منست
] من از هوا شده ام خاك و آن غبار منست324[

O sipâhî hakkında nazm etdiği bir gazelden şu beyti pek meşhûrdur:

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etdi felek

Derler ki âdeta kölesi ve zebûnu olduğu o sipâhî yukarıda tercemesi yazılan Amasyalı Yûsuf Sânî Bey nâmında bir âfet-i devrândır. Bunu menâfi’-i milliyye uğruna fedâ ederek icrâ-yı saltanat ve tedbîr-i umûr-ı memleket etmişdir.

Hülâsa Sultân Selîm Hân, Amasya’dan zuhûr eden ricâl-i dünyânın medâr-ı iftihârı, Amasya’nın sertâc-ı mübâhâtı olan bir pâdişâh-ı cihân-gîrdir. Amasya târîhi böyle bir kahramânın Amasya’da doğmasıyla şeref ü şân kazanmışdır.