Özgün Metin
Vezin: Fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün
Vaṣf-ı câm-ı mey ider kimi kimi ẕikr-i ḥabîb
Sevdigin herkes ider râ’s-i süḫanda teşbîb
‘Âşıḳ-ı ṣâdıḳıyam bende o faḫr-i resulüñ
Medḥ-i şer‘iyle kelâma virürem zeyn ü zîb
Oluram şimdi ṣafâ-baḫşı derûn-ı ‘uşşâḳ
Sâz u ṣafiyle ḳılup gûş ḳulûb-ı muṭrîb
Ḥabbezâ şer‘-i ḳavî uss-ı reṣîṣu’l-erkân
Tâ ṭura saḳf-ı semâ hergiz olınmaz taḳlîb
Merḥabâ dîn-i hidâyetde gümrâh-ı enâm
Kim odur bedriḳa-i kâr-ı sefer yevm-i ‘aṣîb
Ben nice menḳabe-ḫᵛân olmayam ol dîne k’ola
Pâdişâhâ ne şeref ḫıdmet-i pâkiyle naṣîb
Tâ ḳıyâmet ider evṣâfını dâ’im iḫbâr
Ṣavt-ı a‘lâ-yı müeẕẕin leb-i inşâ-yı ḫaṭîb
Ḥabbene cennet ü baġżîne cehennem pâdâş
Naṣrına ‘izzet ider hedmine ẕillet-i ta‘ḳîb
Oldurur bâ‘iẟ-i ma‘mûre-i mülk-i ‘âlem
Olmasa bir dem ider dest-i ḥavâdiẟ taḫrîb
Oldurur mihr-i żiyâ-pâşı feżâ-yı âfâḳ
Oldurur nehr-i nemâ-baḫş-ı çerâzâr-ı ‘aẟîb
Hem odur tâb-deh-i encüm-i zehrâ-yı felek
Hem odur âb-deh-i mezra‘-ı ġabrâ-yı raḥîb
Sâlik-i ‘aḳla odur bedriḳa-i semt-i reşâd
Yitse ol aḳl ḳalur yine ḍalâletde ġarîb
Dâmen-i kâra odur genc-i güher-pâş-ı necât
Bulmayan anı ḳalur müflis ü maḥzûn u keẟîb
Bul anıñ ḫâzinen evvel diyeyin saña anı
Bir şefî‘-i güneh-i ‘arṣageh-i yevm-i ‘aṣîb
Sâlik-i râh-ı felek mâlik-i aḫlâḳ-ı mülk
Vâṣıl-ı rütbe-i maḥbûbi-yi ḫallâḳ-ı ḥasîb
Bâdî-yi ḫilḳat-i gül hâdî-yi şehrâh-ı sübül
Ḫażret-i faḫr-i resul Aḥmed ü Muḫtâr u Ḥabîb
Ġavṭa-ḫᵛârâna yem-i cürmi iderdi dâ’im
Ḥaḳḳa terġîb vere küfr ü cehilden ter‘îb
Ṭurra-i ḫulḳına dilbeste olup cünd-i ḳulûb
Oldılar cân u dil ile reh-i ḥifẓetde raḳîb
Çün ḳıyâm itdi cihâda o şeh-i ‘âlem-gîr
İtdi şüc‘ân-ı ‘Arap anı serâpâ ta‘ṣîb
Ḳavsı çekdi yanına tîr-i ġulâm-ı terkeş
Oldılar cümle muṭî‘ emrine şâyânla şîb
İtdi ‘acmâ vü cemâdâta sirâyet ‘aşḳı
Derd-i hicriyle sütûn itdi ḥanîn-nâḳa taḥsîb
Ser-fürû hişte ṭurup ḫıdmete bil baġladı seyf
Ḳavs idüp ḳaddini ḫam-geşte bir ây-ı terḥîb
Ṭoġrulup geldi hemânâ per açup ḫıdmete tîr
Pîşine düşdi idüp ḳulluġın oldı maṣîb
Oldı ḫâkister-i kânûn-‘adem-ḫâne-i şirk
Bâd-ı ‘azmi idicek nâr-ı cihâdı teẟḳîb
Taḳviyet virdi aña çâr ḫalife ile Ḫudâ
Çâr rücbe ile idüp naḫle-i dîni tercîb
Uss-ı şer‘ üzre idüp ẟâbit o çâr erkânı
Saḳf-ı İslâmı refî‘ itdi Ḫudâvend-i mucîb
Sell-i seyf eylediler ‘aşḳ-ı resûl ile hemân
Ellerin ḫûn-ı şehâdetle idüp cümle ḫażîb
Binse kürsû-yı ‘adûya o ḥabîb-i ‘izzet
Esb-i tâziyle iderlerdi bile ‘adv ü ḫabîb
İtseler siper-i ḫamzâr-ı ṣafâ ḳaṣdın eger
Dillerin seyr-i cihâd ile iderlerdi ṭarîb
Dirler idi ne ṣafâ gülşenidir ma‘reke-gâh
Eyleyüp alet-i hecâyı serâpâ tertîp
Sebzesi tîġ u teber sûseni şekl-i ḥancer
Gülleri cürm-i siper serd-i sehî rümḥ ü ḳażîb
Ġonca-i gülbüni zaḫm-ı ser-i aṣḥâb-ı cihâd
Lâle-i gülşeni âlûde-be-ḫûn kef-i ḫażîb
Rümh-i ser-sûde be-ḫûn üzre o bâzû-yi ġuzât
Baḳ semen lâleye ṣarmışdı zihî ṭarz-ı ġarîb
Nâb-ı nîzeyle luḥûm-ı reme-i küffârı
İtdiler şîr-i nihâdân-ı ṣiḥâbı tenyîb
Âb-ı tîġ âteş-i cerîle binâ-yı küfrüñ
Ber-hevâ eylediler ḫâkini ba‘de’l-taḫrîb
Oldı gülzâr-ı ‘adûlâna ‘azâbü’l-beyne
Naġme-perdâzı bülbül yerini ṭutdı na‘îb
Fülk-i İslâm çıḳup sâḥile küfr oldı ġarîḳ
Çün nesîm-i ẓafer ü nuṣret-i fetḥ itdi hebîb
Âb-ı tîġiyle olup naḫl-i şerî‘at şâdâb
Bâġ-ı dîn buldı kemâl üzre ‘aceb ziynet ü zîb
Çâr imâmı raḥimu’llâhu ‘aleyhim ebedâ
Bâġbân itdi o gülzâra Ḫudâvend-i raḳîb
Menba‘-ı dilden idüp cûy-ı ḳıyâs istinbâṭ
Virdiler gülşen-i şer‘e gül-i aḥkâmla zîb
Elde misbâr-ı sebir-kâs ise pür-mâ-i uṣûl
Yâre-i müşkile-i sâ’ile her biri ṭabîb
Pes gelüp ḫâne-i dîne niçe mi‘mâr-ı kemâl
İtdiler cümlesi tafṣîl ile anı tebvîb
Fihris-i bâb u kitâb siyeh ü şerḥ-i keteb
Câ-be-câ lâle benefşeyle olındı tertîb
İdüp eczâ-yı müfârîd-i eḳâvili cem‘
Ḳıldılar dürc-i muṭâvî ketebede terkîb
Ḫastegân-ı maraż-ı hâ’il-i cehle olalar
Tâ ki dârû-yı şifâ-baḫşı cevâbile ṭabîb
Çekdiler silk-i mütûna yed-i taḥkîḳle hem
Dürr-i âḥkâma virüp ṣoñra bir özge tertîb
Tâ bula ‘aḳd-i leṭâfetle neḥûr-ı ma‘nî
Çeşm-i ‘uşşâḳda bir gûne daḫi ziynet ü zîb
İctihâd ile idüp ca‘be-i fikri ḫâlî
Oldı ḫâṭṭı ḳad-i mâden kimi kimisi muṣîb
Lîk ṣoñra gelen i‘lâm-ı kibâr-ı ‘ulemâ
İtdiler ḳavl-i aṣaḥla ‘ameli hep taṣvîb
Ṣad pend eylediler cümleyi żabṭ u tercî‘
‘Ahd-i aṣḥâba dikilen çü selef öyle ḳarîb
Eyleyüp nuḫbe-i aḳvâl-i selefle iftâ
Ḳıldılar nüsḫa-i a‘mâlini nâsıñ tehdîb
İsteyen semt-i necâtı aña olsun sâlik
Ṣad şükr oldı nümâyende bu şehrâh-ı reḥîb
Dönüp evrâḳ-ı keteb hemçü şirâ‘-ı bâdâs
Nerm olur toḫm-ı ‘inâd-ı ḥuṣemâ hemçü ḥalîb
Ṭartılur şâh ile yeksânca faḳîrân anda
Bend-i ra‘dle Ḥaḳ itdi anı mizâne ‘acîb
Vaż‘ idüp çârsu-yı dehre miḥek-i şer‘î
Her şeyiñ ḳadrini bildirdi Ḫudâvend-i ḥabîb
Neyl-i şer‘îyle şeref bulsa n’ola mıṣr-ı cihân
K’oldı miḳyâsı o neyliñ ḳalem-i dest-i lebîb
Fâżıl-ı dehr ü ser-ifrâr-ı meşâhîr-i cihân
‘Âlem ü bâri‘ vü deryâ dil ü nifâ‘ vü edîb
Melce-i müşk ile pürsân-ı ma‘âlîḳ-i şerî‘
Şeyḫü’l-İslâm-ı zamân fâżıl u niḥrîr ü lebîb
Öyle kâmil ki Felâṭûn daḫi gelseydi eger
Biñ sene mekteb-i irfânda iderdi te’dîb
Ḥiddet-i ṭab‘-ı vuḳûd yine yanar reşkinden
Nâr-ı ateş-gede üzre görinen ṣanma lehîb
Olsa ḥilmiyle güher-senc-i terâzû-yı vaḳâr
Ḥilm-i eḫaf ola hem-seng-i mülâşî vü deẟîb
Pîş-gâhında olur ḳuṭb ise de lerze nümâ
İtse ger cebhe-i pür-çîn ü ḳârîn taḳṭîb
Emr-i cârîsine ḫalḳı görüp ‘âlem râżı
Red olunmaz beli iḫsârda hiç mâ ile ṭîb
Virdiler luṭfuna ma‘nâ didiler neyl-i meẟâ
Virdiler ḳahrına ma‘nâ didiler yâs-ı naṣîb
Tâ ebed derbeder-i yetme helâk olur o kim
Şehr-i ḳalbinden anı eyleye bir kez taġrîb
Fâżılâ ḳadr-i şinâsâ yem-i luṭf ü germâ
İy iden nüsḫa-i ḫulḳını serâpâ tehẕîb
Rîkdân-ı felege rîk-i nücûmı pür idüp
Eyler aẟârıñı şevḳ ile ‘uṭârid tetrîb
Oldı ża‘fü’l-kebed-i ḫavfıñ ile mustaḳî
Âb-ı merkeble ḳanar ancaḳ ‘adû-yı şirrîb
Nüsḫa-i baḫtıña dîbâce olup levḥa-i mûr
Necm ü medâr-ı sa‘âdetdir aña bir tezhîb
Mihr-i ḳadriñ ki tenezzül ide seyr-i felege
Ey felek-rütbe ṭutar dâmenini kef-i ḫażîb
Eylemek ṭayy reh-i ṣaḥrâ-yı medîḥin heyhât
Etsek ey esb-i ṭabî‘at ne ḳadar ‘adû vü ḫabîb
Ṣaḥn-ı meydân-ı tefâḫürde idüp gerd-efşânî
Fârisân-ı hüneri eyleme ammâ terhîb
Ṣaddet-i ṭab‘ımı gördükde sipend oldı hemân
Ṣad fiġân ile penâh-âver-i damân-ı lehîb
Deffe-i dest ile ol mîş‘e cünbân-ı yerâ‘
Ḫᵛâcegân-ı hünere göstere bir nesc-i ġarîb
Bir de maṭla‘ ġazel-i ḫub ile ol zemzeme-sâz
Gûş iden sâmi‘ayı eylesin ammâ taṭrîb
Ḳıl muṭallâ iki yerde süḫanıñ destârıñ
Şehriyân eyler anı çün ser-i mecmû‘aya zîb
Ḳor mı bu ‘işveleriñ söyle ayâ ‘işve-firîb
Tende ser serde ḫıred sînede cân cânda şekîb
İtmese ḫande-i pinhân aña gül yüzlü ḥabîb
Dâmenin ṭutmaz idi ḫâr-ı nihâdân-ı raḳîb
Beñzemez hiç ẕeḳan-ı dilbere yorma çeñeni
Düşmüş aġızlara ḫâyîde güzîde bih ü sîb
Al pûşâ ruḫ u nühd ü zenaḫın gözinmiş
Nârvende iki nârenc iki nâr ve bir sîb
Ey cefâ-pîşe daḫi ḥâlime raḥm itme misin
Künc-i ġamda işidüp nâlemi raḥm itdi raḳîb
Sâḳiyâ bâde getür gitdi meded zâhid-i ḫuşk
Vaḳtidir eyleyelim şimdi dimâġı tertîb
Ṣubḥı ḫayr olsun o mengûş dimez gûşına hiç
Şâm-ı hicrinde ki aḥvâlim idüp bir teṣrîb
Fâżılâ sensin o ser-ḫayl-i gürûh-ı ‘ulemâ
Kim degil rütbeñe bir kimse cihân içre ḳarîb
Gitdi mâderle peder ḳaldı ġumûm-ı dünyâ
Bu yetîmi ḳoma luṭf eyle bu dehr içre ġarîb
Bâr-ı ġam eyledi ḫam ḳadimi çün pîrân
Bilmezem vaḳt-i şebâbım mı yaḫûd ‘ahd-i meşîb
‘Âkifâ ‘ûd-ı du‘â-sûz-ı diliñle yansun
Eyle gel âḫir-i bezm oldı dimâġı taṭyîb
Tâ ki zerrîn ḳalem-i şer‘ ile evrâḳ-ı cihân
Ṭarz-ı zîbâ ile dâ’im bula böyle tedhîb
Tâ ki ser-çûb-ı şerî‘atla ola gümrâhân
Râh-ı pür-ḫavf u ḫaṭarnâk-ı cehilden tenkîb
Ḫıfẓ ide bâd-ı kederden seni ey şem‘-i kemâl
Feyż idüp ‘âleme nûr-ı keremiñ zîb-i mucîb
Ey gül-i gülşen-i ‘âlem gel açıl sen her dem
Görme ġam hem ide şâdî biri birin ta‘ḳîb
Günümüz Türkçesiyle
1. Kimi şarap kadehini anlatır, kimi sevgiliyi anar; herkes sözünün başını sevdiği şeyle süsler (kasidenin girişini onunla kurar).
2. Ben o peygamberler övüncünün sadık âşığıyım; sözüme onun şeriatını övmekle süs ve zinet veririm.
3. Şimdi sazla ve neşeyle gönülleri coşturan çalgıcıyı bile dinler hâle getirerek âşıkların içine safa veren biri olurum. (Beyit tam açık değildir; anlam yaklaşıktır.)
4. Ne güzeldir o güçlü şeriat, temelleri sağlam bir yapı; gök kubbesi durdukça asla yıkılmaz.
5. Hidayet dinine merhaba, halkın yolunu şaşıranlarına; çünkü o, çetin günde (kıyamette) yolculuğun kılavuzudur.
6. O dinin menkıbelerini nasıl okumayayım ki padişahlara bile onun temiz hizmetinde bulunmak ne büyük bir şeref olarak nasip olur.
7. Müezzinin yüksek sesi ve hatibin söz söyleyen dudağı kıyamete kadar onun vasıflarını haber verir.
8. Onu sevene karşılık cennet, ona buğzedene cehennemdir; ona yardım edeni izzet, onu yıkmaya çalışanı zillet takip eder.
9. Dünya mülkünün bayındır olmasının sebebi odur; o bir an olmasa olayların eli dünyayı harap eder.
10. Ufukların boşluğuna ışık saçan güneş odur; otlaklara bereket veren ırmak odur.
11. Göğün parlak yıldızlarına parıltı veren de odur, geniş toprak tarlasına su veren de odur.
12. Akıl yolcusuna doğruluk yönünün kılavuzu odur; akıl onu yitirirse sapkınlık içinde garip kalır.
13. Çalışanın eteğine kurtuluşun inci saçan hazinesi odur; onu bulamayan yoksul, mahzun ve kederli kalır.
14. Önce onun hazinedarını bul; sana onu söyleyeyim: o, kıyamet gününün mahşer meydanında günahlara şefaat eden biridir.
15. Feleğin yolunun yolcusu, ahlak ülkesinin sahibi, her şeyi yaratan ve hesaba çeken Allah'ın sevgilisi olma rütbesine ulaşmış olan,
16. Gülün yaratılışının sebebi, yolların ana caddesinin kılavuzu: peygamberlerin övüncü Hazret-i Ahmed, Muhtar ve Habib'dir.
17. Günah denizine dalanları daima Hakk'a teşvik eder, küfürden ve cehaletten korkuturdu.
18. Gönül orduları onun ahlakının perçemine bağlanıp canla başla onu korumak yolunda bekçi oldular.
19. O dünyayı fetheden şah cihada kalkınca Arap yiğitleri baştan başa onun etrafını sardılar.
20. Sadaktaki ok yayını yanına çekti; gençler de yaşlılar da hep onun emrine boyun eğdiler. (İlk mısra kaynaktaki okunuşla tam açık değildir.)
21. Onun aşkı dilsiz hayvanlara ve cansız varlıklara bile geçti; ayrılık derdiyle direk, inleyen deve gibi inledi.
22. Kılıç başını eğip hizmete bel bağladı; yay da boyunu büküp korku veren bir hilal oldu.
23. Ok doğrulup kanat açarak hemen hizmete geldi; önüne düşüp kulluğunu yaptı ve hedefini buldu.
24. Onun azim rüzgârı cihat ateşini tutuşturunca şirkin yokluk evindeki ocak kül oldu.
25. Allah ona dört halife ile güç verdi; din hurmasını dört destekle sağlamlaştırdı.
26. Lütufkâr Allah, o dört rüknü şeriatın temeli üzerine sabit kılarak İslam'ın tavanını yükseltti.
27. Resul aşkıyla hemen kılıç çektiler; hepsi ellerini şehitlik kanıyla kınalı kıldılar.
28. O izzet sevgilisi düşmanın tahtına yürüse, Arap atlarıyla onunla birlikte dörtnala ve tırısla koşarlardı.
29. Safa bahçesinin kalkanına yönelselerdi, gönüllerini cihat seyriyle neşelendirirlerdi. (Beyit tam açık değildir.)
30. Savaş araçlarını baştan başa düzenleyip "savaş meydanı ne safalı bir gül bahçesidir" derlerdi.
31. O bahçenin yeşilliği kılıç ve balta, süseni hançer biçimli; gülleri kalkanların gövdesi, dik selvisi mızrak ve değnektir.
32. Gül fidanının goncası cihat erlerinin başlarındaki yara; bahçenin lalesi kanla bulanmış kınalı eldir.
33. Gazilerin kollarındaki ucu kana bulanmış mızrağa bak; yasemin laleye sarılmıştı, ne tuhaf bir tarz.
34. Aslan yaratılışlı sahabiler, mızrağın dişiyle kâfir sürüsünün etine diş geçirdiler.
35. Kılıcın suyu ve yiğitlerin ateşiyle küfrün binasını yıkıp toprağını havaya savurdular.
36. Düşmanların gül bahçesi ayrılık azabına uğradı; nağme düzen bülbülün yerini uğursuz kuzgun tuttu.
37. Zaferin ve fethin yardım rüzgârı esince İslam gemisi kıyıya çıktı, küfür boğuldu.
38. Şeriat fidanı kılıcın suyuyla tazelendi; din bağı olgunluğa erip şaşılacak bir süs ve zinet buldu.
39. Gözetici Allah, Allah'ın rahmeti ebediyen üzerlerine olsun, dört imamı o gül bahçesine bahçıvan yaptı.
40. Gönül kaynağından kıyas arkını açıp hükümler çıkararak şeriat gülşenine hükümler gülüyle süs verdiler.
41. Ellerinde usul bilgisiyle dolu bir yara mili olduğundan, soru sorana çetin gelen yaraya her biri bir hekimdir.
42. Sonra din evine nice olgunluk mimarı geldi; hepsi onu ayrıntılarıyla bölüm bölüm düzenlediler.
43. Bölüm ve kitap fihristleri, kitapların siyah metni ve şerhleri yer yer lale ve menekşe ile (kırmızı ve siyah mürekkeple) düzenlendi.
44. Tek tek sözlerin parçalarını bir araya topladılar; onları kitaplarda dürülmüş birer mücevher kutusu gibi birleştirdiler.
45. Cehaletin korkunç hastalığına tutulanlara, şifa veren ilaç gibi cevaplarla hekim olsunlar diye... (Beyit tam açık değildir.)
46. Sonra hüküm incilerine başka bir düzen vererek onları tahkik eliyle metinlerin ipliğine dizdiler.
47. Ta ki mananın gerdanı letafet gerdanlığını bulsun, âşıkların gözünde bir başka süs daha olsun.
48. İçtihatla fikir sadağını boşalttılar; attıklarından kimi hata etti, kimi isabet etti.
49. Ama sonradan gelen büyük âlimlerin önde gelenleri, en sahih görüşle amel edilmesini hep doğru buldular.
50. Hepsini yüz öğütle zapt edip aralarında tercih yaptılar; çünkü selef, ashabın devrine öyle yakındı. (İkinci mısra tam açık değildir.)
51. Seleften seçilmiş sözlerle fetva verip insanların amel defterini düzelttiler.
52. Kurtuluş yönünü isteyen o yolun yolcusu olsun; yüz şükür, bu geniş ana yol görünür oldu.
53. Kitapların yaprakları rüzgâr yelkeni gibi dönünce hasımların inat tohumu süt gibi yumuşar. (Beyit tam açık değildir.)
54. Orada şah ile fakirler bir tutularak tartılır; Hak onu şaşılacak bir teraziye koydu.
55. Sevgili Allah, zamanın çarşısına şer'î bir mihenk taşı koyup her şeyin değerini bildirdi.
56. Cihan Mısır'ı şeriat Nil'iyle şeref bulsa şaşılır mı; çünkü o Nil'in ölçeği akıllı bir elin kalemidir.
57. (Övülen kişi) zamanın faziletlisi, dünya ünlülerinin baş tacı; âlim, üstün, deniz gönüllü, faydalı ve edip.
58. Şeriatın yüce meselelerinde güçlük soranların sığınağı; zamanın şeyhülislamı, faziletli, usta ve akıllı.
59. Öyle olgundur ki Eflatun bile gelseydi, onun irfan mektebinde bin yıl ders alırdı.
60. Yanıcı yaratılışın keskinliği bile onun kıskançlığından yanar; ateşgede üzerinde görünen şeyi alev sanma. (Beyit tam açık değildir.)
61. Vakar terazisinde mücevher tartan onun yumuşak huyu olsa, en hafif yumuşaklık bile dağlarla denk gelir. (Beyit tam açık değildir.)
62. Kaşlarını çatıp alnını buruştursa, önünde kutup yıldızı bile titrer.
63. Âlem halkı onun yürüyen emrine razıdır; ondan bir dilek ne suyla ne güzel kokuyla geri çevrilir. (İkinci mısra tam açık değildir.)
64. Lütfuna anlam verdiler, "örnek Nil" dediler; kahrına anlam verdiler, "payına düşen yas" dediler. (Beyit tam açık değildir.)
65. Onu bir kez gönül şehrinden uzaklaştıran kişi ebediyen derbeder olur, helak olur.
66. Ey faziletli, kıymet bilen, lütuf ve cömertlik denizi; ahlakının nüshasını baştan sona düzeltip terbiye eden.
67. Felek kum kutusunu yıldızların kumuyla doldurup kâtip yıldız Utarit senin eserlerinin yazısını şevkle kurular.
68. Senin korkundan karaciğeri zayıflayıp istiskaya tutulan, çok içen düşman ancak mürekkep suyuyla kanar. (Beyit tam açık değildir.)
69. Talihinin kitabına nur levhası önsöz olur; yıldızlar ve saadet yörüngesi ona bir tezhiptir. (Kaynakta "levḥa-i mûr" okunmuştur.)
70. Ey felek rütbeli, kadrinin güneşi feleğin seyrine inse, gökteki Kef-i Hadîb (kınalı el) yıldızları onun eteğini tutar.
71. Ey tabiat atı, ne kadar dörtnala ve tırısla koşsak da onun övgü çölünün yolunu bitirmek heyhat (imkânsızdır).
72. Övünme meydanının avlusunda toz kaldırıp hüner süvarilerini korkutma ama.
73. Tabiatımın şiddetini görünce üzerlik hemen yüz feryatla alevin eteğine sığındı.
74. Kamış kalemi oynatan el, hüner ustalarına alışılmadık bir söz dokuması göstersin. (Beyit tam açık değildir.)
75. Bir de o nağme yapan (kalem) güzel bir gazelin matlaıyla dinleyen kulağı coştursun.
76. Sözünün sarığını iki yerden yaldızlı kıl; çünkü sultanlar onu mecmuanın başına süs yapar.
77. Ey cilveyle aldatan, söyle: bu cilvelerin tende baş, başta akıl, göğüste can, canda sabır bırakır mı?
78. O gül yüzlü sevgili ona gizlice gülmeseydi, diken yaratılışlı rakip onun eteğini tutmazdı.
79. Çeneni yorma, sevgilinin çenesine hiçbir şey benzemez; seçme ayva ve elma bile ağızlarda çiğnenip düşmüştür.
80. Al giymiş yanağı, göğsü ve çenesi göze görünmüş: bir nar tabağında iki turunç, iki nar ve bir elma.
81. Ey cefa huylu, hâlâ hâlime acımayacak mısın; gam köşesinde iniltimi işitip rakip bile acıdı.
82. Saki, şarap getir, imdat, kuru zahit gitti; şimdi dimağımızı düzene koymanın vaktidir.
83. O küpeli güzel, ayrılık akşamında hâlimi kınayıp kulağıma hiç "sabahın hayrolsun" demez. (Beyit tam açık değildir.)
84. Ey faziletli, âlimler topluluğunun başı sensin; cihanda rütbene yakın kimse yoktur.
85. Anne de baba da gitti, dünyanın gamları kaldı; lütfeyle, bu yetimi bu dünyada garip bırakma.
86. Gam yükü boyumu ihtiyarlar gibi büktü; gençlik vaktim mi, yoksa ihtiyarlık çağım mı bilmiyorum.
87. Ey Âkif, gönlünün dua yakan öd ağacı yansın; gel, meclisin sonu geldi, dimağı güzel kokuyla doldur.
88. Ta ki cihanın yaprakları şeriatın altın kalemiyle güzel bir tarzda daima böyle yaldızlansın;
89. Ta ki yolunu şaşıranlar şeriat değneğiyle korkulu ve tehlikeli cehalet yolundan çevrilsin;
90. Ey olgunluk mumu, Allah seni keder rüzgârından korusun; kereminin nuru âleme feyiz verip süs olsun.
91. Ey âlem gülşeninin gülü, gel, her an açıl; gam görme, sevinçler de birbirini izlesin.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir, Öntürk ile Tunçadam'ın yayımladığı metne göre 91 beyitlik bir na'ttır, yani Hz. Peygamber'i öven bir kasidedir. Yazarlar inceleme bölümünde kasideyi 93 beyit olarak tanıtır; örnek metinde 91 beyit yer aldığı için iki beytin baskıya girmediği ya da sayımda bir fark olduğu düşünülebilir. Divandaki ikinci kasidedir ve başlığı yoktur. Vezin, remel bahrinin "fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün" kalıbıdır. Redif kullanılmamış, kafiye bütün şiir boyunca "-îb" sesiyle kurulmuştur (ḥabîb, teşbîb, zîb, taḳlîb, ġarîb…). Kaside klasik bölümlerini korur: ilk üç beyit şairin niyetini söyleyen bir giriştir; ardından şeriatın ve dinin övgüsü gelir, 16. beyitte Peygamber adıyla anılır. 17-38. beyitler Peygamber'in cihadını, dört halifeyi ve sahabeyi, 39-56. beyitler dört mezhep imamını ve fıkıh kitaplarını anlatır. 57-72. beyitler dönemin şeyhülislamını över; 73-76. beyitler şairin kendini övdüğü fahriye, 77-83. beyitler araya giren bir gazel (tegazzül), 84-86. beyitler şairin kendi hâlini arz ettiği bölüm, 87. beyit mahlas beyti, son dört beyit de duadır.
Anlam ve Söz Sanatları
Kasideyi ilgi çekici kılan, bir müderris ve müftünün gözüyle yazılmış olmasıdır. Şair şeriatı sağlam temelli bir yapıya, ufukları aydınlatan güneşe ve tarlaları sulayan ırmağa benzetir; dört halifeyi hurma ağacını tutan dört desteğe, dört imamı bu bahçenin bahçıvanlarına benzetir. Fıkıh kitaplarının yazılışı bile bir bahçe tasviri içinde anlatılır: kırmızı ve siyah mürekkeple yazılmış başlıklar ve metinler "lale ve menekşe" olur (43), müçtehidin hata eden ve isabet eden içtihadı sadaktan atılan oklara benzetilir (48). Cihat sahneleri uzun bir teşbihle bir gül bahçesine dönüştürülür: kılıç ve balta yeşillik, hançer süsen, kalkan gül, kanlı el lale olur (30-33). 21. beyitte, Peygamber minbere geçince ayrılığına dayanamayıp inlediği rivayet edilen hurma kütüğüne, Hannâne direğine telmih vardır. 22-23. beyitlerde kılıç, yay ve ok kişileştirilerek Peygamber'e hizmet eden kullar gibi gösterilir. 67. beyitte felek, yazının mürekkebini kurutmak için kum serpilen bir "rîkdân", kâtip yıldız sayılan Utarit da onun kumlayıcısı olur. 70. beyitteki "kef-i ḫażîb" hem "kınalı el" anlamına gelir hem de gökteki bir yıldız topluluğunun adıdır; bu tevriye tespiti bizimdir. 76. beyitteki "sözünün sarığını iki yerden yaldızla" dileği, Öntürk ile Tunçadam'ın Âkif'in gazellerinde dikkat çektiği iki matla kullanımını akla getirir. Kaynaktaki çeviriyazı birçok beyitte bozuk ya da belirsiz görünür; bu beyitlerin aktarımında belirsizlik ayrıca işaretlenmiştir.
Tarihî Bağlam
Öntürk ile Tunçadam'a göre na'tta Peygamber övgüsünden sonra dönemin şeyhülislamı Mustafa Efendi övülür ve bu, şairin onunla bir ilişkisi olduğunu gösterir. Âkif'in torununun yazdığı Kitâbü'l-Mecmû''ye göre bir dönem Şeyhülislam Mustafa Efendi onu Süleymaniye Medresesi'ne bağlamıştı; kasidenin bu himayeyle ilgili olması muhtemeldir, ama kaynaklar yazılış tarihini vermez. 85. beyitteki "Anne de baba da gitti" sözü, şiirin babası Bayram Efendi'nin 1112 (1700-01) yılındaki ölümünden sonra yazıldığını düşündürür; bu bir çıkarımdır. Makalenin inceleme bölümünde 58. beyit "Melce-i müşk ile pürsân müte‘allîḳ-i şerî‘" biçiminde, örnek metinde ise "Melce-i müşk ile pürsân-ı ma‘âlîḳ-i şerî‘" biçiminde geçer. Şairin hayatı için Îdîzâde Âkif Mustafa Efendi yazısına bakılabilir.
Kaynakça
- Tolga Öntürk ve Özcan Tunçadam, "Amasyalı 'Îdî-zâde Âkif Mustafa ve Divanı", Hikmet-Akademik Edebiyat Dergisi, 6(12), 2020, s. 259-281 (metin: s. 268-274). https://doi.org/10.28981/hikmet.683811
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 11, s. 400-403 (e-kitap s. 481-482). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page482.html
Çevrimiçi kaynaklar





