Îdîzâde Âkif Mustafa Efendi, XVIII. yüzyılın ilk yarısında Amasya'nın en tanınmış âlimlerinden biri ve "Âkif" mahlasıyla şiir yazan bir divan şairidir. Halk arasında "Koca Müftü" diye anılmış, iki kez Amasya müftülüğü yapmış, Hüsameddin'e göre kırk beş yıl şehrin medreselerinde ders okutmuştur. Babası, Îdî mahlasıyla şiir yazan Bayram Efendi olduğu için "Îdîzâde" lakabıyla tanınır; kaynaklarda adı Iydîzâde, ‘Îdî-zâde ve Râmiz'in tezkiresinde Abdîzâde biçimlerinde de geçer. Arapça, Farsça ve Türkçe yazdığı bilinen Âkif'in tek nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan küçük bir divanı vardır; bu divandan seçilmiş şiirler 2020'de Tolga Öntürk ile Özcan Tunçadam'ın makalesinde yayımlanmıştır. O makalede yer alan kaside, gazel, rubâî ve beyitlerin her biri bu kategoride ayrı bir sayfa olarak verilmiştir.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi'nin on birinci cildinde, adı "Âkif" ile başlayan Amasyalılar arasında şairi uzun bir maddeyle tanıtır. Maddenin ilk kısmı onun öğrenimini ve görev yerlerini sayar:

Âkif Mustafa Efendi-Iydîzâde Hacı. Mevâlîden Iydî Bayram Efendi bin Mustafa Efendi bin Iydî Efendi'nin mahdûmudur. Pederi Amasya müftüsü iken 1097'de doğdu. Amasya ve İstanbul ulemâsından ikmâl-i tahsîl ve hutût-ı mütenevviayı Ali Hulûsî Efendi'den temeşşûk ederek her cihetden mücâz ve mümtâz oldu. İstanbul'da açılan müderrislik imtihânını parlak bir sûretde kazandı. 1122'de müderris olup 1127'de Köprülü Dârülhadîs müderrisi, 1128'de Amasya'da Küçük Ağa, 1129'da Sultân Bâyezîd müderrisi ve birkaç ay sonra Amasya müftüsü oldu. 1133'de baş a'yân Ömer Paşazâde Osmân ve ba'dehû Rahtuvan Paşazâde Hacı İbrâhim beylerin aleyhinde tevâlî eden şikâyetler üzerine davâlarına bakmak için müvellâ ya'nî husûsî hâkim ve müfetdiş ta'yîn edildi. Şu iki nüfûzlu a'yânın şikâyetleriyle fetvâ ve teftişden azl edilerek tedrîs-i ulûm ile iştigâl etdi. 1143'de ikinci defa Amasya müftüsü olduysa da 1144 recebinde meşîhat-ı İslâmiyye'nin emîr ve mezûniyeti olmaksızın birâderi Mehmed Râif Efendi'yi vekîl ta'yîn ederek Hicâz'a gitdiği şikâyet edilmekle şa'bânında fetvâdan azledildi.

Günümüz Türkçesiyle: Âkif Mustafa Efendi, mevâlî rütbesindeki âlimlerden Iydî Bayram Efendi'nin oğludur; dedesi Mustafa Efendi, onun babası da Iydî Efendi'dir. Babası Amasya müftüsü iken 1097 (1685-86) yılında doğdu. Öğrenimini Amasya ve İstanbul âlimlerinin yanında tamamladı, çeşitli yazı türlerini Ali Hulûsî Efendi'den meşk etti ve her alanda icazet alarak seçkinler arasına girdi. İstanbul'da açılan müderrislik sınavını parlak bir başarıyla kazandı. 1122'de (1710-11) müderris oldu; 1127'de (1715) Köprülü Dârülhadisi'ne, 1128'de Amasya'daki Küçük Ağa Medresesi'ne, 1129'da Sultan Bayezid Medresesi'ne müderris oldu ve birkaç ay sonra Amasya müftülüğüne getirildi. 1133'te (1720-21) şehrin baş âyanı Ömer Paşazâde Osman Bey ile ardından Rahtuvan Paşazâde Hacı İbrahim Bey hakkında art arda gelen şikâyetleri incelemek üzere özel yetkili hâkim ve müfettiş olarak görevlendirildi. Bu iki nüfuzlu âyanın şikâyetleri yüzünden hem müftülükten hem müfettişlikten alındı ve derslerine döndü. 1143'te (1730-31) ikinci kez Amasya müftüsü oldu; ancak 1144 Recebinde (Ocak 1732) şeyhülislamlığın izni olmadan kardeşi Mehmed Râif Efendi'yi yerine vekil bırakıp Hicaz'a gittiği şikâyet edilince Şaban ayında müftülükten azledildi.

Maddenin devamı, hacdan döndükten sonraki uzun müderrislik yıllarını ve şairin kişiliğini anlatır:

Edâ-yı hâcdan sonra avdet ve çok sevdiği tedrîs-i ulûma mülâzemet ederek pek çok şâkird-i irfân yetişdirdi. Amasya'yı vücûduyla bir Dârülfünûn şekline koydu. Sabah dersini Sultân Bâyezîd, öğle ve ikindi derslerini de İçerişehir'de hânesinin karşısındaki Câmi-i Kebîr'de okuturdu. Bundan sonra her müftü azlinde kendisini müftü yapmak için edilen ısrârlara karşı durdu. Hiçbirini de kabûl etmeyip ölünceye kadar tedrîsden ayrılmadı. Hânesinin selâmlık kısmını erbâb-ı ilim ve edeble musâhabâta tahsîs etdiğinden haftada bir gece bunları toplar, ilmî ve edebî sohbetler ederdi. Müderrislikden yevmîyesi yüz akçe idi. Bunun en aşağı yarısını Sultân Bâyezîd Câmii'ne gidip gelirken fukaraya verir, bakiyyesiyle bol bol geçinirdi. Fakat erbâb-ı dikkat kırk elli akçe ile bolluk içinde maîşet kâbil olmayacağını takdîr ederek "ya hüddâmı var yâhud kırtasiye yapar" derlerdi. Bunu hafîdi es-Seyyid Abdürrahîm Efendi nakleder. Zamanında kendisinden istifâde etmek üzere Amasya'ya koşan talebe-i ulûmu medreselere yerleşdirmek ve güzel idâre etdirmek bir mes'ele olduğundan bir meclis-i ulemâ açılmışdı. Bu meclis-i âlî'ye şeyhü'l-ulemâ olan zevât riyâset ederdi. Ahiren riyâset-i ilmiyye kendisine müntehî ve şeyhü'l-ulemâ oldu.

Günümüz Türkçesiyle: Hacdan dönünce çok sevdiği ders okutma işine sarıldı ve pek çok öğrenci yetiştirdi; Hüsameddin'in deyişiyle varlığıyla Amasya'yı bir üniversiteye çevirdi. Sabah dersini Sultan Bayezid Camii'nde, öğle ve ikindi derslerini İçerişehir'de evinin karşısındaki Cami-i Kebir'de verirdi. Bundan sonra her müftü azlinde onu müftü yapmak için ısrar edildiyse de hiçbirini kabul etmedi ve ölünceye kadar müderrislikten ayrılmadı. Evinin selamlık kısmını ilim ve edebiyat ehliyle sohbete ayırmıştı; haftada bir gece onları toplar, ilmî ve edebî sohbetler yapardı. Müderrislikten gündeliği yüz akçeydi. Bunun en az yarısını Sultan Bayezid Camii'ne gidip gelirken yoksullara dağıtır, kalanıyla bolluk içinde geçinirdi. Dikkatli gözler kırk elli akçeyle böyle bir bolluğun mümkün olmadığını düşünür, "ya hizmetinde birileri var ya da kırtasiye işi yapıyor" derlerdi; yani onun başka bir geliri olduğunu tahmin ederlerdi. Bunu torunu Seyyid Abdürrahîm Efendi anlatır. Onun zamanında, kendisinden faydalanmak için Amasya'ya akın eden öğrencileri medreselere yerleştirmek ve düzen içinde tutmak bir sorun hâline geldiği için bir ulema meclisi kurulmuştu. Bu yüksek meclise "şeyhü'l-ulemâ" sayılan zatlar başkanlık ederdi; sonunda ilmî başkanlık ona geçti ve kendisi şeyhü'l-ulemâ oldu.

Maddenin son kısmı ölümünü, kişiliğini, öğrencilerini ve ailesini kaydeder:

Hülâsa Amasya'da kırk beş yıl tedrîs-i ulûma hasr-ı işgâl ederek neşr-i maârife himmet eden bu zât, 1173 senesi recebinin yirmi dördüncü pazar günü sabahında dâr-ı naîme irtihâl etdi. Amasya bir mâtem günü yaşadı. Cenâzesi Sultân Bâyezîd Câmii'ne getirildi. Bir mahşer halinde namazı kılındı. Ok meydanına giden yolun sol tarafındaki mezârlığın şarkında kâin yere defnedildi. Ulemânın ziyâret-gâhı idi. Gâyet fâzıl, her ilimde mütebahhir, muhakkik, vakûr, kâmil, hattât, ulûm-ı Arabiyye'ye hakkıyla vâkıf, usûl ve fürû'da allâme-i asr idi. Edebiyâtda mâhir, şâir, nâzik tabîat, rikkat-ı tab'a mâlik, pek sahî, sofrası açık, hânedân idi. Tilmizlerinin içinde Seküköylüzâde Kâşif Mehmed, Laz Hacı İbrâhim, Çorumlu Kara Müftü İsmail Hâtif, Fenercizâde Hacı Evliyâ Halil Keşfi, Çelebizâde Fâzıl Hüseyin, İstanbul'da ders vekili olan Köprülü Halil, Ürgüplü Hacı Ahmed Efendiler meşâhîr-i fuzalâdan idiler. Tefsîr ve hadîsi Mekke-i Mükerreme muhaddislerinden almış olduğu kendi kalemiyle görmüş ve derhal iktibâs etmişdim. Hayfâ ki yandı. İyi bir sülâle-i ilmiyye idi. Mahdûm-ı yegânesi Kâmil İsmail Efendi'dir. Bu da fuzalâdan Kayyımzâde Hacı İsmail Efendi'nin kerîmezâdesidir. Kâmil İsmail Efendizâde es-Seyyid Abdürrahîm Efendi'dir. Bu tercemeyi bildiren de budur.

Günümüz Türkçesiyle: Amasya'da kırk beş yıl bütün mesaisini ders okutmaya verip bilginin yayılmasına emek veren bu zat, 1173 yılı Recebinin yirmi dördüncü günü, bir pazar sabahı vefat etti. Amasya bir yas günü yaşadı. Cenazesi Sultan Bayezid Camii'ne getirildi ve büyük bir kalabalıkla namazı kılındı. Ok Meydanı'na giden yolun sol yanındaki mezarlığın doğusuna defnedildi; kabri âlimlerin ziyaret yeriydi. Son derece faziletli, her ilimde derin, araştırıcı, ağırbaşlı, olgun bir hattattı; Arap dili ilimlerini hakkıyla bilir, fıkıh usulünde ve fürûunda çağının en büyük âlimi sayılırdı. Edebiyatta usta bir şair, ince yaratılışlı, duygulu, çok cömert, sofrası herkese açık, hanedan bir insandı. Öğrencileri arasında Seküköylüzâde Kâşif Mehmed, Laz Hacı İbrahim, Çorumlu Kara Müftü İsmail Hâtif, Fenercizâde Hacı Evliya Halil Keşfî, Çelebizâde Fâzıl Hüseyin, İstanbul'da ders vekilliği yapan Köprülü Halil ve Ürgüplü Hacı Ahmed efendiler gibi tanınmış âlimler vardı. Hüsameddin, onun tefsir ve hadisi Mekke muhaddislerinden aldığını gösteren, kendi eliyle yazılmış bir belgeyi gördüğünü ve hemen kopyaladığını, ancak bu kopyanın yandığını söyler; cümle matbu metinde eksik görünse de anlamı budur. Tek oğlu Kâmil İsmail Efendi'dir ve onun annesi, âlimlerden Kayyımzâde Hacı İsmail Efendi'nin kızıdır. Kâmil İsmail Efendi'nin oğlu Seyyid Abdürrahîm Efendi'dir; bu hayat hikâyesini Hüsameddin'e ulaştıran da odur.

Hüsameddin'in bu maddesi sitedeki Amasya ansiklopedisinde Âkif Mustafa Efendi (Iydîzâde Hacı) başlığıyla ayrıca yer alır.

Hayatı

Âkif'in hayatına dair en ayrıntılı bilgiler, torunu Âkifzâde Abdürrahîm Efendi'nin (ö. 1815) Arapça yazdığı Kitâbü'l-Mecmû' fi'l-Meşhûd ve'l-Mesmû' adlı eserdedir. Öntürk ile Tunçadam bu eserin Hikmet Özdemir tarafından yapılan çevirisinden yararlanarak Âkif'i aklî ve naklî ilimlerde, özellikle tefsir, hadis, lügat, usul ve edebiyatta başvurulan, nesepleri iyi bilen, derinleşmiş bir âlim olarak tanıtır. Aynı esere göre Âkif gençliğinde Kahire'de okumuş, orada Buhârî, Müslim ve öteki muhaddislerin rivayet ettiği sahih hadisleri öğrenmiş, Ebü'l-İzz el-Acemî'den icazet almış, üç kez hacca gitmiş ve sonra memleketine dönmüştür. Mehmet Faruk Çifçi, Âkif'in Arapça makamelerinin yazma nüshasından hareketle onun Mısır'da niteliği bilinmeyen bir görevle mahkemede çalıştığını, 1708 sıralarında İstanbul'a geldiğini düşünür. Torununun anlatısında bir de dedesinin doğudan batıya uzun yolculuklar yaptığı bilgisi vardır.

Torununun aktardığı ayrıntılar Hüsameddin'in çizdiği portreyle örtüşür, ama ona bazı tuhaf renkler de ekler. Âkif tıpta bilgiliydi ve birçok hastayı tedavi etmişti. Gözünü korumak ve gücünü artırmak için önüne çok sayıda mum yakardı. Genellikle evinin bahçesinde ders verir, aynı anda en çok dört beş öğrenci kabul eder; ısrar üzerine fazla öğrenci alırsa onları arkaya oturtup görmemeye çalışırmış. Valiyi, kadıyı, ulemayı ve ağaları evine ziyafete çağırır, sonra pişman olup daveti iptal ettiğini bildirirmiş. Boynuna altın ve gümüş paralarla dolu beyaz bir torba asar, camide bu paraları yoksullara dağıtırmış. Hali vakti yerinde olmadığı hâlde böyle cömert davranması, halk arasında ilahî bir ihsana mazhar olduğu ve gizli ilimlere vâkıf olduğu inancını doğurmuştu. Hüsameddin'in andığı "ya hizmetinde birileri var ya da kırtasiye işi yapıyor" sözü de aynı merakın başka bir yansımasıdır. Ömrünün sonlarına doğru insanların çıkardığı karışıklık ve asılsız haberlerden çekinerek inzivaya çekilmiş, kendini ibadete vermiş, zikir sırasında meczuplara benzeyen hâllere girdiği için halk arasında deli sanılmıştır.

Torununun bildirdiğine göre Âkif kitap toplamaya düşkündü; özellikle Amasya ile ilgili kitapları biriktirir, kitaplarının kenarlarına güzel bir talik hattıyla notlar düşerdi. "Rum diyarında ilim araştırmalarıyla uğraşan son âlim" diye tanınmıştı. Yine bu kaynağa göre bir dönem Şeyhülislam Mustafa Efendi onu Süleymaniye Medresesi'ne bağlamıştır. Ürgüplü Ahmed Efendi'nin kendisinden naklettiğine göre 1098 (1686) yılında doğmuş, 1173 (1759-60) yılında ölmüş ve Musalla yolunun kıble tarafında, Amasya surlarının yanındaki mezarlığa gömülmüştür.

Amasya ile Bağı

Âkif'in Amasya ile bağı kaynakların hepsinde açıktır; tartışmalı olan yalnız doğum yeridir. Hüsameddin onun babası Amasya müftüsü iken doğduğunu söyler; Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü de doğum yerini Amasya olarak verir. Öntürk ile Tunçadam'ın aktardığı Kitâbü'l-Mecmû' ise onun Merzifon'da doğup Amasya'da yaşadığını yazar; Çifçi de aynı kaynağa dayanarak Merzifon'u doğum yeri sayar. Ailenin Merzifon kökenli olduğu, babası Bayram Efendi'nin Merzifon'da yetiştiği bilindiği için iki bilgi de bir aile geçmişini yansıtıyor olabilir. Doğum yeri hangisi olursa olsun, Âkif'in bütün ilmî hayatı Amasya'da geçmiştir: Küçük Ağa ve Sultan Bayezid medreselerinde ders okutmuş, iki kez şehrin müftüsü olmuş, ulema meclisine başkanlık etmiş, Sultan Bayezid Camii'nde namazı kılınarak şehrin mezarlığına gömülmüştür. Bir gazelinin mahlas beytinde de "Niyyetiñ semt-i Amasîyaya ric‘at mi degildir", yani "niyetin Amasya yönüne dönmek değil midir" diye kendi kendine sorar.

Ailesi ve Çevresi

Îdîzâdeler, Hacıbayramoğulları adıyla da bilinen, Merzifon ve Amasya'da nesiller boyu müderris, müftü, kadı ve şair yetiştirmiş bir ailedir. Sadi Bayram'ın aile üzerine yaptığı çalışmayı aktaran Öntürk ile Tunçadam, ailenin soyunu Seyyid Ahmed-i Kebîr er-Rufâî'ye ve onun oğlu Seyyid Necmeddin Yahya er-Rufâî'ye bağlayan aile geleneğini anar. Babası Ebû Muhammed Bayram Efendi, Îdî mahlasıyla şiir yazan, divan sahibi bir âlimdi; Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü onun II. Bayezid Medresesi'nde müderrislik yaptığını yazar. Âkif'in ağabeyi Âtıf Ahmed Efendi de şair ve müderristi; Hüsameddin onun 1138'de (1726) öldüğünü (Öntürk ile Tunçadam 1727 yılını verir), Arapça ve Farsça edebiyatta usta, nükteci bir şair olduğunu kaydeder. Öntürk ile Tunçadam bir kardeşi daha anar: çeşitli şehirlerde müftülük yapan Abdurrahman Efendi (ö. 1738). Hüsameddin'in maddesinde ise Âkif'in Hicaz yolculuğunda yerine vekil bıraktığı kardeşi Mehmed Râif Efendi geçer.

Âkif'in eşi, Amasya âlimlerinden Kayyımzâde Hacı İsmail Efendi'nin kızıydı. Tek oğlu Kâmil İsmail Efendi de torunu Abdürrahîm Efendi de âlim ve müderristi. Torunu Seyyid Abdürrahîm Efendi, hem Hüsameddin'e bilgi veren aile hatırasının hem de Kitâbü'l-Mecmû''nün sahibidir. Hüsameddin'in andığı öğrencilerinden Seküköylüzâde Kâşif Mehmed Efendi, aynı eserde başka Amasyalı âlimlerin de hocası olarak geçer; böylece Âkif'in ders halkası bir sonraki kuşağın Amasya ulemasına bağlanır.

Eserleri

Bursalı Mehmed Tâhir'in Osmanlı Müellifleri'ne göre Âkif'in Makâsıd'a yazdığı bir ta'likat, mürettep bir divanı ve Harîrî'nin Makâmât'ı tarzında otuz iki makameden oluşan Bedî'a adlı bir eseri vardır. Torunu ona ayrıca "Mîmiyye" ve "Ayniyye" adlı kasideler ile Makassimü'l-fünûn adlı bir eser nispet eder. Sâlim'in tezkiresi Âkif'i Arapça şiirde Harîrî kadar güçlü sayar ve Harîrî'ye nazire olarak yazdığı on makamenin zamanın fasih kişilerince beğenilip kopyalandığını söyler. Çifçi, Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki Aşir Efendi 421 numaralı mecmuada Âkif'e ait dört makameyi tespit etmiştir: Ayasofya, Mısır, Trablus ve Kostantiniyye makameleri. Bunların ilki, İstanbul'da yaşanan bir veba salgınını Sehl b. Yesâr adlı bir tüccarın ağzından anlatır ve Çifçi'ye göre 1713-1716 yılları arasında, Dâmâd Ali Paşa'nın sadrazamlığı sırasında yazılmış, ona ithaf edilmiştir. Aynı mecmuanın 42-48. varakları arasında Âkif'in şiirleri de bulunur.

Divanın bilinen tek nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde H. 953 numarada kayıtlıdır. Öntürk ile Tunçadam'ın tanıtımına göre nüsha 45 varaktır, istinsah tarihi ve müstensihi belli değildir, aharlı kâğıda talik hatla yazılmış ve miklepli kahverengi deri bir cilde konmuştur. Divanda biri na't olmak üzere üç kaside, sekizi Farsça olmak üzere kırk gazel, dört rubâî, bir "nazm", üç tarih manzumesi, bir lügaz ve otuz bir müfred yer alır. Gazeller her harften düzenli bir dizi oluşturmaz ve bazı şiirler eksik bırakılmıştır; yine de yazarlar divanı mürettep bir divan görünümünde bulur.

Şiiri

Âkif'ten söz eden tezkireciler onun hem âlim hem şair olarak güçlü olduğunda birleşir. Râmiz onu şiirde ve inşada güzel ifadeli, usta bir şair olarak anar; Sâlim, Arapça ve Türkçe şiirde nazik, ahenkli ve akıcı, nesirde ise latif bir maharete sahip olduğunu söyler. Sadettin Nüzhet Ergun da dile hâkim, samimi bir şair olduğunu belirtir. Öntürk ile Tunçadam'ın incelemesine göre kasidelerinde genel kurallara uyar, ama tek bir kasidede birden fazla kişiyi över: ilk kaside Sultan III. Ahmed'e ve Dâmâd Ali Paşa'ya, na't ise Hz. Peygamber'den sonra dönemin şeyhülislamı Mustafa Efendi'ye ayrılmıştır. Nef'î gibi kasideye kendi şiirini överek başlar. Gazellerinin çoğunda iki matla beyti bulunur; renklere sembolik anlamlar yükler ve bir gazelinde siyah, kırmızı, beyaz, yeşil ve sarıyı birlikte redif olarak kullanır. Diş ağrısını konu alan bir gazel yazması da yazarların dikkatini çekmiştir. Şiirlerinde dünyanın geçiciliği, zamandan şikâyet ve vefasızlık temaları ağır basar; gazellerinde karamsar bir ruh hâli sezilir. Lâle Devri'ni de gören şair, çağının olaylarına tarih düşürmeye önem vermiştir.

Öntürk ile Tunçadam'ın makalesinde yayımlanan metinler bu kategoride ayrı sayfalar olarak yer alır: na't türündeki ikinci kaside, on gazel, iki rubâî, iki müfred ve makalenin inceleme bölümünde alıntılanan dokuz beyit ya da beyit çifti. Bu son grup tam şiirler değildir; birinci ve üçüncü kasidelerden, iki gazelden ve üç tarih kıt'asından kaynakta yalnız birer ikişer beyit yayımlanmıştır ve sayfalarında bu açıkça belirtilmiştir. Tarih kıt'alarının son beyitleri, şairin hayatına da ışık tutar: biri 1112'de (1700-01) babası Bayram Efendi'nin ölümüne, biri 1120'de (1708-09) Gülnuş Emetullah Sultan'ın Üsküdar'da yaptırdığı çeşmeye, biri de 1121'de (1709-10) Kaymakam Paşa diye anılan vezirin, Öntürk ile Tunçadam'a göre Dâmâd Ali Paşa'nın, yazdığı bir şerh kitabına düşürülmüştür.

Kaynakların Ayrıldığı Noktalar

Kaynaklar Âkif'in doğum tarihinde bir yıl ayrılır: Hüsameddin 1097 (1685-86), Ürgüplü Ahmed Efendi'ye dayanan Kitâbü'l-Mecmû' 1098 (1686) yılını verir. Ölüm yılında ise uzlaşırlar. Hüsameddin'in verdiği 24 Receb 1173 tarihi, bizim hesabımızla Mart 1760'a düşer; bu yüzden ölüm yılı kaynaklarda 1759-60 diye yazılır. Ölüm tarihi düşürülen "Geldi yetmiş üçde emri irciî" mısraı da Bursalı Mehmed Tâhir'de kayıtlıdır. Mezarın yeri iki farklı biçimde tarif edilir: Hüsameddin Ok Meydanı yolunun solundaki mezarlığın doğusunu, torununun anlatısı ise Musalla yolunun kıble tarafında surların yanındaki mezarlığı anar; bu iki tarifin aynı yeri gösterip göstermediği belirlenemedi. Hadis öğrenimi konusunda da kaynaklar farklı şehirler söyler: Hüsameddin Mekke muhaddislerini, torunu Kahire'yi anar. Üç kez hacca gittiği bilindiğine göre iki bilgi birbirini dışlamaz.

Ailedeki sırası da farklı aktarılır. Râmiz onu Bayram Efendi'nin ikinci çocuğu, Sâlim Âtıf Ahmed Efendi'nin küçük kardeşi, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü ise küçük oğlu sayar. Aynı adı taşıyan iki kişiyle de karıştırılmamalıdır. Hüsameddin'in hemen ardından tanıttığı "Âkif Mustafa Efendi-Amasyalı", Seküköylüzâde Kâşif Mehmed Efendi'nin öğrencisi olup 1188'de (1774-75) Canikli Hacı Ali Paşa'dan korkarak Ankara'ya gitmiş ve 1226'dan sonra ölmüş başka bir âlimdir. Teşrifatçı Ebûbekir Paşazâde Mehmed Âkif Bey de aynı mahlası kullanan, Amasyalı bir aileden gelen ayrı bir şairdir.

Kronoloji

1097 (1685-86): Hüsameddin'e göre Amasya'da doğar; torununun eserine göre doğum yılı 1098 (1686), doğum yeri Merzifon'dur.

1112 (1700-01): Babası Bayram Efendi ölür; Âkif ölümüne tarih düşürür.

1120 (1708-09): Gülnuş Emetullah Sultan'ın Üsküdar'daki çeşmesine tarih düşürür.

1122 (1710-11): Müderris olur.

1127-1129 (1715-1717): Köprülü Dârülhadisi, Küçük Ağa ve Sultan Bayezid medreselerinde müderris olur; ardından Amasya müftülüğüne getirilir.

1133 (1720-21): Âyan hakkındaki şikâyetlere bakmak üzere özel hâkim ve müfettiş olur; sonra müftülükten alınır.

1143 (1730-31): İkinci kez Amasya müftüsü olur.

Receb-Şaban 1144 (Ocak-Şubat 1732): İzinsiz Hicaz'a gittiği gerekçesiyle müftülükten azledilir.

24 Receb 1173 (Mart 1760): Amasya'da vefat eder.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Tolga Öntürk ve Özcan Tunçadam, "Amasyalı 'Îdî-zâde Âkif Mustafa ve Divanı", Hikmet-Akademik Edebiyat Dergisi, 6(12), 2020, s. 259-281. https://doi.org/10.28981/hikmet.683811
  • Mehmet Faruk Çifçi, "İbnü'l-Verdî'den 'Îdîzâde'ye Makâmelerde Veba Algısı", Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 8(1), 2021, s. 277-308. https://doi.org/10.17859/pauifd.913179

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar