Özgün Metin

Vezin: Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

Bil ṭarîḳatde cenâb-ı Ḫâlidi
Gel ḳıyâs etme aña bir ‘âbidi
Var ṭarîḳinde mücâhid zâhidi
Ekmeli var kâmili hem râşidi
Oldu âḫirde müceddid hem o ẕât
Sâyesinde oldu feyż-i vâridât
Feyż alıp andan nice yüz biñ ẕevât
Râh-ı Ḥaḳ’da ḳoymadı bir müşkilât
Çoḳ velî gelmişti lakin evvelîn
Böyle irşâd etmemişti ekmelîn
Hem sülûk gösterdi ol-ẕât eshelîn
Böyle ḳuvvetde velî azdır gelen
Hem müfessir hem muḥaddis̱ hem daḳīḳ
Hem şerî‘at hem ṭarîḳat müttefiḳ
Hem ḥaḳāyıḳ maẓharı baḥr-i ‘amîḳ
Eldedir dâ’im şerî‘at-len ṭarîḳ
Bendegânı Ḥaḳḳ’a râġıb ‘âşıḳān
Dervîşânı Ḥaḳḳ’a ṭâlib sâlikân
Mürşidânı pek müdaḳḳıḳ ‘ârifân
Var ḳatî kâmilleri hem iş bu ân
Ehl-i ġaflet yoḳ içinde ‘ârifîn
Ṭâlibân[ı] hem mücâhid zâhidîn
Hep müşâhid ehl-i ‘iffet sâlikîn
Hep meḥâsin ḫâliṣân-ı ḫâlidîn
Şimdi ortada o ẕâtıñ erleri
Gördügiñ hep Ḫâlidî enverleri
Kâmili var hem ‘azîz ekmelleri
Ḥay ederler mürde dil Âdemleri
Kim olursa Şeyḫ Ḫâlid bendesi
Ref‘ olur dilden ḥicâbı perdesi
Kim olur dergâhınıñ üftâdesi
‘Âḳıbet dermân bulur dil-mürdesi
Bil bu ḳalb ‘ilmî ‘azîz dilden dile
Ẓâhiren olmaz ki bir taḳrîr ile
Ögrenip ṣıddîḳ-ı ekber göñl-ile
Tâ Resûla’llâh’dan aldı ḳalb-ile
Ṣoñra Ṣıddîḳ’dan bu ‘ilmi dil-be-dil
Oḳudupdur bi’l-vekâle bir vekîl
Pes olup her bir göñülde baḥr-i nîl
Şeyḫ Baha’eddîn’de oldu selsebîl
Çün gelip bu feyż-i nisbet yed-be-yed
Pes alıp bu feyżi Şâh-ı Naḳşibend
Geldi tâ Şeyḫ Aḥmed’e dek oldu bend
Elf-i s̱ânîde müceddid ol bülend
Ol sülûk etdirdi râh-ı vaḥdete
Ol olup miftâḥ bu bâb-ı vuṣlete
Açtı bir mekteb bu sırr-ı ḥikmete
Oḳutup erdirdi Rabb-ı ‘izzete
Kâşif-i kenz-i Cenâb-ı Kibriyâ
Bi’l-aṣâle vâris̱ân-ı Enbiyâ
Server-i seb‘în elf evliyâ
Her ḥaḳāyıḳdan sülûk gösterdi tâ
Ṣonra Şeyḫ Ḫâlid olup muṭlaḳ vekîl
Hep ânıñla buldu Ḥaḳḳ’ı ehl-i dil
Biñ iki yüzde müceddid ol cemîl
Ol da ‘Abdullâh’a verdi feyżi bil
Şeyh Ḫâlid soñra ‘Abdullâh hemân
Mekke’de irşâd edip ol bir zamân
Ġavs̱-i a‘ẓam oldu ‘Abdullâh o ân
Soñra ‘İṣmet’de olup nisbet ‘iyân
Bil ‘azîz bu Ġavs̱-ı a‘ẓam ‘İṣmet’i
Ḥaḳ aña vermişti bî-ḥad ni‘meti
Vaṣf olunmaz meşreb-i ḥilmiyyeti
Ḥaḳ aña maḫṣûṣ edip bu ‘izzeti
Böyle bir nâzik kibâr-meşreb velî
Az gelüp böyle cihânda kümmelî
Bil ḳıyâs olmaz aña her bir velî
Geldi ol ḳuvvetde ekmel az velî
Boş degil dünyâ bu an var ṣâḥibi
Var eden irşâd velî Ḥaḳ râḳibi
Şimdi var kâmil nebîler nâ’ibi
Ṭut hemân kibr etme ol Ḥaḳ ẕâhibi
Şimdi yoḳ fevḳinde vâṣıl vaḥdete
Yoḳ velî nâ’il bu an bu devlete
Bil hemân maḫṣûṣ o ḳuvvet ‘İṣmet’e
Bil yaḳın Mehdî irer bu nisbete
Bir risâle yazdı Ḳudsiyye be-nâm
Hep ḥaḳāyıḳdan olup her bir kelâm
Bir taṣavvufda yoḳ ol üslûb niẓâm
Ḥarf-be-ḥarf ‘ilm-i ledünden muntaẓam
Etdi her bir mıṣra‘ı feyż-i beyân
Feyż olur her bir kelâmından ‘iyân
Oldu her beyti ledünden dâsitân
Ṭoldu feyżinden ḳulûb-ı ‘aşiḳān
Aḫẕ eder ḳalbe o feyżiñ şîvesi
Bildirir Ḥaḳḳ’ı o Ḥaḳḳ’ıñ cilvesi
Kim olup her bir ḥaḳāyıḳ zübdesi
Kim ẓuhûr etmiş o dilden cümlesi

Günümüz Türkçesiyle

1. Bil ki tarikatta Hazret-i Hâlid'e gel, hiçbir âbidi kıyas etme.

2. Onun yolunda mücahit zâhidi, en kâmili, kâmili ve râşidi vardır.

3. O zat sonunda müceddid de oldu; onun gölgesinde feyiz akışı oldu.

4. Ondan nice yüz bin zat feyiz alıp Hak yolunda bir müşkül bırakmadı.

5. Önceden çok velî gelmişti, lâkin en kâmilleri böyle irşad etmemişti.

6. O zat sülûkun en kolayını da gösterdi; böyle kuvvette gelen velî azdır.

7. Hem müfessir, hem muhaddis, hem ince (bilgin); şeriat ve tarikat (onda) birleşmiş.

8. Hakikatlerin mazharı, derin bir deniz; tarikat elinde daima şeriatla birliktedir.

9. Kulları Hakk'a rağbet eden âşıklar; dervişleri Hakk'ı arayan sâlikler.

10. Mürşidleri pek ince düşünen ârifler; şu anda da gerçekten kâmilleri vardır.

11. Ârifler içinde gaflet ehli yoktur; talipleri de mücahit zâhidlerdir.

12. Sâlikleri hep müşahede eden iffet ehli; Hâlidîlerin hepsi güzellik (sahibi) ihlâslılar.

13. Şimdi ortada o zatın erleri (var); gördüğün hep Hâlidî nurlularıdır.

14. Kâmili de var, aziz en kâmilleri de; ölü gönüllü insanları diriltirler.

15. Kim Şeyh Hâlid'in kulu olursa gönülden perdesi kalkar.

16. Kim onun dergâhının düşkünü olursa, sonunda ölü gönlü derman bulur.

17. Azizim, bil ki bu kalp ilmi gönülden gönle (geçer); zâhiren bir anlatımla olmaz.

18. Sıddîk-ı Ekber (Ebûbekir) onu Resûlullah'tan kalple öğrenip aldı.

19. Sonra Sıddîk'tan bu ilmi gönülden gönle vekâlet yoluyla bir vekil okuttu.

20. Sonra her gönülde Nil denizi oldu; Şeyh Bahâeddîn'de selsebil (cennet pınarı) oldu.

21. Bu nispet feyzi elden ele gelince Şah Nakşibend bu feyzi aldı.

22. Şeyh Ahmed'e kadar geldi, (silsileye) bağlandı; o yüce zat ikinci binin müceddidi (oldu).

23. O birlik yoluna sülûk ettirdi; bu kavuşma kapısının anahtarı o oldu.

24. Bu hikmet sırrına bir mektep açtı; okutup izzet sahibi Rabb'e eriştirdi.

25. Ululuk sahibinin hazinesini açan, asaletle peygamberlerin vârisleri,

26. yetmiş bin evliyanın efendisi (olup) her hakikatten sülûku gösterdi.

27. Sonra Şeyh Hâlid mutlak vekil oldu; gönül ehli Hakk'ı hep onunla buldu.

28. Bil ki o güzel (zat) bin iki yüzde müceddid (oldu); o da feyzi Abdullah'a verdi.

29. Şeyh Hâlid'den sonra Abdullah bir zaman Mekke'de irşad etti.

30. Abdullah o an Gavs-ı A'zam oldu; sonra nispet İsmet'te göründü.

31. Azizim, bil ki Hak bu Gavs-ı A'zam İsmet'e sınırsız nimet vermişti.

32. Hilim meşrebi vasfa sığmaz; Hak bu izzeti ona mahsus kıldı.

33. Böyle nazik, kibar meşrepli, kâmil bir velî cihanda az gelir.

34. Bil ki her velî ona kıyas olmaz; o kuvvette, en kâmil (olan) velî az geldi.

35. Dünya bu an boş değil, sahibi vardır; irşad eden, Hakk'ı gözeten velî vardır.

36. Şimdi peygamberlerin vekili kâmil vardır; hemen tut, kibirlenme, o Hak yolcusudur.

37. Şimdi birliğe ondan üstün eren yoktur; bu an bu devlete eren velî yoktur.

38. Bil ki o kuvvet İsmet'e mahsustur; kesin bil ki Mehdî bu nispete erer.

39. “Kudsiyye” adında bir risale yazdı; her sözü hakikatlerdendir.

40. Bir tasavvuf (kitabın)da o üslup ve nizam yoktur; harf harf ledün ilminden düzenlenmiştir.

41. Her mısraını feyizli bir beyan eyledi; her sözünden feyiz açıkça olur.

42. Her beyti ledünden bir destan oldu; âşıkların kalpleri onun feyziyle doldu.

43. O feyzin tavrı kalbe yerleşir; Hakk'ın o cilvesi Hakk'ı bildirir.

44. Her bir hakikatin özü olan (sözler), hepsi o gönülden zuhur etmiştir.

Edebî ve Tarihî Yorum

Silsile ve Mustafa İsmet Övgüsü

Kitabın sonundaki Farsça silsile manzumesi burada Türkçe ve anlatılı bir biçim kazanmış gibidir: bölüm Mevlânâ Hâlid'den başlar, kalp ilminin Peygamber'den Hz. Ebûbekir'e, ondan elden ele Bahâeddîn Nakşibend'e, oradan “elf-i s̱ânî”nin, ikinci binin müceddidi İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Sirhindî'ye, ondan Mevlânâ Hâlid'e, Abdullah Mekkî'ye ve nihayet Mustafa İsmet'e geçişini anlatır. Başlığa göre neşirde 664-707 numaralı bu kırk dört beyit, pîrlerin kemâlâtını ve “Ḥażret-i Şeyḫ”in, yani Mustafa İsmet Efendi'nin Risâle-i Ḳudsiyye'sini över.

İlk on altı beyit Mevlânâ Hâlid'i ve Hâlidî kolunu över; şair onu müfessir, muhaddis ve şeriatla tarikatı birleştiren biri olarak tanıtır ve on üçüncü beyitte “şimdi ortada o zatın erleri” bulunduğunu, Hâlidî nurlularının görüldüğünü söyler. Yirmi sekizinci beyitteki “biñ iki yüzde müceddid”, Mevlânâ Hâlid'in XIII. hicrî yüzyılın yenileyicisi sayılmasına işaret eder. Yirmi dokuzuncu beyit Abdullah Mekkî'nin Mekke'de irşad ettiğini kaydeder.

Otuz birinci beyitten itibaren övgü Mustafa İsmet Efendi'ye yönelir: nazik, kibar meşrepli, hilmi vasfa sığmayan bir velîdir; dünya boş değildir, şimdi bir kâmil vardır. Otuz sekizinci beyit en iddialı olanıdır: o kuvvet İsmet'e mahsustur ve Mehdî bu nispete erecektir. Son yedi beyit şeyhin Risâle-i Ḳudsiyye'sini anlatır; Şensöz'ün belirttiğine göre bu, Mustafa İsmet Efendi'nin tarikat âdabına dair risalesidir; şairin şeyhine bağlılığını göstermek için seçtiği beyit de kırkıncısıdır.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar