Penâhî, Osmanlı saray nakkaşhanesinin XVI. yüzyıldaki en ünlü ustası Nakkaş Şahkulu'nun şiirlerinde kullandığı mahlastır. Tebriz'de yetişen bu ressam ve tezhip ustası, Âşık Çelebi'ye göre II. Bayezid devrinde İran'dan gelip Şehzade Ahmed'in Amasya'daki sarayına girmiş, Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışından sonra İstanbul'a geçmiş ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde nakkaşbaşı olmuştur. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın Amasya Tarihi de onu "İran şu'arâsından Penâhî-i Tebrîzî" diye Şehzade Ahmed'in musahipleri arasında sayar. Osmanlı arşiv belgeleri ise Şahkulu'nun Tebriz'den Amasya yoluyla İstanbul'a 1515'te, Yavuz'un Çaldıran zaferinin ardından getirilen sanatkârlar arasında olduğunu gösterir. Amasya ile bağı bu yüzden tartışmalıdır. Şiirlerinden bugüne biri Türkçe, biri Farsça iki beyit ulaşmıştır. Penâhî, Şehzade Ahmed çevresinin öteki şairleriyle birlikte Şehzade Ahmed'in Amasya meclisi ve şairleri yazısında da anılmıştır.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüsameddin Penâhî'ye ayrı bir madde ayırmaz. Onu, Şehzade Ahmed'in sarayında İranlıların nüfuz kazanmasını anlattığı bölümde, 908 (1502-03) yılının olayları arasında anar:

Husûsiyle 908 senesinde gûyâ sünnîliklerini muhâfaza için Şâh İsmâ'il'in kılıcından kaçıp Amasya'ya ilticâ eden Mîr Gıyâseddîn Mehmed bin Mansûr-ı Şîrâzî ile İran şu'arâsından Penâhî-i Tebrîzî şehzâdenin musâhibleri sırasına girmişlerdi.

Günümüz Türkçesiyle: Özellikle 908 yılında, güya Sünnîliklerini korumak için Şah İsmail'in kılıcından kaçıp Amasya'ya sığınan Mîr Gıyâseddin Mehmed bin Mansûr-ı Şîrâzî ile İran şairlerinden Tebrizli Penâhî şehzadenin musahipleri arasına girmişlerdi. Hüsameddin aynı bölümde, 911 (1505-06) yılında Şehzade Ahmed'in oğullarına yaptırdığı sünnet düğününü anlatırken Amasya'da tanınan şairleri sayar ve Penâhî'yi bu kez Basîrî ve Kutbî ile birlikte "Acem şu'arâsı" arasında gösterir. Düğünde şairlerin kasidelerle şehzadeyi kutladığını, ağır caizeler aldığını, İranlıların şehzadenin gözüne girmek için bütün hünerlerini gösterdiğini ekler. Penâhî'nin bu düğün için yazdığı bir şiir bilinmiyor.

Hayatı

Şahkulu'nun doğum yeri ve tarihi bilinmez. Âşık Çelebi ve Hüsameddin onu Tebrizli sayar; Fatma Çiçek Derman ile Gülnur Duran'ın TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki "Şahkulu" maddesine göre ise resmî kayıtlarda Bağdatlı olarak geçer. Aynı maddeye göre resim ve nakış sanatını Tebriz'de Âgā Mîrek'ten öğrenmiş, eserleriyle İslâm ülkelerinde tanınmıştır. Bilinen imzalı en eski eseri, Safevî döneminden kalan Behrâm Mirza Albümü'ndeki bir ejder resmidir. Hayatının Amasya'dan önceki kısmı, Tebriz'deki Safevî sanat çevresinde geçmiş olmalıdır.

Âşık Çelebi'nin Meşâ'irü'ş-şu'arâ'sındaki madde, Penâhî'nin Osmanlı ülkesindeki yolunu üç durakla anlatır. Penâhî, Nakkaş Şah Kulı'dır. Sultan Bayezid zamanında Acem diyarından, Tebriz'den gelmiş, Sultan Ahmed şehzadeyken Amasya'da onun kapısına girmiş, Sultan Selim'in tahta çıkışından sonra İstanbul'a gelmiş ve Sultan Süleyman devrinde nakkaşbaşı olmuştur. Tezkireci bundan sonra uzun ve süslü bir övgüye girişir. Nakkaşlıkta onu efsanevi ressam Mânî'nin ikincisi sayar; resmettiği bulutun yağmur yağdırdığını, denizin dalgalandığını, gülün koku saldığını, çizdiği balığın denize atılmak için çırpındığını söyler. Ardından kendi yazdığı bir manzumeyle aynı övgüyü sürdürür. Maddenin sonunda Penâhî'nin nakışla yetinmeyip "maʿânî", yani anlamlar dünyasının da nakkaşı olduğunu, şiirle de uğraştığını belirterek ondan iki beyit aktarır.

İstanbul yılları arşiv belgeleriyle daha somut olarak izlenebilir. TDV maddesine göre Kanuni devrinden kalan ehl-i hiref mevâcib defterinde, 1 Muharrem 927 (12 Aralık 1520) tarihli kayıtta Şahkulu hassa harcından günde 22 akçe almaktadır. 952 (1545) yılında günde 25 akçe ile "Cemâat-i Nakkāşân Bölük-i Rûmiyân"ın, yani Rum nakkaşlar bölüğünün başı olmuş ve ölümüne kadar bu görevde kalmıştır. TDV maddesinin Gelibolulu Âlî'nin Menâkıb-ı Hünerverân'ından aktardığına göre sarayda kendine ait bir atölyesi vardı ve Kanuni sık sık nakkaşhaneye giderek onun çalışmasını izlerdi. Bayramlarda padişaha sunduğu eserler arasında nakışlı bir tabak, bir kâğıt üzerine peri resmi ve mukavvadan bir hokka sayılır. 963 (1556) yılında, padişahın verdiği bir ihsanı alamadan ölmüştür.

Şahkulu, Osmanlı süsleme sanatında "saz yolu" denen üslubun ilk temsilcisi sayılır. Âharlı kâğıt üzerine siyah mürekkep ve fırçayla çizilen iri, kıvrak, sivri uçlu yapraklar, hayalî orman hayvanları, ejderler ve periler bu üslubun başlıca konularıdır. Üslup tezhipten çiniye, halıdan kumaşa kadar pek çok sanat dalına yayılmış ve XVIII. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Saray nakkaşhanesinde onun yerine geçen öğrencisi Kara Memi'dir.

Şahkulu'nun saraydaki yeri, onu zaman zaman çekişmelerin içine de sokmuştur. Gelibolulu Âlî, Künhü'l-ahbâr'ın tezkire kısmında Şehnâmeci Ârif Fethullah Çelebi'yi anlatırken, onu kıskananlar arasında "Nakkaş Şah Kulı nâmındaki müfsid"i, yani Nakkaş Şah Kulı adındaki fitneciyi de anar. Âlî'ye göre bu kişiler Ârif'in diliyle yanlış beyitler uydurup "Şehname yazan biri böyle yanlış söyler mi" diyerek ortalıkta dolaştırmış, fakat padişah onlara kulak asmamıştır. Âlî'nin bu nakkaşı adıyla ve mesleğiyle anması, onun Penâhî ile aynı kişi olduğunu düşündürür.

Amasya ile Bağı

Penâhî'yi Amasya'ya bağlayan iki tanık vardır. Âşık Çelebi, onun Şehzade Ahmed'in Amasya'daki sarayına girdiğini ve ancak Selim'in tahta çıkışından sonra İstanbul'a geldiğini yazar. Hüsameddin de onu 908 yılında şehzadenin musahipleri arasına sokar ve 911 yılında Amasya'da tanınan İranlı şairler arasında sayar. Hüsameddin, Âşık Çelebi'de bulunmayan bir tarih ve Mîr Gıyâseddin ile birlikte gelişi gibi ayrıntılar verir; ancak bu ayrıntıları hangi kaynaktan aldığını söylemez. Yine de Penâhî, Şehzade Ahmed'in sarayıyla ilişkisi bir XVI. yüzyıl tezkiresinde de kaydedilmiş az sayıdaki meclis şairinden biridir. Şehzade Ahmed 1513 başında Yenişehir yakınlarında kardeşi Selim'e yenilip öldürüldükten sonra, Hüsameddin'in anlattığına göre 919 (1513) yılında gelen fermanla sarayının bazı İranlıları idam edilmiş, şeyhi, hocaları ve musahiplerinden pek çoğu başka şehirlere gönderilmiştir. Penâhî bu adlar arasında geçmez. Âşık Çelebi'ye göre o, Selim'in tahta çıkışından sonra İstanbul'a geçmiştir.

Kaynakların Durumu ve Tartışma

Bu tablo arşiv belgeleriyle tam olarak uyuşmaz. TDV maddesinde belirtildiğine göre Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki bir belgede, Yavuz Sultan Selim'in Şah İsmail'e karşı kazandığı zaferin ardından 27 Safer 921 (12 Nisan 1515) tarihinde Tebriz'den Amasya yoluyla İstanbul'a sürgün edilen bilgin ve sanatkârlar arasında Şahkulu'nun adı da geçer. Madde yazarları, onun bu sürgün sırasında Amasya'da ne kadar kaldığının ve İstanbul'a ne zaman gittiğinin bilinmediğini söyler. Bu belgeye göre Şahkulu 1515'te Tebriz'dedir ve Amasya'ya Şehzade Ahmed'in ölümünden iki yıl sonra, sürgünlerle birlikte uğramıştır. Hüsameddin'in verdiği 908 (1502-03) tarihi ile Âşık Çelebi'nin "Sultan Bayezid zamanında" kaydı bu belgeyle çelişir.

Çelişki birkaç biçimde açıklanabilir. Şahkulu 1502-03'te Amasya'ya gelip bir süre şehzadenin yanında kalmış, sonra Tebriz'e dönmüş ve 1515'te sürgünlerle birlikte yeniden gelmiş olabilir. Âşık Çelebi'nin, Amasya üzerinden İstanbul'a getirilen bu sürgün kafilesini şehzade sarayına gelişle karıştırmış olması da mümkündür. Bu durumda Hüsameddin'in 908 tarihi de bağımsız bir kaynağa dayanmayıp Âşık Çelebi'nin kaydının yorumundan doğmuş olabilir. Mevcut kaynaklarla bu ihtimaller arasında karar verilemedi; açıklamalar bizim çıkarımımızdır. Kesin olan, Penâhî'nin adının hem tezkirede hem Hüsameddin'de Şehzade Ahmed'in Amasya sarayıyla birlikte anılmasıdır.

Aynı adı taşıyan başka kişiler de bu nakkaşla karıştırılmamalıdır. Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde uzun uzun anlatılan, 917 (1511) yılında Anadolu'yu altüst eden Kızılbaş isyanının önderi Şahkulu başka bir kişidir. Hüsameddin, Şah İsmail'in 914 (1508) yılında Amasya'ya elçi olarak gönderdiği "Şâh Kulu" denilen Mardinli Nûreddin Ali Sûfî'yi de bu isyancıyla aynı kişi sayar. Âşık Çelebi'nin başka bir yerde andığı İranlı kemançeci Şah Kulı da bir musikişinastır. Kınalızâde Hasan Çelebi'nin tezkiresindeki Penâhî ise Rumelili, derviş meşrepli bir şairdir ve Tebrizli nakkaşla ilgisi yoktur.

Şiiri

TDV maddesine göre Şahkulu "Penâhî" mahlasıyla Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır. Bir divanı olduğu bilinmiyor. Bugüne ulaşan iki beyit Âşık Çelebi'nin tezkiresindedir ve bu kategoride ayrı yazılar olarak yer alır. Birincisi, tezkirecinin Penâhî'nin söylediğini kaydettiği Farsça "Mânî ki bûd u ṣûret-i bî-maʿniyeş çi bûd" beytidir. Ressam şair bu beyitte efsanevi ressam Mânî'yi küçümser ve asıl Mânî'nin, anlamların yüzünü açan kendisi olduğunu söyler. Âşık Çelebi'nin "şiʿr-i û", yani onun şiiri diye verdiği ikinci beyit Türkçedir: "Sînemdeki cerâḥati ey eşk tâze ṭut". Bu beyitte göğüsteki yara bir güzelin hatırası olarak gül gibi saklanır.

İki beyit de Penâhî'nin şiirinde ressam gözünün izini taşır. Biri doğrudan resim sanatı üzerine bir övünmedir, öteki renk benzerliğine dayanan bir imgeyi, kızıl yara ile gülü yan yana getirir. Âşık Çelebi Penâhî'nin şiiri hakkında bir değer hükmü vermez; bütün övgüsünü nakkaşlığına ayırır. Bu iki beyit dışında Penâhî'ye ait bir şiir bulunamadı.

Kronoloji

908 (1502-03): Hüsameddin'e göre Tebrizli Penâhî, Şehzade Ahmed'in Amasya'daki musahipleri arasına girer.

911 (1505-06): Hüsameddin, Amasya'daki sünnet düğünü sırasında tanınan "Acem" şairler arasında Penâhî'yi sayar.

27 Safer 921 (12 Nisan 1515): Arşiv belgesine göre Şahkulu, Tebriz'den Amasya yoluyla İstanbul'a getirilen sanatkârlar arasındadır.

1 Muharrem 927 (12 Aralık 1520): Saray ehl-i hiref defterinde günde 22 akçe ile kayıtlıdır.

952 (1545): Rum nakkaşlar bölüğünün başı olur.

963 (1556): İstanbul'da ölür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar