II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed, 886 (1481) yılında babası tahta çıkmak için İstanbul'a gittiğinde Amasya'ya vali oldu ve otuz yılı aşkın bir süre bu şehirde kaldı. Babasının Amasya yıllarında kurulan şiir ve ilim meclisi onun döneminde dağılmadı. Yeni bir kuşağın ve dışarıdan, özellikle İran'dan gelen bir çevrenin katılımıyla başka bir yöne evrildi. Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın Amasya Tarihi bu sarayı şairleri, musikişinasları, hekimleri ve birbirine rakip iki zümresiyle anlatır. Şair adlarının bir bölümünü de yalnız bu eser kaydetmiştir. Münîrî, Mihrî, Basîrî, Âfitâbî ve Figânî gibi meclisin tanınmış isimleri Edebiyat bölümünde ayrı yazılarla ele alındı. Burada daha az bilinen, haklarında çoğu zaman tek bir kaynağın birkaç satırı bulunan şairler bir araya getirildi: Çeşmî, Şermî, Kâmî, Melîhî, Cenânî, Penâhî, Kutbî-i Câmî ve şair olarak anılmasa da meclisin içinde yer alan hekim Kutb-ı Şirvânî.

Bu adların çoğunda bilgi azdır. Bir kısmının tek bir beyti bile bugüne ulaşmamıştır. Bazılarının kimliği tezkirelerdeki adaşlarıyla karışır ve kaynaklar zaman zaman birbirini tutmaz. Bu yüzden her şair için önce kaynakta gerçekten yazılı olan verildi. Kaynakların çeliştiği yerler ve bizim çıkarımlarımız ayrıca belirtildi. Bugüne kalmış şiirler sondaki bölümde, yayımlandıkları tezkire ya da tarih kitabındaki metinleriyle bir araya getirildi.

Meclisin Kuruluşu ve Amasya Sarayı

Hüsameddin'e göre Şehzade Ahmed 870 (1465-66) yılında Amasya'da doğdu, 886 Rebiülevvelinde Amasya valisi oldu. Sarayın ilk yıllarında Hacıbeyzâde Tâcî Bey nişancı, Candarlızâde İbrahim Paşa lala idi. Tâcî Bey ileride Tâceddin Paşa unvanıyla lala ve vekil-i saltanat olacaktı. Hüsameddin Mukaddime'de, Bayezid'in yirmi altı ve ardından Ahmed'in otuz iki yıla yakın Amasya valiliği sırasında Tâcî, Âfitâbî, Figânî, Kutbî, Münîrî, Câferî ve Sa'dî Çelebiler gibi "fuzalâ-yı şuarâ"nın yetiştiğini yazar. Bunlardan Tâcîzâde Câferî ile Sa'dî'nin asıl şöhretlerini İstanbul'da kazandıklarını da ekler. Kutbî adının bu listede Câmî ailesinden nişancı Ahmed Çelebi'yi gösterdiği, aşağıda anlatılan bilgilerden çıkarılmaktadır.

Ahmed'in sarayını babasınınkinden ayıran en belirgin özellik, İran'dan gelen âlim, şair ve sanatkârlara gösterilen yakınlıktır. Hüsameddin bunu açıkça bir kusur olarak anlatır. Şehzadenin tabibi Kutb-ı Şirvânî ile nişancısı Ahmed-i Câmî'nin "İran edebiyatını, lisanını, ricalini, milliyetini şehzadenin nazarında pek yüksek" gösterdiklerini, Ahmed'in "İranîliğe" meylinin Şah İsmail'in propagandasıyla aynı yıllara denk geldiğini söyler. 908 (1502-03) yılında Şah İsmail'in kılıcından kaçarak Amasya'ya sığındığı anlatılan Şirazlı Mîr Gıyâseddin Mehmed ile Tebrizli şair Penâhî şehzadenin musahipleri arasına girdi. Şirvânî Ebülhayr Efendi gibi İranlı müderrisler Amasya medreselerine tayin edildi. Hüsameddin'in bu anlatısı, kendi döneminin bakışını ve İranlılara karşı açık bir tavrı taşır. Olayların aktarılışında bu tavrın payı göz önünde tutulmalıdır.

Meclis bu yıllarda iki zümreye ayrılmıştı. Bir yanda eski muallim Mahmud Çelebizâde Şemseddin Ahmed Efendi, Müeyyedzâde Şemseddin Ahmed Efendi ve Çakal Kadızâde Şemseddin Ahmed Efendi bulunuyordu. Üçünün de adı Şemseddin olduğu için onlara "Şemsler" denir, şairler de onları "Güneşler" diye överdi. Karşılarında İranlılardan sultan tabibi Kutb-ı Şirvânî, musiki üstadı Hâce Kutbeddin Mahmud Çelebi ve müderris Kutbeddin Îsâ Çelebi vardı ve bunlara da "Kutublar" denirdi. Hüsameddin'in ifadesiyle "Güneşler'e mukabil Kutublar, şuarânın eş'ârında hayli mazmunlar doğurmuşdu". Bu güneş ve kutup oyunlarını taşıyan şiirlerin hiçbiri ne yazık ki onun aktardıkları arasında yoktur.

Meclisin en parlak anı 911 (1505-06) yılında, Ahmed'in babasından izin alarak genç şehzadelerine yaptırdığı sünnet düğünüdür. İdris-i Bitlisî'nin Heşt Behişt'inde ayrıntısıyla anlatılan bu düğünde şehir donatıldı, çevre beyleri davet edildi. Hüsameddin o günlerin şair kadrosunu şöyle sayar: "Bu esnada Amasya'da Türk şuarâsından Çeşmî, Şermî, Figânî, Kâmî, Melîhî, Münîrî, Mihrî ve Acem şuarâsından Basîrî, Penâhî, Kutbî pek ma'ruf idiler. Bunların içinde en ayyaşı Tokatlı Melîhî, en terbiyelisi Şermî, en fâzılı da Münîrî Efendiler idi. En şâyân-ı dikkat Mihrî Hâtun'du." Şairler düğünü kasidelerle kutladı ve ağır caizeler aldı. Aynı sayfada Amasya'nın sazende ve hanendeleri de anılır: Baba Mehmed Çelebi bin İlyas'ın udu, Sofioğlu Abdî Çavuş'un tamburu, Beylioğlu Sünbül Ahmed Bey'in sazı, Merâğî ahfadından Hâce Kutbeddin Mahmud'un nağmeleri ve Süleyman Dede'nin sesi. İdris-i Bitlisî de düğün için Farsça bir bahariye kasidesi yazmıştı.

Kaynak Meselesi

Yukarıdaki şair listesinin ve meclise ait ayrıntıların hemen hepsi Hüsameddin'e dayanır. Hüsameddin bu dönemi anlatırken sık sık Münîrî'nin Şehzade Ahmed devrine ait Mecmûa-i Târîhiyye'sinden nakil yapar. Bu mecmuayı Amasya'da Şeyh Alizâde Abdullah Efendi'nin evinde bulmuş, ancak eser sonradan yanmıştır. Münîrî'nin münşeat mecmuasını ise İstanbul'da Veliyyüddin Efendi Kütüphanesi'nde gördüğünü yazar. Dolayısıyla Çeşmî, Şermî ve Kutb-ı Şirvânî gibi adlar için bugün başka bir tanık yoktur. Hüsameddin'in kullandığı kaynak da artık denetlenemez.

XVI. yüzyıl tezkireleri (Sehî, Latîfî, Âşık Çelebi, Kınalızâde, Beyânî ve Gelibolulu Âlî) bu çevreden yalnız birkaç kişiyi tanır. Münîrî'yi "Sultan Ahmed'in şâir-i medh-hânı", Penâhî'yi Ahmed'in Amasya'daki sarayına gelen Tebrizli bir nakkaş, Cenânî'yi de "Amasya kurbundan" bir şair olarak kaydederler. Melîhî, Kâmî ve Kutbî adını taşıyan şairler tezkirelerde vardır, ancak bunların Hüsameddin'in kişileriyle aynı olup olmadığı her zaman gösterilemez. Aşağıdaki biyografilerde bu ayrım her şair için ayrıca belirtildi.

Meclisin Türk Şairleri

Çeşmî

Hüsameddin'in şairler maddesine göre Çeşmî Mehmed Çelebi Amasyalıdır. Babası, Hâce Acem Ali Ağa'nın yaptırdığı çeşmelerin nazırı Ali Çelebi'dir. Mahlasının bu aile görevinden mi, yoksa "göz" anlamından mı geldiği bilinmiyor. İlk eğitimini Acem fuzalasından Hüseyniye müderrisi Ebülhayr Efendi'den aldı, ardından Şehzade Ahmed'in divan kâtipleri arasına girdi. Amasya şairlerinden Mihrî, Figânî, Şermî, Şehrî ve Münîrî ile edebî sohbetlerde bulunarak tanındı ve şehzadenin teveccühünü kazandı. 918'de şehzadenin ölümüyle meclis dağılınca kâtiplikle geçimini sağladı ve 927 (1520-21) yılından sonra öldü. Hüsameddin onu "şair, edîb, kâtib" diye niteler.

Adı kaynakta iki farklı biçimde geçer. Şairler maddesinde Çeşmî "Mehmed Çelebi" iken, aynı yazarın Şehzade Ahmed devrini anlatan bölümünde 903 (1497-98) yılı için "Amasya şuarâsından Çeşmî Ahmed Çelebi ile Mihrî Hâtun iştihar ediyordu" denir. Bu iki kaydın aynı kişiyi mi, yoksa aynı mahlası taşıyan iki ayrı şairi mi gösterdiği belirlenemedi. Hüsameddin, Amasya'nın ikinci dönemini toplu olarak değerlendirdiği yerde de Çeşmî'yi Mihrî ve Kâmî ile birlikte şehrin en tanınmış şairleri arasında sayar. Tezkirelerde Amasyalı bir Çeşmî bulunamadı. Gelibolulu Âlî'nin ilk mahlasının da Çeşmî olduğu bilinir, ancak bu adlaşma tesadüftür. Hüsameddin iki şiirini aktarmıştır: Figânî'nin ölümüne yazıldığını tahmin ettiği bir kıta ile hattat Pâdişâh Ahmed Çelebi'ye gönderme yapan bir beyit.

Şermî

Hâfız Şermî Osman Çelebi, Hüsameddin'e göre Amasyalı Mehmed Çelebi'nin oğludur. Gençliğinde Kur'an'ı ezberledi, musiki öğrendi. Güzel ve yanık sesi, edebi ve irfanıyla tanındı. Tekkelerde okuduğu ilahiler ve na'tlar ehl-i tasavvufun sevgisini kazandırdı ve Halvetî şeyhlerinden Şeyh Mahmud Efendi bin Hızır Çelebi'ye damat oldu. Gençliğinde Sultan Bayezid Camii müezzinleri arasına girmiş, zamanla sermüezzin olmuştu. Daha sonra Şehzade Ahmed'e yaklaşarak "bezm-i safâ"sına katıldı ve epeyce servet edindi. Şehzadenin ölümünden sonra inzivaya çekildi ve 941 (1534-35) dolaylarında öldü. Hüsameddin onu "edîb, şâir, halûk, savt ve edası güzel, musikişinas" diye anar ve Kur'an ya da ilahi okuduğunda dinleyenlerin kendinden geçtiğini yazar. Meclis listesinde "en terbiyelisi" olarak anılması bu tasvirle uyumludur.

Oğulları Mehmed ve Mahmud Çelebilerdir. Soyundan gelenler önce "Şermîzâdeler", sonra "Dânişzâdeler" ve "Molla Halilzâdeler" diye anıldı. Muhaddis Hâfız Takıyyüddin Osman Efendi ile mevaliden Dâniş Mehmed Efendi bu aileden çıktı. Hüsameddin'e göre Şermî'nin bir de şair kardeşi vardı: Şehîdî Ali Çelebi. Şehîdî, Bayezid Amasya valisiyken onun nedimlerinden olmuş, 883 (1478-79) olayında İstanbul'a götürülmüş, Fatih adına Osmanlı tarihini Şehnâme vezniyle dört bin beyit olarak yazmıştı. Hüsameddin bu tarihi bulamadığını söyler. Şermî'nin şiirlerinden ise hiçbir örnek bilinmiyor. Hüsameddin, şair olduğunu kaydettiği hâlde ondan tek bir beyit aktarmaz, tezkirelerde de bu adla Amasyalı bir şaire rastlanmadı.

Kâmî

Meclis listesindeki Kâmî hakkında Hüsameddin adından başka bilgi vermez. Amasya'nın ikinci döneminin şairlerini sayarken de adını Çeşmî ve Mihrî ile yan yana anar. Tezkirelerde birkaç Kâmî vardır ve bunlardan biri Amasya ile dolaylı bir bağ taşır. Kınalızâde ile Beyânî'nin kaydettiği Kâmî, Halvetiyye'nin Cemâliyye kolunun kurucusu Şeyh Cemâl'in (Cemâl-i Halvetî, Çelebi Halife) kardeşinin oğludur. Müftü Ali Çelebi'nin mülazımı olmuş, Kınalızâde'ye göre ilmiye hizmetindeyken 952 (1545-46) yılında ölmüştür. Manzum bir Yûsuf u Züleyhâ yazdığı, ancak eserin kaybolduğu bildirilir. Latîfî'nin "Kâmî-i Karamânî" adıyla tanıttığı, yine Şeyh Cemâl'in akrabası olan ve Câmî'den Yûsuf u Züleyhâ tercümesi bulunan şair büyük ihtimalle aynı kişidir. Cemâl-i Halvetî Aksaraylıdır ve Latîfî'nin "Karamânî" nisbesi buna uygun düşer.

Amasya ile bağ şuradan kurulabilir. Cemâl-i Halvetî bir süre Amasya'da irşad faaliyetinde bulunmuş, Bayezid'i ve Koca Mustafa Paşa'yı burada tanımıştı. Hüsameddin'in Hâce Sultan Zaviyesi şeyhi olarak andığı ve veba yüzünden Hicaz'a gönderildiğini yazdığı Cemâleddin Mehmed Çelebi Halife de, aynı hac hikâyesi nedeniyle büyük ihtimalle odur. Yalnız Hüsameddin bu yolculuğu 903 yılına koyar, TDV ise şeyhin ölümünü 899 (1494) olarak verir. Hüsameddin aynı yerde Amasya müftüsü Ali Çelebi'yi onun yeğeni olarak kaydeder. Hüsameddin ayrıca Şehzade Mustafa'nın Amasya meclisini anlatırken "Zenbilli Ali Efendi birâderi Kadı Mehmed Efendi mahdumu Kâmî Mehmed Çelebi"yi şairler arasında sayar. Kınalızâde'nin Kâmî'sinin hem Şeyh Cemâl'in yeğeni hem de "Müftî Ali Çelebi"nin mülazımı olarak tanıtılması, bu iki kaydın Amasya'daki aynı aileyi gösterdiğini düşündürür. Bu bir çıkarımdır. 952'de ölen bu Kâmî'nin 1505'teki düğün meclisinde de bulunup bulunmadığı ise belirlenemedi. Bu yüzden ondan kalan beyitler aşağıda ayrıca işaretlendi. Kınalızâde'de bir de Edirneli Mesnevîhânzâde Kâmî Mehmed Efendi vardır ve bu kişi başka biridir.

Melîhî

Hüsameddin'in "en ayyaşı" dediği Tokatlı Melîhî, tezkirelerde iyi tanınan bir şairdir, fakat tezkireler onu başka bir çağa yerleştirir. Sehî Bey'e göre Melîhî ilim ehlindendir, fenn-i bedi ve beyanda devrinin şairleri arasında benzersizdir ve Ahmed Paşa'nın şiirde üstadıdır. Fatih Sultan Mehmed ile musahip olmuş, ancak son derece ayyaş olduğu için padişah hizmetinden uzaklaştırılmış ve sıkıntı içinde ölmüştür. Latîfî onu "Emlahu'ş-şuarâ" başlığıyla anar. Tokat sancağından, kadılar zümresindendir, Ahmed Paşa'nın musahibi ve çağdaşıdır ve onun himmetiyle Fatih'in has meclisine girmiştir. Sehî, Latîfî ve Gelibolulu Âlî aynı hikâyeyi anlatır, Kınalızâde de kısaca anar: Fatih ona içkiyi yasaklar, şair yeminini bozmamak için şarabı kendine hekim usulüyle verdirir, sarhoş hâlde yakalandığında ağzında şarap kokusu bulunmaz ve bu nükte padişahın hoşuna giderek affedilir. Sehî ayrıca Melîhî'nin Halvetî şeyhi Rûşenî ile gençliğinde gece gündüz birlikte bulunduğunu yazar.

Bu kayıtlar Hüsameddin'in anlatısıyla zor uzlaşır. Tezkirelerin hepsi Melîhî'yi Fatih'in meclisine ve Ahmed Paşa'nın çevresine yerleştirir. Sehî onun gözden düştükten sonra öldüğünü yazar, ancak ölüm tarihini vermez. Ahmed Paşa'nın şiirde üstadı sayılan bir şairin 1505'te Amasya'daki sünnet düğününde kaside okuması zor görünür, ama imkânsız da sayılamaz. Tokat nisbesi ve ayyaşlık şöhreti iki kaynaktaki kişinin aynı olduğunu düşündürür. Hüsameddin muhtemelen Fatih devrinin bu meşhur şairini Ahmed'in meclisine yanlışlıkla eklemiş ya da kaynağındaki başka bir Melîhî'yi onunla karıştırmıştır. Bu bir çıkarımdır ve belgeyle çözülemedi. Tezkirelerin hiçbiri Melîhî'yi Amasya ile ilişkilendirmez. Şiirlerinden ise tezkirelerde bir gazel parçası, bir kıta ve birkaç beyit kalmıştır.

Cenânî

Hüsameddin'in şairler maddesine göre Cenânî Hüseyin Çelebi, Geldiklanlı Kadı Abdüsselam Çelebizâde Rıdvan Çelebi'nin oğludur. Babası Bayezid'in Amasya valiliği sırasında divan kâtibi olmuş, daha sonra Şehzade Ahmed'in yakınları arasına girmişti. Hüseyin Çelebi Amasya hattatlarından Abdullah Efendi'den çeşitli yazıları, Münîrî'den edebiyatı öğrendi. Şehzadenin divan kâtibi olarak tanındı ve babası ölünce yerine defter emini oldu. Hüsameddin'e göre şehzadenin yakınlarından olduğu için onun ölümünden bir ay sonra o da idam edildi. Latîfî ve Kınalızâde, "Amasya kurbundan ümenâ taifesinden Rıdvanzâde" diye tanıttıkları şairin Sultan Selim devrinde öldüğünü yazarlar. Mahlası kaynaklarda Cenânî, Cenâbî ve Kınalızâde neşrinde Cinânî biçimlerinde geçer.

Hüsameddin'in 911 düğünü için verdiği listede Cenânî'nin adı geçmez. Onu meclise bağlayan, şehzadenin divan kâtibi ve yakını olmasıdır. Latîfî'nin onun hakkındaki hükmü iki yönlüdür. Sohbette şakacı ve hoş huylu olduğunu, şiirinin ise "nukuş-ı hayalattan sade" kaldığını söyler. Asıl övgüsünü hattına ayırır ve yazısının hatasız, kusursuz olduğunu, hattatların "nîm nokta kadar" kusur bulamadığını yazar. Yine de alıntıladığı gazel için "bu şi'ri kem değüldür" demekten geri durmaz. Kınalızâde ise şiirlerini "mücerred kelâm-ı mevzûn makulesinden", yani vezinli sözden ibaret sayar.

Şehrî

Şehrî adı, Hüsameddin'in Çeşmî maddesinde Çeşmî'nin edebî sohbet arkadaşları arasında Mihrî, Figânî, Şermî ve Münîrî ile birlikte geçer. Hüsameddin 911 düğünü için verdiği listede bu adı anmaz ve Şehrî için ayrı bir bilgi vermez. Kitabının Mukaddime kısmında, Şehzade Ahmed devrinde tanınan "Yediler" diye bilinen yedi emirin gömüldüğü Yediler Türbesi'ni anlatırken "Şehrî Emîr Mehmed Çelebi"nin burada yatanlardan biri olduğunu şüpheli olarak kaydeder. Bu Şehrî Emir Mehmed Çelebi'nin Çeşmî'nin arkadaşı olan şair olup olmadığı belirlenemedi. Hüsameddin'in şairler kısmındaki Balcızâde Şehrî İsmail Efendi ise 1049 (1639-40) dolayında ölmüş, çok sonraki bir dönemin şairidir. Bu Şehrî'nin şiirlerine ulaşılamamıştır.

Ayrı Yazılarda Ele Alınan Türk Şairleri

Meclisin en önemli Türk şairi, Hüsameddin'in "en fâzılı" dediği Münîrî'dir. 910 (1504-05) yılında şehzadeye nişancı oldu ve Latîfî ile Kınalızâde onu "Sultan Ahmed'in vâsıfı" ve "medhhânı" olarak anarlar. Mihrî Hatun, listede "en şâyân-ı dikkat" olarak anılır ve Sehî'ye göre Selim'e ve Ahmed'e kasideler ve gazeller sunmuştur. Torumtay soyundan Figânî İshak Çelebi, Şehzade Murad'ın musahibiydi. İranlılar ile Şiîleri yeren destanı yüzünden iftiraya uğradı ve Hüsameddin'e göre 912 Şevvalinde (1507 başı) idam edildi. Âfitâbî Abdurrahman Çelebi ise Bayezid'in eski musahibi ve sultan vakıflarının mütevellisiydi. 907 (1501-02) yılında öldü. Bu dört şairin hayatı ve şiirleri sitedeki kendi yazılarında ele alındı.

Meclisin İranlı Şairleri ve Kutublar

Kutbî-i Câmî

Hüsameddin'e göre "Molla Câmî hemşirezâdesi denilen üdebâdan" Ahmed Çelebi bin Kutbeddin Câmî, şehzadenin nişancısı oldu ve kendisine "Kutbî-i Câmî" ya da "Kutbî Ahmed Çelebi" denirdi. Nişancılığa getirilişi, bir yerde 896'daki sünnet düğününün ardından gelen karışıklıklara bağlanır, şehzade maddesinde ise 898 (1492-93) yılında verilir. Babasının adı da iki ayrı yerde farklıdır: bir yerde yalnız Kutbeddin Câmî, başka bir yerde Câmî'nin akrabası Mevlânâ Kutbeddin Mahmud Câmî. Hüsameddin bu bilginin kişinin kendi imzasından anlaşıldığını, Tâceddin Paşa vakfiyesinde "Ahmed bin Kutbeddin el-Câmî et-Tevkîî" imzasını gördüğünü yazar. Akrabalığın derecesi kaynakta "denilen" kaydıyla, yani bir rivayet olarak verilir.

Hüsameddin, Münîrî'nin kayıp mecmuasından naklen onu şöyle tanıtır: "Nişancı Ahmed Çelebi âlim, edîb, şâir olmakla beraber mutaassıb, mütekebbir bir Acem'di." Lala Tâceddin Paşa ve kadı Ebussuud Mehmed Efendi ile geçinemedi, onları şehzadeye şikâyet etti ve 905 (1499-1500) yılında Tâceddin Paşa'nın Kefe'ye gönderilmesine yol açtı. Aynı yıl kendisi de azledildi. Yerine gelen nişancının adı da iki kayıtta farklıdır (Fettâhîzâde Şemseddin Ahmed Çelebi ve Sibekzâde Ahmed Efendi). Hüsameddin'e göre meclisin şairlerinden Basîrî onun oğludur. Bu görüşe göre Latîfî'nin Basîrî hakkında söylediği, Câmî ve Nevâyî'nin tavsiye mektuplarıyla Bayezid'in yanına gelme hikâyesi aslında babaya aittir. Basîrî'nin kökeni konusunda öteki kaynaklarla bu çelişki Basîrî yazısında ayrıca ele alındı.

Kutbî'nin şiirlerinden hiçbir örnek bilinmiyor. Hüsameddin onu şair olarak tanır, hayatını da kitabının "kâf" harfinde ayrıca yazacağını söyler. Ancak bu madde erişilen ciltlerde bulunamadı. Kınalızâde'deki Kutbî, Kılcızâde diye bilinen Rumelili İsmâil Kutbî'dir ve bu kişiyle ilgisi yoktur. Hüsameddin'in listesindeki "Acem şuarâsından Kutbî"nin bu Ahmed Çelebi olduğu, Câmî ailesinden gelmesi ve Mukaddime'deki şair listesinde adının geçmesi göz önüne alınarak yapılmış bir çıkarımdır. Hüsameddin başka bir yerde Amasyalı şair ve şeyh "Kutbî Mahmud Çelebi"den de söz eder. Listedeki Kutbî'nin bu kişi olma ihtimali de tamamen dışlanamaz.

Penâhî

Hüsameddin Penâhî'yi "İran şuarâsından Penâhî-i Tebrîzî" diye anar ve 908 (1502-03) yılında Mîr Gıyâseddin ile birlikte şehzadenin musahipleri arasına girdiğini söyler. Meclisin bu şairi, Hüsameddin'in sözünü bağımsız bir tanıkla doğrulayabildiğimiz az sayıdaki isimden biridir. Âşık Çelebi'ye göre Penâhî, Nakkaş Şah Kulu'dur. Bayezid devrinde Tebriz'den gelmiş, Sultan Ahmed şehzadeyken Amasya'da onun kapısına girmiş, Selim'in tahta çıkışından sonra İstanbul'a geçmiş ve Kanuni devrinde nakkaşbaşı olmuştur. Âşık Çelebi onun nakkaşlığını uzun ve süslü bir övgüyle anlatır. Onu Mânî'nin bir benzeri sayar ve çizdiği bulut, deniz, gül ve şahin resimlerinin canlılığını abartılı benzetmelerle över. Ardından şiirden bir beyit nakleder.

Kınalızâde'deki Penâhî "Rumilinden", derviş meşrep bir şairdir ve ayrı bir kişidir. Âşık Çelebi'nin Şah Kulu'su ile Hüsameddin'in Tebrizli Penâhî'si arasındaki uyum ise açıktır: ikisi de Tebriz'den gelişini ve Ahmed'in Amasya sarayındaki yerini kaydeder. Âşık Çelebi'nin kaydı onu Kanuni devrinde saray nakkaşlarının başına yerleştirir. Amasya meclisinin bir şairinin daha sonra sarayın baş nakkaşı olması, Ahmed'in sarayına gelen İranlı sanatkârların bir kısmının Osmanlı sarayına geçtiğini gösterir.

Kutb-ı Şirvânî

Kutb-ı Şirvânî, Hüsameddin'de bir şair olarak geçmez. Şehzadenin tabibi ve "Kutublar" zümresinin başıdır. Hüsameddin'in anlatısında nişancı Ahmed-i Câmî ile birlikte şehzadeyi İran edebiyatına ve İranlılara yönelten kişidir ve "Sultan Ahmed'i halkın gözünden düşüren adam" olarak anılır. Hüsameddin, Ahmed'in 918 (1512) yılında Amasya'da saltanatını ilan ettiği günleri anlatırken de onu bu sözlerle anar. Şehzadenin ölümünden sonra Amasya'da yapılan soruşturmanın ardından 919 (1513) yılında gelen fermanla Mîr Gıyâseddin'in kethüdası Koca Halil ile birlikte asıldı. Aynı fermanla Mîr Gıyâseddin zindana atıldı, "Kutb-ı Tebrîzî" diye anılan kişi de azledilip şehirden çıkarıldı. Bunun, şehzadenin kadı yaptığı Tebrizli Kutbeddin Îsâ Efendi olduğu anlaşılmaktadır.

Kutb-ı Şirvânî'nin meclisle ilişkisi şiirden çok sohbet ve himaye yoluyladır. Hüsameddin'in "Kutublar"ın şairlerin şiirlerinde pek çok mazmun doğurduğunu söylemesi, onun daha çok şiirlerin konusu olduğunu düşündürür. Şiir yazdığına dair bir kayıt bulunamadı ve ondan bugüne ulaşan bir manzume yoktur. "Kutublar"ın öteki iki üyesi de şair olarak anılmaz. Hâce Kutbeddin Mahmud bir musikişinas, Kutbeddin Îsâ bir müderristi.

Basîrî

Listedeki üçüncü "Acem" şair Basîrî'dir. Hüsameddin'e göre Kutbî-i Câmî'nin oğludur, Amasya'da büyümüş ve şehzadenin nedimi ve özel şairi olmuştur. Ahmed'in ölümünden sonra Amasya'da kaldı ve 920 (1514) yılında Yavuz Sultan Selim'e Amasya'da Zafer kasidesini sunarak İstanbul'a gitti. Kökeni, babası ve şiirleri hakkındaki tartışma Edebiyat bölümündeki ayrı yazısındadır.

Meclisin Dağılışı

Hüsameddin'in anlatısında meclisin çözülüşü, şehzadenin siyasi talihiyle birlikte ilerler. Figânî'nin 912'deki idamı halkın gözünde Ahmed'in itibarını sarstı. Amasya kadısı Muslihzâde Abdurrahman Efendi, sıhrî akrabası olan şairin ölümüne ve halkın sitemlerine dayanamayarak hastalanıp öldü. Ardından Şahkulu isyanı ve Amasya'daki Sünnî-Şiî çatışmaları geldi. Meclisin önde gelenlerinden bazıları Trabzon'daki Şehzade Selim'in yanına kaçtı. Ahmed'in kardeşine yenilip öldürülmesiyle birlikte sarayın şairleri ve kâtipleri de dağıldı.

Kaynakların bu son yıllar için verdiği bilgiler şairlerin farklı akıbetlerini gösterir. Cenânî şehzadenin ardından idam edildi, Kutb-ı Şirvânî asıldı. Şermî inzivaya çekildi, Çeşmî kâtiplikle geçindi. Basîrî Selim'in himayesine girdi, Penâhî İstanbul'a geçip nakkaşbaşılığa yükseldi. Münîrî ise Hüsameddin'in kaydına göre 927 (1520-21) yılında ölen Amasya müftüsü Gıyâseddin İbrahim Çelebi'ye bir tarih kıtası yazmıştır. Amasya'da bundan sonraki büyük şehzade meclisi, 1541'de gelen Şehzade Mustafa'nın çevresinde kurulacaktı.

Şiirlerinden Örnekler

Aşağıdaki metinler yayımlandıkları kaynaklardaki çeviriyazılarla verildi. Latîfî ve Âşık Çelebi'nin neşirlerindeki nokta ve çizgi işaretleri okuma kolaylığı için sadeleştirildi. Şermî, Kutbî-i Câmî ve Kutb-ı Şirvânî'den bugüne bir şiir ulaşmamıştır.

Çeşmî, Kıta: Hazînim durmayıp ağlar dü-çeşmim

Hazînim durmayıp ağlar dü-çeşmim
Boğup âhım gelûmu makta' etdi
Bu kalbin nâlesi ağlatdı halkı
Figânî göklere yükseldi gitdi

Günümüz Türkçesiyle: "Hüzünlüyüm, iki gözüm durmadan ağlar; âhım boğazımı tıkayıp kesti. Bu kalbin iniltisi halkı ağlattı; figanı göklere yükselip gitti." Son mısradaki "Figânî" hem "feryadı" anlamına gelir hem de şairin adını taşır. Bu tevriyeyle kıta, darağacında ölen şairin göğe yükselişini anlatan bir ağıta dönüşür. "Dü-çeşm" (iki göz) sözüyle Çeşmî'nin kendi mahlasına da işaret edilmiş olabilir. Hüsameddin bu kıtayı Amasya'da eline geçen bir şairler tezkiresinde bulduğunu ve "her hâlde Figânî hakkında olacağını" söyler. Yani kıtanın Figânî'nin ölümüne yazıldığı onun tahminidir (Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 3, s. 253).

Çeşmî, Beyit: Rûyunda çıkdı cânân gör hatt-ı pâdişâhî

Rûyunda çıkdı cânân gör hatt-ı pâdişâhî
Bahtın açıldı oldun âşıkların penâhı

Günümüz Türkçesiyle: "Ey sevgili, bak, yüzünde padişahça bir ayva tüyü bitti. Bahtın açıldı, âşıkların sığınağı oldun." Divan şiirinde "hat", sevgilinin yüzünde beliren ince tüyleri anlatır. Beyit bu kelimeyi yazı anlamıyla birlikte kullanır. Hüsameddin'e göre Çeşmî beyitte, şehzadenin divan kâtibi ve sonra reisülküttabı olan hattat Pâdişâh Ahmed Çelebi'yi kastetmiştir. Bu hattatın yazısına da "hatt-ı Pâdişâhî" denirdi (Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 7, s. 569).

Melîhî, Gazel: Dil düşdi yine derdine bir tâze civânuñ

Dil düşdi yine derdine bir tâze civânuñ
Kim âfetidür cânuñ ü âşûbı cihânuñ
Göñlüm düşeli derdine dir gözüme her dem
Dökdüñ yire kanumı yire döküle kanuñ
Zülfüñle ruhuñ mushaf-ı hüsnüñde nigârâ
Tefsîri durur sûre-i Nûr ile Duhânuñ

Günümüz Türkçesiyle: "Gönül yine canın âfeti, cihanın fitnesi olan taze bir gencin derdine düştü. Gönlüm onun derdine düşeli gözüme her an şöyle der: Kanımı yere döktün, senin de kanın yere dökülsün. Ey güzel, güzelliğinin mushafında zülfün ile yanağının tefsiri Nur ve Duhan sureleridir." İkinci beyitte gönül, sevgiliyi gördüğü için gözü suçlar ve kanlı gözyaşı ile beddua birlikte kurulur. Üçüncü beyitte parlak yanak "nur" suresine, kara zülüf de "duman" anlamındaki "duhan" suresine bağlanır. Kınalızâde aynı beyitlerin son ikisini kaydeder, son mısraı "Tefsîri durur âyet-i nûrıyla dehânun" biçiminde verir. Latîfî gazeli, Melîhî'nin şiir ilmini iyi bildiğini ve meclislerde bedi ve beyan üzerine tartıştığını söylediği cümlenin hemen ardından verir (Latîfî, s. 493; Kınalızâde, s. 800-801).

Melîhî, Kıta: Bu Melîhî iki asâ götürür

Bu Melîhî iki ʿasâ götürür
Biri cismânî biri rûhânî
Ol ki cismânîdür ağaçdandur
Ol ki rûhânî laʿl-i rümmânî

Günümüz Türkçesiyle: "Bu Melîhî iki asa taşır, biri cismani biri ruhani. Cismani olan ağaçtandır, ruhani olan ise nar renkli la'ldir." Latîfî'nin anlattığına göre Melîhî ayıkken ihtiyarlık zaafından bastonla yürür, sarhoşken evine bastonsuz giderdi. Bunun sebebi sorulunca bu kıtayla cevap verdi. Nar renkli la'l şaraptır ve şair onu kendisini ayakta tutan ikinci asa sayar. Kıta Sehî Bey'de de ikinci mısraı küçük bir farkla yer alır (Latîfî, s. 494; Sehî, s. 81).

Melîhî, Beyit: Mâh-rûlar leblerine diş bilerdüm dem-be-dem

Mâh-rûlar leblerine diş bilerdüm dem-be-dem
Ol kadar taş urdılar ağzumda dendân kalmadı

Günümüz Türkçesiyle: "Ay yüzlülerin dudaklarına her an diş bilerdim; bana o kadar taş attılar ki ağzımda diş kalmadı." "Diş bilemek" bir şeyi elde etmeye hırslanmayı anlatan deyimdir. Beyit bu deyimi gerçek anlamıyla birleştirerek dişsizliği bir aşk cezasına çevirir. Latîfî'ye göre Fatih bir gün şaire pek yaşlı olmadığı hâlde dişlerinin neden döküldüğünü sormuş, Melîhî de bu beyitle cevap vermiştir (Latîfî, s. 494).

Melîhî, Matla: Micmer görüben sûz-ı derûnum oda yandı

Micmer görüben sûz-ı derûnum oda yandı
Şemʿ ağladuğum gördi vü kanlara boyandı

Günümüz Türkçesiyle: "Buhurdan, içimin yanışını görünce ateşe yandı. Mum ağladığımı gördü ve kanlara boyandı." Buhurdanın kor ateşi ve mumun eriyen kızıl damlaları, âşığın acısına katılan iki tanık olarak kurgulanmıştır. Sehî bu matlaı bir beyitle birlikte "Micmer görüben sûzumı içi oda yandı / Şem' ağladuğum gördi yaşı kana boyandı" biçiminde verir. Kınalızâde'de de küçük farklarla geçer (Latîfî, s. 495; Sehî, s. 80; Kınalızâde, s. 800).

Melîhî, Beyit: Mey iç hoş geç göñül yıkma cihânda

Mey iç hoş geç göñül yıkma cihânda
Kayırma ki Kerîm işi keremdür

Günümüz Türkçesiyle: "Şarap iç, hoş geç, dünyada gönül yıkma. Tasalanma, çünkü Kerim olan Allah'ın işi lütuftur." Eski Türkçede "kayırmak" fiili kaygılanmak anlamındadır. Latîfî bu beytin Melîhî'nin dilinden düşmediğini, Fatih'in affından sonra eski yoluna dönen şairin çoğu zaman bu beyti okuduğunu anlatır (Latîfî, s. 493).

Cenânî, Matla: Çü fırsat ʿıyşe el virdi geçürgil hoş bu devrânı

Çü fırsat ʿıyşe el virdi geçürgil hoş bu devrânı
Bu güni koma yarına ki getürmez bu devr ânı

Günümüz Türkçesiyle: "Fırsat zevk ve eğlenceye elverdiği için bu devri hoş geçir. Bugünü yarına bırakma, çünkü zaman o anı geri getirmez." Redifteki "devrânı" ile "devr ânı" arasındaki ses benzerliği beytin asıl hünerini taşır. Latîfî şairin mahiyetinin bu matladan anlaşıldığını söyler. Kınalızâde aynı beyti küçük farklarla kaydeder. Hüsameddin ise Latîfî'nin sözlerini olduğu gibi aktarır (Latîfî, s. 181; Kınalızâde, s. 275).

Cenânî, Gazel: Gözüm ol yâr içün pür-nem degülsüñ

Gözüm ol yâr içün pür-nem degülsüñ
Çık ortadan ki gözüm nem degülsüñ
Rakîb-i dîve niçün mahrem olduñ
Ko yâhı ey perî âdem degülsüñ
Saña itüm didi çünki o dildâr
Eyit göñlüm niçün hurrem degülsüñ

Günümüz Türkçesiyle: "Ey gözüm, o sevgili için yaşla dolu değilsin; çekil aradan, sen benim gözüm sayılmazsın. Dev gibi rakibe neden mahrem oldun? Bırak yahu, ey peri, sen insan değilsin. Madem o gönül alan sana 'itim' dedi, söyle gönlüm, neden şen değilsin?" İlk beyitte "nem" (yaş) ile "gözüm" seslenişi aynı mısrada iki ayrı anlamda oynatılır. Son beyit, sevgilinin âşığı köpeği sayışını bile bir iltifat olarak karşılayan divan şiirinin bilinen tavrını tekrarlar. Latîfî bu gazel için "bu şi'ri kem değüldür" der (Latîfî, s. 181).

Penâhî, Beyit: Sînemdeki cerâhati ey eşk tâze tut

Sînemdeki cerâhati ey eşk tâze tut
Gül gibi sakla bir güzelüñ yâdgârıdur

Günümüz Türkçesiyle: "Ey gözyaşı, göğsümdeki yarayı taze tut. Onu gül gibi sakla, çünkü bir güzelin hatırasıdır." Kızıl yara ile gül arasındaki renk benzerliği ve gülü suyla taze tutma imgesi, gözyaşını bir bahçıvana dönüştürür. Âşık Çelebi bu beyti, nakkaşlığını uzun uzun övdüğü Penâhî'nin şiirinden tek örnek olarak verir (Âşık Çelebi, s. 185).

Kâmî (kimliği belirsiz), Gazel: Güle gûş itdüremez yok yire bülbül inler

Güle gûş itdüremez yok yire bülbül inler
ʿIşk destânını şimdi kim okur kim dinler
Bende-i halka be-gûşum diyü yâd itdi meger
Beni ol verd-i letâfet ki kulagum çınlar

Günümüz Türkçesiyle: "Bülbül gülü dinletemez, boşuna inler. Aşk destanını şimdi kim okur, kim dinler? Galiba o latif gül beni 'kulağı halkalı kölem' diye andı ki kulağım çınlıyor." İkinci beyitteki "kulak çınlaması", birinin insanı andığı inancına dayanır. Kulağı halkalı köle sözüyle bu inanç sadakat imgesine bağlanır. Bu beyitler Kınalızâde'nin ve Beyânî'nin Şeyh Cemâl'in yeğeni olarak tanıttıkları Kâmî'ye aittir. Bu Kâmî'nin Şehzade Ahmed'in meclisindeki Kâmî ile aynı kişi olduğu kanıtlanmamıştır (Kınalızâde, s. 712; Beyânî, s. 165).

Kronoloji

886 (1481): Şehzade Ahmed Amasya valisi oldu.

896-898 (1490-1493): Kutbî-i Câmî diye bilinen Ahmed Çelebi bin Kutbeddin Câmî şehzadeye nişancı oldu (tarih kaynakta iki farklı biçimde verilir).

903 (1497-98): Hüsameddin'e göre Amasya şairlerinden Çeşmî Ahmed Çelebi ile Mihrî Hatun tanınıyordu.

905 (1499-1500): Nişancı Kutbî-i Câmî azledildi.

907 (1501-02): Sultan vakıflarının mütevellisi Âfitâbî Çelebi öldü.

908 (1502-03): Mîr Gıyâseddin Şîrâzî ile Tebrizli Penâhî şehzadenin musahipleri arasına girdi.

910 (1504-05): Münîrî Mehmed Çelebi nişancı oldu.

911 (1505-06): Amasya'da şehzadelerin sünnet düğünü yapıldı ve meclisin şairleri kasidelerle katıldı.

912 Şevvali (1507 başı): Figânî İshak Çelebi Amasya'da idam edildi.

919 (1513): Kutb-ı Şirvânî, Selim'in fermanıyla Amasya'da asıldı.

920 (1514): Basîrî, Amasya'ya gelen Yavuz Sultan Selim'e Zafer kasidesini sundu.

927 (1520-21) sonrası: Çeşmî Mehmed Çelebi öldü.

941 (1534-35) dolayı: Hâfız Şermî Osman Çelebi öldü.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar