Sânî, II. Bayezid devrinin İstanbul'unda güzelliğiyle ün salmış, genç yaşta bir âşığının eliyle öldürülmüş bir şairdir. Güzelliği yüzünden "Yûsuf-ı Sânî", yani ikinci Yusuf denmiş, o da bu sözü mahlas edinmiştir. Tezkireler onu Rumlu ya da İstanbullu sayar ve hikâyesini birkaç cümleyle anlatır. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar ise Amasya Tarihi'nde onu Amasya'nın eski emir ailesine, Hacı Şâdgeldi Paşa'nın soyuna bağlar, adını Yûsuf Çelebi olarak verir ve Yavuz Sultan Selim'in gözdesi olduğunu yazar. Bu ayrıntıların hiçbiri tezkirelerde yoktur; Sânî'nin Amasya ile bağı yalnız Hüsameddin'e dayanır. Şiirlerinden bir gazel, bir matla ve bir kasideden tek beyit kalmıştır. Hüsameddin'in maddesinin tam metni için sitedeki Sânî Yûsuf Çelebi-Alacabeyzâde sayfasına gidilebilir.

Hüsameddin'in Kaydı

Sekizinci ciltte, adı peltek "se" harfiyle başlayan Amasyalılar arasında şair şöyle tanıtılır:

Sânî Yûsuf Çelebi-Alacabeyzâde Amasyalıdır. A'yândan Ya'kûb Çelebi bin Yahyâ Bey bin Ya'kûb Bey bin Şâdî Bey bin Devâtdâr Ahmed Paşa bin Hacı Şâdgeldi Paşa'nın mahdûmudur. Sultân Bâyezîd-i Sânî kayınbirâderinin hafîdidir. Birâderi Tâceddîn İbrâhim Çelebi ile İstanbul'a gelip tahsîl-i ilm u kemâle sâ'î oldu. Fakat hüsn ü cemâli bî-bedel, gâyet güzel olduğundan sarây-ı hümâyûna alındı. Sarây gulâmâtı hâcesinden ikmâl-i tahsîle çalışdı. 918'de tahtına cülûs eden Sultân Selîm'in gözdesi oldu. Bu esnâda uşşâkından biri, alâ rivâyetin tedbîr-i umûr-ı mülk ü millete mâni' oluyor diye Sultân Selîm tarafından ifnâ edildi. Gâyet zekî, sîm-ten, pâkize-edâ bir şâir-i genc idi.

Günümüz Türkçesiyle: Sânî Yusuf Çelebi Alacabeyzâde Amasyalıdır. Şehrin ileri gelenlerinden Yakub Çelebi'nin oğludur; Yakub Çelebi, Yahya Bey'in, o Yakub Bey'in, o Şâdî Bey'in, o Devâtdâr Ahmed Paşa'nın, o da Hacı Şâdgeldi Paşa'nın oğludur. Sultan II. Bayezid'in kayınbiraderinin torunudur. Kardeşi Tâceddin İbrahim Çelebi ile İstanbul'a gelip ilim ve olgunluk kazanmaya çalıştı. Ama güzelliğinin benzeri olmadığından saraya alındı ve tahsilini saray oğlanlarının hocasından tamamlamaya çalıştı. 918'de tahta çıkan Sultan Selim'in gözdesi oldu. Bu sırada âşıklarından biri, bir rivayete göre ülkenin ve milletin işlerinin yürütülmesine engel oluyor diye Sultan Selim tarafından ortadan kaldırıldı. Çok zeki, gümüş tenli, temiz edalı genç bir şairdi.

Hüsameddin bu tanıtımın ardından Latîfî'nin maddesini uzun bir alıntıyla verir, sonra da bazı ediplerin Yavuz'un "Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân / Beni bir gözleri âhûya zebûn itdi felek" beytini Sânî için söylendiğini ileri sürdüklerini ekler. Beytin anlamı şudur: Aslanlar kahrımın pençesinden titrerken felek beni gözleri ceylan gözlü birine yenik düşürdü. Bu bir rivayettir ve kaynağı belirtilmez.

Tezkirelerdeki Sânî

Latîfî Sânî'yi "Rûmî" diye tanıtır; İstanbul'a yerleşmiş, Sultan Bayezid zamanında güzelliğiyle şöhret bulmuş, âşıklarının feryadı dünyayı doldurmuştur. Güzelliğinin yanında bilgisi de vardır; ilim talebesidir. Tezkireci onun adının ve güzelliğinin Hz. Yusuf'u hatırlattığını, bu yüzden Yûsuf-ı Sânî denildiğini ve mahlasının buradan geldiğini söyler. Sonu kısa bir hikâyedir: âşıklarından biri onu bir rakiple görmüş, kıskançlığa dayanamayıp onu öldürmüş, sonra kendisi de ayrılığa katlanamayıp ardından ölmüştür. Latîfî, Sânî'nin şiirde "henüz nev-heves ü nev-peydâ", yani yeni heveslenmiş, yeni yetişmekte olduğunu da not eder. Beyânî aynı hikâyeyi tek cümleye sığdırır: âşıkların sevgili elinden öldürülmesi olağan iken bu sevgili âşık eliyle öldürülmüştür. Kınalızâde ise şairin İstanbullu olduğunu, Sultan Bayezid devrinin başlarında geldiğini ve adının Hasan olduğunu yazar.

Kaynakların Durumu

Sânî hakkında dört kaynak vardır ve birkaç noktada birbirini tutmaz. Adı Hüsameddin'e göre Yusuf'tur; Latîfî'nin "ismi ve hüsni cihetinden" sözü de adın Yusuf olduğunu düşündürür, ama Kınalızâde açıkça Hasan der. Memleketi tezkirelerde Rum ya da İstanbul, Hüsameddin'de Amasya'dır. Latîfî'nin "Rûmî" sözü geniş anlamda Anadolu'yu ve Osmanlı ülkesini, dar anlamda Amasya ile Sivas'ı içine alan Rum eyaletini anlatabilir; burada hangisinin kastedildiği belli değildir. Hüsameddin'in verdiği uzun nesep, Amasya emirlerinin soy kütüğüne dayanır, ama bu soy bağı başka bir kaynakla doğrulanamadı.

Zaman konusunda da bir güçlük vardır. Tezkireler Sânî'nin şöhretini Bayezid devrine, Kınalızâde de gelişini bu devrin başlarına yerleştirir. Hüsameddin ise onu 1512'de tahta çıkan Yavuz'un gözdesi ve "genç bir şair" olarak anar. Bayezid'in ilk yıllarında İstanbul'a gelmiş bir gencin 1512'de hâlâ genç sayılması güçtür; iki anlatı ancak şairin Bayezid devrinin sonlarında ün kazandığı varsayılırsa birleşir. Ölümüne gelince, tezkirelerin üçü de onu bir âşığının öldürdüğünü söyler. Hüsameddin'in "uşşâkından biri ... Sultân Selîm tarafından ifnâ edildi" cümlesi metinde yazıldığı gibi Sânî'nin âşıklarından birinin öldürüldüğünü anlatır; hemen ardından Latîfî'nin hikâyesini aktarması bu iki bilginin nasıl birleştiğini açık bırakır.

Şiiri

Sânî'nin bir divanı olduğu bilinmiyor. Latîfî ondan dört beyitlik bir gazel, sıfatları art arda sıraladığı için övdüğü bir matla ve "serv" redifli bir kasideden tek beyit verir. Gazel, "Dil-rübâlar dilâ benüm nemdür" mısraıyla başlar; Beyânî yalnız matlaını, Kınalızâde üç beytini aktarır, Hüsameddin de Latîfî'den alırken üçüncü beyti atlar. Matla, sevgiliyi nârven yürüyüşlü, selvi bedenli, menekşe saçlı, nergis gözlü, gül yanaklı diye tek solukta sayar. Üç parçanın her biri için bu kategoride ayrı bir sayfa açıldı. Latîfî'nin maddesindeki "Vefâda mihr-i enver gibi mâhir" beyti ise tezkirecinin tanıtma cümleleri arasında durur; Sânî'ye ait olduğuna dair bir işaret taşımaz.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar