Özgün Metin

Vezin: Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün (vezni biz belirledik)

I. Bent

Gurûr etme tekebbürden berî ol anla insânı
Hakâretle nazar kılma görüp mûr-ı Süleymanı
Bu dünyânın bekâsı yok bilirsin âkibet fânî
Tutalım kim serâser oldun idi âlemin hânı
Kanı Dârâ vü İskender kanı Fağfûr-ı Hâkânî
Kem etdi Zâl-ı dünyâ Rüstem ü Sâm ü Nerimânı
Savurdu yele verdi nice evreng-i Süleymanı
Sakın tığ-ı ecelden hâli sanma sen bu meydânı
Kanı Dahhâk ü Cem Nûşirevân ü Ardevân kanı
Bozuldu cümlesinin izzeti mahvoldu devrânı
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin

II. Bent

Görünen Âdemîler sûretâ gerçi ki insandır
Nazar kıl cân gözüyle ekseri ma’nîde hayvândır
Bu remzi fehm idenler şöyle bil kim ehl-i irfândır
Nazar kılmaz sözüm gûş eylemez onlar ki nâdândır
Cihânda şimdi kâmiller ta yüz hâk ile yeksândır
Sürer her câhil-i nâdân safâ vü zevk-i şâdândır
Kimi nâlân kimi hândân kimi derdiyle giryândır
Kimisi kibr ü kiniyle sanur kendüyi insândır
Sürer bir gün ânı çarha ecel zirâ ki devrândır
Benim hayretdedir aklım buna hayli perîşândır
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin

III. Bent

Nedir bu şevket ü bu tumturak ey tâlib-i dünyâ
Cihân bir pîre-zendir bir nazarda görünür zîbâ
Sonunda zehr ü gâm nûş etdürür yok kurtuluş aslâ
Tutalım kim yemişsin bir iki gün sükkerî halvâ
Nice Behrâm-ı Gûrı eyledi gûr içre nâ-peydâ
Yatur zîr-i zemîn içre nice bin Hüsrev ü Dârâ
Abâ-pûş ol gider peleng hevâsın kılma istiğnâ
Ecel geldikde bir gün diyesin âh eyleyüb hayfâ
Zamânında ölürsün nef’i yok şâh-ı cihân ârâ
Zebân-ı hâl ile söyler bu remzi anlasan eşyâ
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin

IV. Bent

Zamanında olursan devlet ile ger şeh-i âlem
İgende gırre olma ki iki gün oluben hurrem
Bekâsı yok bilürsün âkibet var âhirinde gam
Sunup câmı kim oldu ibret al kim nice yüz bin Cem
Yaturlar bî-nişân hâk içre nice Hüsrev ü Rüstem
Cihânda bir iki gün şâd olursan âhiri mâtem
Dayanma lezzet-i dehre sonunda söniser dersem
Kimi güldürse bir kaç gün ider çeşmin yine pür-nem
Fenâsını anıp ağlar cihânun her seher sînem
Gönül vermez ona meyl eylemez âkil olan Âdem
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin

V. Bent

Seversin şöhret-i dünyâyı gerçi şimdi ey gâfil
Sonunda zehr-i gam nûş etdürür âhir ecel müşkil
Libâsun bir kefen şâhım sana tâbût olur mahmil
Gider benlik hevâsın cân u dilden eylegil zâil
Hevâ-yı nefsi terk et olma dünyâ semtine mâil
Bu remzi fehm ider anlar cihan içre olan âkil
Bilürsin kurtuluş yok zir-i hâk olur sana menzil
Nidersin mansıb-ı dehri sözüm tut olma lâ-ya’kil
Bu dünyâ-yı denîye aldanur mı Sıdkıyâ kâmil
Sözüm tut doğru yola git kimesne olmaya hâil
Tekebbürlük Hüdâya yaraşur sen Âdemîdensin
Vücûdun anla ey gâfil ki bir katre menîdensin

Günümüz Türkçesiyle

I. Bent

1. Gururlanma, kibirden uzak dur, insanın ne olduğunu anla; Süleyman'ın karıncasını görüp ona hor gözle bakma.

2. Bu dünyanın kalıcılığı yoktur, bilirsin ki sonu fanidir; tut ki baştan başa dünyanın hanı olmuşsun.

3. Hani Dârâ ile İskender, hani Çin hükümdarı Fağfur ve hakanlar? Dünya kocakarısı (Zâl) Rüstem'i, Sâm'ı ve Nerîmân'ı yok etti.

4. Nice Süleyman tahtını savurup yele verdi; sakın bu meydanı ecel kılıcından boş sanma.

5. Hani Dahhâk, Cem, Nûşirevân ve Ardevân, hani? Hepsinin itibarı bozuldu, devirleri yok oldu.

6. Büyüklük Allah'a yaraşır, sen Âdemoğullarındansın; ey gafil, varlığını anla, sen bir damla menidensin.

II. Bent

7. Görünen Âdemoğulları görünüşte insan olsalar da can gözüyle bak, çoğu özünde hayvandır.

8. Bil ki bu inceliği anlayanlar irfan ehlidir; sözüme bakmayan, kulak vermeyenler ise cahildir.

9. Dünyada şimdi olgun kişilerin yüzü toprakla bir olmuştur; her bilgisiz cahil ise safa ve sevinç içinde zevk sürmektedir.

10. Kimi inler, kimi güler, kimi derdiyle ağlar; kimi de kibri ve kiniyle kendini insan sanır.

11. Ecel bir gün onu da çarka sürer, çünkü zaman döner durur; aklım buna hayrettedir, epeyce perişandır.

12. Büyüklük Allah'a yaraşır, sen Âdemoğullarındansın; ey gafil, varlığını anla, sen bir damla menidensin.

III. Bent

13. Ey dünya talibi, nedir bu şevket, bu gösteriş? Dünya bir kocakarıdır, ilk bakışta güzel görünür.

14. Sonunda zehir ve gam içirir, ondan asla kurtuluş yoktur; tut ki bir iki gün şekerli helva yemişsin.

15. Nice Behrâm-ı Gûr'u mezarın (gûr) içinde kaybetti; nice bin Hüsrev ve Dârâ yerin altında yatar.

16. Aba giy, kaplan postu hevesini gider, kendini müstağni sanma; ecel geldiğinde bir gün "ah, yazık" diyeceksin.

17. Vaktin gelince ölürsün, dünyayı süsleyen şahlığın sana fayda vermez; anlasan, eşya bu sırrı hâl diliyle söyler.

18. Büyüklük Allah'a yaraşır, sen Âdemoğullarındansın; ey gafil, varlığını anla, sen bir damla menidensin.

IV. Bent

19. Zamanında devlet bulup dünyanın şahı olsan bile, iki gün sevinçli oldun diye aldanıp mağrur olma. (Mısra başındaki "İgende" kelimesinin okunuşu baskıda belirsizdir; anlam mısranın geri kalanından çıkarılmıştır.)

20. Bilirsin, dünyanın kalıcılığı yoktur, sonunda gam vardır; kadeh sunanlardan kim kaldı? İbret al ki nice yüz bin Cem,

21. nice Hüsrev ve Rüstem iz bırakmadan toprak içinde yatarlar; dünyada bir iki gün sevinsen sonu yastır.

22. Zamanın lezzetine güvenme, derim ki sonunda söner; kimini birkaç gün güldürse de sonra gözünü yine yaşla doldurur.

23. Dünyanın faniliğini anıp göğsüm her seher ağlar; akıllı insan ona gönül vermez, meyletmez.

24. Büyüklük Allah'a yaraşır, sen Âdemoğullarındansın; ey gafil, varlığını anla, sen bir damla menidensin.

V. Bent

25. Ey gafil, şimdi dünyanın şöhretini seversin ama o sonunda sana gam zehri içirir; ecel de sonunda çetindir.

26. Şahım, elbisen bir kefen, tahtırevanın bir tabut olur; benlik hevesini gider, onu candan ve gönülden yok et.

27. Nefsin arzusunu bırak, dünya yanına meyletme; dünyada akıllı olanlar bu inceliği anlar.

28. Bilirsin, kurtuluş yoktur, toprağın altı sana konak olur; dünyanın makamını ne yapacaksın, sözümü tut, akılsız olma.

29. Ey Sıdkî, olgun kişi bu alçak dünyaya aldanır mı? Sözümü tut, doğru yola git ki kimse önüne engel olmasın.

30. Büyüklük Allah'a yaraşır, sen Âdemoğullarındansın; ey gafil, varlığını anla, sen bir damla menidensin.

Edebî ve Tarihî Yorum

Bir Azlin Şiiri

Hüsameddin şiiri şu cümleyle takdim eder: "Sadr-ı a'zam Kara Mustafa Paşa'nın kibir ve garazıyla azil ve i'zâm edildikde şu Tercî-i Bend'i yazmışdır." Hüsameddin'in anlatısına göre Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Sultan İbrahim'in tahta çıkışından kısa süre sonra, kendinden önceki sadrazamların adamlarına düşmanlığı yüzünden Sıdkı'yı 1050 Muharreminde (1640) reisülküttaplıktan azledip Amasya'ya göndermiştir. Şiir bu bilgiyle okunduğunda kime seslendiği açık hâle gelir. "Tekebbürlük Hüdâya yaraşur" diye başlayan nakarat, büyüklenmenin yalnız Allah'a ait olduğunu, insanın ise bir damla sudan yaratıldığını hatırlatır; bu sert hatırlatma, bir devlet büyüğünün kibrine karşı söylenmiştir. Son bentte "şâhım" diye seslenilen kişinin elbisesinin kefen, tahtırevanının tabut olacağının söylenmesi de muhatabın yüksek bir makamda olduğunu gösterir. Şiirde Kara Mustafa Paşa'nın adı geçmez. Hüsameddin'in kronolojisine göre Paşa üç yıl sonra, 1053'te idam edilmiş ve Sıdkı ancak o zaman İstanbul'a dönebilmiştir.

Yapı

Tercî-i bend, ayrı kafiyeli bentlerden ve her bendin sonunda aynen tekrarlanan bir "vasıta beyti"nden oluşan nazım şeklidir. Sıdkı'nın şiiri beş bentten oluşur ve her bentte beş beyitten sonra aynı vasıta beyti gelir. Bentlerin içinde bütün mısralar aynı sesle kafiyelenir: birinci bentte "-ânı", ikincide "-ândır", üçüncüde "-â", dördüncüde "-em", beşincide "-il". Bu, gazeldeki düzenden, yani yalnız ilk beytin iki mısraının ve sonraki beyitlerin ikinci mısralarının kafiyelenmesinden daha yoğun bir ses örgüsüdür ve öğüdü bir tekerleme ısrarıyla tekrarlar. Dördüncü bentte bir cümle beyit sınırını aşar: "nice yüz bin Cem" ile biten mısranın cümlesi, sonraki beyitteki "Yaturlar bî-nişân hâk içre" sözüyle tamamlanır.

Geçmişin Hükümdarları

Şiirin omurgası, fanilik temasının bilinen "nerede" (kanı) sorusudur. Birinci ve üçüncü bentler İran ve İslam geleneğinin büyük hükümdarlarını ve kahramanlarını sırayla anar: Dârâ, İskender, Çin hükümdarlarının unvanı Fağfur, Dahhâk, Cem, Nûşirevân, Ardevân, Hüsrev ve Behrâm-ı Gûr. Şehnâme'nin kahraman soyu da tam bir sırayla geçer: Nerîmân, oğlu Sâm, onun oğlu Zâl ve Zâl'ın oğlu Rüstem. Üçüncü beyitteki "Zâl-ı dünyâ" sözü bu yüzden çift anlamlıdır: Farsçada "zâl" yaşlı kadın demektir ve dünya, divan şiirinde sık sık bir kocakarıya benzetilir; ama aynı mısrada Rüstem ile Sâm'ın anılması, Rüstem'in babası Zâl'ı da hatırlatır. Dünya kocakarısı, Zâl'ın kendi soyunu yok etmiştir.

Üçüncü bentteki Behrâm-ı Gûr beyti de bilinen bir tevriyeye dayanır. Sâsânî hükümdarı Behrâm, yaban eşeği (gûr) avına düşkünlüğüyle bu lakabı almıştır ve bir rivayete göre bir gûr kovalarken bir çukura düşüp kaybolmuştur; Farsçada "gûr" mezar demektir. "Behrâm-ı Gûr'u gûr içinde kaybetti" sözü bu anlamların hepsine dokunur. Birinci bentteki "evreng-i Süleymân", rüzgârın taşıdığına inanılan Süleyman'ın tahtına işaret eder ve "yele vermek" deyimi bu inançla oynar; ilk beytin "mûr-ı Süleymân"ı da Kur'an'ın Neml suresinde Süleyman'ın ordusu karşısında konuşan karıncayı hatırlatır.

Metin Üzerine

Hüsameddin şiiri kaynak göstermeden verir; Sıdkı'nın divanının bir nüshasından ya da bir mecmuadan almış olması muhtemeldir. Dördüncü bendin ilk mısraının başındaki "İgende" kelimesi bu baskıda anlaşılır bir okuma vermez ve burada değiştirilmeden bırakılmıştır. Divanın Mehtap Erdoğan neşrine ulaşamadığımız için metin onunla karşılaştırılamadı. Şairin hayatı ve Kara Mustafa Paşa döneminde yaşadığı azil Sıdkı Mustafa Paşa yazısında ayrıntısıyla anlatılmıştır.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar