Özgün Metin
Vezin: fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilün
Ṣubḥumı şām itdi dün bir meh-liḳāya uġradum
Ne ‘aceb ḥāl oldı baña ne belāya uġradum
Çeşmi dünyānuñ ḳażāsını ḳopardı başuma
Baḳmış oldum bir naẓar nāgeh ḳażāya uġradum
Zülfin añup dā’imā aġladuġumdan añla kim
Ne uzun uzaḳ perīşān mācerāya uġradum
Ġayretümden ditredüm dem urdı mihrüñden raḳīb
Ṭutdı ḥummālar beni nā-ḫoş havāya uġradum
Bir bunuñ gibi sitemkāra ṣataşmadum daḫi
Gerçi Ca‘fer niçe niçe bī-vefāya uġradum
Günümüz Türkçesiyle
1. Dün bir ay yüzlüye rastladım, sabahımı akşam etti; ne tuhaf hal oldu bana, ne belaya uğradım.
2. Gözü dünyanın kazasını başıma kopardı; bir kez baktım, ansızın kazaya uğradım.
3. Zülfünü anıp hep ağlamamdan anla ki ne uzun, ne upuzun, ne perişan bir maceraya uğradım.
4. Rakip senin sevginden dem vurunca kıskançlığımdan titredim; beni sıtmalar tuttu, nahoş bir havaya uğradım.
5. Ey Ca'fer, gerçi nice nice vefasıza uğradım, ama bunun gibi bir zalime hiç rastlamadım.
Edebî ve Tarihî Yorum
Kötü Hava ve Sıtma
Dördüncü beyit eski hekimliğin bir inancını bir kıskançlık sahnesine uygular. Ateşli hastalıkların, özellikle sıtmanın, bozuk ve nahoş havadan geldiğine inanılırdı. Rakip sevgilinin sevgisinden "dem vurmuş", yani övünmüş, ondan söz açmıştır; "dem" kelimesi aynı zamanda soluk demektir. Âşık bunu duyunca kıskançlıktan titremiş, onu "ḥummālar", yani sıtma nöbetleri tutmuştur. Rakibin soluğu âşığı hasta eden bir "nā-ḫoş havā"dır. Titreme ile ateş, kıskançlığın bedendeki belirtileri olarak hastalığın belirtilerine benzetilir.
Redif "-a uġradum", yani "...e uğradım, rastladım" sözüdür; önündeki kafiye "-ā" ile biter: meh-liḳā, belā, ḳażā, mācerā, havā, bī-vefā. Gazelin bütünü bir karşılaşmanın sonuçlarını anlatır. Matlada âşık bir "meh-liḳā"ya, ay yüzlüye rastlamış ve sabahı akşam olmuştur: ay geceye aittir, ay yüzlüyle karşılaşan âşığın günü de geceye döner.
Bir Bakış, Bir Kaza
İkinci beyit "naẓar" kelimesinin iki anlamıyla oynar: bakış ve göz değmesi, nazar. Âşık bir kez bakmış ve ansızın "kazaya uğramıştır"; sevgilinin gözü dünyanın bütün kazasını onun başına koparmıştır. Halk inancında kötü bir gözün değmesi beklenmedik felaketlere yol açar; burada felaketi getiren, sevgilinin güzel gözüdür. Paris nüshası bu beyitte "nāgeh" yerine "tā ki" okur.
Üçüncü beyitte zülfün uzunluğu ve dağınıklığı bir hikâyeye aktarılır: âşığın başından geçen "uzun uzaḳ perīşān" bir maceradır. "Uzun uzak" söyleyişi konuşma dilinden gelir. Mahlas beyti de gündelik bir karşılaştırmayla kapanır: âşık nice vefasıza uğramıştır, ama "bir bunuñ gibi" zalime hiç "ṣataşmamıştır". Hâlet Efendi ve Ayasofya nüshaları dördüncü beyitte "mihrüñden" yerine "‘ışḳuñdan" okur. Nazmî'nin mecmuasında gazel görünmez.
Kaynakça
- İsmail E. Erünsal (hzl.), Tâcî-zâde Ca‘fer Çelebi Dîvânı, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 426-427, gazel no. 135. https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-211662/taci-zade-cafer-celebi-divani.html
- İsmail E. Erünsal, The Life and Works of Tâcî-zâde Ca‘fer Çelebi, with a Critical Edition of His Dîvân, Doktora Tezi, University of Edinburgh, 1977, c. 2, gazel no. 135 (nüsha farkları). https://era.ed.ac.uk/handle/1842/17182
Çevrimiçi kaynaklar






