Amasyalıdır. Sultân Bâyezîd-i Sânî Amasya’da vâlî iken nişancısı olan Mevlânâ Alaeddîn Ali Çelebi bin eş-Şeyh Müeyyed Çelebi bin eş-Şeyh Alaeddîn Ali Yarî Çelebi bin Zeyneddîn Siyavuş Çelebi bin eş-Şeyh Evran Çelebi [320] bin Doğan es-Salgurî mahdûmudur.

860 senesi saferinin evâilinde Amasya’nın Yâkûtiye Mahallesinde doğdu. Sinn-i temyîze vâsıl oldukda civârında bulunan Şâhbula mektebinde okudu. Ba’dehû bir tarafdan hattâtların muhterem şeyhi olan Hamdullah Efendi’nin meşk-gâhına mülâzemet ve diğer tarafdan Mevlânâ Hatîb Kasım ve Mevlânâ Abdî Efendilerin halka-i tedrîsatına muvâzabet etdi.

Hüsn-i hatta akrân ve emsâline tefevvuk ederek şeyh-i müşârün-ileyhden me’zûn olduğu gibi ulûm-ı şer’iyye ve edebiyyede de emsâline fâik bir sûretde isbât-ı liyâkat edib zekâ ve irfânıyla kendisini tanıtdı. Pederinin sevk ü ta’rîfiyle genç yaşında Sultân Bâyezîd-i Sânînin dâhil-i bezm-i hâssı oldu.

Sultân müşârun-ileyhin edebiyata fevkalâde meyl ü incizâbı olduğundan Amasya udebâsından Afîtâbî ve Tâcî Çelebilere hem-ayâr olacak derecede şiir ve inşada meleke göstermekle padişahın teveccühât-ı mahsûsâsını kazandı. Erbâb-ı hasedi kendi aleyhinde harekete geçirdi.

Bu cümleden Mevlânâ Halimî Çelebi de padişahın bezm-i hâssına [321] dâhil olarak hayli itibâra nâil olmuşdu. 878’de Fatih Sultân Mehmed Han Amasya’da iken şehzâdesinin lalası olan Çandarlızâde İbrâhim Paşa’yı vezâretten azl ederek Hızır Paşazâde Mahmûd Paşa’yı lala nasb etdi. Mevlânâ Halimî Çelebi’yi de Sivas kâdılığına gönderdi.

Halimî Çelebi muahharan azl ve teftiş ve esnâ-yı teftişâtında Tokat zindânında habs ve tevkîf edildiğini Sultân Bâyezîd’in erkânı tarafından kurulmuş bir dâm-ı tezvîr olduğuna kanâat getirdiğinden netice-i teftîşadda berâet-i zimmeti tahakkuk ederek mahbesden kurtulduğu anda İstanbul’a gitmişdi.

Başına gelen felâketi ve esbâb-ı mucibesini hâkî bir kasîde-i Arabiyye tanzîm ve bunu da güzel bir sûretde şerh ederek Fatih Sultân’a takdîm etdi. Bunun üzerine kubbe-nîşîn-i vüzerâdan Hamza Beyzâde Mustafa Paşa’yı Amasya’ya gönderib şikâyetleri tahkîk etdirdi.

881’de Paşa tarafından verilen müdhiş rapor üzerine Sultân Bâyezîd’in vezîri Mahmûd Paşa’nın ve Tacî Bey ile kendisinin katl ü i’dâmına fermân-ı âlî sâdır oldu. Afitâbî de [322] teb’îd edildi. Sultân Bâyezîd fermân-ı âlînin sudûrundan haberdâr olduğu anda daha gelmeden kendisine on bin akçe ve birkaç at ve esbâb-ı seferîye verib gece kaçırdı. Tacî Bey de Bağdad’a kaçdı.

Bunun üzerine Haleb’e can atıb orada ba’zı ulemâ-yı Arabdan edebiyyat-ı Arabîyye okudu. Hadîs ve tefsîr dinledi. Ba’dehû İran’a gidip Mevlânâ Celaleddîn Devvânîye mülâkî oldu. Ve müşârün-ileyhe Hocazâde “Tehâfütü’l-Felâsifesi”ni takdîm ederek teveccühât-ı mahsûsâsını kazandı ve müşârün-ileyhin halka-i tedrîsine devam etdi.

886’da Sultân Bâyezîd’in tahta cülûsunu işitdi. Yedi yıl kadar allâme-i müşârün-ileyhin huzûrunda ulûm-ı akliyyeyi kemâliyle ahz ü istifâza edib müşârün-ileyhin hüsn-i şehâdetini hâvî yüksek bir icâzet-nâme aldı. 888 senesi ramazânında Amasya’ya geldi. Kırk gün kadar kalıb sonra İstanbul’a gitdi.

Asrının allâmesi olan Mevlânâ Hatibzâde ve sudûr-ı ilmiyyeden Mevlânâ Musliheddîn Kestellî ile görüşdü. [323]

Bunların huzûrunda İstanbul fuzalâsıyla ulûm-ı mütenevvia-ı müteferrikadan mübâhase ve musâhabet-i ilmiyye eylediğinde cümlesi fazîlet ve meziyyet-i ilmiyyesini i’tirâfa mecbûr oldu. Mevlânâ Hatibzâde Muhyiddîn Mehmed Çelebi, Sultân Bâyezîd’e sûret-i arzda şehadet-nâme irsâl edib fezâil ve maârifini bildirdi.

Binâenaleyh: 889 senesi muharreminde Sultân Bâyezîd-i Sânî kendisine Kalender-hâne müderrisliğini verdi. Tedrîs-i ulûm esnâsında gerek hüsn-i takrîr ve beyânı ve gerek fezâil-i ilmiyyesi âlem-i tedrîsde büyük bir şöhret ve alâka uyandırdığından 891 senesi rebîülevvelinin on yedinci günü Mevlânâ Musliheddîn Kestellî kızını verib kendine dâmâd edindi.

Bugün Mevlânâ Efdalzâde Hamîdeddîn Çelebi Sahn müderrisliğinden İstanbul kâdısı oldukda bunun yerine terfîân Sahn-ı semâniye müderris olarak şöhret-i şâyiası artdı. Medrese-i mezkûrede sekiz yıl mikdârı neşr-i fuyûzât-ı ilmiyye edib 899 senesinde Edirne kâdısı Mevlâna İsa Çelebi’nin vefâtına binâen Edirne mollası oldu.

Edirne’de sekiz yıl kadar bir tarafdan icrâ-yı ahkâm-ı şer’iyye [324] ve diğer tarafdan neşr-i ulûm edib adl ü ihsân vazîfesini bi-hakkın ifâ ederek 907 senesi rebîülevvelinde Anadolu kazaskeri Amasyalı İmâm-Ali Efendi’nin azline binâen yerine Anadolu kazaskeri oldu. Yine İstanbul’a geldi.

Dört yıl da Anadolu sadâretinde vazîfe-i adl ü ihsanı hüsn-i ifâ eylediğinden 911 senesi evâilinde vefât eden Rûmeli kazaskeri Hacı Hasanzâde Muhyiddîn Mehmed Efendi’nin yerine Rûmeli kazaskeri oldu.

Altı yıl da Rûmeli sadâretinde hüsn-i ifâ-yı hizmet-i şer’iyye ederken 917’de Amasya vâlîsi Şehzâde Sultân Ahmed’i taht-ı saltanâta iclâs etmek tarafdârı olduğu zann edilmekle yeniçeriler kıyâm ve hânesini târâc etmelerine binâen azl edildi.

Bundan dolayı fevkalâde rencide-i hâtır olup kendisine verilen yevmî yüz akçe tekâüd ulûfesini kabûl etmeyib meccânen tekâüdü ihtiyâr etdi. 918 senesi saferinde Sultân Selîm Hân’ın cülûsunda yevmî yüz elli akçe vazîfe ile Karaferye [325] kâdısı nasb ve oraya i’zâm etdi.

Lâkin İran Şâhı İsmail Safevî ile harb etmeği emel eden Sultân Selîm, müşârün-ileyhin fezâil-i ilmiyyesinden ve ârâ-yı sâibesinden istifâde etmek üzere 919 senesi recebinde Karaferye’den celb ve davet ederek sânîyen Rûmeli kazaskeri nasb etdi. 920’de padişah müşârün-ileyhle beraber İran harbine gitdi.

920 senesi şâbânında harb-i mezkûrdan muzafferen avdet ederken Çoban Köprüsü nâm mahalle vusûlünde Sultân Selîm müşârün-ileyhin ba’zı mütâlaât-ı siyâsîyesinden dolayı münfail olarak azl edib yevmî iki yüz akçe ile tekâüde sevk ederek İstanbul’a gönderdi.⁴⁸

Tam iki yıl ibâdât ve tââtıyla iştigâl ederek 922 senesi leyle-i berâtında Cuma gecesi dâr-ı naîme irtihâl edib cenâzesi muazzam bir ihtifâl ile kaldırıldı. Namazını Şeyhü’l-İslâm Amasyalı Zenbilî Ali Efendi kıldırıb Ebû Eyyüb el-Ensârî hazretlerinin türbesi kurbünde defn edildi.

Ba’zı müverrihler ya’nî Amasyalı Kemal Peşazâde [326] Ahmed Şemseddîn Efendi şu târih-i manzûmu söylemişdir:

نفس الفداءلخبرحل حين قضى
فى روضهٔ و هو فى الجنات محبور
مقامه فى على الفردوس يسكنه
انيسه فى الثرى الولدان والحور
قل للذى يبتغى تاريخ رحلته
نجل المؤيد مرحوم و مبرور

Merhûm-ı müşârün-ileyh bu asırda Amasya’nın yetişdirdiği efâzıl-ı ulemânın birincisi olduğunda şübhe yokdur. Ulûm-ı akliyye ve nakliyyede allâme-i muhakkik, şer’iyyât ve edebiyâtda fehhâme-i müdekkik, her fennde mütebahhir, elsine-i selâsede şâir-i mâhir, re’y ü tedbîrde Felâtun-ı zaman, akl ü zekâda müşârün bi’l-benân, kâmil, vakûr, kerîm, âl-i cenâb idi.

Edirneli Mecdi Mehmed Efendi “Tercüme-i Şakâyık”da diyor ki: “Mevlânâ-yı mezkûrun sanayi-i bedâyi-i bediü’l-beyânı hâvî kelimât-ı acîbesi ve letâif-i garibesi çokdur. Her sözünün dürre-i yetîme gibi misli ve nazîri yokdur. Lâkin izâm-ı garâ’imi umûr-ı kazâya masrûf olup evkât-ı şeref gâyât-ı âna ma’tûf olmakla müsveddâtını tebyîz edemeyib iz’ân ü im’âna îkân ü itkân eyleyemedi.

İlm-i kelâmdan mevâzî-i müşkîleyi tahkîk edib [327] bir risâle-i latîfe de derc eyledi. Dahî ol risâleyi şehzâde-i saâdet-mevrûd ya’nî Sultân Korkud hazretlerine irsâl ve îsal eyledi. Zikr olunan şehzâde-i âzâdenin sâir-i efâzıl-ı emâsil gibi fünûn-ı mu’tebere-i mu’tevereden behremend olduğuna i’tinâsı olmağın ol risâlenin hutbesinde mefâhir-i meâsir ve ekârim-i mekârimin şâmil bir kasîde-i Arabiyye ile ânı medh eyledi. Ve dahî şübhe-i âmmeyi hâl etmekde hakâyık-ı ceyyide ve dekâyık-ı eyyideyi hâvi bir risale ve kürre-i müdahrecenin tahkîkinde letâfet ve nihâyet-i berâ’ati muhtevî bir risâle tedvîn eyledi. El-hakk ol şehsüvâr-ı mizmâr-ı fazîletin yanında fâris-i meyâdîn-i fezâil olan allâme-i Fârîsi râcil ve acemî ve âna nisbet İmâm-ı Bagavî gabî idi.

Kelimât-ı şîrînin yanında İbn Nübâte’nin kelimât-ı berâ’at-ı ayâtının lezzeti ve bedî-i Hemdânî’nin berâ’ati yokdu. Onların hüsn-i kelimâtından bunun letâfet-i makâlâtı çokdu.

Şi’ir

لفظ شيرين ترا نشنيده ام هركز نظير

چون حديث تو نه ديدم هيچ شيرين تر حديث

Nesr

Ulûm-ı akliyyede ve nakliyyede emedd-i aksâ ve gâye-i kusvâya vâsıl [328] bir fâzıl ve fünûn-ı edebiyye ve Arabîyyede de zirve-i ulyâya nâ’il bir kâmil idi.

Tezyîl, ol fâzıl-ı me’ser-i eser elsine-i selâse şi’ir deyib Arabî ve Fârîsî ve Türkî nazma kâdir hûb-şâirdir. Selâkât-ı tab’ u selâmet-i akl ile ve fart-ı fıtnat ve mezîd-i kiyâsetle fenn-i şiirde mâhirdir. Evrâk-ı rüzgârda sebt eylediği eş’âr îcâz-ı şiârı vâfirdir.

Ol asrın ulemâsından biri bir risâle te’lîf edib Hacı Hasanzâde ile ikisi kazasker iken anlardan imzâ iltimâs edib vaz-ı kalem ricâ eyledi. Mevlânâ Müeyyedzâde ol risâleyi şeref-i hatt-ı şerîfiyle teşrîf edib bu Arabî rubâî ile ânı tevkî’ eyledi:

Rubâî

هاتيك رسالته على وفق سؤل
من امعن فيها يتلقى بقبول
يستعظم من الفّها ثم يقول
يا خير رساتة ويا خير رسول

Sultân Bâyezîd Hân aleyhir-rahmetü ve’l-gufrân hazretlerine hançer redif bir Fârisî kasîde deyib mülk-i fesâhatı kılıcıyla almışdır [329] ve Sultân Selîm Hân hazretlerine Arabî kasîde deyib eslâf-ı şuarâ-i Araba kemiyyet-hâme ile ve eblâk-ı tab‘ çâlakla at salmışdır. Bu matla’ hançer kasîdesinin matlaıdır.

زدست شاه جهان ميدهد نشان خنچر
كه كرد جوهر و زر جمله در ميان خنچز

Ve dahi bu birkaç metali’ âbdâr ol fâzıl-ı fezâil şiârındır:

Çâk olan dest-i cefâ ile girîbânımdır
İlişen hâr-ı gam ü mihnete dâmânımdır

Velehû

Nice bir sûfi sâfi âb içelim
Vakt-i gül geldi gel şarâb içelim
Âhiretde olur şarâba hisâb
Biz anı bunda bî-hisâb içelim

Lütf-ı tab’ ve kerem-i cibillîsi muktezâsınca zümre-i ulemâ ve fırka-i şuarâya zahîr olup hâme-i şikeste gibi üftâde-i hâk-i mezellet olanlara dest-gîr olurdu.

Şi’ir

نه قطره ماند بدريا نه ذره ماند بدشت
كه از قوائد احسانش بهره دار نكشت

[330] Hatta Necâti Bey Divânı’nın dibâcesini anın nâmına demişdir. Ol zamanın vüzerâsı âna incinmişdir ve dahî mesâil-i furûiyyede fetâvâya müteallik bir kitâb te’lîf eyledi ve dahî “Şerh-i Miftâh”a havâşî ve bahs-i cüz-i lâ-yetecezzâya bir risâle ve “Şerh-i Mevâkıf”ın ilâhiyâtına bir risâle dahî “el-haccu eşhürün ma’lûmât”⁴⁹ âyetinde bir risâle tasnif eyledi. Rahmetullahi aleyh”.

Kütüphânelerde mevcûd olan “Fetâvâ-yı Müeyyediyye” zahrında şu ibâre yazılmış görüldü: “li’l-mevlâ el-fâzıl el-muhakkîk ve’l-âlimü’l-âmil el-müdekkîk bahrü’l-ulûm kamkâmu’l-ma’kûl ve’l-mefhûm şeyhü fünûni’l-edeb imâmü’l-arabiyye allametü’l-me’ânî ve’l-beyân ferîdu dehrihî fî’t-tahkîk ve’t-tıbyân Abdurrahman ibn Ali bin el-Müeyyed el-Amâsî el-müştehir bi-Müeyyedzâde vülide bi-Amâsîye fî-safer sene 860 ve mâte fî-leyleti’l-Cum’ati’l-hâmis aşera min şehri Şâbâni’l-muazzam sene 922”.

Sadr-ı müşârün-ileyh kütüb-i nefîse merâklısı olduğundan mükerrerâtdan mâadâ yedibin cild kitâbı vardı ki her biri nefâis-i âsârdan ma’dûd idi. Bunların içinde kimsenin adını işidmediği kütüb-i nefîse çokdu. Mahdûmları [331] Abdulvahhab bin Abdulfettâh, Abdürrezzâk, Abdüsselâm, Mahmûd Efendilerdir. Birâderleri de Hacı Abdurrahim, Abdulkerim, Abdullah Efendilerdir: Oğullarının dördü yirmi ile otuz yaşları arasında fevt oldular. Ancak Abdulvahhab Efendi Sahn müderrisi iken 970 senesi rebîülevvelinde vefât etdi.