Osmanlı şehzadesinin sancağa çıkışını anlatan kayıtlarda adı hep birkaç kişiyle birlikte geçer: annesi, hocası, maiyetindeki kâtipler ve bir de lalası. Bunların arasında şehzadenin hem eğitiminden hem de bulunduğu sancağın günlük idaresinden sorumlu olan tek kişi laladır. Farsça kökenli sözcük sözlükte "kul, köle" ve efendinin çocuğuna bakmakla yükümlü hizmetkâr anlamına gelir; zamanla muallim, eğitmen ve terbiyeci anlamını kazanmış, Osmanlı'da ise bir öğretmenden çok daha geniş yetkileri olan, merkezden atanan bir devlet görevlisini anlatır olmuştur. Amasya, on beşinci yüzyıl boyunca şehzade sancağı olduğu için bu kurumun işleyişi en ayrıntılı biçimde burada izlenebilir. Yörgüç Paşa gibi bir lalanın adı bugün hâlâ şehrin en büyük külliyelerinden birinin üzerinde yaşar.
Şehzadelerin yetiştirilmesinde lalanın yanında bir de hoca vardı ve iki görev çoğu zaman birbirine karıştırılır. Sancak sisteminin işleyişi ve şehzadelerin tek tek hikâyeleri ayrı yazılarda ele alındığı için burada yalnızca lala ve hoca kurumunu aydınlatmaya yarayan kadarına yer verilir.
Atabegden Lalaya
Hükümdar çocuklarını yetiştirmekle görevli bir vasi tayin etmek Osmanlılardan önce de yaygın bir uygulamaydı. Selçuklularda bu işi atabeg üstlenirdi ve atabeglik zamanla başlı başına bir siyasi güce dönüşmüştü. Anadolu'da lala sözcüğünün on üçüncü yüzyıldan itibaren Farsça etkisiyle kullanılmaya başlandığı sanılır. Eflâkî, İbn Bîbî ve Aksarâyî gibi Anadolu Selçuklu dönemi yazarlarının eserlerinde sözcük geçer ve bazı kayıtlarda lala ile atabeg birbirinin yerine kullanılır. Memlüklerde ve Akkoyunlu-Karakoyunlu çevresinde de lala hem sultan çocuklarını hem de ümera çocuklarını eğiten kimse için kullanılan bir terimdi. Osmanlı kaynaklarında iki sözcük bir arada görülür. Tursun Bey, Manisa'ya gönderilen Şehzade Mehmed için (sonradan Fatih) Zağanos Paşa'nın "atabeg koşulduğunu" yazar, ama aynı eserde II. Bayezid'in oğlu Şehinşah'tan söz ederken karşısına lala sözcüğü çıkar ve lalası olarak Karagöz Bey anılır. II. Murad'ın gazalarını anlatan anonim bir eser de Çandarlı Halil Paşa ile Şahin Paşa için lala tabirini sık kullanır.
Osmanlı lalası ile Selçuklu atabegi arasındaki fark siyasidir. Atabeg, küçük yaştaki bir hükümdarın ya da veliahdın adına devleti yönetebilirdi. Osmanlı lalası ise hiçbir dönemde veliahdın, hele tahta geçmiş bir hükümdarın naibi olmadı; yetkisi bulunduğu sancakla ve şehzadenin yaşıyla sınırlı kaldı. Kurumun Osmanlı'da tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmiyor. Kimi araştırmacılar I. Murad döneminde bir müessese hâline geldiğini yazar, bazı anlatılar kökünü Orhan Gazi çağına kadar götürür, ama TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Lala maddesi bu konuda kesin bir bilgiye ulaşılamadığını belirtir. Resmî niteliğini gösteren ilk açık belge Fatih Sultan Mehmed'in Teşkilât Kanunnâmesi'dir. Kanunname lalalığın protokoldeki derecesini gösterir ve makamı mal defterdarının altına yerleştirir. Bu sıralama lalalığın bir taşra görevi olduğunu, merkezî bürokrasinin hiyerarşisinde henüz yüksek bir yeri bulunmadığını gösterir. Makam on altıncı yüzyılda önem kazanmış ve lala unvanlarındaki değişiklikler bu yükselişi yansıtmıştır.
Lalalar Nasıl Seçilirdi
Lalalar çoğu zaman Enderun'da yetişmiş, deneyimli ve güvenilir kişiler arasından seçilir ve merkezden tayin edilirdi. İlk dönemlerde yerli emir ailelerine mensup kimselerin bu göreve getirildiği bilinir; on beşinci yüzyılın sonlarından itibaren ise genellikle kul asıllı devlet görevlileri tercih edildi. Bu değişikliği hanedanın taşradaki eski aileleri şehzadenin çevresinden uzak tutma isteğiyle ilişkilendirmek mümkündür, ama kaynaklar bunu açıkça söylemez. Lala sancak beyi ya da beylerbeyi rütbesindeki bir devlet adamı olabileceği gibi çok daha alt düzeyde bir hizmetli de olabilirdi. Görevin süresi sancak beylerininki gibi iki üç yıl kadardı ve lalalar bazı örneklerde bundan da sık değiştirilirdi. Bunun başlıca sebebi, bir lalanın aynı yerde uzun kalarak şehzadeyi etkilemesinin ve bağımsız bir güç odağına dönüşmesinin önüne geçmekti. Yavuz Sultan Selim'in şehzadeliğindeki Trabzon yıllarına ait timar defterleri bu uygulamanın somut bir örneğini verir. Defterlere göre Selim'in hocası Taşköprizâde Muslihuddin Efendi'dir, lalalığını ise sırasıyla İlyas Bey, Sinan Bey, Nasuh Bey, Mehmed Bey, Çaşnigir Sinan Bey, yine bir Mehmed Bey ve Hamza Bey yapmıştır. Aynı şehzadenin yanında hoca yıllarca aynı kalırken lalalar birbirini izlemiştir.
Görevini tamamlayan lalalar çoğunlukla daha yüksek dereceli taşra görevlerine gönderilirdi ve lalalık bu bakımdan bir basamak sayılırdı. Yetiştirdiği şehzadenin padişah olması lalaya büyük nüfuz ve makam sağlardı. Manisa'ya giden Şehzade Süleyman'ın (Kanuni) lalası Kasım Paşa daha önce defterdarlık ve vezirlik yapmış deneyimli bir devlet adamıydı. II. Selim'in lalası Mustafa Paşa sancak beyi iken lalalığa getirilmiş, sonra beylerbeyiliklerde bulunmuş ve ikinci vezirliğe yükselmişti. III. Mehmed'in padişah oluşu sırasında lalalığı yürüten Mehmed Paşa önce vezir, ardından sadrazam olmuştur. Kurumun itibarı o kadar artmıştı ki sonraki dönemlerde padişahlar vezirlerine lala diye hitap etmeye başladı.
Lalanın Görevleri
Lalanın görevleri arasında şehzadenin eğitimi yanında, siyasi meselelerde bilgi sahibi olmasına yardım etmek, Divân-ı Hümâyun'un küçük bir modeli olan şehzade divanına vezir makamında başkanlık etmek, sancak askerleriyle sefere çıkmak ya da sefer sırasında bölgenin muhafazasını üstlenmek, merkezle şehzade arasındaki bağı sağlamak ve gerektiğinde merkezle doğrudan yazışarak tedbir almak sayılır. Şehzade küçük yaştaysa lalanın idari işlevi öne çıkar, yetişkin bir şehzadenin yanında ise lala çoğu kez ikinci planda kalır, işi daha çok merkezle şehzade arasında aracılığa dönüşürdü. II. Bayezid'in oğulları Selim, Korkut ve Ahmed'in yanındaki lalalar bu ikinci gruba girer; idari etkileri azdı ve bulundukları makam âdeta ismen tayin edilmiş bir mevki gibiydi. Buna karşılık Fatih'in, Kanuni'nin, II. Selim'in, III. Murad'ın ve III. Mehmed'in lalaları siyasi ve idari bakımdan ön plana çıktı.
Lalaların yetkileri Kanuni'nin oğlu Şehzade Bayezid olayından sonra belirgin biçimde genişledi. Bu olaydan sonra yegâne veliaht sancağı hâline gelen Saruhan'a (Manisa) gönderilen şehzadelerin yanındaki lalalar bütün idari işlerde ön plana geçti ve merkezden gönderilen hükümler lala adına hitaben yazılır oldu. Lalalar yerel tayinler, timar tevcihleri, muhafaza ve asayiş gibi pek çok konuda yetkili hâle geldi. Bu gelişme şehzadenin hareket alanının daralmasıyla birlikte yürüdü. Yavuz Sultan Selim'den önce serbest hareket edebilen şehzadeler, daha kolay denetlenebilmeleri için merkeze yakın sancaklara gönderilmeye başlandı; lalaların yetkilerinin artırılması da şehzadeleri pasifleştirmenin yollarından biri oldu. Fetret Devri'nden beri tekrarlanan taht mücadeleleri, yani Şehzade Cem'in II. Bayezid'e, Selim'in babasına, Kanuni'nin oğlu Bayezid'in babasına karşı isyanı bu sıkılaşmanın arkasındaki başlıca nedenlerdir.
Hocanın Yeri
Lala şehzadenin devlet adamlığını, hoca ise ilmî terbiyesini üstlenirdi. Şehzadenin eğitimi çok küçük yaşta başlar, sarayda bir dâye (sütanne) ve cariyeler tutulur, sütten kesilme çağında Enderun'daki has odalılardan üç kişi lala olarak tayin edilirdi. Bu, sancağa çıkma usulü terk edildikten sonraki saray lalalığının erken biçimidir ve aşağıda ele alınacaktır. Beş altı yaşına gelen şehzade için bir hoca atanır, eğitime başlanması Bed-i Besmele denilen törenle kutlanırdı. Törende şeyhülislam, kazaskerler, nakîbüleşraf ve devlet ricali hazır bulunur, şehzade ilk dersini rahlenin başında bir iki harf okuyarak tamamlardı. Bu törenin en canlı anlatımlarından biri 1721'de III. Ahmed'in huzurunda yapılan Şehzade Mustafa, Şehzade Mehmed ve Şehzade Bayezid merasimine aittir; sadrazam şehzadeyi kucağına alıp şeyhülislamın karşısına oturtmuş, davetliler bir saygı ifadesi olarak ayağa kalkmıştır. Padişah imamları çoğunlukla aynı zamanda şehzade hocası olurdu.
Temel eğitimden sonra şehzadeler devrin tanınmış âlimlerinden özel dersler alırdı. 1499 tarihli bir kayıtta şehzadegân hocası, şehzadelerin o sırada Şerh-i Akaid okuduğunu ve II. Bayezid'in bundan sonra hangi kitapların okutulmasını isterse onların okutulacağını bildirir. Padişah da sırayla Şehnâme, Tevârîh-i Taberî, Fütûhu'ş-Şâm, Hüsrev ü Şirin, Cemşîd ü Hurşîd ve İskendernâme gibi eserlerle Farsça divanların satın alınmasını emreder. Listenin yapısı dikkat çekicidir. Şerh-i Akaid Sa'deddin Teftâzânî'nin Nesefî'nin akaid risalesine yazdığı şerhtir; Şehnâme Fars edebiyatının en büyük eserlerinden biridir; Taberî'nin tarihi peygamberler ve erken İslam tarihini, Fütûhu'ş-Şâm ise Şam'ın fethini ve dört halife devrini işler; Hüsrev ü Şirin ile Cemşîd ü Hurşîd iki meşhur aşk hikâyesidir; Ahmedî'nin on dördüncü yüzyılda Türkçe yazdığı İskendernâme ise Büyük İskender'in hayatından başlayan bir dünya tarihidir. Yani şehzadelerin okuma listesi kelâm, tarih ve edebiyatı bir arada barındırıyordu.
Maiyetin kayıtları hocanın saray düzenindeki yerini de gösterir. Kanuni'nin oğlu Şehzade Mehmed'in 1542 tarihli kapı halkı gider defterinde toplam 552 hizmetli görünür. Cemaat hâlinde ayrılan bu görevlilerin ilk sırasında otuz bir kişilik ağalar grubu yer alır ve bu grubun başındaki şehzade hocası Mevlânâ Saîdî'ye en yüksek ücret olan 50 akçe verilmiştir. Şehzade imamı Mevlânâ Muhyiddin 15 akçe alır, iki şehzade müezzinine ise onar akçe ayrılmıştır. Hocanın ücreti bu bakımdan hizmetli kadrosunun en üstünde durur. Kayıt, bir sancak maiyetinin ne kadar kalabalık olduğunu ve o kalabalık içinde ilmî görevlilerin nasıl hesaplandığını da gösterir.
Şehzadelere gerçekte neyin öğretildiği konusunda dikkatli olmak gerekir. Arapça ve Farsçanın yanında felsefe, matematik, astronomi, Yunan ve Latin edebiyatı gibi geniş bir müfredat okutulduğu yolundaki anlatımlar çağdaş kaynaklarca doğrulanmamaktadır; TDV'nin Şehzade maddesi bunu açıkça belirtir. Belgelerle desteklenen daha sınırlı bir tablo vardır. Kur'an, akaid, fıkıh gibi dinî ilimler, Arapça ve Farsça, tarih ve edebiyat okunur; hat dersleri alınır; binicilik, okçuluk ve cirit gibi bedensel eğitim sarayın üçüncü avlusunda iç oğlanlarla birlikte yürütülürdü. Buna ek olarak şehzadelerin yeteneklerine göre kuyumculuk, tornacılık, ağaç oymacılığı, yay yapımı veya nakkaşlık gibi bir zanaat öğrenmeleri âdetti. Hat sanatında II. Bayezid Şeyh Hamdullah'ın, III. Ahmed Hafız Osman ile Veliyyüddin Efendi'nin öğrencisiydi; şiirde de Fatih (Avnî), II. Bayezid (Adlî), Yavuz Selim (Selîmî), Kanuni (Muhibbî) ve I. Ahmed (Bahtî) gibi şehzadeler mahlaslarıyla yazdı, bunlardan ilk beşinin divanı vardır.
Amasya'nın Hocaları
Amasya'da şehzadelerin ilmî terbiyesine dair bilgi lalalara göre daha dağınıktır. Bununla birlikte birkaç isim kayıtlara geçmiştir. Yedi yaşında Amasya'ya gönderilen Şehzade Bayezid Muarrifzâde'den ders okumuş, Amasyalı hat ustası Şeyh Hamdullah'tan yazı dersleri almıştır; sancaktan ayrılıp tahta çıkarken hocasını ailesiyle birlikte İstanbul'a davet etmesi bu bağın kalıcılığını gösterir. Kanuni'nin oğlu Şehzade Mustafa'nın hocaları arasında Muhyiddin Mehmed Efendi ile Sürûrî Mustafa Efendi sayılır. Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne dayanan bir kayda göre Muhyiddin Mehmed Efendi'nin 1540 yılında ölümü üzerine Hayreddin Hızır Efendi şehzadenin muallimi olmuştur. Şehzadenin hocası Sürûrî ise ona eserler sunan bir âlim olarak anılır. Bu örnekler hocalığın bir sancak merkezinde şehzadeyle birlikte kentin ilim çevresine de yön verdiğini düşündürür.
Hocalarla ilgili anlatıların bir kısmı menkıbe niteliğindedir ve kaynakları belirsizdir. Popüler derlemelerde sık aktarılan bir hikâyeye göre Şehzade Mehmed (Fatih) hocası Akşemseddin'in öğütlerini dinlemeyen, "padişah oğluyum, ne istersem yaparım" diyen haşarı bir çocuktu; II. Murad plan yapıp bir ders sırasında içeri girmiş, hocanın azarı üzerine başını eğerek özür dilemiş ve şehzade o günden sonra hocalarına saygıyı elden bırakmamıştır. Hikâyenin belgeye dayandığı söylenemez. Üstelik Fatih'in Amasya sancak beyliği yaptığı da tarihçiler arasında tartışmalıdır; Halil İnalcık ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı onu Amasya'ya yerleştirmez, bilinen kayıtlara göre şehzade 1443'te iki lalasıyla Manisa'ya gönderilmiştir. Bu yüzden anlatı Amasya'ya ait bir olay olarak değil, hocaya duyulması beklenen saygının nasıl vurgulandığını gösteren bir örnek olarak okunmalıdır.
Amasya'da Lala Olmak: Atabeyzadeler
Amasya'da on beşinci yüzyıl boyunca lalalığın yerel bir ailenin elinde yoğunlaşması, kurumun bu şehirdeki en özgün yönüdür. Atabeyzadeler, Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud'un ve oğlu Gazi Çelebi Taceddin Altunbaş'ın atabegi olan Nâsırüddin Ahmed Bey'in soyundan gelenlere verilen addır. Nâsırüddin Ahmed 1322 ile 1327 arasında beş yıl Amasya valiliği yapmış, Atabey Medresesi'ni yaptırıp arazisini ve mülklerini ona vakfetmiştir. Oğulları da Amasya halkı arasında itibarlı bir yer edinmiş, Osmanlı hâkimiyetinin kabulü konusunda ihtiyatlı davranan yerli ailelerin başında gelmiştir. Aile Osmanlı döneminde iki kol hâlinde ilerler. Birincisi ve en tanınmışı Yörgüç Paşa'dır ve soyundan gelenlere Yörgüç Paşazâde denir. İkincisi onun kardeşi Hızır Paşa'dır; çocukları Hızır Paşazâde adıyla anılmıştır. Bir araştırma on beşinci yüzyılda şehzade lalası olmanın Atabeyzadelere özgü bir görev hâline geldiğini yazar. Bu yargı lalaların yerli emir ailelerinden seçildiği ilk dönem bilgisiyle örtüşür.
Yörgüç Paşa'nın şeceresi tartışmalıdır. Kimi araştırmalar onu Atabek Nâsırüddin Ahmed'in soyuna bağlar ve adını Yörgüç b. Muînüddin Abdullah b. Şücâüddin İlyâs b. Hayreddin Hızır b. Ömer b. Atabek Nâsırüddin Ahmed diye verir. Başka bir şecere onu Gâzî Mihal Bey'in torunu sayar. Fakat Amasya'da yaptırdığı caminin kitabesi, mezar taşı ve vakfiyesi babasının adını Abdullah olarak yazdığından bu şecerelerin doğruluğu şüphelidir. Baba adından hareketle Slav asıllı olabileceği ve adının Yorgi'nin oğlu anlamına gelen Jorgiç'ten türediği de ileri sürülmüştür. Kitabede geçen atabeg unvanı büyük olasılıkla Yörgüç Paşa'nın kendi lalalığına yapılmış bir göndermedir; babasına ait olduğu düşünülemez.
Yörgüç Paşa iyi bir tahsille yetişmişti. Çelebi Sultan Mehmed 1414'te on iki yaşındaki oğlu Şehzade Murad'ı Rum vilayeti beyliğiyle Amasya'ya gönderdiğinde onu lalası sıfatıyla yanına verdi. Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve Osmancık'ı içine alan bu vilayette İlhanlı döneminden kalma Moğol ve Türkmen nüfus yaşıyordu. Göçebe hayatı süren kalabalık bir nüfusu merkezî idare altında tutmak güçtü ve yerli Türkmen aileleri de başlarına buyruk hareket ediyordu. Şehzade Murad bu ortamda tedbirli ve kudretli bir şahsiyet olan lalasının yardımıyla huzuru sağlamaya çalıştı. Yörgüç'ün asıl yükselişi şehzadesinin tahta çıkmasıyla başladı. II. Murad'ın saltanatının ilk yılında Bizans'ın desteğiyle İznik'i almaya çalışan Düzmece Mustafa ortaya çıktığında, yeni padişah Yörgüç Paşa'nın telkiniyle onun üzerine yürüdü. Bir kayıt Mustafa'nın İznik'e yerleşmesinden sonra Anadolu'nun önemli bir kısmının ona itaat ettiğini, Murad'ın Bursa'ya gitme kararını lalasının ısrarı üzerine verdiğini bildirir. Düzmece Mustafa'nın kendi lalası da vardı: Bursalılar, kuşatmayı sürdürmek isteyen bu şehzadenin lalası Şarabdâr İlyas Bey'e Ahî Yâkub ile Ahî Kadem'i göndererek kuşatmadan vazgeçmesini rica etmişlerdir. İki rakip şehzadenin kaderinde de lalaların belirleyici bir yer tuttuğu bu örnekte açıkça görülür.
II. Murad isyanı bastırdıktan sonra Yörgüç Paşa'yı Rum beylerbeyiliğine atadı (1423). Beylerbeyiliğinin ilk yıllarında Amasya ve Tokat yöresinde yol kesip soygunculuk yapan, zaman zaman şehirlere kadar sokulan Kızılkocaoğulları çetelerini itaat altına aldı. Kocakayası hâkimi Haydar Bey'in ve Canik hâkimi Hüsâmeddin Hasan Bey'in itaatini sağladı, Hasan Bey'i yakalayıp Bursa'ya padişahın yanına gönderdi ve böylece Tâceddinoğulları'nın elindeki Ordu ve Çarşamba çevresini Osmanlı idaresine kattı (1427). Karakoyunlu Hükümdarı İskender Mirza'nın askerleri Tokat'ta kışı geçirdikten sonra çevreyi yağmalamaya başlayınca durumu padişaha bildirdi ve Anadolu Beylerbeyi Timurtaşoğlu Umur Bey'in gönderilmesiyle bölge boşaltıldı. Orta Anadolu'da güveni yeniden kuran Yörgüç Paşa'ya vezaret rütbesi verildi. Adına para basıldığı ve bu akçelere Yörgüç Paşa akçesi denildiği yolundaki bilgiler ise şüphelidir. Yörgüç Paşa Nisan-Mayıs 1442'de öldü ve Amasya'da yaptırdığı caminin türbesine gömüldü. Hızır, Yûnus ve Mustafa adlı oğulları ile Sitti ve Hundi Hatun adlı kızları vardı; oğullarından Hızır ve Mustafa Beyler Varna Muharebesi'nde şehit düştü. Amasya'da bir cami, medrese, imaret ve iki hamam, Tokat'ta bir hamam ve han, Gümüş'te bir cami, Havza'da bir imaret, Kavak'ta bir cami ve İskilip'te bir hamam yaptırdı. Amasya, Gümüş, Kavak ve Köprü'deki camiler ile Tokat'taki hamam günümüze ulaşmıştır. Amasya'daki külliye 1431 tarihlidir ve bir lalanın şehzadesine eşlik ederek geldiği bir şehirde ne kadar kalıcı bir iz bırakabildiğini gösterir.
Atabeyzadelerin ikinci kolu Hızır Paşa'dır. Atabeyzâde Hayreddin Hızır Paşa, II. Bayezid'in Amasya'da bulunduğu yıllarda şehzadeye lalalık yapmış, şehirde 1466 tarihli bir medrese ve bir hamam yaptırmıştır. Aynı Bayezid'in yanında Çandarlı İbrahim ve Yahya Paşa gibi deneyimli devlet adamları da lala olarak anılır; TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Bayezid maddesi bunu açıkça kaydeder. Şehzade Bayezid yedi yaşında, 1454'te Amasya'ya gelmiş ve yirmi yedi yıl kalmıştı. Bu kadar uzun bir görev süresinde lalaların da değişmiş olması beklenir; kaynaklar birkaç ismi birlikte verir. Kanuni'nin oğlu Şehzade Mustafa'nın Amasya yıllarında ise lala değişikliği doğrudan siyasi bir olaya bağlanır. Bir akademik çalışmaya göre Sadrazam Rüstem Paşa şehzadenin durumundan haberdar olmak için lalasını değiştirmiş, fakat yeni vezir Ahmed Paşa kısa sürede şehzadenin güvenini kazanıp damadı olmuş ve bu akrabalık yüzünden Rüstem Paşa'nın şüphesini çekmiştir. Lala böylece şehzadenin yanında eğitimci olduğu kadar merkezin gözü olarak da bulunuyordu.
Bayezid Paşa ve Fetret Yılları
Amasya'nın bir başka tanınmış devlet adamı, Çelebi Mehmed'in Fetret Devri boyunca yanında durduğu Bayezid Paşa'dır. Babasının adı Yahşi'dir; Amasya'da doğduğu için kaynaklarda Amasyalı olarak geçer, ancak Arnavut asıllı olması da muhtemeldir. Sarayda yetişmiş, Yıldırım Bayezid zamanında askerî görevler almış, Çelebi Mehmed'in Amasya'daki sancak beyliği sırasında şehzadenin yakın maiyeti arasında yer almıştır. Fetret Devri'nde de ona bağlı kalmıştır. Popüler anlatılarda ona sıkça lala denir; TDV'nin Bayezid Paşa maddesi ise şehzadenin yakın maiyetinde bulunduğunu söyler ve lalalık unvanını açıkça kaydetmez. Bu yüzden onun için "lala" demek yerine, şehzadenin güvenilen yakın adamı demek daha doğrudur.
Çelebi Mehmed 1413'te ülkede birliği sağlayınca Bayezid Paşa vezir-i azamlığa ve Rumeli beylerbeyiliğine getirildi. Aynı yıl Mûsâ Çelebi'nin öldürülmesinde rol oynadı. Ertesi yıl Karamanoğlu Mehmed Bey'e kendisi için ağır şartlar taşıyan bir muahede imzalattı. Şeyh Bedreddin olayında 1420'de önce Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal etrafında toplanan âsileri yendi, ardından Deliorman'a yerleşen Şeyh Bedreddin üzerine yürüdü. Çelebi Mehmed öldüğünde bunu vasiyeti uyarınca oğlu Şehzade Murad gelene kadar kırk gün gizledi; çünkü Bizans'ın elinde rehin tutulan kardeş Mustafa'nın anlaşma gereği padişahın ölümünden sonra serbest bırakılması gerekiyordu. 1421'de II. Murad tahta geçince Bayezid Paşa mevkiini korudu, ama serbest kalan ve meşru hükümdara karşı çıkan Düzmece Mustafa üzerine gönderildi. Edirne yakınlarındaki Sazlıdere'de askerlerinin çoğu karşı tarafa geçince teslim oldu ve ertesi gün öldürüldü; mezarı Sazlıdere'dedir. TDV maddesi onu Osmanlı vezir-i azamlarının en büyüklerinden biri sayar ve Çandarlı İbrahim ile Hacı İvaz Paşa gibi Türk asıllı vezirlerin kıskançlığının onun Rumeli'ye bu işle gönderilmesinde rol oynamış olabileceğini ekler.
Bayezid Paşa Amasya'da Yeşilırmak kıyısında bir cami, imaret ve medrese yaptırdı. Caminin kapısı üstündeki kitabeye göre yapı Nisan 1414'te tamamlanmıştır. Vakfiyesinin 11 Zilhicce 820 (19 Ocak 1418) tarihli bir nüshası ile 1418 ve 1420 tarihli ekleri vardır ve bu metinlerde yalnızca Celâleddin unvanı geçer. Cami, erken Osmanlı mimarisinde yaygın olan tabhâneli yani zâviyeli camilerin en güzel örneklerinden biri kabul edilir. Evliya Çelebi 1646 dolaylarında burayı "bağ-ı İrem misali" diye tarif eder. Kuşköprüsü yakınındaki bir kaya yüzeyine vakfiyenin özeti sekiz satır hâlinde kazınmıştır. Bu yapı, Fetret Devri'nin kaynaşma günlerinde şehzadenin çevresinde yetişen bir devlet adamının, şehrine bıraktığı somut bir vakıf eserdir.
Lalalığın Dönüşümü
Şehzadelerin sancağa çıkması on altıncı yüzyılın sonunda fiilen son bulunca lalalık da biçim değiştirdi. III. Mehmed'den sonra şehzadeler sancağa gönderilmediği için lalaların idari yönü tümüyle ortadan kalktı. Şehzadelerin sarayda sıkı gözetim altında tutulması lalalığa yalnızca eğitim işlevinin öne çıktığı yeni bir nitelik kazandırdı. Maiyetlerine harem ağaları arasından, has odalı denilen üç kişi tayin edilmeye başlandı ve bunların en yaşlısı ile deneyimlisi başlala unvanıyla şehzadenin eğitiminden sorumlu tutuldu. Hadım ağalar arasından seçilen bu lalalar sarayda yalnızca şehzadenin eğitimiyle ilgilendi. On yedinci yüzyılda bu görevlilerin bazılarının saray entrikalarına karıştığı ve büyük nüfuz kazandığı bilinir. IV. Mehmed'in başlalası Uzun Süleyman Ağa, Kösem Sultan'ın öldürülmesine karıştığı bilinen kişidir. II. Süleyman'ın lalası Ahmed Ağa, III. Selim'in lalası Mahmud Bey, II. Mahmud'un lalaları Anber Ağa, Recebpaşazâde Mehmed Bey ve Başlala Tayyar Efendi de kayıtlarda adı geçenlerdendir.
Sancak sisteminin yerini alan düzenin ayrıntıları şöyledir. III. Mehmed tahta çıkınca hiçbir şehzadeyi sancağa göndermedi; I. Ahmed 1617'de kardeşi I. Mustafa'yı öldürmeyip hayatta bırakınca hanedanın en yaşlı ve akıl yönünden sağlam üyesinin tahta geçmesi kuralı yerleşti. Padişah olamayan şehzadeler Harem'e bitişik, şimşir ağaçlarıyla çevrili bir bölümde, kafes denilen gözetim altında yaşadı. Bu düzenin yönetim deneyiminden yoksun hükümdarlar yetiştirdiği sık dile getirilir; bir çalışma I. Ahmed'in 13, II. Osman'ın 11, I. Mustafa'nın 9, IV. Murad'ın 11 ve IV. Mehmed'in 7 yaşında tahta çıktığını sayar ve III. Osman'ın elli bir yıl kafeste kaldıktan sonra tahta çıktığını belirtir. Aynı çalışma ise on yedinci yüzyıldaki bozulmayı yalnızca bu düzene bağlamanın tarihî gerçeğe aykırı olacağını, nedenlerin çok yönlü olduğunu da ekler.
On dokuzuncu yüzyılda şehzade eğitimi yeniden düzenlendi. II. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı'nda açılan Şehzadegân Mektebi hanedan çocuklarının yanında zadegân ve devlet ricalinin çocuklarına da açıktı. Her şehzadenin aldığı dersler ve gösterdiği ilerleme ayrı ayrı padişaha arz edilir, karneler tutulurdu; bir şehzadenin karnesinde Arapça sarf ve nahiv, usul-i inşa, hesap, hendese, tarih-i İslam, coğrafya ve Fransızca gibi dersler görülür. 1913'te çıkarılan nizamname şehzadelerin ilk, idadi ve yüksek tahsilini düzenledi, Türkçe, Arapça ve bir yabancı dilin kusursuz öğretilmesini, ardından Harbiye ve Bahriye'de eğitim görülmesini öngördü. Bu programı uygulamaya devletin ve hanedanın ömrü yetmedi. Lala sözcüğü bu arada halk arasında eğitici ve bakıcı anlamıyla yaşamayı sürdürdü.
Amasya İçin Anlamı
Amasya'daki lalalık kaydı, kurumun bütün yönlerini tek şehir üzerinde görmeyi sağlar. Yerli bir ailenin, Atabeyzadelerin lalalığı önce neredeyse miras gibi elinde tuttuğu, ardından kul asıllı devlet görevlilerinin bu işe getirildiği görülür. Yörgüç Paşa ve Hızır Paşa gibi isimlerin şehre bıraktığı külliyeler, medreseler ve hamamlar lalanın yalnızca bir eğitmen olmadığını, görev yaptığı şehrin imarında da pay sahibi olduğunu gösterir. Bayezid Paşa örneğinde ise bir şehzadenin çevresinde yetişen devlet adamının saltanat mücadelesinde ne kadar belirleyici olabildiği izlenir. Hocalar ise lalalara göre daha sessiz kalır; Şeyh Hamdullah ile Bayezid'in, Sürûrî ile Mustafa'nın ilişkisi gibi birkaç kayıt dışında adları çok az bilinir. Şehzade sancakları kapandığında lalalık kurumunun idari yönü de sona erdi, ama sancakta yetişen devlet adamlarının ve ilim adamlarının izi Amasya'nın yapılarında ve belgelerinde bugüne ulaşmıştır.
Kronoloji
1322-1327: Atabek Nâsırüddin Ahmed'in Amasya valiliği; Atabey Medresesi'nin yaptırılması.
1413: Bayezid Paşa'nın vezir-i azamlığa ve Rumeli beylerbeyiliğine getirilmesi.
1414: Şehzade Murad'ın on iki yaşında lalası Yörgüç Paşa ile Amasya'ya gönderilmesi; Bayezid Paşa Camii'nin yapılışı (Nisan).
1421: Bayezid Paşa'nın Sazlıdere'de öldürülmesi.
1423: Yörgüç Paşa'nın Rum beylerbeyiliğine tayini.
1431: Yörgüç Paşa Külliyesi'nin yapılışı.
1442: Yörgüç Paşa'nın ölümü (Nisan-Mayıs).
1454: Şehzade Bayezid'in yedi yaşında Amasya'ya gönderilmesi.
1466: Atabeyzâde Hayreddin Hızır Paşa'nın Amasya'daki medresesi.
1499: Şehzâdegân hocasının II. Bayezid'e okutulacak kitaplara dair kaydı.
1542: Şehzade Mehmed'in 552 kişilik kapı halkı defteri.
1617: I. Ahmed'in ölümüyle I. Mustafa'nın tahta geçmesi ve ekberiyet usulü.
1913: Şehzadelerin eğitimini düzenleyen nizamname.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Gözde Birsel Varol - Selim Özcan, "Atabeyzadelerin Amasya'nın Siyasi ve Sosyal Tarihindeki Yeri ve Önemi", MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2019.
- Yağmur İlhan, "Osmanlı'da Şehzade Eğitimi", Hüma Dergisi, 2024.
Diğer kaynaklar
- Tuncer Baykara, "Lala", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, Ankara 2003, s. 70-71. islamansiklopedisi.org.tr
- Aydın Taneri, "Bayezid Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1992, s. 242-243. islamansiklopedisi.org.tr
- "Bayezid Paşa Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1992, s. 243-244. islamansiklopedisi.org.tr
- "Yörgüç Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 43, İstanbul 2013, s. 566-567.
- "Şehzade", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- "II. Bayezid", TDV İslâm Ansiklopedisi.
- İlhami Yurdakul, "Şehzade Eğitimi", Türk Maarif Ansiklopedisi, 2022. turkmaarifansiklopedisi.org.tr
- Uğur Kurtaran, "Osmanlı'da Şehzadelik Kurumu: Şehzadeler Nasıl Yetişirdi?", TARSAM, 2017.
- "Şehzade Mustafa'nın Öldürülmesi", Bilimname XVIII, 2010/1, s. 205-227.
Çevrimiçi kaynaklar









