Osmanlı ilim tarihinde bazı adlar, taşıdıkları lakap yüzünden halk hafızasında kendi asıl adlarından daha uzun yaşamıştır. Ali Cemâlî Efendi de bunlardan biridir. Evinin penceresinden sarkıttığı bir zenbille, yani örme bir sepetle soruları alıp cevapları yine aynı sepetle geri gönderdiği için halk ona "Zenbilli müftü" ya da "Zenbilli Ali Efendi" dedi. Bu küçük ayrıntı, uzun bir ömrün ve yirmi yılı aşan bir fetva makamı tecrübesinin halk gözündeki özeti oldu. II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman dönemlerinde İstanbul müftülüğünü yürüten Zenbilli Ali Efendi, bu makamın şeyhülislâmlık adıyla resmî bir kuruma dönüşmesinde belirleyici rol oynayan isimlerin başında gelir.

Amasya'nın onun hayatındaki yeri de küçük değildir. Ailesinin bir kolu yüzyıllar boyunca şehirde yaşamış, kendisi Amasya'da müftülük yapmış ve II. Bayezid'in yaptırdığı Sultaniye Medresesi'nin ilk müderrisi olmuştur. Çocuklarından ikisi Amasya'da doğmuş, şehrin pek çok âlimi onun derslerinde yetişmiştir. Amasya tarihçisi Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, eserinde onu ısrarla "Amasyalı Zenbilli Ali Efendi" diye anar ve şehrin yetiştirdiği şeyhülislâmlar arasında sayar. Bu iddianın ne kadar doğru olduğu tartışmalıdır, ancak şehirle bağının derin olduğu açıktır.

Soyu ve Ailesi

Ali Cemâlî, Ahmed Çelebi'nin oğludur. Ailesi, Fahreddin er-Râzî'nin soyundan geldiği kabul edilen ve Osmanlıların ilk devrinde yetişmiş tefsir, lugat, edebiyat ve tıp âlimi Cemâleddin Aksarâyî'ye bağlanır. Dedesine nispetle o ve çağdaşı olan pek çok akrabası "Cemâlî" nisbesiyle anılmıştır. Tam adı kaynaklarda Mevlânâ Ali b. Ahmed b. Mehmed el-Cemâlî el-Aksarâyî şeklinde geçer, lakabı ise Alâeddin'dir. On beşinci ve on altıncı yüzyılda devlet ve ilim hayatında çok sayıda isim yetiştiren bu aile, araştırmacıların "Cemâlîler" diye andığı geniş bir ulemâ ve meşâyih çevresi oluşturur.

Ailenin en tanınmış üyelerinden biri, Halvetiyye tarikatının Cemâliyye kolunun kurucusu Cemâl-i Halvetî, yani Çelebi Halîfe'dir. Hüsâmeddin'e göre Çelebi Halîfe, Zenbilli Ali Efendi'nin amcazâdesidir. II. Bayezid'in Amasya'da şehzade olduğu yıllarda onun manevi rehberi olan ve tahta çıkışında etkili rol oynadığı kabul edilen bu Halvetî şeyhi, ailenin Amasya'daki itibarının da başlıca dayanağıydı. Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa da Cemâlî ailesine mensuptur, fakat Hüsâmeddin onun bağlandığı Cemâleddin Aksarâyî'nin Zenbilli'nin dedesinden farklı bir kişi olduğunu belirtir. Ramazan Ata, Aksaray kökenli bu ailenin hemen bütün üyelerinin yolunun Amasya'dan geçtiğine dikkat çeker. Cemâleddin Aksarâyî, Amasya'da bağımsızlığını ilan eden dostu Şadgeldi Paşa'nın daveti üzerine şehre gelmiş, yaklaşık yirmi yıl orada kalarak önemli görevlerde bulunmuştu. Aile, şehzadeler şehri olan Amasya'yı bundan sonra da kendi yurdu saydı.

Doğum Tarihi ve Yeri Üzerindeki Tartışmalar

Zenbilli Ali Efendi'nin doğum tarihi ve yeri hakkında kesin bilgi yoktur. Cavit Baysun, 1525-1526'da ileri bir yaşta vefat etmesini, öğrenim ve hizmet sürelerini göz önüne alarak onun Fâtih Sultan Mehmed'in ilk saltanat yıllarında, yani 1444-1446 arasında doğmuş olabileceğini söyler. Bu yüzden doğumu genellikle 1445 dolaylarına yerleştirilir. Doğum yeri için ise üç ayrı görüş vardır. Bazı kaynaklar onu Karamanlı diye anar, çünkü Aksaray o yıllarda Karaman topraklarına bağlıydı. Cemâlî ailesinin Aksaray'da oturduğu ve sonra bazı üyelerinin İstanbul'a göçtüğü bilindiğinden onun Aksaray'da doğduğu da ileri sürülür.

Üçüncü görüş Hüsâmeddin'e aittir. Amasya Tarihi'nde, şehrin doğusunda Gedikli Kaya eteğinde yer alan İslâm Mahallesi anlatılırken mahallenin asıl adının Eslem Mahallesi olduğu belirtilir. Ad, 1410'larda Amasya kadısı olan ve "Sarı Kadı" diye bilinen Bedreddin Mahmud Buhârî'nin kızı Eslem Hatun'dan gelir. Ünlü hattat Şeyh Hamdullah'ın halası olan Eslem Hatun, mahallede bir mescit, yanında bir mektep ve bir çeşme yaptırmış, 1444'te vakıflarını düzenlemişti. Hüsâmeddin'e göre Eslem Hatun'un eşi Cemâlî Mehmed Çelebi'dir. Bu evlilikten Kemâl Çelebi, ondan da Şeyhülislâm Cemâlîzâde Ali Çelebi doğmuş ve aile bir süre bu vakfın mütevelliliğini yürütmüştür. Yazar, Zenbilli Ali Efendi gibi bir şeyhülislâmın ve Pîrî Mehmed Paşa gibi bir sadrazamın bu mahalleden çıktığını kaydeder. Ancak TDV İslâm Ansiklopedisi'nde bu madde kaleme alınırken, Hüsâmeddin'in pek çok kişiyi Amasyalı gösterme eğilimine dikkat çekilmiş ve bu bilgiye ihtiyatla yaklaşılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu durumda en doğru ifade, Zenbilli Ali Efendi'nin Amasya'da kökleri bulunan bir aileden geldiği, ama doğum yerinin belgelerle kesinleşmediğidir.

Öğrenim Yılları

Ali Cemâlî ilk eğitimini Lârendeli Mevlânâ Hamza'dan aldı. Bu âlim, sonradan sadrazam olacak Pîrî Mehmed Paşa'nın anne tarafından dedesiydi. Bazı kaynaklar bu ilk dönemde Kudûrî'nin fıkıh muhtasarını ve Nesefî'nin manzumesini ezberlediğini yazar. Karaman ve Konya'daki hocalarının, onun kabiliyetine kendi bilgilerinin yetmeyeceğini düşünerek kendisini İstanbul'a gönderdikleri de anlatılır. İstanbul'da, Fâtih'in "zamanın Ebû Hanîfe'si" diye övdüğü Molla Hüsrev'in derslerine devam etti. Molla Hüsrev müftülüğe tayin edilince Bursa'ya giderek Sultâniye Medresesi müderrisi Hüsâmzâde Mustafa Efendi'nin (kimi kaynaklarda Mevlânâ Muslihuddin) öğrencisi oldu. Aklî ve naklî ilimleri bu hocadan tamamladı. Öğrenimi bitince Hüsâmzâde onu kendine muîd, yani yardımcı müderris yaptı ve kızıyla evlendirdi.

Fâtih Döneminde Müderrislik ve Sürgün Yılları

Fâtih Sultan Mehmed zamanında Edirne'de müderrisliğe başladı. Hangi medresede başladığı tartışmalıdır. Mecdî onun Ali Bey Medresesi'ne, Hoca Sâdeddin ise Taşlık Medresesi'ne tayin edildiğini yazar. Yoksul olduğunu öğrenen padişahın kendisine 5000 akçe ile birlikte değerli elbiseler gönderdiği de nakledilir. Bu parlak başlangıç, saray siyasetinin gölgesinde kısa sürdü. Karamânî Mehmed Paşa veziriâzam olunca, siyasî rakibi Sinan Paşa ile Ali Cemâlî arasındaki yakınlık yüzünden genç müderris önce Edirne'deki Beylerbeyi Medresesi'ne, ardından Sirâciye Medresesi'ne sürüldü ve ücreti düşürüldü. Bazı anlatılar bu tayini 1477 yılına yerleştirir.

Bu muameleye kırılan Ali Cemâlî müderrislikten istifa etti. Bir süre Edirne'de Halvetiyye şeyhi Mes'ûd-i Edirnevî'nin hizmetine girdi, sonra İstanbul'a taşındı. Burada Sinan Paşa ile birlikte dönemin pek çok aydınının bağlandığı Konyalı Şeyh İbnü'l-Vefâ Muslihuddin Mustafa'nın tekkesine devam etti, onunla sık sık görüştü ve ona intisap etti. Zeyniyye tarikatının Vefâiyye kolunun kurucusu olan bu şeyhle kurduğu bağ, ileride kendisine "Sûfî" nisbesi verilmesinin başlıca sebebi olacaktır. Fâtih'in 1481'de ölümü ve Karamânî Mehmed Paşa'nın yeniçeriler tarafından öldürülmesiyle değişen siyasi hava, onun medreseye dönüşünün yolunu açtı.

II. Bayezid'in Hizmetinde

II. Bayezid'in tahta çıkışıyla Ali Cemâlî yeniden müderrisliğe döndü. Mecdî bu dönüşü bir rüya hikâyesiyle anlatır. Rivayete göre padişah bir gece rüyasında Ali Cemâlî'yi görmüş ve onunla görüşmek istemiştir. Ali Cemâlî ise "Sultanlarla görüşmek mubahların en sevimsizidir" anlamına gelen "Selâtîn ile mülâkat ebgaz-ı mubâhâttır" sözüyle bu daveti geri çevirmiştir. Padişah buna rağmen ona Bursa'daki Hudâvendigâr, yani Kaplıca Medresesi'nin müderrisliğini vermiştir. Hoca Sâdeddin ile Atâî ise bu sırada Amasya müftülüğüne gönderildiğini yazar ve araştırmacılar bu ikinci bilgiyi daha doğru bulur. II. Bayezid'in, saltanata gelişinde büyük payı bulunan Çelebi Halîfe'nin yaşadığı Amasya'ya bu aileden bir âlimi özellikle göndererek şeyhine bağlılığını göstermek istediği düşünülür. Kimi kaynaklar onun bu yıllarda İznik'te Orhan Gazi, Bursa'da Murad Gazi medreselerinde de ders verdiğini ekler.

Amasya müftülüğünden sonra Bursa'da önce Hudâvendigâr Medresesi'ne, ardından Bursa Sultâniyesi denilen Yeşil Cami Medresesi'ne tayin edildi. Mecdî, Bursa'daki müderrisliği sırasında, kendisi istemediği halde şehrin müftülüğünün de ona verildiğini yazar. Hüsâmeddin'in tuttuğu Amasya müftüleri listesi bu yılları biraz farklı sıralar. Ona göre Amasya fetvası 1483'te, o güne kadar müftülüğü yürüten ve Kemalpaşazâde'nin de hocası olan Abdî Çelebi'den alınarak Cemâlîzâde Ali Çelebi'ye verilmiş, Abdî Çelebi de Yörgüç Paşa Medresesi'ne müderris olmuştur. Kaynakların verdiği tarihler tam örtüşmese de Ali Cemâlî'nin 1480'li yıllarda Amasya ile Bursa arasında gidip geldiği, iki şehirde de hem müderrislik hem müftülük yaptığı anlaşılmaktadır.

Amasya Müftülüğü ve Sultaniye Medresesi

Ali Cemâlî'nin Amasya ile en sağlam bağı, II. Bayezid'in şehre yaptırdığı külliye üzerinden kuruldu. Halvetiyye şeyhi Çelebi Halîfe'nin padişaha ricası üzerine inşa edilen Bayezid Külliyesi'nin medresesi 1486'da tamamlandı ve "Medrese-i Sultâniyye" adıyla anıldı. Aynı yıl Ali Cemâlî bu medresenin müderrisliğiyle yeniden Amasya'ya gitti ve Amasya müftülüğünü de üstlendi. Hüsâmeddin, medresenin müderrisliğinin Amasya müftülerine şart koşulduğunu, ilk müderrisinin de Zenbilli Ali Efendi olduğunu kaydeder. Bu şarta 1673'e kadar uyulmuş, daha sonra müftülük ile müderrislik birbirinden ayrılmıştır. Böylece Amasya müftülüğü ile Sultaniye müderrisliği arasındaki iki yüz yıla yakın gelenek, onun şahsında başlamış oldu.

Medrese, caminin batısında, ayrı bir bölüm olarak yapılmıştı. Hüsâmeddin'in tarifine göre kuzeye bakan kapısı ve dört yanı taştandı, ortasında bir şadırvan, iki yanında bahçe, üç tarafında hücreler ve kapının karşısında geniş bir dershane yer alıyordu. Medrese sonraki yüzyıllarda da şehrin en itibarlı eğitim kurumlarından biri olarak kaldı ve uzun süre İl Halk Kütüphanesi olarak kullanıldı. Ali Cemâlî'nin bu medresede yetiştirdiği öğrencilerin bir kısmı sonra İstanbul'a da onun peşinden gitti. Hüsâmeddin'e göre oğlu Rûhî Ahmed Efendi 1486'da, yani babası Amasya'da müderrisken bu şehirde doğmuş, bir diğer oğlu Cemâleddin Mehmed Çelebi de 1489'da yine Amasya'da dünyaya gelmiştir. Cemâleddin Mehmed'in annesi, amcazâdesi Çelebi Halîfe'nin kızıydı. Bu evlilik, Zenbilli ile Amasya'daki Halvetî çevresi arasındaki bağı aile düzeyinde de pekiştiriyordu.

Amasya'dan Ayrılış

Ali Cemâlî'nin Amasya'daki ikinci dönemi bir tören sırasında yaşanan bir kırgınlıkla sona erdi. O sırada Amasya sancakbeyi olan Şehzade Ahmed, 1491'de oğulları Murad ile Alâeddin'in sünnet düğününde hocası Birgivîzâde Mustafa Efendi'yi şehrin ulemâsının önüne geçirdi. Teşrifatta yapılan bu tercih, müftü olarak şehrin ilmiye çevresinin başında bulunan Ali Cemâlî'yi incitti. Görevini bırakarak İstanbul'a döndü. Hüsâmeddin'in listesine göre aynı yıl Abdî Çelebi ikinci defa Amasya müftüsü ve Sultaniye müderrisi olmuştur. Bu ayrılışta yalnızca kişisel bir gücenmenin rol oynadığını düşünmek eksik olur. Acem kökenli âlimlere yakınlık duyduğu söylenen Şehzade Ahmed'e karşı Amasya'daki Sünnî mutasavvıf ve âlimlerin takındığı tavrın da bunda etkili olduğu ileri sürülür.

Şehzade Ahmed'in Amasya'daki valiliği, Cemâlî ailesi için zor yılların başlangıcı oldu. Ramazan Ata'nın naklettiğine göre bu dönemde Şiîliğin etkisi artmış, Zenbilli Ali Efendi'nin kardeşi Muhyiddin Mehmed Çelebi 1509'da çıkan bir karışıklık sırasında Şiîlik karşıtı vaazları yüzünden öldürülmüştü. Bu olay ailenin İstanbul'a göçünü hızlandırdı. Bazı popüler anlatılar ise Amasya'dan ayrılışı, makamında gözü olanların aleyhindeki faaliyetlerine ya da gördüğü bir rüyaya bağlar. İstanbul'a dönüşü de sorunsuz olmadı. Mecdî, II. Bayezid'in Amasya'daki medresesini izinsiz terk ettiği için ona öfkelendiğini ve görevden aldığını yazar. Belki bu yüzden altı ay kadar bekleyen Ali Cemâlî, sonunda padişahın İstanbul'da açtırdığı Sultan Bayezid Medresesi'ne tayin edildi. Bu medreseyi ilmî seviyesine uygun bulmadığı için kabulde tereddüt edince Sahn-ı Semân medreselerinden birine nakledildi.

Hac Yolculuğu ve İstanbul Müftülüğü

Sahn müderrisi iken amcazâdesi Çelebi Halîfe ile birlikte hacca gitmek üzere yola çıktı. Hicaz'da çıkan karışıklıklar yüzünden bir yıl Mısır'da beklemek zorunda kaldı ve hac farizasını ertesi yıl yerine getirebildi. Mısır'da geçen bu yıl boşa gitmedi. Şehrin kütüphanelerinde çalıştığı, ilim ve sohbet meclislerine katıldığı, Arap dünyasındaki tedris usulünü Osmanlı medreseleriyle karşılaştırma imkânı bulduğu anlatılır. O Mısır'dayken İstanbul müftüsü Efdalzâde Hamîdüddin Efendi vefat etti. Müftülük kendisine verildi ve o dönünceye kadar fetva yetkisi Sahn-ı Semân müderrislerine bırakıldı. TDV İslâm Ansiklopedisi bu ölümü 1503'e, Ali Cemâlî'nin İstanbul'a gelip fetva makamına oturmasını da muhtemelen 1504 yılının ortalarına yerleştirir.

Tarihler konusunda kaynaklar birbirini tutmaz. Bazı biyografilerde tayinin 1497'de, bazılarında 1498'de yapıldığı yazılır ve görev süresi buna göre yirmi iki ile yirmi beş yıl arasında hesaplanır. Hüsâmeddin de Amasya müftüleri listesinde "Müftü Ali Çelebi"nin 1497-1498'de Hicaz'a gittiğini, yerine Abdî Çelebi'nin üçüncü defa Amasya müftüsü olduğunu yazar. Bu bilgi, onun Amasya'dan hacca gittiğini söyleyen anlatılarla uyuşur, ancak Ali Cemâlî'nin 1491'de Amasya'dan ayrıldığını belirten bilgilerle çelişir. Yaygın kabul, müftülüğün yirmi dört yıl sürdüğü yönündedir.

İstanbul'a dönen Ali Cemâlî'ye II. Bayezid, fetva makamına ek olarak 1505-1506'da İstanbul'da yaptırdığı medresenin müderrisliğini, haftada bir gün ders okutmak üzere günlük 50 akçe ile verdi. Bu medrese bugün Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi olarak kullanılan yapıdır. Padişah 1506-1507'de onu Osmanlı ülkesinin çeşitli yerlerindeki hayratının vakıflarına nâzır da tayin etti. Bu iki görevin İstanbul müftülerine verilmesi, ondan sonra bir gelenek haline geldi. Böylece Bayezid Medresesi müderrisliği ile padişahın vakıflarının nezareti, ileride şeyhülislâmlık adını alacak makamın tabii parçaları oldu.

Zenbilin Hikâyesi

"Zenbilli" lakabının kaynağı, fetva işlerini yürütme biçimidir. Fetva almak isteyenler sorularını bir kâğıda yazıp müftünün evinin penceresinden sarkıtılan zenbile koyar, Ali Cemâlî kâğıtları yukarı çekip cevaplarını yazar ve zenbili yeniden aşağı indirirdi. Bazı anlatılarda zenbilin pencereden değil balkondan sarkıtıldığı söylenir. TDV İslâm Ansiklopedisi bu usulün amacını, başvuranların işlerini kısa sürede sonuçlandırmak diye açıklar. Hırzü'l-mülûk adlı risalede de onun insanların işlerini kolaylaştırmaktan zevk aldığı, kendisine başvuranları bekletmediği belirtilir. Ramazan Ata ise bu yolla soru sahiplerinin etkisi altında kalmadan ve vaktinde cevap vermeyi amaçladığını düşünür.

Bu basit düzenek, bir müftünün kapısında sıra bekleyemeyecek ya da büyük bir âlimin huzuruna çıkmaya çekinecek olanlara da yol açıyordu. Soran ile cevaplayan arasındaki mesafeyi kısaltan sepet, aynı zamanda müftüyü tanıdık, nüfuzlu ya da ısrarcı ziyaretçilerin baskısından koruyan tarafsız bir aracıya dönüşüyordu. Halkın bu usulü benimsemesi ve lakabın yüzyıllar boyunca yaşaması, müftünün halk nezdindeki itibarının da bir göstergesidir. Uzun süre fetva makamında kaldığı halde hayatının sonuna kadar tevazuunu bırakmadığı kaynaklarda özellikle kaydedilir.

Yavuz Sultan Selim ile İlişkisi

II. Bayezid'in ardından 1512'de tahta çıkan Yavuz Sultan Selim, Zenbilli Ali Efendi'yi saltanatı boyunca müftülükte bıraktı. Hüsâmeddin, Selim'in Amasya'da doğmuş olması nedeniyle Amasyalılara karşı bir hemşehrilik duygusu taşıdığını, onun döneminde sır kâtibinden kazaskerlere, defterdardan sadrazama kadar pek çok yüksek makamın Amasyalılarca doldurulduğunu anlatır ve bu listede şeyhülislâm olarak Zenbilli Ali Efendi'yi, son sadrazam olarak da Pîrî Mehmed Paşa'yı sayar. Hukukun üstünlüğünü koruma konusunda aynı aileden gelen bu iki ismin Osmanlı tarihindeki en uyumlu ikililerden birini oluşturduğu da ileri sürülmüştür.

Kaynaklar onun ilmî meselelerde taviz vermediğini ve sert mizacıyla bilinen Yavuz'a bile karşı çıktığını anlatır. Görevlilere ancak hukuk kuralları çerçevesinde ceza verilebileceğini, padişahın emriyle öldürülemeyeceklerini, idamın mahkeme kararından sonra müftünün fetvasıyla mümkün olacağını padişaha çekinmeden söylediği ve böylece padişahın yetkisinin sınırlarını belirlediği ileri sürülür. Rivayete göre bir defasında Yavuz'a, "ahkâm-ı şer'iyyeye mugayir", yani şeriat hükümlerine aykırı bir infazda bulunursa onun tahttan indirilmesi için fetva vereceğini açıkça söylemişti. Padişah yönetimle ilgili kararlarına karışmamasını sert bir dille bildirince Zenbilli Ali Efendi izin almadan, öfkeyle huzurdan ayrıldı. Davranışının yanlışlığını sonradan anlayan Yavuz ona iltifat etti, Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerini teklif etti.

Bu olayların en ayrıntılı anlatılan biçimi, hazine görevlileriyle ilgili menkıbedir. Anlatıya göre Yavuz, Topkapı Sarayı hazinesinde görevli yüz elli kişinin sorumsuz davranışları yüzünden idamını emretmişti. Bunu duyan Zenbilli Ali Efendi, şeyhülislâmın gelmesi âdet olmadığı halde Divan-ı Hümayun'a gitti. Vezirler onu ayakta karşıladılar ve niçin geldiğini sordular. Padişahla görüşmek istediğini söyledi ve huzura kabul edildi. Fetva makamında bulunanların bir görevinin de padişahın ahiretini korumak olduğunu, idam edilecek kişilerin öldürülmesi için dinen bir sebep bulunmadığını söyleyerek affedilmelerini istedi. Padişah bunun saltanatın gereği olduğunu ve âlimlerin bu işlere karışmasının devlet idaresini karıştıracağını söyleyince, kararın padişahın ahiretiyle ilgili olduğunu, bu yüzden de kendi vazifesine girdiğini hatırlattı. Anlatıya göre Yavuz "Affettik" diyerek geri adım attı. Zenbilli Ali Efendi kalkarken bir de "mürüvvetle ilgili" ricası olduğunu söyledi ve affedilenlerin işlerinden uzaklaştırılıp sokaklarda dilenmelerinin padişahlığın şanına yakışmayacağını belirterek görevlerine iade edilmelerini istedi. Padişah bunu da kabul etti, yalnızca kusurlarından dolayı onları azarlamakla yetineceğini söyledi.

Bu tür hikâyelerin tarih değeri dikkatle tartılmalıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki madde, Zenbilli Ali Efendi ile Yavuz hakkındaki rivayetlerin, aslında yeni bir resmî kurum olarak şekillenmekte olan şeyhülislâmlık makamının önemini vurgulamaya yönelik olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirtir. Benzer biçimde onun maliye görevlileri ve tüccarların haksız yere cezalandırılmasına, gayrimüslimlerin zorla Müslümanlaştırılmasına karşı çıktığını anlatan hikâyeler de vardır. Bazı popüler anlatılarda Çaldıran ve Mısır seferlerini desteklediği, hatta Yavuz'u bunlara teşvik ettiği söylenir. Bunlar kaynaklarda ayrıntılı olarak belgelenmiş olaylar sayılamaz, ancak bir müftünün hükümdar karşısındaki duruşu hakkında dönemin ve sonraki kuşakların zihnindeki tasavvuru yansıtır.

Yavuz devrinin Amasyalı âlimleriyle bağı da kaynaklarda izlenebilir. Hüsâmeddin'e göre Çaldıran dönüşünde Çoban Köprüsü'nde padişahın gazabına uğrayıp görevden alınan Rumeli kazaskeri Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi 1516'da Berat gecesi vefat ettiğinde cenaze namazını Zenbilli Ali Efendi kıldırmış, Müeyyedzâde de Eyüp Sultan Türbesi yakınına defnedilmişti. Ünlü hattat Şeyh Hamdullah 1520'de öldüğünde de cenaze namazı Ayasofya Camii'nde Zenbilli Ali Efendi tarafından kıldırıldı. Hüsâmeddin, onun Emîr Buhârî Tekkesi şeyhi Amasyalı Hekim Çelebi'nin sohbetlerine Kemalpaşazâde ile birlikte devam ettiğini de yazar.

Kanûnî Dönemi, Rodos ve Son Yılları

Kanûnî Sultan Süleyman 1520'de tahta çıktığında Zenbilli Ali Efendi yine görevinde kaldı ve ölümüne kadar bu makamda bulundu. Kanûnî'nin ilk büyük seferlerinden biri olan 1522'deki Rodos kuşatmasına katıldı. Ada fethedildikten sonra camiye çevrilen Saint Jean Katedrali'nde ilk cuma namazını o kıldırdı. Bazı menkıbevi anlatılar, onun padişahı Rodos seferine ikna ettiğini, hatta fetihten sonra adada kalıp yıllarca imamlık yaptığını, medreseler ve imaretler kurduğunu söyler. Bu son bilgi, onun 1523'te ağır hastalandığını ve İstanbul'da öldüğünü bildiren belgelerle bağdaşmaz.

Kanûnî ile ilgili en çok bilinen hikâye, karıncalarla ilgili manzum fetvadır. Rivayete göre saray bahçesindeki meyve ağaçlarını karıncalar sarınca padişah, karıncaları öldürmenin günah olup olmadığını müftüye bir beyitle sordu:
Dırahta ger ziyan etse karınca
Günâhı var mıdır anı kırınca

Zenbilli Ali Efendi sorunun altına şu beyti yazarak cevap verdi:
Yarın Hakk'ın dîvânına varınca
Süleyman'dan hakkın alır karınca

Beyitlerin farklı rivayetleri vardır. Bazı kaynaklarda soru "Dırahtı sarmış olsa eğer karınca / Zarar var mı karıncayı kırınca" şeklinde, cevap ise "Yarın divanına Hakk'ın varınca" diye başlayarak aktarılır. Hikâye, gücün sınırını zayıfın hakkıyla çizen bir müftü tasavvurunu en kısa yoldan anlatan bir örnek olarak halk arasında yaşamaya devam etmiştir.

1523'te iş göremeyecek kadar hastalanınca Kanûnî kendisinden bir naip tayin etmesini istedi. O da Şeyh Bahâeddinzâde Muhyiddin Mehmed Efendi'yi naip olarak belirledi. Bu düzen ölümüne kadar sürdü ve müftülüğü böylece yirmi dört yıla ulaştı. Vefatının Şaban 932'den, yani Mayıs-Haziran 1526'dan biraz önce olduğu tahmin edilir. Taşköprizâde, babasıyla birlikte ölüm döşeğindeki Zenbilli'yi ziyaret ettiklerini, ikisinin baş başa bir şeyler konuştuğunu ve babasının ağlamaya başladığını anlatır. Dışarı çıktıklarında sebebini sorduğunda babası, Zenbilli'nin kendisine Hz. Musa'nın ruhaniyetinin sabah gelip onu ahirete davet ettiğini söylediğini aktarmıştır. Mezarı, İstanbul'da Zeyrek'te yaptırdığı mescit ve mektebin hazîresindedir. Yerine Amasyalı Kemalpaşazâde Ahmed Şemseddin Efendi geçti.

İlmî Kişiliği ve Tasavvufla Bağı

Kaynaklar onu fıkıh, usul, edebiyat, lugat, nahiv, tefsir ve hadis alanlarında otorite sahibi, vakur bir âlim olarak tanıtır. İlmî gelişmeleri yakından takip ederek kendini sürekli yenilediği, kitaba çok meraklı olduğu ve çeşitli yerlerden eser getirttiği de belirtilir. Beş vakit namazı cemaatle kılmaya özen gösterdiği, zühd ve takvasıyla bilindiği anlatılır. Ramazan Ata, onun Kanûnî dönemi kanunnamelerinin düzenlenmesinde etkili olduğunu ve padişahların neredeyse sınırsız yetkilerini dinin adalet anlayışıyla sınırlandırdığını ileri sürer. Araştırmacının bu değerlendirmesi, Zenbilli'nin "nizâm-ı âlem" düşüncesinin önemli temsilcilerinden biri olduğu görüşüne dayanır.

Zenbilli Ali Efendi'nin tasavvufî yönü de güçlüdür. Bu yüzden bazı eserlerde "Sûfî" nisbesiyle anılmış, "erbâb-ı hâl, sâhib-i kerâmet" diye gösterilmiş, kendisine "Mevlânâ Sûfî Ali Cemâlî" de denmiştir. Çelebi Halîfe ve İshak Karamânî gibi Halvetiyye şeyhlerinden yakın akrabaları bulunduğu halde o, Zeyniyye şeyhi İbnü'l-Vefâ Muslihuddin Mustafa'ya intisap etmişti. Medrese ile tekke arasında bir köprü olarak görülen bu kişilik, onun döneminde ilim ile tasavvufun birbirinden kopmadan yürüdüğü bir ortamın temsilcisi olarak değerlendirilmesine yol açmıştır.

Eserleri

Zenbilli Ali Efendi'nin en önemli eseri, Hanefî fıkhına dair Muhtârât mine'l-Fetâvâdır. Fetâvâ-yı Ali Efendi adıyla da bilinen bu eserin İstanbul kütüphanelerinde, özellikle Süleymaniye Kütüphanesi'nin çeşitli koleksiyonlarında birçok nüshası bulunur. İkinci eseri, Burhâneddin el-Mergînânî'nin ünlü el-Hidâyesinin muhtasarı olan Muhtasarü'l-Hidâyedir. Ayrıca iman esasları, nefsin tuzakları ve ahlâkın arındırılması üzerine yazılmış bir Nasihat Risalesi de ona nispet edilir. Risalenin adının "Din nasihattir" hadisinden geldiği düşünülmektedir. İlmiyye Salnâmesi'nde onun bir fetvasının örneği yayımlanmıştır.

Kendisine nispet edilen Risâle fî hakkı'd-devrân ise uzun bir tartışmanın konusudur. Sûfîlerin zikir maksadıyla yaptıkları devran ve raksın haram olmadığını savunan bu Arapça risalenin biri mensur, diğeri manzum iki nüshası bulunduğu kaydedilir. Ahmet İnanır, risalenin başında ve sonunda "Müftî Ali Çelebi" ifadesinin yer aldığını, o dönemde bu adı taşıyan başka âlimlerin de bulunduğunu ve eserin hem kendisinden önceki hem sonraki fakihlerin görüşleriyle tamamen çeliştiğini göstererek, risalenin Zenbilli'ye ait olmamasının güçlü bir ihtimal olduğu sonucuna varır. Aynı risale Kınalızâde Ali Çelebi'ye ve Alâeddin Ali Çelebi b. Salih Filibevî'ye de nispet edilmiştir. On altıncı yüzyılın sonlarında Şeyhülislâm Çivizâde Mehmed Efendi de bu risalenin Zenbilli'ye ait olmadığını, isnadın sûfîler tarafından bilerek yapıldığını yazmıştır. Başlangıçta ona nispet edilen Âdâbü'l-evsiyâ adlı otuz beş fasıllık fıkıh eserinin ise oğlu Fudayl Çelebi tarafından kaleme alındığı tespit edilmiştir.

Hayratı

Zenbilli Ali Efendi hayırseverliğiyle de tanınmış, İstanbul'un değişik semtlerinde cami, mescit ve mektep yaptırmıştır. Galata'da Tersane Caddesi üzerindeki Alaca Mescid, 1957'de Azapkapı Caddesi açılırken yıktırıldı. Küçük Mustafa Paşa semtindeki Müftü Ali, yani Zenbilli Ali Efendi Camii önce mescit olarak yapılmış, 1525-1526'da camiye çevrilmiştir. Tek kubbeli, kare planlı Ali Cemâlî Efendi Mektebi 1523-1525 arasında Zeyrek Yokuşu'nda inşa edildi ve Zenbilli'nin mezarı da bu mektebin giriş cephesinin önündedir. Müftü Ali Camii yakınında, Fatih Kadı Çeşmesi semtinde bulunan Müftü Hamamı ise 1960'ta ortadan kaldırıldı. Hamamın geliri, sözü edilen cami, mescit ve mektebe vakfedilmişti.

Çocukları ve Öğrencileri

Zenbilli Ali Efendi'nin oğulları da ilmiye mesleğinde iz bıraktı. Muhyiddin Mehmed Şah Efendi (Molla Çelebi) bir Târîh-i Âl-i Osmân yazdı. Rûhî Çelebi de başka bir Tevârîh-i Âl-i Osmânın müellifidir. Hüsâmeddin'e göre Amasya'da doğan Rûhî Ahmed Efendi babasından ve Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'den okumuş, İstanbul ve Edirne medreselerinde müderrislik yaparak Sahn-ı Semân'a kadar yükselmiş, 1521'de genç yaşta ölmüştür. Fudayl Çelebi çeşitli manzum ve mensur eserleri olan bir âlimdir. Cemâleddin Mehmed (Cemal Çelebi) kadılık ve valiliklerde bulundu. Hüsâmeddin onun 1537'de Amasya kadılığına tayin edildiğini yazar. Kızı Sitti Şah Hatun İstanbul'da mescit ve medrese yaptırdı. Hüsâmeddin, Sittî Hatun'un Şeyh Hamdullah'ın oğlu Mustafa Dede ile evli olduğunu ve Vefa'da bir mektep ve mescit yaptırdığını kaydeder.

Amasya'dan yetişen pek çok âlim de onun derslerinde bulundu. Hüsâmeddin'in naklettiğine göre Kara Sâlih Efendi, Amasya'da müftülük ve Sultaniye müderrisliği yaptığı sırada ona hizmet edip derslerine devam etmiş, birlikte İstanbul'a gitmiş ve yıllarca hocasının fetva kâtipliğini ve müsvedde yazıcılığını yürütmüştür. Amasyalı Nakîzî Bayezid Efendi İstanbul'da onun derslerinden yetişip Sahn müderrisliğine kadar yükselmiş, hocasının 1526'daki vefatı üzerine Sahn'dan alınarak Amasya'daki Hüseyin Ağa Medresesi'ne gönderilmiştir. Muhaşşî Sinâneddin Yusuf Efendi ondan fıkıh okuyup muîdi olmuştur. Yeğeni Ahmed Şemseddin Çelebi de Amasya'da Koca Emîr İbrâhim Efendi'den, İstanbul'da amcası Zenbilli'den okuyarak Tokat, Sivas ve Erzurum gibi şehirlerde kadılık yapmıştır. Bu isimler, Zenbilli'nin İstanbul'daki fetva makamı ile Amasya'nın ilim çevresi arasında bir köprü işlevi gördüğünü gösterir.

Şeyhülislâmlık Makamındaki Yeri

Zenbilli Ali Efendi, Osmanlı şeyhülislâmları listelerinde Molla Fenârî ile başlayan sırada sekizinci isim olarak yer alır. Ondan önce İstanbul müftülüğü daha çok ilmî bir itibar makamıydı. Onun uzun görev süresi boyunca bu makam, Bayezid Medresesi müderrisliği ve padişah vakıflarının nezareti gibi kalıcı görevlerle donandı, hükümdar karşısındaki ağırlığı da belirgin biçimde arttı. TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul müftülüğünün dinî denetimi sağlayacak biçimde veziriâzamlık gibi bir şekle bürünmesinin ilk önemli adımlarının onun görevi sırasında atıldığını belirtir. Ramazan Ata da şeyhülislâmlık makamına gerçek değerini onun kazandırdığını düşünür. Halk hafızasında ise bu kurumsal dönüşümden çok, pencereden sarkan sepet ve hükümdarın öfkesine rağmen söylenen söz kalmıştır.

Kronoloji

1444-1446: Cavit Baysun'un tahminine göre doğumu; doğum yeri Aksaray, Karaman ya da Amasya olarak gösterilir.

1477: Bazı anlatılara göre Edirne'de Beylerbeyi Medresesi'ne, ardından Sirâciye Medresesi'ne nakli.

1481: Fâtih'in ölümü; II. Bayezid döneminde yeniden müderrisliğe dönüşü.

1483: Hüsâmeddin'e göre Amasya fetvasının Cemâlîzâde Ali Çelebi'ye verilmesi.

1486: Amasya'daki Bayezid (Sultaniye) Medresesi'nin tamamlanması; ilk müderrisi ve Amasya müftüsü olması.

1491: Şehzade Ahmed'in oğullarının sünnet düğünündeki olay üzerine Amasya'dan ayrılıp İstanbul'a dönmesi.

1503: Efdalzâde Hamîdüddin Efendi'nin vefatı ve İstanbul müftülüğünün Mısır'da bulunan Ali Cemâlî'ye verilmesi (bazı kaynaklarda 1497 veya 1498).

1504: İstanbul'a gelerek fetva makamına oturması.

1505-1506: İstanbul'daki Bayezid Medresesi müderrisliğine tayini.

1506-1507: II. Bayezid'in vakıflarına nâzır tayin edilmesi.

1509: Ramazan Ata'ya göre kardeşi Muhyiddin Mehmed Çelebi'nin bir karışıklık sırasında öldürülmesi.

1512: Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışı; müftülükte bırakılması.

1516: Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin cenaze namazını kıldırması.

1520: Kanûnî'nin tahta çıkışı; Şeyh Hamdullah'ın cenaze namazını Ayasofya'da kıldırması.

1522: Rodos'un fethine katılması ve Saint Jean Katedrali'nde ilk cuma namazını kıldırması.

1523: Ağır hastalanması üzerine Bahâeddinzâde Muhyiddin Mehmed Efendi'nin naip tayin edilmesi.

1523-1525: Zeyrek Yokuşu'ndaki mektebin inşası.

1526: Mayıs-Haziran'dan biraz önce İstanbul'da vefatı; Zeyrek'te defni; yerine Kemalpaşazâde'nin geçmesi.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. I, III, VII, İstanbul 1927 ve sonrası.

Akademik çalışmalar

  • Ramazan Ata, "Osmanlı Devletinde Cemalîler Okulu: Cemal Halvetî ve Zenbilli Ali Cemalî Efendi", Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 20:1 (2015), s. 75-98.
  • Resul Kesenceli, "Mutasavvıf Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemalî Efendi", Somuncu Baba Dergisi, sy. 196. somuncubaba.net

Diğer kaynaklar

  • Yusuf Küçükdağ, "Zenbilli Ali Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 44, İstanbul 2013, s. 247-249. islamansiklopedisi.org.tr
  • Yusuf Küçükdağ, II. Bâyezid, Yavuz ve Kanûnî Devirlerinde Cemâlî Ailesi, İstanbul 1995.
  • Mecdî Mehmed Efendi, Şakâik-i Nu'mâniyye Tercümesi (Hadâiku'ş-Şakâik), nşr. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989.
  • Hoca Sâdeddin Efendi, Tâcü't-Tevârîh, c. II.
  • Ahmet İnanır, "Osmanlı'da Semâ, Raks ve Devrân Tartışmaları Bağlamında Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi'ye İsnat Edilen Risale fi Hakkı'd-Devrân ve'r-Raks'ın Aidiyet Sorunu", Usûl, 14 (2010/2), s. 155-178.
  • "Üç Padişah Döneminin Şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi", İstanbul Tarih ve Kültür Derneği, 2016. istanbultarih.com
  • "Beyazıt II Camii ve Külliyesi" ve "Hamdullah Efendi, Şeyh", TDV İslâm Ansiklopedisi.
  • "Zenbilli Ali Cemali Efendi", Wikipedia (İngilizce). en.wikipedia.org

Çevrimiçi kaynaklar