Amasya'da Bir Aile

Tâcî Bey, Amasya'da yetişmiş şair, münşî ve hattat bir devlet adamıdır. Adı bugün daha çok oğulları sayesinde bilinir. Câfer Çelebi, II. Bayezid ve I. Selim dönemlerinde nişancı ve kazasker olarak Osmanlı divan kâtipliğinin en tanınmış simalarından biri oldu; kardeşi Sâdî Çelebi ise Arapça şiiri ve inşasıyla ün yaptı. İkisinin babası olan Tâcî Bey'in kendi hayatı ise tezkire kayıtlarına, birkaç nazire mecmuasına, oğullarının biyografilerine ve Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın arşiv kayıtlarından derlediği notlara dağılmış satırlardan okunabilmektedir. Bu kaynaklar birçok noktada birbirini tamamlar, birkaç önemli noktada ise açıkça ayrılır. Onu anlatırken ortak söylenenle tartışmalı olanı yan yana tutmak bu yüzden kaçınılmazdır.

Tâcî Bey Amasyalıdır. Modern sözlük maddeleri onu, Amasya havalisinde "Tâcbeyler" adıyla tanınan, birçok âlim ve şair yetiştirmiş bir ailenin ferdi olarak kaydeder. Âşık Çelebi "Tâcî beyliler"i Rûm'da şeref ve câh ile tanınan bir hanedan olarak anar. Bu tarifin, Hüseyin Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nde ele aldığı, Amasya'da Hacı Bey-zâde adıyla bilinen yerli ve önemli aileye uyduğu belirtilir. Hüsâmeddin ailenin kökünü, 800'ler (XIV. yüzyılın sonu) ricalinden Şeyh Alâeddîn Ali Şirvânî'ye bağlar. Amasya hükümdarı Şâdgeldi'nin müşaviri olan bu şeyh, bugünkü Vezirköprü'nün çekirdeği olan Köprü köyüne yerleştirilmiş, torunları da orada sivrilmişti. Şirvânî soyundan "Gâzi Beyzâde" ve "Tâcî Beyzâde" adlarıyla iki kol çıkmış; birincisi Köprü'de, ikincisi Amasya'da ve İstanbul'da tanınmıştır. Tâcî Beyzâde kolundan sonradan "Tezkirecizâde" adıyla bir şube daha ayrılmış, bu soydan Tâceddîn Paşa, Mahmûd Paşa, kazasker Câfer Çelebi ve reisülküttâb Mehmed Bey gibi adlar çıkmıştır.

Aynı kişi kaynaklarda farklı biçimlerde geçer: Tâcî Bey, Mîr Tâcî, Tâc Bey; Hüsâmeddin'e göre Amasya ve Köprü'de ise Tâceddîn Paşa diye bilinir. Oğulları da "Tâcîzâde", "Tâcî Bey-zâde", "Tâc Bey-zâde", "Tâc Beyoğlu" ya da "Tâc-oğlu" lakaplarıyla anılmıştır. Bu adların çokluğu, kaynakların aynı aileyi farklı kulaklardan işittiğini ve yazıya geçirdiğini gösterir. Hüsâmeddin, "Tâcî Bey" adının İstanbul'da, "Tâceddîn Paşa" adının ise Amasya ve Köprü'de yaygınlaştığını söyler; kendisine göre ad, paşalık öncesindeki beylik yıllarında İstanbul'a gidip gelirken yerleşmiştir. Müstakimzâde'nin Tuhfe-i Hattâtîn'inde geçen, "Tâcî" adının Bağdat'ta Câfer-i Bermekî'nin yaptırdığı Tâc sarayına nispetle verildiği yolundaki açıklamayı ise Hüsâmeddin yakıştırma sayar; Tâc köşkünün yapılışından ve Moğol yıkımından sonra öyle bir sarayın kalmadığından söz ederek bu yorumu reddeder.

Soyuna dair en ayrıntılı bilgi Hüsâmeddin'in eserlerindedir. Nişancılar Durağı'na göre Tâcî Bey, "Kefe Beğlerbeğisi Hacı Beğzâde Tâceddin İbrâhim Paşa"dır ve şeceresi Safiyyüddin Mustafa Çelebi, Gâzî Mehmed Beğ ve Şeyh Alâeddin Ali'ye uzanır. Amasya Tarihi'nin sekizinci cildindeki maddede aynı şecere tekrarlanır: babası Amasya'nın büyük âlimlerinden Mevlânâ Safiyyüddîn Mustafa Çelebi, yani Safî Çelebi; dedesi "Hacı Bey" diye tanınan Gâzi Mehmed Bey'dir. Hüsâmeddin bu dedenin Taşanzâdeleri Köprü'den çıkarmada ve Koca Kayası'nı Haydar Bey'in elinden almada büyük yardımları olmuş bir bey olduğunu, ailenin aslen Köprülü olduğunu, Tâcî Bey'in ise Amasya'da doğup büyüdüğünü yazar. Aynı esere göre amcası Kedağralı Hacı Beyzâde Halîl Bey, kardeşi ise kâtip ve hattat Hacı Beyzâde Süleyman Bey'dir. Câfer Çelebi maddesini yazan İsmail E. Erünsal, şecerede adı geçen kişilere dair başka kaynaklarda bilgi bulunmadığını, tarihî bakımdan itibar edilebilecek tek kişinin Tâcî Bey olduğunu kaydeder. Kefe beylerbeyiliği ve şecere bilgisi bu yüzden büyük ölçüde tek bir yazarın eserlerine dayanır ve ihtiyatla okunmalıdır.

Yetişmesi ve Hat Sanatı

Hüsâmeddin, Tâcî Bey'in Amasya'da çeşitli yazı türlerini (hutût-ı mütenevvia) şehrin meşhur hattatı Hayreddîn Hızır el-Mar'aşî'den öğrendiğini ve bu yolda Şeyh Hamdullah'a "şerik", yani ders arkadaşı olduğunu yazar. Müstakimzâde de Mîr Tâcî'nin güzel yazıyı Şeyh Hamdullah ile birlikte meşk ettiğini söyler. Hayreddin Mar'aşî, Amasya valisi Şehzade Alâeddin'in divan kâtipliğini yapmış, şehzadenin ölümünden sonra kendini Amasya'da talebe yetiştirmeye vermiş ve 876 (1472) yılının sonlarına doğru öldüğü tahmin edilen bir hattattır. II. Bayezid'in Amasya valiliği yıllarında şehirde Hayreddin Mar'aşî, Abdullah Amâsî ve Şeyh Hamdullah çevresinde geniş bir hat muhiti oluşmuş, Osmanlı yazı üslubunun temelleri bu çevrede atılmıştı. Tâcî Bey'in hattatlığı bu muhitin içinde düşünülmelidir. Ondan kalmış bir yazı örneği incelenen kaynaklarda anılmaz; bu yüzden hattatlığı bugün yalnızca kaynakların verdiği sıfat ve hoca silsilesiyle bilinmektedir.

Evliliği konusunda Hüsâmeddin'in eserinde iki ayrı kayıt vardır. Sekizinci ciltteki maddeye göre Tâcî Bey, Amasya ümerasından Murâd Beyzâde Câfer Bey'in kızıyla evlenmiştir. Onuncu ciltte ise Şehzade Bayezid'in Amasya'daki defterdarı İmâdzâde Sa'dullah Çelebi'nin damadı olarak anılır. Sa'dullah Çelebi'nin 875 (1470-71) tarihli bir hüccette "Mevlânâ Sa'dullâh bin Hacı Mahmûd ed-defterî" diye şahit olarak geçtiğini, 878'de ise görevden ayrıldığını ya da öldüğünü de aynı yazar kaydeder. Bu iki kayıt iki ayrı evliliği mi, yoksa bir karışıklığı mı yansıtır, kaynaklardan anlaşılamamaktadır. Câfer Çelebi'nin adının anne tarafından dedesi Câfer Bey'den gelmiş olabileceği düşünülebilir; ancak bu bir çıkarımdır ve hiçbir kaynakta böyle bir bilgi yoktur.

Şehzade Bayezid'in Amasya Divanında

Latîfî ve Âşık Çelebi'ye göre Tâcî Bey şair, münşî ve hattattı; Amasya'da Şehzade Bayezid'in defterdarı olarak hizmet etti ve Amasya seraskerliği görevinde bulundu. Osmanlı şehzadeleri sancaklara çıktıklarında yanlarında küçük bir divan teşkilatı da götürürdü. Defterdar bu teşkilatın mali işlerini, münşî ise yazışmalarını yürüten kişiydi. Tâcî Bey'in hem hesap defterlerine hem de kaleme hâkim olması, onu bu iki alanın kesiştiği bir göreve uygun kılmış olmalıdır.

Kaynaklar görevin adı konusunda birbirinden ayrışır. Mehmed Süreyyâ'nın Sicill-i Osmânî'sine dayanan kayda göre Tâcî Bey, Bayezid'in şehzadeliği sırasında Amasya'da şehremini idi ve Bayezid tahta çıktıktan sonra defterdar ve hassa emiri oldu. Âlî'nin Künhü'l-Ahbâr'ına dayanan anlatımda ise şehzadelik zamanında Amasya'da "müdir-i umur", yani hassa emini olarak anılır ve padişahın cülusundan sonra, 887 (1482) yılından sonra, bir süre defterdar ya da nişancı bulunduğu söylenir. Hüsâmeddin bu kayıtların hepsine itiraz eder. Ona göre resmî kayıtlar, Tâcî Bey'in Bayezid'e Amasya'da ne defterdar ne de müdebbir-i umur olduğunu, yalnızca divan kâtibi ve nişancısı olduğunu gösterir; şehzadenin bu yıllardaki müdebbirleri ve defterdarları başka kişilerdir. Sicill-i Osmânî'nin defterdarlar listesinde geçen "905'te Tâcî Bey" kaydını da, yani Tâcî Bey'in İstanbul'da baş defterdar olduğu bilgisini, bütün mali kayıtlara aykırı bulur ve bu tür bilgilerin "işitilene dayanan tahminler" olduğunu söyler.

Hüsâmeddin'in kayıtlara dayanarak çizdiği tablo şöyledir: Tâcî Bey 866'da (1461-62) amcası Halîl Bey'in yanında şehzadenin maiyetine intisap etti, 875'te (1470-71) divan kâtibi oldu ve aynı yıl, şehzadenin vezirinin ölümünün ardından yapılan değişikliklerde "Amasya şairlerinden Tâcî Bey" nişancılığa getirildi. Hüsâmeddin'in Bayezid'in Amasya sarayı için verdiği listede de "nişancı şuaradan Tâcî Bey" adı, şair Âfitâbî, Kerîmî ve Müeyyedzâde Abdurrahman gibi şehzadenin yakın çevresindeki adlarla birlikte geçer. Yazar, Fâtih'in gönderdiği soruşturma heyeti 882'de Amasya'ya geldiğinde Bayezid'in, Hızırpaşazâde Mahmûd Paşa, Fenârîzâde Ahmed Bey, Müeyyedzâde ve Tâcî Bey ile birlikte Lâdik'te bir sohbet meclisinde bulunduğunu anlatır. Tâcî Bey'in edebî kimliğinin şehzade sarayında görevinden ayrı düşünülemeyeceği bu ayrıntıdan da anlaşılır.

Kayıtlarda farklı unvanların böylesine dağılması kendi içinde bir ipucu da taşır. Hüsâmeddin'e göre kardeşi Süleyman Bey 898'de şehremini, 904'te defter emini ve 907'de Şehzade Ahmed'in defterdarı; kayınpederi olarak anılan Sa'dullah Çelebi ise Bayezid'in Amasya'daki defterdarıydı. Sonraki kaynaklarda Tâcî Bey'e verilen şehremini ve defterdar unvanlarının, aynı ailenin başka üyelerinin görevleriyle karışmış olabileceği düşünülebilir. Bu, kaynakların karşılaştırılmasından çıkan bir çıkarımdır ve belgeyle doğrulanmamıştır. Seraskerlik, şehremini, hassa emini, defterdar ve nişancı unvanlarının hepsinde ortak olan nokta ise Tâcî Bey'in şehzadenin maiyetinde, mali ve yazı işlerinin içinde yer almasıdır.

Âşık Çelebi'nin, Tâcî'nin oğlu Câfer Çelebi'yi anlatırken II. Bayezid'e şehzadeliğinde lalalık yapıldığını kaydettiği de bildirilir. Bu notun baba için mi oğul için mi söylendiği kaynak maddelerinde açıkça ayrıştırılmamıştır. Bu yüzden lalalık bilgisi burada belirsiz bir kayıt olarak anılmakta, kesin bilgi sayılmamaktadır.

883 Fermanı ve Bağdat'a Kaçış

Bayezid'in Amasya sarayı, Fâtih'in gözünde giderek kuşku uyandıran bir çevre hâline gelmişti. Müeyyedzâde Abdurrahman'ın biyografisine göre şehzadeyi içki ve eğlenceye alıştırdıkları yolunda Fâtih'e şikâyetler ulaşmış, padişah da Müeyyedzâde ile şehzadenin hasekisi Hızırpaşazâde Hacı Mahmud'un idamına ferman çıkarmıştı. Müeyyedzâde, ferman Amasya'ya varmadan haber alarak şehzadenin yardımıyla Memlük topraklarındaki Halep'e kaçmış (884/1479), oradan Şiraz'a gidip Celâleddin ed-Devvânî'den icazet almıştı.

Hüsâmeddin aynı olayı Tâcî Bey açısından anlatır. Ona göre soruşturma heyetinin başında bulunan vezir Hamza Beyzâde Mustafa Paşa uzun bir tahkikattan sonra Amasya'dan ayrılmış, 883'te gelen fermanla Mahmûd Paşa, Tâcî Bey ve Abdurrahman Efendi'nin idamı, diğerlerinin azli emredilmişti. Fermandan önceden haberdar olan Tâcî Bey Bağdat'a, Abdurrahman Efendi İran'a kaçtı; Mahmûd Paşa ise idam edildi. Tâcî Bey'in yerine nişancılığa Hacı Hamza Beyzâde Ahmed Bey getirildi. Kaçışın yılı kaynaklarda 882, 883 ve 884 olarak farklı verilir. Tâcî Bey'in Bağdat'a kaçtığı bilgisi incelenen başka kaynaklarda bulunamamıştır; Müeyyedzâde'nin kaçışı ise bağımsız kaynaklarla doğrulanır.

Hüsâmeddin, Tâcî Bey'in 886'da (1481) Bayezid'in tahta çıkışının ardından Amasya'ya döndüğünü, bir süre İstanbul'da kaldığını, ardından yeni Amasya valisi Şehzade Ahmed'in hizmetine girdiğini yazar. Üçüncü ciltteki yıllık kronolojiye göre 887 yılının başında "Hacı Beyzâde Tâcî Bey de Bağdat'tan gelip şehzadenin nişancısı oldu." Aynı yıl, soruşturmayı yürüten Hamza Beyzâde Mustafa Paşa İstanbul'da öldürülmüştü; Hüsâmeddin bunu, Amasya'da yıktığı ocakların cezasını görmesi diye yorumlar.

Şehzade Ahmed'in Hizmetinde

Hüsâmeddin'in anlatımında Tâcî Bey'in asıl yükselişi, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği yıllarına düşer. Önce nişancı, sonra şehzadenin defterdarı oldu; 896'da (1491) ikinci sâhib-i dîvân olarak beylerbeyi payesi aldı. Aynı yıl şehzadenin oğulları Murâd ve Alâeddin Çelebiler için büyük bir sünnet düğünü yapılmış, düğünde ulema ve ümera arasında çıkan öncelik kavgası şehzade maiyetinde bir dizi değişikliğe yol açmıştı. Saray muhafızı Kemâl Paşazâde Süleyman Bey ikinci kez Tokat sancakbeyi olarak gönderilince yerine "Nişancı Tâcî Bey demekle meşhur olan Tâceddîn Paşa" geçti. 898'de (1492-93) emîr-i dîvân oldu ve Tâceddîn Paşa unvanını aldı. Bu tarihten sonra kaynaklarda daha çok bu adla anılır.

904'te (1498-99) şehzadenin lalası ve birinci veziri Hızır Paşazâde Mehmed Paşa ölünce Tâceddîn Paşa onun yerine vekîl-i saltanat ve müdebbir-i memleket, yani şehzade divanının başı oldu. Bu yükseliş uzun sürmedi. Şehzade Ahmed'in çevresinde İran'dan gelen âlim ve ediplerin nüfuzu artıyordu. Nişancı Ahmed bin Kutbeddîn el-Câmî, Hüsâmeddin'in aktardığına göre İran edebiyatını, dilini ve ricalini şehzadenin gözünde pek yüksek tutan, kibirli ve inatçı bir adamdı. Tâceddîn Paşa da, Amasya kadısı Ebu's-Suûd Mehmed Efendi de bu nişancıyla geçinemedi. Hüsâmeddin bu çekişmeyi, Amasya fuzalasından Münîrî Mehmed Çelebi'nin Şehzade Ahmed devrine ait Mecmûa-i Târîhiyye'sine dayanarak anlatır; kendi notuna göre bu mecmuayı Amasya'da bir evde bulmuş, sonradan mecmua yanmıştır. Nişancının şikâyetleri sonuç verdi ve 905'te (1499-1500) Tâceddîn Paşa Kefe beylerbeyi olarak şehzadenin maiyetinden uzaklaştırıldı. Yerine Hakalalı Âbâdoğlu Kâsım Paşa geçti.

Ahmed Câmî'nin adı Tâceddîn Paşa'nın hayatında bir kez daha geçer: Hüsâmeddin, paşanın vakfiyesinin zeylinde "Ahmed bin Kutbeddîn el-Câmî et-Tevkî'î" imzasını gördüğünü kaydeder. Aynı divanda yan yana imza atan iki adamın sonradan birbirine düşmesi, şehzade sarayındaki rekabetin ne kadar yakın bir çevrede yaşandığını gösterir.

Oğlu Câfer Çelebi'nin Şaban 856'da (Ağustos 1452) Amasya'da doğduğu, yine Amasya'da babasının yanında yetiştiği ve ilk derslerini şehrin âlimlerinden aldığı bilinmektedir. Hüsâmeddin onun doğum yerini Amasya'nın Dârü's-Selâm Mahallesi, doğum tarihini ise Ramazan 860 olarak verir. Her iki durumda da Tâcî Bey'in evi, oğullarının ilk eğitimini aldığı, ilim ve yazı kültürüyle iç içe bir evdi. Baba Amasya'daki şehzade divanında görev yaparken oğullarını da aynı şehirde, medrese ve divan çevresinin içinde büyüttü.

Köprü'deki Külliye ve Vakıfları

Tâceddîn Paşa adı bugün en somut biçimde Samsun'un Vezirköprü ilçesinde, eski adıyla Köprü'de yaşar. İlçe merkezindeki Çanaklı Mahallesi'nde "Taceddin Paşa" ve "Kurşunlu" adlarıyla anılan caminin inşa kitabesi yoktur. Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivindeki 27 Şaban 900 (23 Mayıs 1495) tarihli, üç sayfalık Arapça vakfiyeye göre yapıyı "Hacı Beyzâde Mevlânâ Safiyyüddin oğlu İbrâhim Paşa" yaptırmıştır; vakfiyenin derkenarında vâkıfın adı "Tâcüddin" diye geçer. Vakfiyede yapı "imaret" olarak kaydedilir ve "gayet muntazam ve muhteşem surette" inşa edilmiş üç bölümden oluştuğu belirtilir: her birinin önünde sofa bulunan iki odalı tabhaneler, cami ve mutfak, ekmekhane, kiler, ambar, ahır ve abdesthane gibi müştemilat. Vakfiye ayrıca personelin nitelikleri, görev ve ücretleri, imarete vakfedilen köy, mezra, tarla, han, hamam, bedesten, boyahane ve dükkânlar, mütevelli tayini ve vakfın şartına aykırı davrananlara karşı yaptırımlarla ilgili düzenlemeler içerir.

Hüsâmeddin vakfiyenin Arapça unvan kısmını eserine aynen alır ve buna dayanarak Köprü'deki cami ile hamamın banisinin, 900 yılında Amasya valisi Şehzade Sultan Ahmed'in veziri ve sâhib-i dîvânı Tâceddîn Paşa olduğunu yazar. Ona göre paşa, 900 Şabanında Köprü'de yaptırdığı cami, imarethane ve hamamlar tamamlanınca Köprü, Merzifon, Osmancık, Çorum, Tokat, Bafra ve Amasya'daki bütün mülklerini bu hayratın giderlerine vakfetmiş, İstanbul'daki Binbirdirek de bu mülkler arasında yer almıştır. Aynı yazar, Köprü köyünde Şeyh Alâeddîn Şirvânî'nin bir mescit, oğlu Lalacık Gâzi Bey'in bir tekke yaptırdığını, 900'de bu Gâzi Bey'in torunu Tâceddîn Paşa'nın da cami, mektep, imaret ve hamamın yanı sıra Şeyh İbrâhim Baba için bir tekke inşa ettiğini anlatır. Arşivde Taceddin Paşa'nın Köprü'deki yapısıyla Merzifon'daki cami ve imaretine ait tarihsiz vakıf muhasebe defterleri bulunması, vakfın iki kasabaya yayıldığını gösterir.

Hüsâmeddin'e göre Tâceddîn Paşa, İstavlaz Çayı kıyısında Şehzade Ahmed için bir saray da yaptırmış, şehzadenin bahar aylarında Köprü'ye gelmesini kolaylaştırmıştır. Şehzade de bu sarayın yakınında bir çeşme yaptırmış, "Sultan Pınarı" denen bu çeşme sonradan bir mahalleye ad olmuştur. İmaret yoksulları, şehzadenin gelişleri ise ümerayı Köprü'ye çekmiş, köy bu tarihten sonra bir kasaba hâlini almıştır. Kazanın güneyini kaplayan Yumrutaş nahiyesine de Tâceddîn Paşa'nın çiftliği orada bulunduğu için "Paşa Nahiyesi" denmiştir. Köprü'deki vakfın işlerini, Kedağralı Paşa Yiğit Bey'in oğlu Hâce Resûl Çelebi yürütüyordu; paşanın kethüdası ve Köprü'deki vekili olan Resûl Çelebi 900 tarihli vakfiyede geçici mütevelli olarak anılır ve 910'dan sonra ölmüştür.

Vakfiyedeki İbrâhim Paşa'nın Tâcî Bey ile aynı kişi olup olmadığı ise tartışmalıdır. Samsun'un Türk dönemi mimarisi üzerine doktora tezini hazırlayan M. Sami Bayraktar, bu İbrâhim Paşa'nın tarihî kaynaklarda geçmediğini, Kâmûsü'l-a'lâm'daki başka bir İbrâhim ile aynı kişi olabileceğinin ileri sürüldüğünü belirtir. Bu ikinci aday, Amasya çevresine yerleşmiş bir şeyhin oğlu olan, Şehzade Korkut'un hocalığını yapmış, Merzifon, Karahisar ve Amasya'da müderrislik ve Amasya kadılığından sonra 935'te doksan yaşını aşmış olarak ölmüş "Mevlâyı Seyyid" İbrâhim'dir. Bayraktar, E. H. Ayverdi'nin Vezirköprü'de büyük bir cami yaptırdığını bildirdiği "Nişancı Tacüddin Paşa ile Taci Çelebi"nin aynı kişi olduğuna işaret ettiğini de aktarır, fakat kaynaklarda böyle bir isme rastlamadığını söyler. Sicill-i Osmânî'deki "Taczâde" ailesinin, yani Câfer ve Sâdî Çelebi'nin babası Tâc Bey'in ailesinin bu kişiyle ilgili olabileceğini düşünür, ancak adların tam uyuşmadığını not eder.

Hüsâmeddin'in kendisi de başlangıçta tereddüt etmiştir. Murad Molla Kütüphanesi'nde okuduğu Tuhfe-i Hattâtîn'deki kayda dayanarak Tâceddîn Paşa ile Tâcî Bey'i önce iki ayrı kişi saymış, sonradan resmî kayıtlardan ikisinin bir ve aynı kişi olduğunu anladığını yazmıştır. Bu kanaati destekleyen en önemli kaydı da Câfer Çelebi'yle ilgili olarak verir: Tâceddîn Paşa'nın 905 başında azlinden sonra büyük oğlu, İstanbul'da Mahmud Paşa müderrisi Câfer Çelebi nişancı olmuş, 906 Rebîülevvelinde babasının vakfına mütevelli olmuş ve vakfın idaresi için küçük kardeşi İsmâil Bey'e vekâlet vermiştir. Sâdî Çelebi'nin ölümünden sonra da vakfa İsmâil Bey ve evladı mütevelli olmuştur. Bu kayıt doğruysa Köprü'deki külliye, Tâcîzâde ailesinin vakfıdır. Ancak bu bilgi, vakfiyenin Tâcî Bey'in tezkirelerdeki ölüm tarihinden on yıl sonra düzenlenmiş olmasıyla çelişir; bu çelişki aşağıda ayrıca ele alınmıştır.

Caminin bugünkü hâli birkaç onarımın ürünüdür. Ortası ve mihrap önü kubbelerle örtülü, iki yanında kubbeli birer tabhane bulunan, önünde beş gözlü son cemaat yeri ve sekizgen şadırvanı olan yan mekânlı bir yapıdır. 1943 depreminde mihrap önü kubbesi, son cemaat yeri ve minare tamamen yıkıldı (bir araştırmada bu tarih 1939 olarak verilir). 1955'te mahalle sakinleri bazı tehlikeli kısımları da yıkarak yapıyı özgün duvarlar üzerinde moloz taşla, ahşap tavanlı ve kiremit çatılı olarak yeniledi; tabhane odaları, minare kaidesi, son cemaat yerinin sütunları ve başlıkları ile ahşap kapı kanatları bu onarımdan özgün hâlleriyle çıktı. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 1989'da başlattığı, uzun yıllar duraklayan ve 2000 dolayında tamamlanan onarımda kubbeler betonarme olarak yeniden yapıldı. Vakıflar Samsun Bölge Müdürlüğü 1 Şubat 2023'te yeni bir restorasyona başlamış, Kasım 2025'te işin yarısından biraz fazlası tamamlanmıştı. Vakfiyeye göre imarete bağlanan hamam ise caminin 50 metre kadar ötesinde, bir evin bodrum katında kalmıştır; 2000'lerin başında yapılan incelemede kubbelerinin otuz kırk yıl önce kaldırılıp üzerine bir ev yapıldığı tespit edilmiştir. Hüsâmeddin'e göre 1143'te (1730-31) bostancıbaşı Köprülü el-Hâc Süleyman Ağa cami avlusuna bir medrese eklemiş, Tâceddîn Paşa Camii'nin kürsü şeyhliği ve müderrisliği sonraki yüzyıllarda da Köprü'nün ilmî hayatında yerini korumuştur.

Şiiri ve Kalemi

Tâcî Bey'in şairliği üzerine kaynaklarda bir değerlendirme yoktur. Tezkirelerde nakledilen birkaç beyit ile Ömer b. Mezîd'in Mecmûatü'n-nezâir'indeki bir gazel dışında günümüze manzum eseri ulaşmamıştır. Nazire mecmualarına girmiş şiirlerinin yeri ise bellidir: Eğridirli Hacı Kemâl'in Câmi'u'n-Nezâ'ir'inde üç, Edirneli Nazmî'nin Mecma'u'n-Nezâ'ir'inde bir şiiri bulunur. Bu mecmualar devrin tanınmış şairlerinin şiirlerine yazılan karşılıkları topladığına göre, Tâcî'nin şiirlerinin çağdaşları arasında okunduğu ve kayda değer bulunduğu söylenebilir. Hüsâmeddin de II. Bayezid ve Şehzade Ahmed'in Amasya valilikleri sırasında yetişen şairleri sayarken "Tâcî, Âfitâbî, Figânî, Kutbî, Münîrî, Ca'ferî ve Sa'dî" çelebileri birlikte anar.

Nazmî'nin mecmuasından alınan bir gazeli, mahlas beytinde "Tâcî" adını taşıdığı için kesin olarak ona aittir. Gazel ilk beytinde reyhânın yasemin yaprağına, sünbülün sevgilinin saçına yakınlaşmasını anlatır; son beyit olan mahlas beyti ise şairin adını ve şiirini aynı cümlede anar.

Reyhân hatuna mahrem-i berg-i semen olmışdur
Sünbül saçuna hem-dem-i yâsemen olmışdur
Bu şi'r-i teri Tâcî çün sûz-ı dem-i Dâvûd
Âvâz-ı Hüseynîde savt-ı Hasen olmışdur

Şiirde reyhân, sünbül, yasemin, gül ve çemen gibi bahçe imgeleri sevgilinin güzelliğine bağlanır; göz sarhoş bir göz bebeğidir, saç sünbüle benzer. Bunlar dönemin gazel diline özgü, o günün okuru için tanıdık söyleyişlerdir ve Tâcî'yi kendi çağının sözlüğü içinde yazan bir şair olarak gösterir. Mahlas beytinde ise taze şiirini Hüseynî makamında güzel bir sese benzetir.

Oğlu Sâdî Çelebi'nin Münşeât'ında Tâcî Bey'in bazı mektupları da yer almaktadır. Şairliğinin yanında münşîliğinin izi de bu mektuplarda aranabilir. Hüsâmeddin onu "âlim, kâtib, şâir, hattât, sâhib-i hayrât ve hasenât" bir zat olarak niteler. Oğlu Câfer Çelebi'nin sonradan Şeyh Hamdullah'ın öğrencisi olarak tanındığı ve divan yazılarına, özellikle tuğra ile divanî yazıya yeni bir düzen verdiği düşünülürse, babasının Hamdullah'la aynı meşk halkasından gelmesi, yazıya verilen önemin bu evde kuşaktan kuşağa geçtiğini düşündürür.

Oğulları ve Torunları

Tâcî Bey'in iki oğlu Osmanlı ilim ve edebiyat hayatında yer edinmiştir. İkisi de Amasya doğumludur. Hüsâmeddin bunlara İsmâil Bey ve Ahmed Bey'i de ekler; Tâcî Bey ayrıca yine şair olan Ca'ferî'nin dedesi olarak anılır.

Tâcîzâde Câfer Çelebi ilk derslerini Amasya'da babasından ve şehrin önde gelen âlimlerinden aldı. TDV İslâm Ansiklopedisi maddesi bu hocaları Şeyhîzâde Abdi, Muîdzâde Muhyiddin Mehmed ve Horasânîzâde Seyyid Abdullah Çelebi olarak sayar. Daha ileri öğrenim için Bursa'ya gitti. Hacıhasanzâde, Hatibzâde Muhyiddin Efendi ve Hocazâde'nin derslerine katıldı; mülâzemetini kimi kaynaklara göre Hacıhasanzâde'den, Gökbilgin'in maddesine göre ise Muhiddin Mehmed Câmî'den aldı. Önce Simav'da bir medreseye tayin edildi, orada kadılık yaptı, Edirne'de II. Bayezid İmareti vakfının mütevelliliğini yürüttü ve 1497'de Dîvân-ı Hümâyun'a nişancı oldu. Hüsâmeddin bu tarihi 905 Muharremi olarak verir ve 904 Zilkadesinde hâlâ önceki nişancının imzasının görüldüğünü not eder. Bu görevdeyken Modon ve Koron seferine katıldı ve fetihnâmeyi kaleme aldı. Divan kitâbetinde yeni bir çığır açtığı, tuğra ve divanî yazılarını ıslah ettiği, siyâkat yazısının onun kaleminde geliştiği söylenir. Hevesnâme adlı mesnevisini 1493-94 civarında yazdı; İstanbul'u ve dönemin mimari eserlerini anlatan bölümüyle tanınır. Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi ise XVI. yüzyıl Osmanlı nesrinin en parlak örneklerinden biri sayılır.

Hüsâmeddin, Câfer Çelebi'nin gençlik yıllarına dair başka kaynaklarda rastlanmayan bir olay da anlatır. Fâtih'in ölümünden sonra Cem Sultan'a yazdığı bir mektup ele geçirilmiş, tarihi tahrif edilerek ve anlamı çarpıtılarak II. Bayezid'e sunulmuştur. Cem, babasının ölümünden önce Câfer Çelebi'den bahçesi için birkaç servi fidanı istemiş, mektup da bu fidanların gönderildiğine dair bir cevaptı; fakat "serviler" askerler, "servi fidanları" genç askerler diye yorumlanmıştır. Câfer Çelebi bağlı olarak İstanbul'a getirilip iki yıl kadar Yedikule zindanında tutulmuş, suçsuzluğu anlaşılınca 891'de serbest bırakılmıştır. Hüsâmeddin, Tâcî Bey'in Şehzade Ahmed'e Amasya'da defterdar olduğu yılların, oğlunun da Mahmud Paşa Medresesi'ne müderris olduğu yıllar olduğunu yazar.

II. Bayezid'in son yıllarında şehzadeler arasındaki taht mücadelesinde Câfer Çelebi, Şehzade Ahmed'in tarafını tuttu ve ona yazdığı bir kasidede "vâris-i mülk" diye hitap etti. Babasının uzun yıllar Ahmed'in Amasya divanında bulunmuş olması bu tercihi anlaşılır kılar. Eylül 1511'de Şehzade Selim'i destekleyen yeniçeriler Ahmed taraftarlarının evlerini yağmaladığında canını güçlükle kurtardığı, ardından azledildiği ve kendisine önerilen günlük yüz akçelik emekli maaşını kabul etmediği anlatılır. Selim tahta çıkınca yeniden nişancılığa getirildi, Çaldıran Seferi'ne katıldı ve dönüşte Anadolu kazaskerliğine yükseldi. Padişah ordusuyla kışı Amasya'da geçirirken, Şubat 1515'te ayaklanan yeniçeriler Câfer Çelebi'nin evini de yaktı. Bu isyan onun sonunu hazırladı. Temmuz 1515'te İstanbul'a dönen Yavuz Sultan Selim yeniçerileri kışkırtanları araştırdı ve Câfer Çelebi 18 Ağustos 1515'te idam edildi. Kardeşi Sâdî Çelebi, naaşı Balat'ta kendi yaptırdığı mescidin haziresine defnetti. Sonu hazırlayan isyanın, babasının yıllarca görev yaptığı Amasya'da çıkmış olması tarihin dikkat çekici rastlantılarından biridir.

Câfer Çelebi'nin şiirinde Bursalı Ahmed Paşa'nın etkisi görülür; divanında en çok ona nazire yazmış, Necâtî ve Şeyhî'den de etkilenmiştir. Kendisine Basîrî, Mesîhî, Revânî, Kemalpaşazâde ve Zâtî gibi şairler nazire yazmış, Edirneli Nazmî'nin mecmuasında ona yazılan nazire sayısı 146'ya ulaşmıştır. Divanı yirmi sekiz kaside, 255 gazel ve başka nazım biçimleriyle sekiz nüshadan yayımlanmıştır. Her şairin hakkında aynı kanaat yoktur: Âlî onu pek beğenmez ve Hevesnâme'yi "tatsız bir nazım" olarak niteler; Müeyyedzâde de Farsçasını "engürî", yani üzüm gibi ekşimsi bulur. Buna karşılık tezkire yazarlarının çoğu nesrini nazmına, kasidelerini gazellerine tercih eder. Bu değerlendirme, ailenin asıl şöhretinin şiirden çok kalemde, yani inşa ve yazışmada kurulduğunu gösterir ve Tâcî Bey'in kendi alanıyla da örtüşür.

Câfer Çelebi'nin ölümüyle ilgili rivayetler de kaynaklarda ayrışır. Tarihçiler yeniçeri isyanındaki sorumluluğunu öne çıkarır; Âlî ise Celâlzâde'den aktardığı daha zayıf bir kayda, Selim'in şehzadeliğinde babasıyla karşılaşması üzerine yazılan bir hicve Câfer'in adının sonradan bazı garezkârlarca isnat edildiğini yazar. Hüsâmeddin ise asıl kışkırtıcıların Dukakinzâde Ahmed Paşa ile saray erkânından bazı ağalar olduğunu, suçun Câfer Çelebi ile İskender Paşa'ya yıkıldığını savunur. İdam edilmeden önce padişahın "İslâm askerini isyana sevk edenin cezası nedir" sorusuna Câfer'in "Sâbit olursa, katildir" dediği, yani kendi hükmünü kendisinin verdiği anlatılır. Selim'in sonradan pişman olduğu, bir yangın sırasında "Bu yanıp yakılmaklar Câfer Çelebi'nin şerâre-i âteş-i âh-ı bî-günahıdır" dediği de aynı kaynaklarda geçer. Tezkirelerin "Vah gitti bu cihandan Ca'fer" mısraıyla verdiği 920 tarihi ise idam gününe, yani 8 Receb 921'e uymadığı için doğru kabul edilmez.

Tâcîzâde Sâdî Çelebi (ö. 922/1516) muhtemelen Bursa'da Kadızâde Kâsım ve Hacıhasanzâde gibi hocalardan ders aldı ve Gazi Murad Medresesi'ne müderris oldu. Kendi mecmuasındaki kayıtlardan 1492-1501 yılları arasında Bursa'da bulunduğu anlaşılır. 1503'te İstanbul'da Ali Paşa Medresesi müderrisi olarak anılır, sonra Semâniye medreselerinden birine geçti. Hüsâmeddin onun 871 dolayında Amasya'da doğduğunu, ilk derslerini Amasya'da Şeyhîzâde Abdî'den aldığını yazar ve ölüm tarihini 923 Şabanı olarak verir. Arapça şiirleri, Arapça, Farsça ve Türkçe tarihleri ile mektupları Sâdî Çelebi Mecmuası'nda toplanmıştır. Tezkire yazarları onun Arapça şiirinin ağabeyininkinden üstün olduğunu söyler; Kınalızâde Hasan Çelebi inşada da Câfer'i geçtiğini yazar. Câfer Çelebi'nin ölümünden kısa süre sonra Mısır Sultanı Kansu Gavri'ye bir mektup yazılması gerektiğinde Sâdî saraya çağrıldı; mektubu çok beğenen Yavuz Sultan Selim ona 30.000 akçe ihsan etti ve günlük ücretini 30 akçe artırdı. Bir ara hacca gitti, dönüşte 80 akçeyle emekli oldu. Vefatında Balat'ta kendi yaptırdığı sıbyan mektebinin bahçesine gömüldü. Hüsâmeddin, Amasya şehrinin güzelliklerini anlatan Hayrü'l-ahlâm adlı bir eser yazdığını da kaydeder; bu bilgi tek kaynaktan aktarılmaktadır.

Ailenin Amasya ve Köprü'de kalan kolu Hüsâmeddin'in eserinden izlenebilir. İsmâil Bey, Şehzade Ahmed'in divan kâtibi, sonra şehremini oldu; 918'de, Ahmed'in taht mücadelesini kaybetmesinin ardından bir süre sürgünde yaşadı, ağabeyi Câfer Çelebi'nin desteğiyle mirliva olarak 932'de öldü. Hattat ve babasının vakfının mütevellisiydi. Ahmed Bey ise babasının Köprü'deki camisinin mütevellisi ve nazırı, sonra Kedağra emiri olarak yıllarca orada kaldı ve 930 dolayında öldü. İsmâil Bey'in oğlu Tâceddîn İbrâhim Bey, Amasya'nın İçerişehir'inde oturduğu için "Mâverâünnehirli" diye tanındı, hattat Ebu'l-Fazl A'rec'ten yazı öğrendi ve büyük amcası Câfer Çelebi'nin himmetiyle Dîvân-ı Hümâyun kalemine girdi. Câfer Çelebi'nin idamı ve Sâdî Çelebi'nin ölümü üzerine bir korkuya kapılıp Amasya'ya döndü, babasının ölümünde Tâceddîn Paşa vakfına mütevelli oldu. 945'te Amasya'ya vali gelen Şehzade Mustafa onun yazısını beğenip maiyetine aldı; önce divan kâtibi, sonra nişancısı olan bu torun, dedesinin adını yeniden anarak "Küçük Tâc Bey" diye tanındı ve 955 dolayında öldü. Siyakat ve divanî yazıdaki mahareti, ailenin kalem geleneğinin üçüncü kuşağa da geçtiğini gösterir.

Ölümü ve Tarih Tartışması

Tâcî Bey'in ölüm tarihi, oğlu Sâdî Çelebi'nin Münşeât'ının sonundaki dört ayrı tarih mısraında 890 (1485) olarak tespit edilmiştir; bir başka kayıt 890/1485-86 verir. Kâtib Çelebi, Süllemü'l-vüsûl'de ölümün bu yılın Muharrem ayında, elli dört yaşının üzerinde iken gerçekleştiğini söyler. TDV maddesi buradan doğum tarihini 836 (1432-33) olarak hesaplar. Başka bir sözlük maddesi ise doğumu 826 (1422-23) olarak verir. Aradaki on yıllık fark kaynaklarda çözülmemiştir.

Hüsâmeddin'in anlatımı bu tarihle bağdaşmaz. Ona göre Tâceddîn Paşa, 905 başında Kefe beylerbeyliğine gönderilmiş, oraya varışından kısa süre sonra, 906 Muharreminde (Temmuz-Ağustos 1500) ölmüştür. Hüsâmeddin, Kâtib Çelebi'nin kitabının Tâcî Bey'in ölümünden tam yüz elli yıl sonra yazıldığını hatırlatır ve Müstakimzâde'nin bu kitaptan naklettiği 890 tarihini kabul etmez. Sicill-i Osmânî ise üçüncü bir ihtimal olarak, defterdarlar listesindeki kayıtla Tâcî Bey'in 905'te baş defterdar olup 908'de öldüğünü ima eder; Hüsâmeddin bunu da mali kayıtlara aykırı bulur.

Kaynakların bu ayrılığı iki yoldan açıklanabilir. Birincisi, Sâdî Çelebi'nin tarih mısraları çağdaş ve aile içinden bir tanıklıktır; bunlar doğruysa 900 tarihli vakfiyeyi düzenleyen, 904'te şehzade divanının başına geçen ve 905'te Kefe'ye giden Tâceddîn Paşa, Tâcî Bey'den farklı bir kişi, belki de aynı aileden başka bir Hacı Beyzâde olmalıdır. Hüsâmeddin'in de araştırmasının başında ikisini ayrı kişiler saydığı hatırlanırsa bu ihtimal güçlenir. İkincisi, Hüsâmeddin'in dayandığını söylediği resmî kayıtlar, özellikle Câfer Çelebi'nin 906'da babasının vakfına mütevelli olduğunu gösteren kayıt doğruysa, 890 tarihinin bir yanlış okumaya ya da başka bir aile üyesinin ölümüne ait olabileceği düşünülebilir. İki ihtimal de kaynakların karşılaştırılmasından çıkan çıkarımlardır; bugün eldeki yayımlanmış belgelerle hangisinin doğru olduğu kesin olarak söylenemez.

Tezkirelerin verdiği tarih esas alınırsa Câfer Çelebi, babası öldüğünde otuz iki yaşlarındaydı ve henüz nişancı değildi; oğlunun Dîvân-ı Hümâyun'daki yükselişini babası göremedi. Hüsâmeddin'in kronolojisi esas alınırsa ise Câfer Çelebi'nin nişancılığa getirilişi, babasının Amasya'dan Kefe'ye uzaklaştırılmasıyla hemen hemen aynı aylara düşer. Ölüm yeri ve gömüldüğü yer hakkında incelenen kaynaklarda bilgi bulunamamıştır.

Mirası

Tâcî Bey'in kesin olarak kendisine ait izleri dar ama gerçektir: nazire mecmualarında kalmış birkaç şiir, oğlunun mektup derlemesine girmiş birkaç mektup ve Amasya'dan İstanbul'a taşınan bir aile adı. Amasya şehri içinde kendisine ait bir yapı ya da türbe kaynaklarda saptanamamıştır. Köprü'deki cami, hamam ve imaret ise ancak Hüsâmeddin'in kimlik tespiti kabul edildiğinde onun eseri sayılabilir; bu tespit kabul edilirse Tâcî Bey, Vezirköprü'nün bir köyden kasabaya dönüşmesinde payı olan bir vâkıf olarak da anılmalıdır. Her iki durumda da iki oğlunun İstanbul'da elde ettiği mevki, Amasya kökenli bir yazı geleneğinin Osmanlı merkezine taşındığını gösterir. Adını Osmanlı kalemine soyadı olarak taşıyanlar, yetiştirdiği oğulları ve torunları oldu: Tâcîzâde.

Oğullarından Câfer Çelebi İstanbul Balat'ta bir mescit, Simav'da bir cami ve hamam, Bergama'da bir kervansaray ve Edirne'de bir sıbyan mektebi yaptırmıştır. Bu yapılar oğlunun eseridir. Köprü'deki külliyenin vakfına ise Hüsâmeddin'e göre Câfer Çelebi, İsmâil Bey, Ahmed Bey ve torunları kuşaklar boyunca mütevelli olmuştur.

Kronoloji

1422-23 (826): Bir sözlük maddesine göre doğum; TDV, Kâtib Çelebi'ye dayanarak 1432-33 (836) hesaplar.

1452 (Şaban 856): Oğlu Câfer Çelebi Amasya'da doğdu; Hüsâmeddin Ramazan 860 verir.

1461-62 (866): Hüsâmeddin'e göre amcası Halîl Bey'in yanında Şehzade Bayezid'in maiyetine girdi.

1470-71 (875): Hüsâmeddin'e göre divan kâtibi, ardından şehzadenin nişancısı oldu.

1478-79 (883): Fâtih'in Amasya'daki şehzade çevresine yönelik idam fermanı; Hüsâmeddin'e göre Bağdat'a kaçtı.

1482 (887): Hüsâmeddin'e göre Bağdat'tan dönüp Şehzade Ahmed'in nişancısı oldu; başka kaynaklara göre Bayezid'in cülusundan sonra bir süre defterdar ya da nişancı bulundu.

1485 (890): Ölümü; oğlu Sâdî Çelebi'nin tarih mısralarına ve Kâtib Çelebi'ye göre.

1491 (896): Hüsâmeddin'e göre Şehzade Ahmed'in divanında ikinci sâhib-i dîvân oldu.

1492-93 (898): Hüsâmeddin'e göre emîr-i dîvân oldu, Tâceddîn Paşa unvanını aldı.

1495 (27 Şaban 900): Köprü'deki cami, imaret ve hamamın Arapça vakfiyesi düzenlendi.

1497 (903): Oğlu Câfer Çelebi Dîvân-ı Hümâyun nişancısı oldu; Hüsâmeddin 905 Muharremini verir.

1498-99 (904): Hüsâmeddin'e göre Tâceddîn Paşa, Şehzade Ahmed'in lalası ve birinci veziri oldu.

1499-1500 (905): Hüsâmeddin'e göre Kefe beylerbeyliğine gönderildi.

1500 (Muharrem 906): Hüsâmeddin'e göre Kefe'de öldü; aynı yılın Rebîülevvelinde Câfer Çelebi babasının vakfına mütevelli oldu.

1515 (921): Câfer Çelebi 18 Ağustos'ta idam edildi.

1516 (922): Sâdî Çelebi vefat etti; Balat'ta kendi yaptırdığı sıbyan mektebinin bahçesine gömüldü.

2023: Vezirköprü'deki Taceddin Paşa (Kurşunlu) Camii'nde Vakıflar Samsun Bölge Müdürlüğü restorasyona başladı.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Erünsal, İsmail E., "Tâcîzâde Câfer Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 39, İstanbul 2010 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
  • Erünsal, İsmail E., "Tâcîzâde Sâdî Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 39, İstanbul 2010 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
  • "Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr/mueyyedzade-abdurrahman-efendi). islamansiklopedisi.org.tr
  • "Hayreddin Mar'aşî", TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr/hayreddin-marasi).
  • Bayraktar, M. Sami, Samsun ve İlçelerinde Türk Mimari Eserleri, doktora tezi, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum 2005, s. 47-49 (Vezirköprü Taceddin İbrahim Paşa Camii) ve Tahta Hamamı bölümü (atauni.edu.tr). atauni.edu.tr
  • Bu kaynaklar üzerinden aktarılan ilk kaynaklar: Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Nişancılar Durağı; Latîfî, Tezkire; Âşık Çelebi, Meşâirü'ş-şuarâ; Âlî, Künhü'l-Ahbâr; Kâtib Çelebi, Süllemü'l-vüsûl; Müstakimzâde, Tuhfe-i Hattâtîn; Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî; Edirneli Nazmî, Mecma'u'n-Nezâ'ir; Tâcîzâde Sâdî Çelebi, Münşeât; M. E. Yurdakul, "Taceddin İbrahim Paşa'nın Vakıfları ile Vâkıfın Merzifon'da İnşa Ettirdiği Hana Bitişik Mescidinde Yapılan Restorasyon Çalışmaları", VIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, C. III, Ankara 1983.

Resmî kaynaklar

  • Vezirköprü Belediyesi, "Taceddin Paşa (Kurşunlu) Camii" (vezirkopru.bel.tr). vezirkopru.bel.tr

Diğer kaynaklar

  • Köksal, M. Fatih, "Tâcî, Tâcî Bey, Mîr Tâcî", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Yesevi Üniversitesi (teis.yesevi.edu.tr), 2013, 2020 güncellemesi. teis.yesevi.edu.tr
  • Gökbilgin, M. Tayyib, "Cafer Çelebi", Gökbilgin Kütüphanesi (wiki.gokbilgin.com).
  • "5 asırlık camiye restorasyon", TGRT Haber, kaynak İHA, 1 Kasım 2025 (tgrthaber.com).