İçeriğe geç

Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar · BİRİNCİ BÂB

MEDHAL (1)

Ansiklopedi · Amasya Tarihi, 2. Cilt, s. 215–222 • Hazırlayan: Prof. Dr. Mehmet ARSLAN

Özgün Metin

Hâl-i hâzırda Amasya Sancağı'nda meskûn olan akvâm, "Tûrânî ve Âryânî" olmak üzere iki unsur-ı mühimden teşa''ub etmişdir. Her ikisi de Yâfes bin Nûh (aleyhi's-selâm) evlâdından oldukları mervî olup neslen bir unsura müntehî demekdir. Ancak diyânet i'tibâriyla iki fırka olup biri ehl-i îmân, diğeri Hıristiyândır.

Amasya Sancağı'nda ehl-i îmân, bir mikdâr Kürdlerle beraber bütün Türk millet-i hâkimesinden ibâretdir. Türk millet-i mu'azzamasının mevcûdiyyet-i hâliyesi, azamet-i sâbıkasının delîl-i zî-hayâtı ve cihân-gîr olduğu zamânlarını ihtâr eden târîh-i celâleti, fezâ'il-i milliyesinin manzûme-i beyyinâtıdır.

Türkler'in isti'dâd-ı fıtrîleri, her türlü ulûm ve bedâyi'in, ma'ârif ve sanâyi'in ahz u ibdâ'ına gâyet müsâ'id ve kâbiliyyet-i ezeliyyeleri fikren ve seyfen her türlü terakkiyât-ı medeniyyeyi ihrâzda son derece mükemmel olduğu ezmine-i kadîmeden beri devâm eden varlıklarıyla müsbet bir hakîkat-i târîhiyyedir.

Türkler'in cihânı hayretlere ilkâ eden satvet-i sâbıkası, yalnız zûr-ı bâzû ile husûle gelmiş bir şecâ'at-i medeniyyeden ibâret olmadığını tedkîk edenler, şu satvet ve celâlet-i târîhiyyenin devâm-ı ikbâli pek çok ibdâ'âta, levâzım-ı harbiyyeyi i'dâd eden pek çok sınâ'âta ve bunları hüsn-i isti'mâl edecek efkâr ve hissiyât ve ihtirâ'âta mütevakkıf olduğunu suhûletle takdîr [5] edebilirler. Şu satvet-i cihân-gîrâneyi ibrâz eden Türkler, bunun mütevakkıf olduğu bu esbâb-ı âliyede bi-hakkın sâhib-i vukûf ve mâhir olduklarını fi'len göstermişlerdir.

"Tabakâtü'l-Ümem"de "Ebu'l-Kâsım Sâ'id el-Endülüsî" diyor ki: "Türkler, nüfûsı çok, memleketleri büyük ve gâyet cengâver bir millet olup harb u darb ve riyâset umûrunda pek basîret-kâr olurlar."

"Tabakâtü'l-Fukahâ"da "Tâceddîn Abdulvehhâb bin es-Sübkî" diyor ki: "Bir gün Me'mûn Halîfe'nin dârü'l-hikmesi hâfız-ı kütübü olan "el-Utbî" nezdinde ahbâr ve eş'âr-ı selefin cem' u hıfzına me'mûr olan dört millete mensûb üdebâdan dört zât ictimâ' ederek her biri kendi kavmini medh u tafdîl etdikleri esnâda "el-Utbî", bunların her birine kendi kavminin fazlı hakkında ikişer beyit söylemelerini teklîf etmekle edîb-i Fârsî şunları îrâd etdi:¹⁹⁷

نحن الملوك وأوالد الملوك لنا / علمالسياسة والتدبير والكتب
ونحن من نسل إسحق الذبيح وفى / مجد التبيين ظل المجد والحسب¹⁹⁸

[6]Edîb-i Arabî de şu beyitleri inşâd eyledi:¹⁹⁹

فينا الشجاعة طبعا والسخاء كما / فينا الدهاء وفينا الظرف واألدب
ونحن من نسل إسماعيل قاطبة / الينكر الناس قولى حين انتسب

Edîb-i Rûmî de şunları söyledi:²⁰⁰

الروم قوم له حلم وتجربة / وحسن خلق وعلم بارع عجب
وهم بنو العيص واألمالك الكذب / ولبسهم شقق الديباج والذهب

Türk edibi de şu iki beyti okudu:²⁰¹

الترك لم يملكوا فى دار ملكهم / والفرس قد ملكوا والروم والعرب
هذا لعمرى فضل ليس بجحده / إال حسود عنيد ماله أدب

Bunları dinleyen "el-Utbî", Me'mûn Halîfe'nin bir me'mûru olan Türk edîbinin kemâl-i cesâretine, beyitlerinin belâgat ve metânetine hayrân oldu.

"Tuhfetü'l-Fakîr İlâ Sâhibi's-Serîr"de "Şemseddîn Muhammed bin İbrâhim el-Îcî" diyor ki: "Türkler, kadri azîm bir milletdir ki nüfûsu kesîr, mevcûdiyetleri kadîmdir. Tîreleri, oymakları yek-diğerinden ayrı, fakat boyları, obaları bellidir. Meskenleri bilâd-ı Çîn ile mahdûd, [7] tûlen bilâd-ı Yunân'a kadar mümtedd olup şimâlde "Aksâ-yı Ma'mûr"a kadar müntehîdir.

Türkler, şedâ'ide mütehammil, umûr-ı harbiyyede gâyet muktedir, hiyel ve desâyise vâkıf, ata binmek, ok atmak ve esliha-i harbiyye kullanmak husûslarında gâyet mâhir, riyâset ve siyâset umûrunda mütebassır ve müşkilâta karşı fevkalâde sabûrdurlar.

Türklerin mizâcında hiddet ve tenemmür, şiddet ve tehevvür gâlib olup ahlâken mezmûm olan şeyleri irtikâb edenlere tertîb-i cezâ ve bu husûsda katl-i nüfûsu istihkâr ederler. Bunların kendilerine mahsûs kadîmen birtakım kavânîn-i siyâsiyyeleri vardır ki onunla icrâ-yı saltanat, tanzîm-i umûr-ı memleket, zabt-ı cünûd u ra'iyyet ederler.

Türkler, kendi beylerine gâyet mutî', büyüklerinin emrini icrâda pek serî' olup putperest oldukları zamân bile bir sâni'-i hakîkî, bir hallâk-ı âlem olduğunu ikrâr ve Arab-ı câhiliyye gibi esnâmın o sâni'-i hakîkî nezdinde şüfe'â olduklarını ve kendilerinden enbiyâ geldiğini i'tikâd ederlerdi. Türklerin kendilerine mahsûs ilm-i ektâf, ta'bîr-i menâm, ahkâm-ı nücûm, zecr ve fâl ile havâdis-i âtiyeden ihbâr gibi birtakım ulûmu olup mülûk ve selâtîn-i kadîmesi Tûrânîlerdir."

Âlim-i meşhûr "Ebû Amr el-Câhız" Türkler hakkında te'lîf eylediği risâle-i mahsûsasında "Türklerin her umûrda pek basîret-kâr, zekâ ve firâsetleri gâlib, mu'tekadât-ı dîniyyelerini müdâfa'a husûsunda gâyet fedâkâr, hakkı teslîmde pek serî', gâyet sabûr, halîm, sözlerine sâdık, yalan [8] söylemekden müctenib olmakla beraber harb meydânında ve gazab zamânında âteş-pâre-i celâdet" olduklarını beyân ediyor. Hattâ şu'arâ-yı Arab'dan biri bu ma'nâyı şu kıt'asıyla îrâd etmişdir:

وفتية من كماة الترك ماتركت / للرعد كباتهم صوتا وصيتا
قوم إذا قوبلوا كانت مالئكة / حسنا وإن قوتلوا كانت عفاريت²⁰²

"Mesâlikü'l-Ebsâr"da "Şihâbeddîn Ahmed bin Fazlullâh el-Ömerî" ve "Nihâyetü'l-Ereb"de "Şihâbeddîn Ahmed en-Nüveyrî" ve "Subhu'l-A'şâ"da Şihâbeddîn Ahmed el-Kalkaşendî" diyorlar ki: "Tûrân memleketi, şarkan müntehâ-yı şarka, cenûben bilâd-ı Sind, memâlik-i Hind ve şimâlen Kıpçak, Saklab (İslav), Cehârkes (Çerkes), Rûs, Macar ve bunlara mücâvir sükkân-ı şimâl olan tavâ'if bilâdı dâhil olduğu hâlde Şâm ve Mısır'a kadar mümtedd bir kıt'a-i cesîmedir.

Tûrân kıt'asında pek çok memleketler, büyük beldeler, kasabalar ve pek çok ümem-i muhtelife vardır ki bunları saymak değil ihsâ etmek bile mümkün olamaz. Hâmî-i insâniyyet olan ricâlin mahall-i neş'eti, arslanlar gibi saldıran kahramânların makarr-ı nisbeti olan Tûrân kıt'ası, pek çok Tûrân hükümdârlarının pây-tahtlarını, efâzıl-ı ulemâsının meskenlerini, ekâbir-i ümerâsının merkezlerini, muzaffer ordularının karârgâhlarını hâvîdir. [9]

Tûrânîler'den kable'l-İslâm pek çok düvel ve hükümdârân zuhûr etdiği gibi ba'de'l-İslâm Hâkâniyye, Sâmâniyye, Gazneviyye, Gavriyye gibi sülâle-i saltanatları meşhûr olan hükümdârân gelmiş ve dünyâyı parlak ziyâsıyla işrâk eden Âl-i Selçûk'un şems-i tâbân-ı saltanatları da bu kıt'ada tulû' etmişdir.²⁰³

Dünyâda neşr ve müdâfa'a-i İslâmiyyet gibi bir hizmet-i mukaddese uğurunda her türlü fedâkârlığı ibrâz ve kanlarını îsâr etmiş olan Türklerin ve hükümdârlarının kâ'bına âlem-i İslâmda vâsıl olacak hiçbir millet yokdur. Hattâ İslâmiyet, onlar ile nüfûzunu bulup bu ümmet-i celîlenin hilâfeti onlar ile i'lâ-yı nûr ve kâffe-i ehl-i îmân onlar ile i'lân-ı sürûr etmekdedirler.

Türk hükümdârânı bilâd-ı İslâmiyyede köylere kadar cevâmi', mesâcid, medâris, hânkâhlar, zâviyeler, imâret-hâneler inşâ ve evkâf-ı celîle icrâ ederek ulemâyı teksîr, ulûm ve ma'ârifi neşr ü ta'mîm ve bütün halkı terfîh etdiler. Bunlardan tefsîr, hadîs, usûl, fıkıh, hikmet gibi ulûm-ı âliyede tesânîf-i celîle sâhibi olan efâzıl-ı rûzgâr, pek çok ekâbir-i nâm-dâr zuhûr edib dünyâyı müstefîd eylediler."

"Ikdü'l-Cümân"da "Bedreddîn Mahmûd el-Aynî" diyor ki: "Türkler, yeryüzünde yaşayan insânların en çoğu, şiddet ve şecâ'atce en kavîsidir. Türklerin hakkında lisân-ı mukaddes-i Risâlet-penâhî'den sâdır olan "Ütruku't-Türke mâ terekûküm" hadîs-i şerîfi buna mebnîdir."²⁰⁴ [10]

Bu hadîs-i şerîf, Türklerin ne kadar şâyân-ı ehemmiyet bir millet olduklarını iş'âr ve "Letüftehanne'l-Kostantiniyyete fele-ni'me'l-emîrü zâlike'l-emîr vele-ni'me'l-ceyşü zâlike'l-ceyş"²⁰⁵ hadîs-i şerîfi de Türklerin dâhil-i dâ'ire-i İslâm olacaklarını vukû'undan evvel ihbâr ve nazar-ı mukaddes-i Risâlet-penâhî'de Türklerin mübârek bir millet olduklarını i'lân etmekdedir.

"Kitâbü'l-Ekâlîm"de seyyâh-ı meşhûr "Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed el-Makdisî" diyor ki: "Cânib-i Heytal gâyet ucuz, her şey mebzûl, fevkalâde ma'mûr olup kesret-i medâris ve e'immesiyle, vefret-i meşâyih ve ecillesiyle, mu'azzam selâtîn ve guzâtıyla meşhûr olan Buhârâ, Semerkand, Sogd, Hocend gibi bilâd-ı mühimmeyi hâvî Türkistân'dır.

Heytal, cânib-i Horasân'a ekser fezâ'ilde müşârik olup her ikisi de ehl-i da'vet, a'vân-ı devlet, ensâr-ı hakîkatdır. Benî Ümeyye'nin sîret-i seyyi'esi ve ıtret-i tâhire-i Nebeviyye aleyhindeki mezâlim ve ta'addiyâtı gayretullâha dokunduğu cihetle Cenâb-ı Hak bunları kahr içün irsâl buyurduğu asker-i hâsını ehl-i Horasân ve Heytal'den cem' ve tertîb etmişdir."

"Muhammed bin Abdullah²⁰⁶ a'vân ve ensârına demişdir ki: "Ehl-i Kûfe ve havâlîsi tarafdâr-ı Alî, Basra tarafdâr-ı Osmân olup Cezîre halkı [11] sağlam harûrî, A'câma benzer A'râb ve ahlâk-ı Nasârâ'da bir takım müslimlerdir. Ehl-i Şâm dünyâda Mu'âviye ve tâ'at-ı Benî Ümeyye'den başka bir şey bilmezler. Ehl-i Beyt'e adâvetleri kavî bir cehl-i müterâkimdirler. Mekke ve Medîne halkına Ebûbekir ve Ömer'in (radiyallâhu anhümâ) muhabbeti galebe etmişdir.

Binâ'en-aleyh: Siz, ancak ehl-i Horasân ve Heytal'a sarılınız. Çünkü buralarda pek çok kahramânlar vardır ki yürekleri sağlam, gönülleri gıll u gışdan hâlî, efkâr-ı bâtıladan sâlim, buhl ve imsâkdan berî, mefsedetden ârî merd adamlardır. Onlar öyle bir askerdir ki pâzûları, boyunları, kafaları, bıyıkları, sesleri gâyet heybetli ve konuşdukları lugatleri bile azametlidir.

Türkler ve Horasânîler, hücûm ve savletde bî-nazîr, meşâkk u mezâhime karşı gâyet sabûr olup tena''umları hafîf, ten-perverlikden müctenib, fıkha intisâbları şedîd, hakka temessükleri muhkemdir.

Risâletpenâh efendimiz hazretlerinin "Leyensuruküm ale'd-dîni avden kemâ darabtümühû bedâ" buyurmalarından maksad-ı Nebevî Türklerdir. Ya'nî sizin dîne da'vet etdiğiniz Türkler, bu ni'meti siz tağyîr ve tebdîle kıyâm etdiğiniz zamân dîn uğurunda kılıçlarıyla size nusret edeceklerdir. Bu hadîsin ma'nâsı Ebû Müslim Horasânî zamânında hakîkat olarak tecellî etmişdir.

Bu iki iklîmin her ikisi de mükemmel ise de Horasân Heytal'a müreccahdır. Çünkü Horasân'ın rüsûm ve âdâtı Arabistân'a akreb, kasabâtı atyeb, hevâsı gâyet mu'tedildir. Merkezi mu'azzam, sükkânı gâyet halîm, hayr [12] ve şerri gâyet alîm, akl u servetde kâmil, re'y ü tedbîrde sâ'ib olan Merv²⁰⁷ şehridir.

Belh (Belk), Nîsâbûr dahi Merv'e mu'âdil bir şehr-i mu'azzam olup buralardan nice vüzerâ, e'imme, ulemâ-yı zevi'l-ihtirâm ve adl ü sehâda müşâbih-i Ömereyn olan Garcılar, Âl-i Sebüktekin, Benî Ferîgûn²⁰⁸ gibi nice selâtîn-i izâm zuhûr etmişlerdir."

"Kenzü'd-Dürer"de "Emîr Bedreddîn Ebû Bekir bin Abdullah es-Sarhadî diyor ki: "Türkler, evlâd-ı Yâfes'den olup çok ecnâs ve envâ'ı vardır. Bir kısmı bilâd ve husûnda mukîm ve bir kısmı yaylalarda, ovalarda, çöllerde seyyârdır. Bunların en büyük pâdişâhlarına "Hâkân" denir.

Hâkânın tahtı altun,²⁰⁹ tâcı murassa', libâsı ipek olup halka pek nâdir görünür. Bütün Türkler ona fevkalâde ta'zîm ve ihtirâm ederler. Bu kavmin akıl ve dehâsı, şiddet ve celâdeti meşhûrdur.

Âdetleri şudur ki, sene başında büyük bir âteş yakarlar. Hâkânları bi'z-zât gelip bu âteşe karşı bir şeyler söylerken âteşden çıkan alev, [13] gökçe olursa o sene gâyet bolluk ve ucuzluk, akçıl olursa kaht u galâ, kızılca olursa harb u gavgâ, sarıca olursa ilel ü emrâz u vebâ, karaca olursa hâkânın fevt olacağını istidlâl ederler."

"Â'ile-i Tûrâniyye" nâmıyla meşhûr olan bu Türklerin evlâd-ı Yâfes bin Nûh aleyhi's-selâmdan oldukları nessâbîn-i şarka göre müttefik olmakla beraber Yâfes'e kadar ittisâlinde ihtilâf-ı nazar vardır. "Ikdü'l-Cümân"da "Bedreddîn Mahmûd el-Aynî" diyor ki: "Türkler umûmen Yâfes bin Nûh evlâdından olduğu muhakkak olmakla beraber cedd-i a'lâları bulunan Türk, Yâfes bin Nûh'un veled-i sulbîsi ya'nî öz oğlu olduğu müttefik değildir."

Şu nakl-i sarîhden müstebân olduğu üzere "Türk" lafzı alem-i hâs olarak Yâfes ibni Nûh'un oğlu, yâhud torunu olması husûsunda ulemâ-yı ensâb iki fırka olup biri Türk, Yâfes'in öz oğlu, digeri de torunu olduğunu iltizâm ve bütün Türkler, bu Türk'ün evlâdı olduklarını tasvîb etmişlerdir.

Birinci fırkaya mensûb olanlardan müverrih-i meşhûr "Muhammed bin Hâvend Şâh", "Ravzatu's-Safâ"da "Yâfes bin Nûh'un onbir oğlu olup biri de Türk bin Yâfes'dir" diyor. "Ali Çelebi" dahi "Künhü'l-Ahbâr"da "Dürr-i Meknûn"dan naklen, "Zemîn-i Bâbil'den hicret eden evlâd-ı Yâfes yedi birâder olup biri de Türk bin Yâfes'dir" hükmünü veriyor. "Câmiu't-Tevârîh", "Câmiu'd-Düvel", [14] "Es-Seb'u's-Seyyâr" gibi Türk ve Tatar târîhleri ve "Kâmûs-ı Muhît" bu kavli te'yîd ediyor.

İkinci fırkayı iltizâm edenlerden müverrih-i meşhûr "Muhammed bin İshâk", "Kitâbü's-Siyer"de diyor ki: "Tevrât ve İsrâ'iliyyâta bakılırsa Türk, Yâfes bin Nûh'un oğlu olan "Cevmer"in²¹⁰ oğlu "Togarmay"²¹¹ olduğu ve bu "Togarmay"ın "Türk" nâmıyla şöhret bulduğu anlaşılır. "Togarmay" evlâdı "Hazar"²¹² nâmıyla meşhûr olup bunlara Türkmân" denir."

"Ebû Bekir el-Kâşânî" de "Kitâbü'l-Kısas"da, "Yâfes bin Nûh'un beş evlâdı olup biri de "Hiriş²¹³ bin Yâfes"dir. Türkler, Tatarlar, Hûzlar umûmen Tiriş evlâdıdır" diyor. Sâhibü's-Siyer'e göre Türkler, Cevmer bin Yâfes'in ve Kâşânî'ye göre "Hiriş" denilen "Tiriş bin Yâfes"in evlâdı olması iktizâ eder. [15]

Fakat Cevmer'in evlâdı umûmen Ârî ve Türkler bütün Tûrânî oldukları târîhen muhakkak olduğundan usûl ve kavâ'id-i lisâniyyeleri yek-diğerinden teşa''ub etmelerine müsâ'id değildir. "Togarmay" ise Türkler'den yalnız bir Tatar oymağının ceddi olan "Togarbay"dır. Hele Türk'ün "Yâfes bin Nûh"un oğlu olması bir hurâfe-i meşhûredir.

Fuzalâ-yı müverrihînden "Ali el-Mes'ûdî", "Mürûcü'z-Zeheb"de; "Şihâbeddîn Ahmed en-Nüveyrî", "Nihâyetü'l-Ereb"de "Kâşânî" rivâyetini tercîh ederek "Türk", "Hazer" ve bunların fürû'ı "Tîrâş" evlâdı olduklarını beyân etdikleri hâlde Türkler'in cedd-i a'lâlarını "Tirîh bin Âmûr ibni Tivîl bin Yâfes bin Nûh" olmak üzere nakl ve ityân etmişlerdir.

Şu nakl-i sarîhden "Tîrâş" ve "Tirîh" isimleri bir şahısdan ibâret gibi anlaşılırsa da her biri başka olup "Tîrâş", kurûn-ı ûlâda Tûrânîler'den Anadolu'da hükûmet eden bir sülâle-i hükümdârânın cedd-i a'lâsı ve "Tirîh"in ahfâdındandır. "Tirîh ve Tirih" tâ'nın ve râ'nın kesri ve sükûnu ile mazbût olup "Tûrûk ve Tûrîk" ya'nî "Türük" lafızlarından mu'arreb ve "Türk" isminin aynıdır.

"Tûrûk (Türük)", muhalled ma'nâsına olup "turmak (türmak)" masdarından me'hûz bir sîga-i vasfiyyedir. "Âmûr", mukaddimede beyân olunduğu üzere "Âmur" isminin mu'arrebidir. "Tivîl", tashîf olunarak nusah-ı adîdede "Bitübil, Bitvîl, Tîvîl, Tîbîl, Divîlî, Sirîl, Sivîl, Makvîl" gibi eşkâl-i muhtelifede yazılmakla tahrîf edilmiş olup bunlardan "Tîbîl" ve [16] "Tîvîl" sahîh ve diğerleri mu'arreb ve muharrefdir. Alnın mukâvemet edecek ve baş kıllarına yakın olan yerine denir. Tahammül ve mukâvemet etmek ma'nâsına olan "tibmek (tivmek)" masdarından me'hûz ve sâ'ir müştakâtı suver-i muhtelifede el-yevm müsta'meldir.²¹⁴

Şu tahlîlât-ı lugaviyyenin sıhhatine binâ'en "Türk bin Âmûr bin Tîvîl" rivâyeti, Türkistân'da şu esâmî-i hâssanın mevcûd olan müştakâtı delâletiyle şâyân-ı kabûl ise de "Tivîl bin Yâfes bin Nûh" rivâyeti tasdîke lâyık bir şey değildir.

Çünkü Arab müverrihleri, Türkler'i evlâd-ı Yâfes'den saydıklarına ve asrı da lâ-ekall üç batın i'tibâr etdiklerine göre Yâfes ile "Türk bin Âmûr bin Tivîl" arasında ancak yüz sene kadar bir zamân olması îcâb eder. Halbuki bu müverrihler, "Türk bin Âmûr"un tûfândan 670 yıl kadar sonra zuhûr eden tebelbül-i elsineden sonra zuhûrunu kayd eylediklerine bakılırsa Türk ile Yâfes arasında iki değil lâ-ekall yirmi iki vâsıta bulunması lâzım gelir.

"Türk bin Âmûr bin Tivîl"in esahh-ı rivâyât üzere "Olcâs, Tûtûk, [17] Yâgûz"²¹⁵ adlı üç oğlu ve bunların her birinden üçer torunu tevellüd ederek dokuz torunu olup bütün Tûrân sülâlesi bu üç oğul ile dokuz torundan türediği münâsebetle üç ve dokuz adedleri Türkler arasında pek mübârek sayılır idi.

Çünkü "Ogul", kuvvet ve kudret vermek ve bulmak ma'nâsına olan "Ogmak" masdarından me'hûz olup kuvvet verecek döl, demekdir. "Üç" lafzı, "Oguç" sîga-i vasfiyyesinden muhaffef olup kuvvet hâsıl olan mecmû', ma'nâsınadır.²¹⁶ "Tokuz" dediğimiz dahi bu mecmû'un üç mislinden doğan bir kuvvet ma'nâsına olan "Toguz" demekdir.

"Türk bin Âmûr", evlâd ve ahfâdı tekessür ederek onlara riyâset ve aralarında te'mîn-i intizâm edecek töreler vaz' etmekle evlâdı arasında [18] "Türkân" lakabıyla iştihâr etdiği gibi ahfâdından "Altay Hân"²¹⁷ ba'zı kavânîn ilâve etmekle ona da bu lakab verildiği "Câmiu't-Tevârîh"de mestûrdur. "Türkân", nâzım-ı umûr-ı memleket ma'nâsına olup "Türkamak (Turamak)" masdarından me'hûz ve "Tûrân"²¹⁸ bundan muhaffefdir.

Türkân arasında soy, baba tarafından mu'teber ve ana tarafından müftahar olduğu cihetle ensâba pek ziyâde ri'âyet olunur; evlâda baba tarafından "Urug" ve ana tarafından "Marug" nâmı verilir; baba tarafından yedinci dedeye kadar her birinin adı evlâda bâ'is-i i'tibâr olur; babanın babasına "Ece", bunun babasına "Elice", bunun babasına "Buda", bunun babasına "Ögü", bunun babasına "Bargun", bunun babasına "Dede", bunun babasına "Anac" ve babadan yukarısına ve bütün büyüklere "Ata" denir idi.²¹⁹ Binâ'en-aleyh, "Ece" uruguna "Ocak-Fasîle", "Buda" uruguna "Oba-Fahz", "Bargun" evlâdına "Boy-sadr", "Ânac" evlâdına "Oymak-kabîle" ve bütün oymakların birleşdiği atanın [19] evlâdına "Tîre-Şa'b" dendiği gibi her oymağa bir "İl" ve her tîreye bir "kabar" ve bütün kabarların birleşdiği ataya "Anar" denmiş ve Anarlar'ın teşkîl eyledikleri kabarlar'a "Ulus" ya'nî millet nâmı verilmişdir.

"Câmiu't-Tevârîh, Ravzatü's-Safâ, Habîbü's-Siyer" gibi tevârîh-i mühimmede mestûr olduğu üzere "Türk bin Âmûr" evlâd ve ahfâdıyla beraber Asya'nın vasat-ı şarkîsinde ikâmet etdiği yere "Sîlak"²²⁰ nâmını vermiş ve muhâfazasını evlâdına vasiyyet ve teşkîl eylediği hey'et-i ictimâ'iyyenin devâm ve bekâsını te'mîn edecek usûl ve kavâ'id vaz' etmiş idi. Bu cihetden Türkler'in usûl-i ensâbı gâyet mazbût ve bütün harekât ve siyâsâtı birer nizâma merbût idi.

Türkler, günleri, haftaları, ayları, yılları, târîhleri pek muntazam olarak binlerce yıllar bunları muhâfaza etdikleri hâlde mu'ahharan Arab ve Acem ve ba'dehû Fransız taklîdi bu usûl-i mazbûtayı isti'mâlden iskât ve bütûn-ı tevârîhe defn etmişdir.

Türkler, her ayı dört bölük i'tibâr ve her bölüğe hafta ve üsbû' ma'nâsını ifâde eden "Yetîc, Yedîc" tesmiye edib her yedîcin birinci gününe "Gîrek, İrte, Cum'a-irtesi", ikinci pazar gününe "Nogâr", üçüncü pazar-irtesi gününe "Ogut", dördüncü salı gününe "Salıc", [20] beşinci çehâr-şenbe gününe "Guyâm", altıncı penc-şenbe gününe "İpâr" ve yedinci cum'a gününe "Atın" diyorlar idi.²²¹

Kezâlik ayın doğduğu evvel ve âhirinden üçer, ba'dehû beşer ve bunların aralığındaki dokuz günler de cürmüne göre adları vardır. Evvelinden üç günde aya "Yalaz" ve ba'dehû yedi günde "Büye", ba'dehû dokuz günde "Tolun", ba'dehû yedi günde "Mâze", ba'dehû üç günde "Küce" ve doğmadığı son geceye "Yuz" demişlerdi.²²² Türk [21] erbâb-ı hey'et-i kadîmesi nazarında bir yıl üç yüz altmış beş ve her ay mütesâviyen otuzar gün olup on iki aydan ibâretdir. Bu hesâbdan yılın mecmû'u üç yüz altmış gün olup Mart'ın birinci gününden i'tibâren üç yüz altmış güne ilâve olunan beş güne ya'nî hamse-i müsterkaya "Bagam"²²³ denir. Ve yılbaşı Mart'ın altıncı gününden başlar idi. Eski Türk aylarının adları sıra ile şunlardır: Barit, Abrul, Bayuz, Başal, Tamûz, Berkit, Oylal, İpaç, Tibar, Tigir, Ogat, Uşum.

1- Barit: Baracak ya'nî varacak ay demekdir. Elsine-i Tûrâniye'de bâ ve mîm ile vav arasında mümâsele olduğu münâsebetle Moğol tîresinde "Marit" denmiş ve mu'ahharan râ'nın harekesi ve yâ hazf olunarak Rûmîler dahi "Mart" isti'mâl etmekle Rumca zann edilmişdir. Yılbaşı ibtidâ Mart'ın altıncı ve ba'dehû ta'dîl olunarak birinci günü olduğu cihetle dokuzuncu [22] günü "Uşlan"²²⁴ demekle meşhûr olarak bayram sayılmışdır. Bu aya "Ârâm" dahi denir. Hasret olunacak ay demekdir.

2- Abrul: Halkı arbacak ya'nî meshûr edecek ay demekdir. Efsûn okumak ve sihr etmek ma'nâsına olan "Arbamak" masdarından me'hûz olup "Abramak" dahi denir. "Torba-Tobra" gibi. Bu aya "İkind" dahi denir. İkinci ma'nâsınadır. Maksad Nîsân ayıdır ki "Abril" dahi denmekdedir.

"Uşlan Günü", hâkân bütün ulus hânlarını da'vet edib onlara ve bütün askerine ziyâfet verdiği gibi vüzerâ, ümerâ ve agniyâ dahi bütün ma'iyyeti efrâd ve akrabâ ve ehibbâsına ziyâfet verirler idi. Îrânîler bu âdet-i kadîmeyi Tûrânîler'den alıp "Nevrûz" demişlerdir.

3- Bayuz: İnsânı neş'e ve neşâtıyla bayacak ay demekdir. Moğol tîresinde "Maygun (Baygun)" gibi "Mayguz ve Mayuz" denilmiş ve ba'dehû Rûmlar "Mayıs (Mayız)" şeklinde isti'mâl etmekle bu da Rûmca zann olunmuşdur. Bu ayın on ikinci gününden i'tibâren üç günü bayram olup "Bayka (Mayga)" nâmı verilmiş idi. Bu aya "Üçünc, Üçünd" denir. Üçüncü ay demekdir.

4- Başal: Azık başaracak, başak toplayacak ya'nî mevsim-i [23] hasâd olan ay demekdir. Bu ayın Türkler arasında ikinci derecede meşhûr olan bir adı da "Esrân"dır. "Esramak, Üzürgemek" ya'nî esirgemek masdarından me'hûz bir sıfat olup "Esîrân" dahi denmekle ba'de't-ta'rîb "Hazîrân, Hezîrân" denmiş ve ikinci birinciye galebe etmişdir.

5- Tamûz: Harâreti tezâyüd eden ay demekdir. Tezyîd-i harâret eylemek, nakl ve tahvîl etmek ma'nâsına olan "Tammak" masdarından me'hûz olup hamâma "Tamur" ve cehenneme "Tamuk-Tamu" ve kuvve-i hâssa-i ma'lûmeye "Tamak-Damak-Dimâg" ve harekât-ı garîziyyeyi nakl ve tahvîl eden a'zâya "Tamar-Damar" ve tercümâna "Tamcı-Taman" denmesi, bu aslın fürû'u olduklarını gösterir. Elsine-i âmmede müsta'mel olan "Temmûz" bu Tamûz'un aynıdır. Rûmcası değildir.

6- Berkit: Kavî, salâbetli ve berk olan şeylere denir ki kurak ve sıcak ay demekdir. Moğol tîresinde "Merkit" ta'bîr edilen bu aya ba'dehû "Oğuzit" denmişdir. Oğuz Hân, bu ayda câlis-i taht-ı hâkânî olduğu cihetle ona nisbet edilmişdir. "Oğuzit" kelimesini ba'dehû Rûmlar "Oğuzitus ve Ogustus" şekline sokup Rûmca zann etdirmişlerdir. Maksad Ağustos ayıdır.

7- Oylal: Müşâvere ve müzâkere edilecek ay demekdir. "Oylak" dahi denir. Müzâkere ve ibrâm etmek ma'nâsına olan "Oylamak" masdarından me'hûz olup Oğuz Hân bütün ukalâ-yı memleketi cem' ederek her yıl bu ayda bir meclis-i meşveret akd eylediği münâsebetle tesmiye edildiği mervîdir. [24] "Eylül" dediğimiz bu "Oylal" kelimesinden muhaffefdir. Bu ay "Ciyân (Kûyân)" demekle de mezkûrdur.

8- İpaç: Parlak bir ay demekdir. İpek vezninde "İpeç" dahi denir. Gûyâ Oğuz Hân bu ayda düşmanlarını bozup parlak bir muzafferiyet kazandığı münâsebetle tesmiye edilmiş, ba'dehû ta'rîb olunarak "İbâc, İbânc ve İbîn" denmişdir ki "Teşrîn-i Evvel" demekdir.

9- Tibâr: Mukâvemet edecek ay demekdir. Moğol tîresinde "Timâr" ve ba'dehû ta'rîb olunarak "Dimâr" denmişdir. Bâlâda ma'nâsı ve fürû'u beyân edilen "Tibmek" masdarından me'hûz olup "Teşrîn-i Sânî" demekdir. Bunlar mehcûrdur.

10- Tigir: Şerha şerha olmuş, yarılmış yâhud değişmiş olan nesneye denir. "Digir" nâmıyla mukayyed olan bu ay, "Kânûn-ı Evvel" olup güz mevsimi tebeddül etdiği münâsebetle tesmiye edilmiş olmalıdır. Müdevver ve değirmi olan şeylere de lugaten "Tigir, Tegir" dendiği vardır.

11- Ogat: Ogacak, kudret ve metânet gösterecek ay demekdir. Ta'rîb olunarak "Vugât, Hükât, Vugad" nâmlarıyla mukayyed olan bu ay "Kânûn-ı Sânî" olup bürûdetin şiddetine karşı metânet göstermekden kinâye olmalıdır. Aslı bâlâda geçdi. Bunlar da mehcûrdur.

Dipnotlar

  • 197 Tab'an sehâ ve şecâ'at, ancak biz Arablarda olduğu gibi edeb, dehâ ve zarâfet dahi bizdedir. Biz Arablar umûmen İsmâ'îl Peygamber'in neslinden olarak her birimiz peygamberzâde ve necîbiz. İşte ben Hazret i İsmâ'îl'e kadar âbâ ve ecdâdımı beyân etdiğim zamân, sözümü bütün insânlar inkâr etmez.
  • 198 Biz Îrânîler, şâhlar ve şâhzâdelerden müteşekkil azîmü'ş-şân bir kavmiz ki ilm-i siyâset, tedbîr-i kitâbet bize mahsûsdur. Biz İshâk Peygamber'in neslindeniz. Peygamberlerin mecd ü şerâfetde asâletleri vardır.
  • 199 Tab'an sehâ ve şecâ'at, ancak biz Arablarda olduğu gibi edeb, dehâ ve zarâfet dahi bizdedir. Biz Arablar umûmen İsmâ'îl Peygamber'in neslinden olarak her birimiz peygamberzâde ve necîbiz. İşte ben Hazret-i İsmâ'îl'e kadar âbâ ve ecdâdımı beyân etdiğim zamân, sözümü bütün insânlar inkâr etmez.
  • 200 Rûmlar halîm, ahlâkı güzel, ilim ve tecrübeleri mükemmel bir kavimdir. Bunların Ays bin İshâk Peygamber'in ve imparatorların evlâdı oldukları yalan değildir. Giydikleri elbise ipekden ma'mûl ve bütün sırmalıdır.
  • 201 Türkler, Fars ve Arab ve Rûm gibi kendi memleketlerinde memlûk olmamışlardır. Türklerin şu büyük fazl ve rüchânını hiçbir kimse inkâr edemez. Meğer ki târîhe câhil, inâdında musır bir hasûd ola.
  • 202 Na'raları yıldırımın gürültüsünü ve ününü basdıran kahramân Türkler, bir milletdir ki musâhabe etdikleri zamân melekler gibi güzel ve muhârebe etdikleri anda ifrîtler gibi bî-amân olurlar.
  • 203 Seyf-i kahhâr-ı celâdeti dünyâya dehşet veren Âl-i Osmân, bu mü'elliflerden sonra iştihâr etdiklerinden burada zikr edilmemişdir.
  • 204 (Türkler size dokunmadıkça siz Türkler'e dokunmayınız) demekdir.
  • 205 İstanbul elbette feth olunacakdır. Onu feth eden emîr ve asker, pek mübârek kimselerdir.
  • 206 Bu zât, "Ebû Abdullah Muhammed bin Alî bin Abdullah bin Abbâs El-İmâmü'l-Abbâsî" olup 125'de vefât etmiş ve iki oğlu halîfe olmuşdur.
  • 207 Merv, Mârî ve Bârî demekle meşhûr olup Türkmenler'in pây-tahtı olan bir şehr-i kadîmdir.
  • 208 Garcılar Herât'da, Âl-i Sebüktekin Gazne'de ve Benî Ferîgûn ya'nî Âl-i Bargûn Hân dahi Bâmyân'da hükûmet edip bunların mecmû'u da Türklerdendir.
  • 209 Hâkânın oturduğu altun tahta Türkler arasında "Kât" denir. Bu münâsebetle hâkânın ikâmet eylediği şehre dahi "Kât" denmişdir.
  • 210 Cevmer, tevârîhde "Cevher, Kevmer, Keyûmers" sûretlerinde dahi muharrer olup umûmen Ârîler'in cedd-i a'lâsıdır.
  • 211 "Togarmay", târîhen ayrı bir şahıs olan "Tûcrem, Tûsrem" sûretlerinde görülen şahıs olduğu iddi'â edilmekde ise de "Togârîler"in ya'nî Tatarlar'dan bir oymağın ceddi olan "Togarbay" olduğu muhakkakdır.
  • 212 Türkmen, Gûz ve Guz; Uzlar dahi Hûz (ha ile) ve Hûz nâmıyla meşhûr olup "Hazar", Türkmen değildir, belki Türkler'den bir bölükdür. "Hûz" nâmı burada galatan "Hazar" şeklinde yazılmış olmalıdır.
  • 213 Hiriş tevârîhde Tîrâs (se ile), Tîrâs, Tîris, Tîriş, Tîris (se ile), Tîris, Tîriş ve Hîris gibi tashîfen suver-i muhtelifede mestûrdur.
  • 214 "Tîba (Dîbâ ve Dîbâc)", kutlu ve güzel bir kumâş ve "Tîbât (Tîbit)", çiçek vesâ'ire demeti ve "Tîbar (Dîvâr), Diber", mukâvemet eden şey ve "Tîbas (Tîmas)", arslan yatağı ve "Tîbâk (Tâbâk)" ve "Tîbân (Tâbân)" ve "Tîb (Dîb)" ve "Tîbek (Dîbek)" ve "Tîbe (Tîve)" ya'ni tahammül ve mukâvemet eden hayvân (Deve).
  • 215 "Olcâs", mübârek, kutlu ve mergûb ma'nâsına olup "Olcây" dahi denir. Tevârîhde tashîf olunarak "Olcât, Olcâş, Ebulcâs (se ile), Ebulhâs, Ebulcâs, Eyülce, Yolcâs" sûretlerinde yazılmışdır. "Tûtûk", insân gibi söyleyen tûtî kuşuna denir. "Fûdek", "Tûtûk"dan başka olup "Fûdekîler"in dedesidir, Türk'ün sulbü oğlu değildir. "Tûtek ve Tûtil" şeklinde dahi muharrerdir. "Yâgûz", karîb ve gayûr ma'nâsına olup bu da tashîf olunarak "Yâgûs (se ile), Yâgûr, Yâgûs, Yâkus, Yâfûr, Yağûr, Yehûr ve Yeğur" sûretlerinde mestûrdur.
  • 216 "Og" maddesinin fürû'u bizim Türkçemizde ba'zen mahzûfü'l-gayn ve ba'zen müsbet olarak müsta'meldir. "Ot (Ogut)" ve "Ogur" ve "Oğuz" ve "Ok (Oguk, âlet-i kudret)" ve "On (Ogun, müctemi'-i kudret) gibi.
  • 217 "Altay Hân", tevârîhde "Altınca, Altıca, Alınca, Alıncan" sûretlerinde yazılarak tashîf edilmişdir.
  • 218 "Tûrân", Îrân müverrihlerinin rivâyetlerine göre "Tûr bin Ferîdûn" evlâdına ve "Îrân" dahi "Îrec ibni Ferîdûn" evlâdına denmekle "Tûrân" ile "Îrân" iki birâderin evlâdı olduğu gösterilmiş ise de bu rivâyet esâtîr-i âdiyeden ma'dûddur.
  • 219 Çağatay ve Moğol tîrelerinde bunlara "İçke, Alıcak, Budanur, Ögük, Murkın, Tutagun, Enüken" denir. Bizim Türkçemizde bunlara umûmen "Dede" denir ki altıncı atanın adı olan "Tuta" kelimesinden muhaffefdir. "Ata" yerinde "Ede" dahi denir, "Edebâlî" gibi.
  • 220 "Sîlak", mukaddes ve muhterem vatan ma'nâsına olup "Yurd", yalnız vatan ma'nâsını ifâde eder. İzzet ve ri'âyet, ta'zîm ve hürmet, in'âm ve ziyâfet etmek ma'nâlarına olan "Silamak (Sılamak)" masdarından me'hûzdur. "Tîreler"in tehâlüf-i lehcesine göre "Sîlan, Sîlay (Zile, Sîlâ), Sîlûk, Sîlkay, Sîlinkay" dahi denir.
  • 221 "Gîrek", "direk" vezninde girecek gün demekdir. Medhal ma'nâsına el-yevm Anadolu'da "giregi" ve ba'zı yerlerde "irte" denir. "Nogâr", tekarrub ve teyemmün etmek ve kurbiyyet kazanmak ma'nâsına olan "Nogmak, Noymak" masdarından müştak olup tekarrub edilecek ve kurbiyyet kazanılacak gün demekdir. Bu gün hâkânın yevm-i kabûlü idi. "Novar" lafzı bunun mu'arrebidir. "Ogut" ya'ni ot, âteş demekdir. "Hügd" bunun mu'arrebidir. "Salıc", salgun tahsîlâtı günü olup "Salı, Salı (sad ile)" bundan muhaffefdir. "Guyîm", yakıp parladacak gün demekdir. Mu'arrebi cîm'in zammıyla "Cüyâm" ve "Cüm"dür. "İpar", pırıldayacak gün demekdir. Mu'arrebi "İbâr, İfâr"dır. "Atın", çocuklara ad konacak gün demekdir. "Adın" dahi denir. Îrânîler bunu alup "Âzîne" demişlerdir.
  • 222 "Yalaz", parlamak, yıldarmak ma'nâsına olan "Yalamak" masdarından me'hûz olup yıldaran nesneye denir. Hilal ma'nâsınadır. Külâhın etrâfında hilâl-vârî çekilen yeşil şerîde dahi "Yalaz ve Yalavuz" denmekdedir. "Büye", "Büyümek" masdarından me'hûz olup hâlâ Hıtâ Türkleri arasında aya, "Büye" denir. "Âl-i Büye", Hıtâyîler'den bir hükümdâr sülâlesidir. "Tolun", "Tolmak" masdarından müştak olup "Tolgun" kelimesinden muhaffefdir, "Bedr" ma'nâsınadır. "Mâze", "Basmak" masdarından me'hûz olup aslı "Bâze"dir. El-yevm Tûrânîler'den Çerkes ve Moğol tîrelerinde aya "Mâze ve Mâce" denir. Türk hânedânından "Benî Mâze ve Benî Mâce" meşhûr olup fukahâ ve muhaddisîndendir. "Küce", ufalmak, tahavvül etmek ma'nâlarına olan "Kücmek" masdarından me'hûz olup "Kücek" dahi denir. "Yuz", yaymak ya'nî yok olacak derecede inceldip yayvan bir hâle getirmek, yâhud besileyerek büyütmek ma'nâlarına olan "Yugmak" masdarından me'hûzdur. Bu masdar ezdâddandır. Bunun da fürû'u mahzûfü'l-gayn ve müsbet olarak müsta'meldir. "Yugut (Yut)" ve "Yugur ve Yuguş ve Yuguk (Yuk)" ve "Yugul (Yul)" ve "Yugum (Yukum ya'nî Yumuşak)" ve "Yogun (Kalın)" bu masdarın müştakkâtıdır.
  • 223 "Bagam", mu'âvenet etmek ve ağaçlar ufak ufak yaprak çıkarmak ma'nâlarına olan "Bagamak" masdarından me'hûzdur. Moğol tîresinde "Ebû Gâmin" denir.
  • 224 "Uşlan", "Uşan ve Üşücü" demekdir. Koşup bir yere birikmek ma'nâsına olan "Uşmak" masdarından me'hûzdur. Lam, sonradan ilhâk edilmişdir. "Arsamak" masdarından "arsan (arslan)" ve "kapan (kaplan)" gibi.
Araştırma Makalemiz Editör: Mevlüt Erdem Öztürk

Günümüz Türkçesiyle

Bugün Amasya Sancağı'nda yaşayan halklar, "Turanî ve Aryanî" olmak üzere iki önemli unsurdan türemiştir. Her ikisinin de Nuh Peygamber'in oğlu Yâfes'in çocuklarından oldukları rivayet edilir; yani soy bakımından tek bir unsura varırlar. Ancak din bakımından iki topluluktur: Biri Müslümanlar, öbürü Hıristiyanlardır.

Amasya Sancağı'ndaki Müslümanlar, birazı Kürt olmak üzere bütünüyle egemen millet olan Türklerden oluşur. Büyük Türk milletinin bugünkü varlığı, geçmişteki büyüklüğünün canlı kanıtı, dünyayı kuşattığı çağları hatırlatan şanlı tarihi ise millî erdemlerinin açık delilleri bütünüdür.

Türklerin yaratılıştan gelen yeteneği, her türlü ilim ve sanatın, bilgi ve zanaatın alınıp yeniden üretilmesine son derece elverişlidir. Ezelî kabiliyetleri de düşünce alanında ve kılıç gücüyle her türlü uygarlık ilerlemesini kazanmakta çok yetkindir; bu, eski çağlardan beri süren varlıklarıyla kanıtlanmış bir tarihî gerçektir.

Türklerin dünyayı şaşkınlığa düşüren eski haşmetinin yalnızca kol gücüyle elde edilmiş bir medenî yiğitlikten ibaret olmadığını inceleyenler, bu haşmet ve tarihî büyüklüğün sürüp gitmesinin pek çok buluşa, savaş araçlarını hazırlayan pek çok sanayiye ve bunları iyi kullanacak fikir, duygu ve icatlara bağlı olduğunu kolaylıkla anlayabilirler. Bu dünyayı kuşatan gücü gösteren Türkler, buna bağlı olan bu yüce sebeplerde de haklı olarak bilgili ve usta olduklarını fiilen göstermişlerdir.

"Tabakâtü'l-Ümem" adlı eserde "Ebü'l-Kâsım Sâid el-Endülüsî" şöyle der: "Türkler, nüfusu çok, ülkeleri geniş ve son derece savaşçı bir millettir; savaşta ve yönetim işlerinde çok basiretli olurlar."

"Tabakâtü'l-Fukahâ" adlı eserde "Tâceddîn Abdülvehhâb bin es-Sübkî" şöyle der: "Bir gün Halife Me'mûn'un hikmet evinin (dârülhikme) kitap koruyucusu olan "el-Utbî"nin yanında, eskilerin haberlerini ve şiirlerini toplayıp ezberlemekle görevli, dört millete mensup dört edip bir araya geldi. Her biri kendi kavmini övüp üstün tuttuğu sırada el-Utbî onlardan her birine kendi kavminin üstünlüğü hakkında ikişer beyit söylemelerini önerdi. Bunun üzerine Fars edibi şu beyitleri okudu:"

Biz, hükümdarlar ve hükümdar çocuklarıyız; yönetim bilgisi, tedbir ve yazı bize aittir.
Biz, kurban edilen İshak'ın soyundanız; peygamberlerin şerefinde şeref ve soyluluk vardır.

Arap edibi de şu beyitleri okudu:

Bizde yaradılıştan cesaret ve cömertlik vardır; bizde ayrıca zekâ, zarafet ve edep vardır.
Biz bütünüyle İsmail'in soyundanız; ben soyumu sayarken kimse sözümü inkâr edemez.

Rum edibi de şunları söyledi:

Rumlar yumuşak huylu, tecrübeli, ahlâkı güzel, ilmi üstün ve hayranlık uyandıran bir kavimdir.
Onlar Îs'in oğullarıdır; yalancı krallar değildirler; giysileri ipek ve altın işlemelidir.

Türk edibi de şu iki beyiti okudu:

Türkler kendi ülkelerinde köle olmadılar; Farslar, Rumlar ve Araplar ise (başkalarının) kölesi oldular.
Ömrüm hakkı için bu bir üstünlüktür; bunu ancak edepsiz, inatçı bir hasetçi inkâr eder.

Bunları dinleyen el-Utbî, Halife Me'mûn'un bir görevlisi olan Türk edibinin tam cesaretine, beyitlerinin belagat ve sağlamlığına hayran kaldı.

"Tuhfetü'l-Fakîr İlâ Sâhibi's-Serîr" adlı eserde "Şemseddîn Muhammed bin İbrâhîm el-Îcî" şöyle der: "Türkler, değeri büyük bir millettir; nüfusları çok, varlıkları eskidir. Tireleri ve oymakları birbirinden ayrıdır, ama boyları ve obaları bellidir. Yurtları Çin ülkesiyle sınırlıdır; boyuna Yunan ülkesine kadar uzanır, kuzeyde "Aksâ-yı Ma'mûr"a (yerleşilen dünyanın en uzak ucuna) kadar varır.

Türkler zorluklara dayanıklıdır, savaş işlerinde son derece yetkindir, savaş hilelerini ve düzenleri bilir; ata binmekte, ok atmakta ve savaş silahlarını kullanmakta çok ustadır; yönetim ve siyaset işlerinde basiretlidir, güçlükler karşısında olağanüstü sabırlıdır.

Türklerin huyunda öfke ve sert çıkışlar, şiddet ve hiddet üstündür; ahlâken kınanan şeyleri işleyenlere ceza verir, bu konuda adam öldürmeyi küçük görürler. Bunların eskiden beri kendilerine özgü bazı siyasî kanunları vardır; bunlarla hükümdarlık yürütür, ülke işlerini düzenler, ordularını ve halkını yönetirler.

Türkler kendi beylerine çok itaatkârdır, büyüklerinin emrini yerine getirmekte çok çabuktur. Putperest oldukları zamanlarda bile gerçek bir yaratıcının, âlemi yaratan bir Tanrı'nın bulunduğunu kabul eder, tıpkı câhiliye Araplarının yaptığı gibi putların o gerçek yaratıcının katında aracı olduklarına ve kendilerinden peygamberler geleceğine inanırlardı. Türklerin kendilerine özgü bazı ilimleri vardı: omuz kemiği falı (ilm-i ektâf), rüya yorumu, yıldız hükümleri, kuş ve işaretlerle fal ve gelecekten haber verme gibi. Eski krallıkları ve sultanları Turanlılardır."

Ünlü âlim "Ebû Amr el-Câhız", Türkler hakkında yazdığı özel risalesinde, Türklerin "her işte çok basiretli olduklarını, zekâ ve firasetlerinin üstün geldiğini, dinî inançlarını savunmakta son derece fedakâr, hakkı kabul etmekte çok çabuk, çok sabırlı, yumuşak huylu, sözüne sadık ve yalan söylemekten kaçınan kimseler olduklarını, bununla birlikte savaş meydanında ve öfke anında ateş parçası gibi yiğit olduklarını" bildirir. Hatta Arap şairlerinden biri bu anlamı şu kıtasıyla dile getirmiştir:

Türk yiğitlerinden öyle gençler vardır ki, kahramanlarının nara sesi gök gürültüsüne ne ses bırakmış ne de ün.
Onlar öyle bir kavimdir ki karşılaşıldığında güzelce melekler gibi, savaşıldığında ise ifritler gibidirler.

"Mesâlikü'l-Ebsâr" adlı eserde "Şihâbeddîn Ahmed bin Fazlullâh el-Ömerî", "Nihâyetü'l-Ereb" adlı eserde "Şihâbeddîn Ahmed en-Nüveyrî" ve "Subhu'l-A'şâ" adlı eserde "Şihâbeddîn Ahmed el-Kalkaşendî" şöyle diyorlar: "Turan ülkesi doğuda doğunun son sınırına, güneyde Sind ülkesine ve Hint diyarlarına, kuzeyde Kıpçak, Saklab (Slav), Çerkes, Rus, Macar ve bunlara komşu olan kuzey halklarının ülkelerine dek, Şam ve Mısır'a kadar uzanan geniş bir kıtadır.

Turan kıtasında pek çok ülke, büyük şehir, kasaba ve çok sayıda ayrı halk vardır; bunları saymak değil, sayıya vurmak bile mümkün değildir. İnsanlığı koruyan büyük kişilerin yetiştiği yer, aslan gibi saldıran kahramanların soy yurdu olan Turan kıtası, pek çok Turan hükümdarının başkentlerini, seçkin âlimlerinin yurtlarını, büyük emirlerinin merkezlerini, zafer kazanan ordularının karargâhlarını içine alır.

Turanlılardan İslâm'dan önce pek çok devlet ve hükümdar çıktığı gibi İslâm'dan sonra da Hakaniler, Samanîler, Gazneliler, Gurlular gibi hanedanları meşhur olan hükümdarlar gelmiştir. Dünyayı parlak ışığıyla aydınlatan Selçuklu Hanedanı'nın parlayan saltanat güneşi de bu kıtada doğmuştur."

Dünyada İslâm'ı yaymak ve savunmak gibi kutsal bir hizmet uğrunda her türlü fedakârlığı gösteren ve kanlarını akıtan Türklerin ve hükümdarlarının derecesine İslâm âleminde ulaşabilecek hiçbir millet yoktur. Hatta İslâmiyet onlarla güç bulmuş, bu yüce ümmetin hilâfeti onlarla ışığını yükseltmiş, bütün müminler onlarla sevinçlerini ilân etmektedir.

Türk hükümdarları İslâm ülkelerinde köylere kadar camiler, mescitler, medreseler, hankâhlar, zaviyeler, imaret evleri yaptırdılar, büyük vakıflar kurdular; âlimlerin sayısını artırdılar, ilim ve bilgiyi yayıp genelleştirdiler, bütün halkı rahata kavuşturdular. Bunlar arasından tefsir, hadis, usul, fıkıh, hikmet (felsefe) gibi yüksek ilimlerde büyük eserler yazan, çağın seçkin bilginleri, pek çok ünlü büyük kişi yetişerek dünyayı yararlandırdılar."

"Ikdü'l-Cümân" adlı eserde "Bedreddîn Mahmûd el-Aynî" şöyle der: "Türkler yeryüzünde yaşayan insanların en çoğu, şiddet ve yiğitlik bakımından en güçlüsüdür. Peygamber'in mübarek dilinden Türkler hakkında çıkan "Ütrukü't-Türke mâ terekûküm" hadisi buna dayanır."

Bu hadis, Türklerin ne kadar önemli bir millet olduklarını gösterir. "Letüftehanne'l-Kostantiniyyete fele-ni'me'l-emîrü zâlike'l-emîr vele-ni'me'l-ceyşü zâlike'l-ceyş" hadisi de Türklerin İslâm dairesine gireceklerini olmadan önce haber vermekte ve Peygamber'in kutsal nazarında Türklerin mübarek bir millet olduklarını ilân etmektedir.

"Kitâbü'l-Ekâlîm" adlı eserde ünlü gezgin "Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed el-Makdisî" şöyle der: "Heytal tarafı çok ucuz, her şey bol, son derece bayındırdır. Medreselerinin ve imamlarının çokluğu, şeyhlerinin ve ileri gelenlerinin bolluğu, büyük sultanları ve gazileriyle ünlü olan Buhara, Semerkant, Soğd, Hocend gibi önemli ülkeleri kapsayan yer Türkistan'dır.

Heytal, Horasan tarafıyla üstünlüklerin çoğunda ortaktır; her ikisi de davet ehli, devletin yardımcısı, hakikatin destekçileridir. Emevîlerin kötü yönetimi ve Peygamber ailesine karşı zulüm ve saldırıları Allah'ın gayretine dokunduğu için, Cenab-ı Hak onları kahretmek üzere gönderdiği özel askerini Horasan ve Heytal halkından toplayıp düzenlemiştir."

"Muhammed bin Abdullah, yardımcılarına ve destekçilerine şöyle demiştir: "Kûfe halkı ve çevresi Ali'yi tutar, Basra Osman'ı tutar, Cezire halkı sağlam Haruriler'dir; Arap olmayanlara benzeyen Araplar ve Hıristiyan ahlâkında birtakım Müslümanlar vardır. Şam halkı dünyada Muaviye'den ve Emevî hanedanına itaatten başka bir şey bilmez; Ehl-i Beyt'e düşmanlıkları, birikmiş güçlü bir cehalettir. Mekke ve Medine halkına Ebû Bekir ve Ömer'in (Allah onlardan razı olsun) sevgisi galebe çalmıştır.

Bu sebeple siz yalnız Horasan ve Heytal halkına sarılın. Çünkü orada pek çok yiğit vardır ki yürekleri sağlam, gönülleri kin ve hileden uzak, batıl düşüncelerden arınmış, cimrilik ve tutumluluktan uzak, bozgunculuktan temiz mert kimselerdir. Onlar öyle bir askerdir ki kolları, boyunları, kafaları, bıyıkları, sesleri son derece heybetli, konuştukları dilleri bile görkemlidir.

Türkler ve Horasanlılar saldırıda ve hamlede eşsizdir, zorluklara ve sıkıntılara karşı çok sabırlıdırlar; nazlanmaları azdır, bedenlerini şımartmaktan kaçınırlar, fıkha bağlılıkları güçlü, hakka sarılmaları sağlamdır.

Peygamber efendimizin "Leyensuruküm ale'd-dîni avden kemâ darabtümühû bedâ" buyurmasından murat Türklerdir. Yani sizin dine çağırdığınız Türkler, bu nimeti değiştirmeye kalkıştığınız zaman din uğrunda kılıçlarıyla size yardım edeceklerdir. Bu hadisin anlamı Ebû Müslim Horasanî zamanında gerçek olarak ortaya çıkmıştır.

Bu iki bölge de mükemmel olmakla birlikte Horasan, Heytal'a üstündür. Çünkü Horasan'ın gelenek ve âdetleri Arabistan'a daha yakın, kasabaları daha güzel, havası son derece ılımandır. Merkezi büyük, halkı son derece yumuşak huylu, hayrı ve şerri iyi bilen, akıl ve servette tam, görüş ve tedbirde isabetli olan şehir Merv'dir.

Belh (Belk) ve Nişabur da Merv'e denk büyük bir şehirdir; buralardan nice vezirler, imamlar, saygıdeğer âlimler ve adalet ve cömertlikte Ebû Bekir ile Ömer'e benzeyen Garcılar, Sebüktegin Hanedanı, Ferîgûn Oğulları gibi nice büyük sultanlar çıkmıştır."

"Kenzü'd-Dürer" adlı eserde "Emîr Bedreddîn Ebû Bekir bin Abdullah es-Sarhadî" şöyle der: "Türkler Yâfes'in çocuklarındandır; çok cins ve çeşitleri vardır. Bir kısmı şehirlerde ve kalelerde oturur, bir kısmı yaylalarda, ovalarda, çöllerde dolaşır. Bunların en büyük padişahlarına "Hakan" denir.

Hakanın tahtı altındır, tacı mücevherli, giysisi ipektir; halka çok seyrek görünür. Bütün Türkler ona fazlasıyla saygı gösterir. Bu kavmin zekâsı ve dehası, sertliği ve yiğitliği ünlüdür.

Âdetleri şudur: Yıl başında büyük bir ateş yakarlar. Hakanları bizzat gelip bu ateşe karşı bir şeyler söylerken ateşten çıkan alev gökçe (mavimsi) olursa o yıl çok bolluk ve ucuzluk, akça (beyazımsı) olursa kıtlık ve pahalılık, kızılca olursa savaş ve kavga, sarıca olursa hastalık ve veba, karaca olursa hakanın öleceği sonucunu çıkarırlar."

"Ailesi Turanî" adıyla ünlü olan bu Türklerin Nuh Peygamber'in oğlu Yâfes'in çocuklarından oldukları, doğu soy bilginlerine göre üzerinde birleşilen bir görüştür; ancak Yâfes'e kadar nasıl bağlandıkları konusunda görüş ayrılığı vardır. "Ikdü'l-Cümân" adlı eserde "Bedreddîn Mahmûd el-Aynî" şöyle der: "Türklerin genel olarak Nuh'un oğlu Yâfes'in çocuklarından olduğu kesin olmakla birlikte, en büyük dedeleri olan Türk'ün Yâfes'in öz oğlu olduğu üzerinde görüş birliği yoktur."

Bu açık aktarımdan anlaşıldığı üzere "Türk" sözcüğünün özel ad olarak Yâfes'in oğlu ya da torunu olması konusunda soy bilginleri iki gruptur: Biri Türk'ün Yâfes'in öz oğlu, diğeri torunu olduğunu savunur ve bütün Türklerin bu Türk'ün çocukları olduğunu doğru bulmuşlardır.

Birinci gruba mensup olanlardan ünlü tarihçi "Muhammed bin Hâvend Şâh", "Ravzatü's-Safâ" adlı eserinde "Yâfes bin Nûh'un on bir oğlu olup biri de Türk bin Yâfes'tir" der. "Ali Çelebi" de "Künhü'l-Ahbâr" adlı eserinde "Dürr-i Meknûn"dan aktararak "Babil topraklarından göç eden Yâfes çocukları yedi kardeş olup biri de Türk bin Yâfes'tir" hükmünü verir. "Câmiu't-Tevârîh", "Câmiu'd-Düvel", "Es-Seb'u's-Seyyâr" gibi Türk ve Tatar tarihleri ile "Kâmûs-ı Muhît" bu görüşü destekler.

İkinci grubu benimseyenlerden ünlü tarihçi "Muhammed bin İshâk", "Kitâbü's-Siyer" adlı eserinde şöyle der: "Tevrat'a ve İsrailiyat'a bakılırsa Türk'ün, Yâfes bin Nûh'un oğlu olan "Cevmer"in oğlu "Togarmay"ın oğlu olduğu ve bu "Togarmay"ın "Türk" adıyla ün kazandığı anlaşılır. "Togarmay"ın çocukları "Hazar" adıyla meşhur olmuş, bunlara Türkmen denir."

"Ebû Bekir el-Kâşânî" de "Kitâbü'l-Kısas" adlı eserinde, "Yâfes bin Nûh'un beş çocuğu olup biri de "Hiriş bin Yâfes"tir. Türkler, Tatarlar, Hûzlar genel olarak Tiriş'in çocuklarıdır" der. Sâhibü's-Siyer'e göre Türklerin Cevmer bin Yâfes'in, Kâşânî'ye göre ise "Hiriş" denilen "Tiriş bin Yâfes"in çocukları olması gerekir.

Fakat Cevmer'in çocuklarının hepsinin Aryan, Türklerin ise bütünüyle Turanî olduğu tarihen kesin olduğundan, dil usul ve kuralları birbirinden türemelerine elverişli değildir. "Togarmay" ise Türklerden yalnız bir Tatar oymağının dedesi olan "Togarbay"dır. Hele Türk'ün "Yâfes bin Nûh"un oğlu olması ünlü bir uydurmadır.

Seçkin tarihçilerden "Ali el-Mes'ûdî", "Mürûcü'z-Zeheb" adlı eserinde; "Şihâbeddîn Ahmed en-Nüveyrî", "Nihâyetü'l-Ereb" adlı eserinde "Kâşânî"nin rivayetini tercih ederek "Türk"ün, "Hazar"ın ve bunların kollarının "Tîrâş" çocukları olduklarını bildirdikleri halde, Türklerin en büyük dedesini "Tirîh bin Âmûr ibni Tivîl bin Yâfes bin Nûh" olarak aktarmışlardır.

Bu açık aktarımdan "Tîrâş" ve "Tirîh" adları tek bir kişiymiş gibi anlaşılırsa da her biri ayrıdır: "Tîrâş", ilk çağlarda Turanlılardan Anadolu'da hüküm süren bir hükümdar hanedanının en büyük dedesi ve "Tirîh"in torunlarındandır. "Tirîh ve Tirih", te harfinin ve re harfinin kesre ve sükûnla okunmasıyla "Tûrûk ve Tûrîk", yani "Türük" sözcüklerinden Arapçalaştırılmıştır ve "Türk" adının ta kendisidir.

"Tûrûk (Türük)", "ölümsüz, kalıcı" anlamına olup "turmak (türmak)" mastarından alınmış bir sıfattır. "Âmûr", başlangıç bölümünde anlatıldığı gibi "Âmur" adının Arapçalaşmışıdır. "Tivîl" ise yanlış yazılarak çeşitli nüshalarda "Bitübil, Bitvîl, Tîvîl, Tîbîl, Divîlî, Sirîl, Sivîl, Makvîl" gibi türlü biçimlerde yazılmak suretiyle bozulmuştur; bunlardan "Tîbîl" ve "Tîvîl" doğru, diğerleri Arapçalaşmış ve bozulmuştur. Alnın dayanıp karşı koyacak, saç diplerine yakın olan yerine denir. Dayanmak ve karşı koymak anlamına gelen "tibmek (tivmek)" mastarından alınmıştır ve diğer türevleri bugün de çeşitli biçimlerde kullanılmaktadır.

Bu dil çözümlemelerinin doğruluğuna dayanarak, Türkistan'da bu özel adların türevlerinin bulunması sebebiyle "Türk bin Âmûr bin Tîvîl" rivayeti kabule değer ise de "Tîvîl bin Yâfes bin Nûh" rivayeti doğrulanmaya değer bir şey değildir.

Çünkü Arap tarihçileri Türkleri Yâfes'in çocuklarından saydıklarına ve bir çağı en az üç nesil hesapladıklarına göre, Yâfes ile "Türk bin Âmûr bin Tîvîl" arasında ancak yüz yıl kadar bir zaman bulunması gerekir. Hâlbuki bu tarihçiler, "Türk bin Âmûr"un tufandan 670 yıl kadar sonra meydana gelen dillerin karışmasından sonra ortaya çıktığını kaydettiklerine göre, Türk ile Yâfes arasında iki değil, en az yirmi iki aracı bulunması gerekir.

"Türk bin Âmûr bin Tîvîl"in, en sağlam rivayete göre "Olcâs, Tûtûk, Yâgûz" adlı üç oğlu ve bunların her birinden üçer torunu doğarak dokuz torunu olmuş, bütün Turan soyu bu üç oğuldan ve dokuz torundan türemiştir. Bu sebeple üç ve dokuz sayıları Türkler arasında çok mübarek sayılırdı.

Çünkü "Ogul (oğul)", kuvvet ve kudret vermek ve bulmak anlamına gelen "Ogmak" mastarından alınmış olup "kuvvet verecek döl" demektir. "Üç" sözcüğü "Oguç" sıfatından kısaltılmış olup "kuvvetin oluştuğu toplam" anlamınadır. "Tokuz" dediğimiz de bu toplamın üç katından doğan bir kuvvet anlamına gelen "Toguz"dur.

"Türk bin Âmûr", çocukları ve torunları çoğalınca onlara başkanlık etmek ve aralarında düzeni sağlayacak töreler koymakla çocukları arasında "Türkân" lakabıyla anıldığı gibi, torunlarından "Altay Han" da bazı kanunlar ekleyince ona da bu lakap verilmiştir; bu "Câmiu't-Tevârîh"te yazılıdır. "Türkân", ülke işlerini düzenleyen anlamında olup "Türkamak (Turamak)" mastarından alınmıştır; "Turan" ise bundan kısaltılmıştır.

Türkân arasında soy, baba tarafından saygın ve ana tarafından övünç sayıldığı için soya çok önem verilir; çocuğa baba tarafından "Urug", ana tarafından "Marug" adı verilir; baba tarafından yedinci dedeye kadar her birinin adı çocuk için itibar sebebi olur. Babanın babasına "Ece", bunun babasına "Elice", bunun babasına "Buda", bunun babasına "Ögü", bunun babasına "Bargun", bunun babasına "Dede", bunun babasına "Anac" ve babadan yukarısına ve bütün büyüklere "Ata" denirdi. Bu sebeple "Ece" uruguna "Ocak (fasîle)", "Buda" uruguna "Oba (fahz)", "Bargun" çocuklarına "Boy (sadr)", "Anac" çocuklarına "Oymak (kabîle)" ve bütün oymakların birleştiği ataya bağlı çocuklara "Tire (şa'b)" denildiği gibi, her oymağa bir "İl" ve her tireye bir "kabar" ve bütün kabarların birleştiği ataya "Anar" denmiş, Anarların oluşturduğu kabarlara da "Ulus", yani millet adı verilmiştir.

"Câmiu't-Tevârîh, Ravzatü's-Safâ, Habîbü's-Siyer" gibi önemli tarihlerde yazıldığı üzere "Türk bin Âmûr", çocukları ve torunlarıyla birlikte Asya'nın orta doğusunda oturduğu yere "Sîlak" adını vermiş, korunmasını çocuklarına vasiyet etmiş ve kurduğu toplumsal düzenin sürüp kalmasını sağlayacak usul ve kuralları koymuştu. Bu bakımdan Türklerin soy düzeni son derece sağlam, bütün hareketleri ve siyasetleri birer düzene bağlıydı.

Türkler günleri, haftaları, ayları, yılları ve tarihleri binlerce yıl çok düzenli biçimde korudukları halde, sonradan Arap ve Acem, ardından da Fransız taklidi bu sağlam düzenin kullanılmasını ortadan kaldırmış, bütün tarihlere gömmüştür.

Türkler her ayı dört bölüm sayıp her bölüme hafta anlamına gelen "Yetîc, Yedîc" adını vererek her yedîcin birinci gününe "Gîrek, İrte, Cumartesi", ikinci pazar gününe "Nogâr", üçüncü pazartesi gününe "Ogut", dördüncü salı gününe "Salıc", beşinci çarşamba gününe "Guyâm", altıncı perşembe gününe "İpâr" ve yedinci cuma gününe "Atın" diyorlardı.

Aynı şekilde ayın doğduğu ilk ve son günlerinden üçer, sonra beşer ve bunların arasındaki dokuz günün de ayın görünümüne göre adları vardır. İlk üç günde aya "Yalaz", sonraki yedi günde "Büye", sonraki dokuz günde "Tolun", sonraki yedi günde "Mâze", sonraki üç günde "Küce" ve doğmadığı son geceye "Yuz" demişlerdi. Eski Türk bilginlerine göre bir yıl üç yüz altmış beş gündür ve her ay eşit olarak otuzar gün olmak üzere on iki aydan oluşur. Bu hesaba göre yılın toplamı üç yüz altmış gün olup Mart'ın birinci gününden itibaren üç yüz altmış güne eklenen beş güne, yani artık (hamse-i müsterika) günlere "Bagam" denir. Yılbaşı Mart'ın altıncı gününden başlardı. Eski Türk aylarının adları sırayla şunlardır: Barit, Abrul, Bayuz, Başal, Tamûz, Berkit, Oylal, İpaç, Tibar, Tigir, Ogat, Uşum.

1- Barit: Baracak, yani varacak ay demektir. Turan dillerinde be ve mim harfleri ile vav arasında benzerlik bulunduğu için Moğol boyunda "Marit" denmiş, sonradan re harfinin hareke ve ye harfi düşürülerek Rumlar da "Mart" kullanmışlar, bu yüzden Rumca sanılmıştır. Yılbaşı önce Mart'ın altıncı günü, sonra düzeltilerek birinci günü olduğundan dokuzuncu günü "Uşlan" denmekle ünlü olup bayram sayılmıştır. Bu aya "Ârâm" da denir. Hasret olunacak ay demektir.

2- Abrul: Halkı arbayacak, yani büyüleyecek ay demektir. Efsun okumak ve büyü yapmak anlamına gelen "Arbamak" mastarından alınmış olup "Abramak" da denir; "Torba-Tobra" gibi. Bu aya "İkind" da denir; ikinci anlamınadır. Kastedilen Nisan ayıdır; buna "Abril" de denmektedir.

"Uşlan Günü"nde hakan bütün ulus hanlarını davet edip onlara ve bütün askerine ziyafet verdiği gibi vezirler, emirler ve zenginler de bütün maiyetlerine, akrabalarına ve dostlarına ziyafet verirlerdi. İranlılar bu eski âdeti Turanlılardan alıp "Nevruz" demişlerdir.

3- Bayuz: İnsanı neşesiyle bayacak (bıktıracak, coşturacak) ay demektir. Moğol boyunda "Maygun (Baygun)" gibi "Mayguz ve Mayuz" denmiş, sonra Rumlar "Mayıs (Mayız)" biçiminde kullanmakla bu da Rumca sanılmıştır. Bu ayın on ikinci gününden itibaren üç gün bayram olup "Bayka (Mayga)" adı verilmişti. Bu aya "Üçünc, Üçünd" de denir; üçüncü ay demektir.

4- Başal: Azık başaracak, başak toplayacak, yani hasat mevsimi olan ay demektir. Bu ayın Türkler arasında ikinci derecede ünlü olan bir adı da "Esrân"dır. "Esramak, Üzürgemek", yani esirgemek mastarından alınmış bir sıfattır; "Esîrân" da denmekle sonradan Arapçalaştırılarak "Hazîrân, Hezîrân" denmiş ve ikinci ad birinciye üstün gelmiştir.

5- Tamûz: Sıcaklığı artan ay demektir. Sıcaklığı artırmak, taşımak ve dönüştürmek anlamına gelen "Tammak" mastarından alınmış olup hamama "Tamur", cehenneme "Tamuk-Tamu", bilinen özel güce "Tamak-Damak-Dimâg" (beyin), içgüdüsel hareketleri nakleden ve dönüştüren organlara "Tamar-Damar" ve tercümana "Tamcı-Taman" denmesi, bunların bu kökün kolları olduklarını gösterir. Halk dilinde kullanılan "Temmuz" bu Tamûz'un aynısıdır; Rumca değildir.

6- Berkit: Güçlü, sağlam ve berk olan şeylere denir; kurak ve sıcak ay demektir. Moğol boyunda "Merkit" denen bu aya sonradan "Oğuzit" denmiştir. Oğuz Han bu ayda hakanlık tahtına oturduğu için ona nispet edilmiştir. "Oğuzit" sözcüğünü sonradan Rumlar "Oğuzitus ve Ogustus" biçimine sokup Rumca sandırmışlardır. Kastedilen Ağustos ayıdır.

7- Oylal: Danışılacak ve görüşülecek ay demektir. "Oylak" da denir. Görüşmek ve pekiştirmek anlamına gelen "Oylamak" mastarından alınmıştır; Oğuz Han'ın bütün ülkenin akıl sahiplerini toplayarak her yıl bu ayda bir danışma meclisi kurduğu için bu adı aldığı rivayet edilir. "Eylül" dediğimiz ay bu "Oylal" sözcüğünden kısaltılmıştır. Bu ay "Ciyân (Kûyân)" diye de anılır.

8- İpaç: Parlak bir ay demektir. İpek vezninde "İpeç" de denir. Güya Oğuz Han bu ayda düşmanlarını bozup parlak bir zafer kazandığı için adlandırılmış, sonra Arapçalaştırılarak "İbâc, İbânc ve İbîn" denmiştir ki "Teşrîn-i Evvel" (Ekim) demektir.

9- Tibâr: Karşı koyacak ay demektir. Moğol boyunda "Timâr" ve sonradan Arapçalaştırılarak "Dimâr" denmiştir. Yukarıda anlamı ve kolları anlatılan "Tibmek" mastarından alınmış olup "Teşrîn-i Sânî" (Kasım) demektir. Bunlar terk edilmiştir.

10- Tigir: Çatlamış, yarılmış ya da değişmiş olan şeye denir. "Digir" adıyla kayıtlı olan bu ay, "Kânûn-ı Evvel" (Aralık) olup güz mevsimi değiştiği için adlandırılmış olmalıdır. Yuvarlak ve değirmi olan şeylere de sözlükte "Tigir, Tegir" denildiği vardır.

11- Ogat: Ogacak, yani güç ve sağlamlık gösterecek ay demektir. Arapçalaştırılarak "Vugât, Hükât, Vugad" adlarıyla kayıtlı olan bu ay "Kânûn-ı Sânî" (Ocak) olup soğuğun şiddetine karşı dayanıklılık göstermekten kinaye olmalıdır. Aslı yukarıda geçti. Bunlar da terk edilmiştir.

Açıklamalar ve Araştırma

Metindeki Eski Kelimeler

  • akvâm: halklar, kavimler
  • mervî: rivayet edilen
  • neslen: soy bakımından
  • millet-i hâkime: egemen millet
  • satvet: haşmet, güç
  • ibdâ'ât: buluşlar, yaratıcı işler
  • sınâ'ât: sanayiler
  • levâzım-ı harbiyye: savaş gereçleri
  • nesep: soy
  • hâfız-ı kütüb: kitap koruyucusu, kütüphaneci
  • ilm-i ektâf: omuz kemiğine bakarak fal açma
  • ta'bîr-i menâm: rüya yorumu
  • ahkâm-ı nücûm: yıldızlara bakarak hüküm çıkarma
  • şüfe'â: aracılar, şefaatçiler
  • hâmî-i insâniyyet: insanlığı koruyan
  • mu'arreb: Arapçalaştırılmış
  • tashîf: yazıda harfleri yanlış okuma ya da yazma, bozma
  • masdar: mastar, fiil kökü
  • me'hûz: alınmış, türemiş
  • müştak: türemiş
  • hamse-i müsterika: yıla eklenen artık beş gün
  • tîre: boy, oymak

Türk'ün Yâfes'e Bağlanması

Metnin büyük bölümü, Türklerin soyunun Nuh Peygamber'in oğlu Yâfes'e dayandığı anlatısını tartışır. Hüseyin Hüsâmeddin burada iki görüşü karşılaştırır: Türk, Yâfes'in öz oğlu mudur, yoksa torunu mu? Kendisi ise her iki görüşü de reddeder; "Türk'ün Yâfes'in oğlu olması ünlü bir uydurmadır" der ve kendi yaklaşımını dil çözümlemesine dayandırır. Ona göre Türk, Âmûr'un oğlu, Tîvîl'in torunudur ve bu adların kökleri Türkçedir. Yâfes ile Türk arasındaki zaman aralığının, Arap tarihçilerinin kabul ettiği nesil sayısıyla uyuşmadığını da hesaplayarak ortaya koyar: Yâfes ile Türk arasında en az yirmi iki aracı olması gerekirdi.

Türk'ü Yâfes'in soyuna bağlayan anlatı, İslâm dünyasında yaygın bir "soy kütüğü" geleneğinin ürünüdür. Kimi kaynaklarda bu anlatının Taberî gibi erken dönem İslâm tarihçilerinde de geçtiği söylenir; bu bilgi doğrulanamadı. Asıl dikkat çekici nokta, Hüsâmeddin'in bu rivayeti olduğu gibi kabul etmemesi, onu tarihî ve dilsel ölçülerle sınamaya çalışmasıdır.

Hüsâmeddin'in Kökenbilimi

Metnin sonraki kısmı, Türkçedeki ata adlarını, boy ve oymak basamaklarını ve ay adlarını kök mastarlara bağlayarak açıklar. "Ogul" sözcüğünü "ogmak" mastarına, "üç" sözcüğünü "oguç"a, "Mart" adını Türkçe "Barit"e, "Temmuz"u "Tamûz"a, "Eylül"ü "Oylal"a, "Ağustos"u "Oğuzit"e bağlaması bu çözümlemelerin örnekleridir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki yazar maddesi, Hüsâmeddin'in bazı konularda "aşırı etimolojik benzetmelere" kalktığını ve kaynaklarını çoğunlukla göstermediğini belirtir; bu özellikler eserinin bilimsel değeri konusunda tereddütlere yol açmıştır. Bu bölümdeki ay adları ve gün adları da bu tür çözümlemelerdendir. Ay adlarının Rumlar tarafından Türkçeden bozularak alındığı yolundaki yargı da yazarın kendi yorumudur; bu yargıyı destekleyen bağımsız bir kaynağa ulaşılamamıştır. Bölümü, yazarın Türkçenin ve Türk tarihinin eskiliğini göstermeye çalıştığı bir çabanın ürünü olarak okumak yerindedir.

Aktarılan Kaynaklar Üzerine

Metinde adı geçen kaynaklardan bazılarının kaydı şöyledir. "Ebû Amr el-Câhız" olarak anılan kişi, Arap edebiyatının büyük nesir yazarlarından Câhiz'dir (ö. 255/869). Aktarılan risale, Türklere ayrılmış en eski İslâmî eser sayılan "Fezâilü'l-Etrâk"tir. Ramazan Şeşen'in yazdığı ansiklopedi maddesine göre bu eser 225-245 (840-859) yılları arasında yazılmıştır ve Halife Mu'tasım döneminde Türklerin Hilâfet Ordusu'nun önemli bir unsuru hâline gelmesi üzerine yayılan dedikodulara karşılık olarak Türklerin karakterini ve askerî üstünlüklerini anlatır. Câhiz, bu eserde Türklerin "ağırbaşlılığını ve askerlik kabiliyetini" över. Metindeki alıntı eserin genel içeriğiyle uyuşur; ancak sözcük sözcük karşılaştırması yapılamamıştır.

Metinde Emevîlere karşı Horasan ve Heytal halkına dayanılması gerektiğini söyleyen "Muhammed bin Abdullah", dipnotta Abbâsî ailesinden Muhammed bin Ali bin Abdullah bin Abbas olarak tanıtılır; dipnota göre bu zat 125 (742-43) yılında ölmüş ve iki oğlu halife olmuştur. Bu tanıtmayla ilgili başka bir kaynak bulamadık; bilgi dipnotta verildiği hâliyle aktarılmıştır. Hadis olarak sunulan "Ütrukü't-Türke mâ terekûküm" ve "Letüftehanne'l-Kostantiniyyete..." sözlerinin sağlamlığı konusunda ise bir hadis incelemesine ulaşılamamıştır; bu konuda yetkin hadis araştırmalarına bakmak gerekir. Fezâilü'l-Etrâk maddesinde de erken dönem haberlerinde ve bazı hadislerde Türkler aleyhinde çeşitli rivayetler bulunduğu belirtilir; Câhiz bu haberlerin insanlar Türklerden korksun diye söylendiğini yazar.

Eski Türk Takvimi

Hüsâmeddin'in "Türk Takvimi" adıyla ayrı bir eseri bulunduğu ansiklopedi maddesinde anılır; eser yayımlanmamıştır. Bu maddedeki gün, hafta ve ay adları yazarın kendi derlemesidir. İlk bakışta dikkat çeken nokta, yılın otuz günlük on iki ay ve artık beş günden (Bagam) oluşan, Mart'ta başlayan bir düzen olarak sunulmasıdır. Metin Ogat (Ocak) ayında kesilir; on ikinci ay olan Uşum'un açıklaması bu maddede yer almaz. Ay adlarının eski Türkçe kaynaklarla uyumu doğrulanamamıştır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

2. Cilt içindekiler

Karekod · QR code

Bu sayfanın karekodudur. A5 olarak yazdırıp asabilir ya da yapıştırabilirsiniz; okutan kişi doğrudan bu içeriğe ulaşır.

This QR code links to this page. Print it on A5 and post it anywhere; scanning it opens this content.