İçeriğe geç

Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar · BİRİNCİ BÂB

MEDHAL (3)

Ansiklopedi · Amasya Tarihi, 2. Cilt, s. 234–241 • Hazırlayan: Prof. Dr. Mehmet ARSLAN

Özgün Metin

Çünkü Altay lehcesinde üstü oldukça düz, balık sırtı gibi yuvarlak ve yayvan olan yüksek dağlara ve böyle dağ şeklinde olan ağaçlara "gurc, gurş, garş, gürc, gürş" ve bizim Türkmen (Guz) lehcemizdeki "geriş" ta'bîr olunur. "Gur" dahi "ugur"dan muhaffefdir. Bu Gurşîler'in ya'nî Gûrîler'in meskûn oldukları yerler öyle dağlık ve ağaçlık olduğu münâsebetle vatan-ı ikâmetlerine Gurşistân (Gürcistân) ve kendilerine Gurşîler (Gürcîler) dendiği bütün tevârîh-i Arabiyye'de mestûrdur.

İşte bu Gûrîler ya'nî Gurşîler (Gürcîler)'den bir kısmı kable'l-İslâm şimdiki Gürcistân'a gelip ikâmet etmeleriyle bütün kıt'anın ismi tebeddül etmiş ve eski nâmı olan İberya yerine yeni gelen Gürcîler'e nisbetle Gürcistân nâmı kâ'im olmuşdur.

Çünkü Gürcistân, bi'l-umûm müverrihlerin ifâdâtı üzere kadîmen İberya demekle meşhûr ve ma'lûm idi. Hâlbuki İbar (İvar)lar Hazerîler'den Avâr kavmi olduğu muhakkakdır. İbarlar Avrupa'ya girip [52] Macâristânı teşkîl etdikleri zamân yine Türkler'den olan Gurşîler İberya'ya gelip ikâmetle İberya, Gürcistân nâmını almışdır.

Gürcîlerin dili Gurşîler'in tekellüm eylediği Altay lehcesine muvâfık olup mu'ahharan Rumluk, Hıristiyânlık te'sîrâtıyla bir derece tağyîre uğramışdır. Eski Gürci hânlarının millî adları şimdiki tekellüm etdikleri dilleri ednâ bir tahlîl ile Altay Türkçesi olduğu zâhir olur.

"Râmûzu'l-A'yân" nâm eser-i mühimminde Ahısha'da yirmi sene kadar mukîm olan Muhammed bin Abdullah el-Lekzî el-Avârî ed-Dâğıstânî diyor ki: Gürciler Avârlar'ın bekâyâsından olup mu'ahharan Gurşîler'den, Lekzîler'den mürekkeb büyük bir kitle orada ikâmet etmiş olduğu münâsebetle Guriştân ve Gürcistân ve ba'dehû ta'rîb olunarak Cürcistân denmişdir.

Gürcistân'da dört büyük kabîle olup her kabîlenin kendine göre mevki'i, hânı, idâresi olduğu münâsebetle aralarında kanlı muhârebât olmuş ve bu ihtilâfât-ı dâhiliyyeden milel-i müstevliye ve en sona Ruslar istifâde ederek Gürcistân'ı istîlâ etmişlerdir. Dört kabîle şunlardır:

1- "İmer" olup elsine-i Tûrâniyye'de hemze ile hâ ve mîm, vâv ile bâ'nın yek-diğeriyle tebâdülü şâyi' olduğundan "Îbâr, Îvâr, Îvâr" ve bunların hafîfi olan "Îber, Îmer, Îver" kelimeleri yek-diğerinin aynıdır. Cümlesi de bâlâda mestûr olduğu üzere "ipamak, ipemek" masdarından me'hûzdur. Parlak, fa''âl ma'nâsınadır. İmerîler, İmerli ma'nâsına olan [53] "Îbret, Îmret" demekle meşhûr olduğundan ikâmet etdikleri yere "İmretî" denmiş ve Bizans hükûmeti bu kıt'aya Lekzîler'in ikâmeti münâsebetiyle "Lâzîk" nâmını vermişdir.

2- "Gûr" olup "ugur" lafzından muhaffefdir. Gurşîler'in Özürket kazâsı ve Batum sancağı havâlîsinde tavattun etdikleri münâsebetle o kıt'aya "Gûryâ (غوريا), Gûrîl (غوريل), Gûrîl (كوريل)" denmişdir. Özürket, esirgeyen ma'nâsına olan "Özürkây" kelimesinin mensûbu olduğu meydândadır. "Bilkây, Bilkât ve Bilket" gibi. Gürcistân'da bu kabîle müddet-i medîde hükûmet etmiş idi.

3- "Kartalos", kisve-i Yunâniyye'ye girmiş bir kelime-i Tûrâniyye olup "kartuk ve karta" ya'nî bizim el-yevm "kerte" dediğimizdir. Ağacın budağı ve bir şeyin derecesi ma'nâlarınadır. Gürci lehcesi üzere "kartal, kartûl" ve ba'dehû Yunân lehcesi üzere "kartalos" denmiş olup "kartalı" dahi denir. Karta, bu kabîlenin dedesi adı olup Ahısha vilâyeti havâlîsinde ikâmet etdikleri münâsebetle oralara "Kartalı" nâmı verilmişdir.

4- "Mekrî" olup Türk dilinde kızgın, bağırgan kurda denir. Çağlayarak çıkıp, uğuldayarak gitmek ma'nâsına olan "mungurmak, mangırmak, mengirmek" masdarından me'hûzdur. "Mekrât, Mekrîn, Mekrî" isimleriyle müsemmâ pek çok Türk adı ve oymağı vardır. Moğollar'ın "mongrı, mıngrı" ve Gûrîler'in "mekri" dedikleri bizim "böri" dediğimizdir. "Mangırıc, marıc, mungrân, mûrân" dahi şedîdü'l-cereyân [54] ırmağa denir. Gürcistân'da Zogadîd ve Sinâk kazâları havâlîsine "Magril, Mekril, Mıngaril ve Magarlı" denmişdir.

Bu dört anardan Acar (Acara, yeni ve gürbüz), Erdogan (Ardahân), Agâl (Ahal), Sâkîm (Zekim) oymakları zuhûr etmişdir.

Lazlar, Avar tîresinden "Lekz" demekle meşhûr oymaklarından bir kavm-i şecî' olup "Menâzıru'l-Avâlim, Râmûzu'l-A'yân" nâm eserlerde Lazlar'ın Lekzîler'den türemiş oldukları mestûrdur. Binâ'en-aleyh Lazlar'ın Türk oldukları muhakkakdır.

Çünkü Türkler'in Asyâ-yı Garbî ve Avrupa'ya akın etdikleri esnâda Lekzler'in bir kısm-ı mühimmi Karadeniz sevâhilinde Trabzon²⁴¹ vilâyetinde ikâmet etdikleri ve bunlara Bizans hükûmetinin "Lâzik" nâmını verdiği meşhûr olup Asyâ-yı Garbî'de kalan Lekzler "Lâz" ve Asyâ-yı Şarkî'de kalanlar dahi "Lâzikî, Lâzkî, Lezkî" demekle benâm olmuşlardır.

"Lekz ve Lekâz" kelimeleri "alkaz, alkâz, alankaz, alankâz" lafızlarından muhaffef olup bizim "alaz" dediğimizdir, ya'nî yanmış âteşin yalını, alını, alavı ve en keskin yeri ma'nâsınadır. Binâ'en-aleyh Lekzîler'in Avarlar'dan oldukları ve Lazlar'ın da bu Lekzîler'den bulundukları şübhesizdir.

Türkler'in diyânet-i kadîmesi ve kabûl-i İslâmı bahsine gelince, onlar esâsen [55] ikrâr-ı vahdet üzere meftûr ve îmân-ı âhiret üzere mecbûl oldukları cihetle bütün ef'âlinde vahdet hissiyâtı nümâyân olur. Türkler'in hânları ne kadar çok olsa bile bir hâkâna itâ'at, izzet-i nefsâniyyeleri ne kadar kıymet-dâr olsa bile mutlakâ büyüğe hürmet, herhangi dîn ve mezhebe sâlik olurlarsa yine Allâh'ın birliğini tasdîk etmekde sebât etmeleri bu hissiyât-ı fıtriyyenin birer muktezâsıdır.

Türkler herhangi fi'le teşebbüs etmişler ise onda teferrüd etdikleri görülmüşdür. Meselâ ilm-i tefsîr ve âdâb-ı Arabiyye'de Ebu'l-Kâsım Zemahşerî, Ebû Nasr-ı Cevherî ve ilm-i hadîsde sahîhayn sâhibleri Muhammed-i Buhârî, Müslim-i Nîsâbûrî ve ilm-i hikmet ve tıbda Ebû Alî bin Sînâ, Ebû Nasr-ı Fârâbî ve ilm-i fıkıh ve usûlde Şemsü'l-e'immeler ve ilm-i kelâmda Ebû Mansûr-ı Mâturîdî ve ilm-i münâzarada Ebû Zeyd ed-Debûsî, Fahru'l-İslâm el-Bezdevî ve ilm-i hatda Yâkût-ı Musta'simî, Hamdullâh-ı Amâsî ve vahdet-i ilâhiyyeyi âmir olan dîn-i İslâmın neşr ve müdâfa'asında Selçûkîler ve bilhâssa Osmânlılar, mesleklerinde teferrüd etmiş olan Türk dâhîleri o hissiyât-ı âliyenin birer burhân-ı belîğidirler.

Türkler'in diyânet-i kadîmesi tevhîd-i İlâhî esâsı üzerine mü'esses olduğu ve bu esâsı takrîr ve takviye için Türkler'den peygamber geldiği bâlâda tercümesi nakl edilen müdevvenât-ı târîhiyyenin şehâdetinden müstebân olmuş idi.

Türkler'in i'tikâd-ı kadîminde ma'bûd-ı hakîkî, vâhid-i hakîkî olarak tanıdıkları Hak Ta'âlâ Hazretleri'ne zâtında, sıfâtında, ma'rûfiyyetinde tek²⁴² [56] olmuş, birlik zâtında münhasır kalmış ma'nâsına olan "tegri, tagrı, tangrı" ve taraf-ı İlâhiyye'den kitâb ve haber veren, kullarını irşâd ve takviye eden elçilerine ya'nî peygambere "yalvâc, yâlvâc, yâlgâc"²⁴³ ve peygamberlerin getirdiği kitâba "nûy, nûyî, nûyîk"²⁴⁴ demişlerdir.

Türkler, yalvaclarını dîn ve dünyâ umûrunda birer hâdî-i müncid, zahîr-i mürşid bildikleri cihetle onlara son derece itâ'at ederek emirlerini îfâda fedâ-yı cânı ayn-ı sa'âdet bilmişler ve her milletden ziyâde yükselmişler idi. Tanrı Ta'âlâ Hazretleri " Ve rüsulen kad kasasnâhüm aleyke min kabli ve rüsulen lem naksushüm aleyke"²⁴⁵ buyurduğu vech üzere Resûl-i zî-şân sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz Hazretlerinden mukaddem kullarını tarîk-i hidâyete sevk ve irşâd için her millete yine kendilerinden binlerce peygamberler gönderdiği rivâyet-i sahîha ile sâbit olup Türkler'den gelen peygamberlerden ya'nî yalvaclardan "Şerhu Esmâ'i'l-Mürselîn"de mestûr olduğu üzere şunlar ma'lûm olabilmişdir:

1- Emûn: Hemzenin fethi, mîmin zammı ile mazbût olduğuna nazaran "sa'y u gayret etmek, renc ü zahmet çekmek" ma'nâsına olan "emgemek" [57] masdarından me'hûzdur. Emek, emgek hulâsası ma'nâsına olan "emgûn" lafzından muhaffefdir. Emûr (emgûr, sa'y ve mücâhede etmiş olan) ve emît (emgît, mücâhede edecek şey ya'nî hayât) ve emîc (emgîc, sa'y ve mücâhede eden) kelimâtı bunların fer'idir.

2- Ümîd: Hemzenin zammı, mîmin kesriyle "umacak şey" ma'nâsına olup "ummak" masdarından me'hûzdur. Umâc (tarhana gibi bir ta'âm), umâg (âl, ehl ve nesl), umanc (tama', tevakku'), umur (ricâ ve tevakku' eden), uman (umucu) kelimâtı bunun fer'idir.

3- Berâh: Bâ-yı muvahhide ve râ-i mühmelenin feth ve meddi ve âhirinde hâ-i mühmele ile "zî-vücûd" ma'nâsına olan "berâg, bârâk" lafzının mu'arrebidir. Türkler'den Baraklı oymağı meşhûrdur.

4- Tâhîm: Tâ'nın feth ve meddi, hâ-i mu'cemenin kesri ve âhirinde mîm ile "bir şeye konmuş alâmet ve lâzım" ma'nâsına olan "tâgîm" lafzının mu'arrebidir. Bu zâta "Tâmûh" dahi dendiği mestûr olduğuna nazaran "âbid" ma'nâsına olan "tâbûy" kelimesinin mu'arrebi ve nebiyy-i müşârün-ileyhin lakabı olmalıdır.

5- Cûsân: Cîmin zammı, sâd-ı mühmelenin feth ve meddi ve âhirinde nûn ile "tecrübe görmüş re'îs-i kavm" ma'nâsına olan "kûsân" lafzının mu'arrebidir. Kûsân, Türkistân'da meşhûr bir belde olup kadîmen hüsn ü cemâl, lutf-ı hısâl ile meşhûr Harlahiye (Karlıg) Türkleriyle meskûndur. Kûsân beşûş ve mütebessim bir zât olmalıdır ki kendisine "Güldic" lakabı verilmiş ve kitâb-ı mezkûrda "Celdîc" dendiği mestûr bulunmuşdur. [58]

6- Harkîl (Hırkîl): Hâ-i mu'cemenin feth ve kesri ve kâf'ın kesri ve râ-i mühmelenin sükûnu ve âhirinde lâm ile "müntahab, güzîde ve irkin" ma'nâsına olan "İrkîl, Irkıl" lafzının mu'arrebidir. Irkıl, Oğuz Hân'ın vezîr ve müsteşârı ve Mâverâ'ü'n-Nehr'de bir sülâle-i hükümdârînin cedd-i âlî-tebârî olduğu Türk târîhlerinde mestûrdur.

7- Düvîl: Dâl-i mühmelenin zammı, vâvın kesri ve âhirinde lâm ile mazbût olup dâl-i mazmûme yerine tâ-i meksûre dahi mestûr olarak "Tivîl" mezkûr olmakla Türk bin Âmûr'un ceddi olan "Tîvîl" olduğu bâlâda arz u tavzîh edilmişdi.

8- Sâvis: Sîn-i mühmelenin feth ve meddi, vâvın kesri ve âhirinde sîn-i mühmele ile "Sâvînc, Sevinc" lafzının mu'arrebidir. Sîvâs şehrinin nâm-ı kadîmi "Sâvis, Sibâs" olup bu zâta "Sâvân, Şâvis" dahi denmişdir.

9- Sakûn: Sîn-i mühmelenin fethi, kâfın zammı, ba'dehû vâvın sükûnu ve âhirinde nûn ile bâlâda usûl ve fürû'u tavzîh edilmiş olan "Sâkûn" lafzıdır. "Feryâd ve ricâ" ma'nâsına geldiği gibi "râcî ve nâyih" ma'nâsına da gelir.

10- Salâh: Sâd-ı mühmelenin ve lâmın fethi ve âhirinde hâ-i mu'ceme ile meb'ûs ve mürsel ma'nâsına olan "Sâlâk" lafzının mu'arrebidir. "Göndermek, ihbâr ve tebşîr etmek" ma'nâsına olan "salgamak" masdarından me'hûz olduğu meydândadır. [59]

11- Tâmir: Tâ-i mühmelenin feth ve meddi, mîmin kesri ve âhirinde râ-i mühmele ile "Tabgır" lafzından mu'arreb ve muhaffef olup "âbid ve abîd" ma'nâsınadır. Bânın mîm ile tebâdülü Türkler arasında şâyi' ve emsâli kesîrdir.

12- Ânûh: Ayn-ı mühmelenin feth ve meddi, nûnun zammı ve âhirinde hâ-i mühmele ile "anılmış, mezkûr olmuş" ma'nâsına olan "angûk, anuk" lafzından mu'arrebdir.

13- Gâzât: Gayn ve dâd-ı mu'cemelerin feth ve meddi ve âhirinde tâ ile "gâtât, kâtât" lafzından mu'arreb olup "katacak şey" ya'nî mümtezic ma'nâsınadır. "Gatış, katık" bunun fürû'ıdır.

14- Katın: Kâfın fethi, tâ-i mühmelenin kesri ve âhirinde nûn ile "birkaç sıra dağlardan müteşekkil büyük dağ" ma'nâsına olan "katın" lafzından mu'arrebdir.

15- Kedûk: Kâfın fethi, dâl-i mühmelenin zammı ve âhirinde kâf-ı Arabî ile "büyümüş, büyük olmuş" ma'nâsına olan "kâtûk" lafzından mu'arrebdir. "Kâte" dahi denir.

16- Lâycû: Lâmın feth ve meddi, ba'dehû yânın sükûnu ve cîmin zammı ile "azîzü'n-nefs" ma'nâsına olan "îlâygû, îlgû" lafzından mu'arrebdir. "ilecek şey" ma'nâsına dahi gelir.

17- Nârûn: Nûnun feth ve meddi, râ-i mühmelenin zammı ve âhirinde nûn ile "özü sert bir nev' nar ağacına" denir. Bu zâta "Nâcûn" nâmı dahi verilmekdedir.

[60] 18- Hâmûn: Hânın feth ve meddi, mîmin zammı ve âhirinde nûn ile "korunmuş, himâye ve muhâfaza edilmiş" ma'nâsına olan "âmûn" lafzının aynıdır. "Koru" ma'nâsına olan "hâmûn" Fârisî olmadığı meydândadır.

19- Hicâh: Hânın kesri, cîmin feth ve meddi ve âhirinde hâ ile "ziyâ, ışık" ma'nâsına olan "ışâk" lafzından mu'arreb olup "münevver kimseye" denir.

20- Hicîl: Hânın ve cîmin kesri ve âhirinde lâm ile "parıldayan, yeşil" ma'nâsına olan "ışıl" lafzından mu'arrebdir.

21- Hemîdûn: Hânın fethi, mîmin kesri, dâl-i mühmelenin zammı ve âhirinde nûn ile "hayy (diri olan)" ya'nî "gayretle idâme-i hayât eden" kimseye "emîdûn, emgidûn" denir. "Hemîdûn" bunların aynıdır. Fürû'u "emûn" lafzında zikr edildi.

22- Yâsân: Yâ ve sîn-i mühmelenin feth ve meddi ve âhirinde nûn ile "tanzîm ve tezyîn eden kimse" ma'nâsınadır. "Yasamak" masdarından me'hûzdur. Türkistân'da "Yâsân" nâmıyla müsemmâ bir belde-i meşhûre vardır.

23- Yâvik: Yânın feth ve meddi, vâvın kesri ve âhirinde kâf-ı Arabî ile "gâlib ve karîb" ma'nâsına olan "Yâvîk" lafzıdır.

24- Yahûr: Yânın fethi, hâ-i mühmelenin zammı ve âhirinde râ-i mühmele ile "yağmur" ma'nâsınadır. Bâlâda tedkîkâtı geçen "yagur" lafzından mu'arreb olup "Yehûr" dahi denir. Türk bin Âmûr evlâdındandır.

Şu enbiyâ-i zî-şânın isimleri kitâb-ı mezkûrda mestûr ise de vakt-i [61] nübüvvetleri, mevki'-i bi'setleri ma'lûm değildir. Eski Türkler'in i'tikâd etdikleri yalvaclar, adlarının Türk olması delâletiyle şu peygamberler olduğu anlaşılır.

Türkler bu gibi hâdî-i müncidler, zahîr-i mürşidler sâyesinde vahdâniyyet-i İlâhiyyeyi asırlarca mu'tekid, mü'min ve muvahhid olarak bütün Asyâ'ya hâkim-i mutlak olmuşlar idi. Ba'dehû Âsûr, Mısır ve Hind ile münâsebetde bulunarak onlara taklîd etmiş oldukları cihetle ahlâk-ı fıtriyyeleri, hissiyât-ı milliyeleri rahne-dâr olup Sâbîliği ya'nî Encüm-perestliği kabûl etmişler ve çok geçmeden mevcûdiyyet-i milliyeleri tebeddülât-ı vahîmeye ma'rûz olarak yek-diğerinden ayrılıp bölük bölük olmuşlardır.

Ma'a-mâ-fîh Türkler, tapındıkları yıldızları ma'bûd olarak tanımayıp vâhid-i hakîkî, ma'bûd-ı hakîkî tanıdıkları Tanrı Ta'âlâ hazretlerine tekarruba bir vesîle ya'nî şüfe'â bilmişlerdir. Bu fikr ve i'tikâd üzere yıldızlara tapınmışlar, bunun netîcesi olarak pek çok şe'â'ir-i müstahsene-i dîn-i tevhîdi terk ederek Âsûrîler'in, Mısrîler'in, Hindîler'in efkâr ve âdâtına teba'iyyet etmişler idi.

Binâ'en-aleyh tapdıkları parlak yıldızlara Ayây (Ay), Utârît²⁴⁶ [62] (Utârid), Sâkît (Müşterî), Sakîk (Zühre), Sûgâl²⁴⁷ (Zühal), Kûyâş (Güneş), Mârîk (Mirrîh) ve yeryüzünde bunların nâmlarına yapdıkları heykellere "bayût, bût, pût" ve yıldızların en parlağı olan güneşe "hâkim, vâsıl" ma'nâsına olan "Îrîs, Aris" ve ba'dehû galat olarak "Erdîs" ve en büyük re'îs-i rûhânîye bu Îrîs'e nisbetle "Îrîsât, Eristât, Erîstây" ve en büyük re'îs-i cismânîye "Nuyât" ve bunun oğullarına ve kurenâsına "noyan, noyin" demişlerdir.

Çünkü Tükler'in dilinde teba'iyyet, ta'zîm ve hürmet etmeğe "tapmak" ve tekarrub, iktisâb-ı kurbiyyet eylemeğe dahi "noymak" denir. Bu masdarlardan tefrî' ederek şekl-i mahsûs-ı ta'zîme "tâpâs" ve kurbiyyete dâl olan şekl-i mahsûsa "nôyâs, niyâz, nûmâs, namâz"²⁴⁸ ve mutlakâ teba'iyyete "tapu" ve kurbiyyete "noyu" ve teba'iyyet-i mahsûsaya "tapuk" ve kurbiyyet-i mahsûsaya "novîk, novik" ve tekarruba vesîle olan şeye [63] "noyâk" ve tekarruba delâlet ve irşâd eden kimseye "noyât" ve karîb olanlara "noyân, noyîn" demişler. "Tapmak" fi'lini bunlara ve "noymak" fi'lini de Tanrı Ta'âlâ'ya tahsîs etmişler idi.

Novîk'i ya'nî Kitâbullâh'ı tilâvet ve tefsîr eden kimseye "nôyer, nôyîr" ve halkı menhiyyât-ı dîniyyeden tahzîr ve ahlâk-ı mezmûmeden men' ederek tehzîb-i ahlâka gayret eden vâ'ize "kavîr, kâvîr" nâmı verilmiş olup îrîsâtdan sonra nôyerler ba'dehû kavîrler rü'esâ-yı dîniyyeden ma'dûd idiler. Bilâhire kavîrler fevkalâde nüfûza mâlik oldukları münâsebetle kavânlar ya'nî hânlar kavîrlerin birer altı hükmünde olarak mezheb-i sâbî müntesibleri kavîrlere harc-güzâr olmuşlar idi.

Şu encüm-perestlik ve kavîrlerin şu ihtirâsâtı Türkler'in eski ma'neviyyât-ı dîniyyelerini öldürmüş ve ba'dehû akvâm-ı mütecâvireyi taklîd etmeleri de hissiyât-ı milliyelerini söndürmüş olduğu cihetle kendilerini taklîd etdikleri milletler tarafından zâlimâne tard u tenkîl edilerek Mısır hudûdundan Kafkâs dağlarına ve Hind ve Îrân'dan Karakurum sahrâlarına ilticâ etmekde ve diğer tarafdan Türk hâkânı olan Yagız Hân dahi pek zâlimâne hareketle zulüm ve seyyi'âtından kinâye olarak "Kara Hân" lakabını almış olup Türkler'i daha ziyâde ezmekde idiler.

Dînen, ahlâken şu dereke-i sefâlete düşmüş olan Türk milletini ihyâya Cenâb-ı Hakk'ın inâyet-i ezeliyyesi zuhûr etmekle Türk dâhîlerinden Irkıl Ata'yı Türkler'i irşâda me'mûr buyurmuş ve tenevvür eden Kara Hânzâde [64] Oğuz Hân bu dîn-i hakkın intişârına pek büyük hizmet etmiş olduğundan itlâf olunan Kara Yagız Hân yerine oğlu Oğuz Hân Irkıl Ata'nın ikdârı sâyesinde iclâs edilmişdir.

Oğuz Hân kendisiyle beraber tevhîd-i İlâhîye mu'tekid ve fikren muvahhid olan mü'min ve fedâ-kâr efrâdıyla Irkıl Ata'yı müsteşâr nasb ederek Türklüğü ihyâ ve dîn-i tevhîdi neşr ü i'lâ etdiğinden bir tarafdan Çîn'e diğer tarafdan Mısır'a, Tuna'ya kadar nüfûzunu icrâ eylediği vekâyi'i bizim târîh-i millîmizde mufassalan mezkûrdur. İşte Türk enbiyâsı arasında ismini gördügümüz Harkıl Nebî dînini, milletini ihyâ eden şu Irkıl Ata'dır.

Bu irşâd üzerine asırlar geçmekle yine tarîk-i dalâlete düşerek Çinliler'den Budâhî, Îrânîler'den Mecûsî, Românîler'den Vesenî mesleklerini aldılar. Bu sûretle mezhebleri teşettüte uğramış olmakla eski kuvve-i ma'neviyyeleri zâ'il olup yek-diğerini tanımayan hânlar zuhûruyla yine inkısâma uğradılar.

Bu perîşânlıkdan fırsat bulan Îrânîler, ba'dehû Romalılar arâzî-i Tûrâniyye'yi kısmen istîlâ ederek Romalılar ibtidâ mezâlim-i müdhişe îkâ'ıyla, ibtidâ intişârını men' etdikleri Hristiyânlığı cebren kabûl etdikden sonra bu sefer de hudûd boyunda bulunan Tûrânîler'e cebren kabûl etdirmeğe kıyâm ederek muhâlefet eden Tûrânîler'i kanlı işkenceler altında ezmek gibi vahşetlere başladılar.

Çünkü Hristiyânlık üçden bir Allâh yâhud birden üç Allâh fikrini [65] telkîn ediyordu. hâlbuki Türkler'in Budahî, Vesenî, Mecûsî olmalarıyla beraber esâsen ve kadîmen i'tikâd etdikleri vahdâniyyet-i İlâhiyye fikriyle şu Hristiyânlık telkînâtı bir türlü te'lîf edilemediğinden Romalılar'ın şu teklîfât-ı anîfesi Türkleri kendi mesleklerinde ısrâra ve Romalılar'ı da tezyîd-i mezâlime, teşdîd-i vahşete sevk etmişdir.

Binâ'en-aleyh Romalılar'ın irtikâb etdikleri şu vahşetleri Avâr, Bulgâr, Tîrâk, Çerkes, Hazar, Gacar, Guz, Kumân, Lekz, Macâr ve Nogay gibi Türk ve Tatar uluslarını ittihâda sevk etmekle mevcûdiyyet-i milliyelerine karşı irtikâb edilen şu vahşetleri bi'l-ittifâk def' etmeğe azm etdiler.

İbtidâ önlerine tesâdüf eden Bizans hükûmetini zîr ü zeber edib İtalya'ya kadar yürüdükleri, ba'dehû Roma, Fransa gibi kıta'ât-ı mühimmeyi başdan başa istîlâ etdikleri, hulâsa Romalılar'ın irtikâb etdikleri vahşetlerin mücâzâtını verip şarkan Çîn, garben Roma arasındaki buldân ve memâliki zîr-i hükümlerine aldıkları târîhen meşhûrdur.

Bu sûretle Avrupa'da kalanlar ile Asyâ'da Rûmlar'a hem-hudûd olanlar za'fa dûçâr olarak mukaddemen kabûlünden istinkâf etdikleri "üç Allah bir" fikrini ya'nî Hristiyânlığı kabûl etmekle eski vahdet hissiyâtı bunlardan zâ'il olduysa da asıl Türkistân kıt'asında meskûn olanlar âteş-perest oldukları hâlde eski mesleklerini ya'nî vahdet-i İlâhiyye fikrini muhâfaza ediyorlardı.

Bu esnâlarda beşeriyyet, Hristiyânlık nâmına dehşetli işkenceler [66] altında eziliyor, bîçâre esîr insânlar, gâlib Hristiyânların pençe-i bî-emânında pek zâlimâne azâblar içinde cân veriyorlardı. Şu mezâlim-i müdhişe cem'iyyet-i beşeriyyeyi tiril tiril titretdiği bir sırada Cenâb-ı Hakk'ın merhamet-i rabbâniyyesi ve inâyet-i sübhâniyyesi cânib-i âlî-i Hicâz'dan zuhûr ederek âciz insânları şu zulm ü cehâletden tahlîs edecek bir zâtı gönderdi.

Eşref-i kabâ'il-i Arab olan kabîle-i Kureyş'in müntahabı enceb-i enbiyâ-yı izâm olan Ebu'l-Kâsım Muhammed-i Arabî Hazretleri sallallâhu aleyhi ve sellem, mu'cize-i Kur'âniyye'nin ilhâm-ı beyânıyla bir taraftan "Yâ ehle'l-kitâbi te'âlev ilâ kelimetin sevâ'in beynenâ ve beyneküm en lâ-na'bude illallâhe velâ nüşrike bihî şey'en velâ yettehize ba'zunâ ba'zan erbâben min dûnillâhi"²⁴⁹ diyerek Allâh'ın birliğini kabûle cem'iyyet-i beşeriyyeyi davet ve (inne’d-dîne indellâhi’l-İslâm²⁵⁰) diyerek selâmet-i umûmiyye-i beşeriyyeyi temin etmek üzere ittihâd-ı umûmî-i beşer gibi bir maksad-ı mes'ûda bezl-i himmet buyuruyor ve diğer tarafdan insâniyyeti himâye, esîr insânları hüsn-i muhâfaza ve insâniyyet aleyhindeki hissiyât-ı zâlimâneyi itfâ edecek kavânîn-i ahlâkiyyeyi telkîne gayret ediyordu.

Şu da'vet-i mukaddese-i insâniyyenin sît-i celîli ya'nî selâmet-i umûmiyye-i beşeriyyeyi kâfil olan dîn-i İslâmın sadâ-yı tehlîli daha ahd-i celîl-i nebevîde Türkistâna kadar aks-endâz oldukda zâten vahdet-i İlâhiyyeyi mukırr ve hürriyet-i vicdâniyyeyi müdâfi' olan Türkler bu da'vete icâbet için izhâr-ı mutâva'at etmekle beraber hakîkat-i hâli anlamak ve şe'â'ir-i İslâmiyyeye kesb-i vukûf etmek için Türk hâkânı olan Çagan Hân, Türk uluglarından Korkud Ata'yı [67] Medîne-i Münevvere'ye irsâl ve dîn-i İslâmı risâlet-penâh efendimiz Hazretleri'nin mübârek lisânından tahkîk etmeğe me'mûr etdi.

Korkud Ata'nın²⁵¹ Medîne-i Münevvere'ye vusûlünden evvel risâlet-penâh efendimiz Hazretleri sallallâhu aleyhi ve sellem, dâr-ı teşrîfe intikâl buyurmuş olduğuna binâ'en halîfe-i zî-şânı olan Hazret-i Ebû Bekri's-Sıddîk (radıyallâhu anhu ve erzâhu) ile mülâkât ve hakâyık-ı İslâmiyyeyi müşârün-ileyhden tedkîk ederek avdet etmiş olduğu Oğuz-nâme'nin zabt eylediği vekâyi'-i mühimmeden olmakla ma'rûfdur.

Bu târîhden i'tibâren Türkler arasında kabûl-i İslâm tarafdârı tezâyüd ederek on sekizinci sâl-i hicrîye kadar devâm eden muhârebât-ı İslâmiyyede ve hâssaten Şâm ve Kâdisiyye muhârebelerinde gerek Hâlid bin el-Velîd ve Ebû Ubeyde ve gerek Sa'd bin Ebî Vakkâs radiyallâhu anhüm, hazerâtının ma'iyyetlerindeki nücebâ-i Arab olan mücâhidân-ı İslâmın üserâ ve münhezimîn-i Rûm ve Îrân'a karşı ibrâz buyurdukları şefkat, merhamet ve hüsn-i sıyânet gibi hasâ'il-i merdâne ve fezâ'il-i İslâmiyye, medeniyyet ve salîb nâmına cihânı âteşe veren ve insâniyyete kan ağladan Hristiyânları ve Mecûsîleri celb ü cezb etmeğe başladı.

Böyle kıymetli insânları ve insâniyyeti gören Horasânîler, ekseriyetle [68] sulhen arz-ı teslîmiyyet ve ba'zıları da tav'an kabûl-i İslâm etmekle halîfe-i a'zam Ömerü'l-Fârûk Hazretleri'nin siyâset-i âdilânesi kabûl-i İslâm edenleri taltîf ve Mecûsîlikde, Hristiyânlıkda kalanlara hürriyet-i mezhebiyye bahş ederek cizyelerini tahfîf ve hukûk-ı insâniyyeleri husûsunda bezl-i müsâvât ediyordu.

Türkler'in ne kadar şâyân-ı ehemmiyet bir millet olduklarını ve dîn-i İslâma olan temâyülât-ı hak-şinâsânelerini bilen Hazret-i Ömer'in bu siyâset-i âliyesi Türklük muhîtinde pek ziyâde hüsn-i te'sîr ve nûr-ı İslâmın Türkistân'ı karîben ve bilâ-müşkilât tenvîr edeceği ma'lûmu olduğu cihetle on sekizinci sâl-i hicrîde mücâhidân-ı İslâmın Türkistân'a harben duhûlünü men' ve yalnız mürşid-i İslâm olacak zevâtı irsâl ile Türkler'i tenvîr ve enzâr-ı dikkatlerini dîn-i İslâma celb edecek vesâ'it-i mümkineye mürâca'at edilmesini emr eyledi.

Dört sene bu sûretle hareket ve hayli Türkler'i tenvîr ve mücâhidân-ı İslâm dahi kuvvetlerini cem' etmeleri üzerine bâ-emr-i Fârûkî yirmi ikinci sâl-i hicrîde meş'ale-i hidâyeti Türkistân'a kaldıran ashâb-ı kirâmdan Abdurrahmân bin Rebî'a Hazretleri'ne bilâd-ı Türkistân'dan Belencer, Bekir bin Abdullah Hazretleri'ne Mokân ve Ahnef bin Kays Hazretleri'ne dahi Merv-i Şâhicân demekle meşhûr ve kadîmen Türkmenler'in kâtı ya'nî pây-tahtı olan "Bârı, Mârı, Merv" şehirleri sulhen arz-ı teslîmiyyet etmekle hak-şinâs olan Türkmen kabâ'ilinden ba'zıları kabûl-i İslâm ederek hâ'iz-i rüchân oldular. [69]

Çünkü ashâb-ı kirâm radiyallâhu anhüm hazerâtının muhârebesi sırf cem'iyyet-i beşeriyyenin selâmeti, daha doğrusu uhuvvet-mendâna müsâvât-ı beşeriyye cihetlerini kâfil olan bir dîn-i âlî neşrine münhasır olduğu cihetle bu maksad-ı mukaddesde milliyetin yeri yok idi.

Milliyet, yalnız kendi efrâdının sa'âdet ve selâmetini te'mîn edecek bir gâyedir. Dîn-i İslâm ise bütün cem'iyyet-i beşeriyyenin sa'âdet ve selâmetini mûcib olan pek âlî bir kuvve-i mukaddesedir. Hangi millet bu kuvve-i mukaddeseyi hüsn-i isti'mâl ederek hareket ederse âlem-i İslâmın medâr-ı iftihârı, mutâ'-ı âliyet-bârı olduğunu vekâyi'-i târîhiyye isbât etmişdir.

Fârûk-ı A'zam Hazretleri'nin hilâfeti yâhud siyâseti devâm etseydi, Türkler'in bilâ-müşkilât kabûl-i İslâm edecekleri müşârün-ileyhin keşfi gibi muhakkak idi. Hayfâ ki fırka-i Emeviyye'nin gerek hânedân-ı risâlet ve gerek sükkân-ı memleket haklarında tatbîk etdikleri ictihâdât-ı sakîme her tarafı fevkalâde dil-gîr ve Türkler'e pek fenâ te'sîr etmekle Türkler'in eski temâyülâtı tebeddül ederek müdâfa'a-i nefse mecbûr olmuşlar idi.

Türkistân kıt'ası bu târîhe kadar Buhârâ, Balasagun, Tohâristân, Heytal, Huten, Hazar, Hıtâ, Hârezm, Gurşistân, Fergâna, Kaşgar, Marı gibi on dokuz hânlıkdan müteşekkil olup her hân kendi dâ'iresinde müstakil olmakla beraber cümlesi de yine kendilerinden müntahab bir hâkân emrine mutî' olarak idâre edilmekde idi. Ceyhûn'un öbür tarafı demek olan Mâverâ'ü'n-Nehr'e ya'nî Heytal (Türkistân) kıt'asına doğru [70] fütûhât-ı İslâmiyye ileri götürülmüş ve Mâverâ'ü'n-Nehr'de cereyân edecek harekâtın idâresi Horasân vâlîlerine tefvîz edilmiş olduğu cihetle Türk hâkânı Horasân vâlîleriyle münâsebetde bulunmuş idi.

Ahd-i celîl-i nebevîden beri Türk hâkânı olan "Sagân, Çagân Hân"²⁵² Mecûsî olmakla beraber gâyet âkil ve hürriyet-i mezhebiyye tarafdârı olduğu münâsebetle halîfe-i a'zam Ömerü'l-Fârûk Hazretleri'nin siyâset-i âdilesi bu zâtı dîn-i İslâma karşı pek mütemâyil bir vaz'iyyete getirmiş idi. Fakat yirmi birinci sâl-i hicrî evâ'ilinde Çagân Hân'ın vefâtı şâyi' ve Tursel (Tûrsâl) Hân câlis-i mesned-i hâkânî oldu.

Çagân Hân, ehl-i İslâmın Îrân ile harbi esnâsında bî-taraf vaz'iyyetini almakla beraber Îrân'ın istimdâdına cevâb-ı red veriyor, bundan pek çok istifâde-i mâddiye te'mîn ediyordu. Lâkin hâkân-ı müşârün-ileyhin vefâtıyla Tûrsâl²⁵³ Hân'ın cülûsu bu siyâsetin tebeddülüne bâ'is oldu. Tûrsâl Hân, Türkistân'a ilticâ eden Îrân şâhı Yezdicerd'in mevâ'îdine aldanıp münevverü'l-efkâr birkaç hânların, beylerin muhâlefetlerine rağmen ibrâz-ı mu'âvenet [71] etmekle Ömerü'l-Fârûk Hazretleri dahi mukaddemen Türkistân'a duhûlden men' eylediği mücâhidân-ı İslâmı yirmi ikinci sâl-i hicrîde Türkistân'ın fethine me'mûr ve kibâr-ı ümerâ-yı sahâbeden Ahnef bin Kays radiyallâhu anh Hazretleri'ni emîrü'l-asker nasb buyurdu.

Bâlâda arz edildiği üzere mücâhidân-ı İslâm Belencer, Merv, Mokân gibi bilâd-ı mühimmeyi feth etmekle Tûrsâl Hân cesîm bir ordu ile Yezdicerd'e mu'âvenet etmek üzere hareket ve feth edilen bilâdı kısmen istirdâd eylediği hâlde mücâhidân-ı İslâmda ve hâssaten emîrü'l-asker olan Ahnef Hazretleri'nde gördüğü ma'neviyyât-ı metîneye, ahlâk-ı hamîdeye hayrân olup emîr-i müşârün-ileyhin şecî'âne mübârezesinden teşe''üm ve kendi hatâsını teferrüs ederek Îrânîler'e mu'âvenetden vazgeçdi. Derhâl ordusunu gece kaldırıp merkeze avdet eyledi. Mücâhidân-ı İslâmda gördüğü ahvâl-i hârika, dîn-i İslâma karşı efkârını tebdîl etmeğe başladı.

Yirmi üçüncü sene-i hicriyye gâyesinde Hazret-i Ömer'in şehâdeti ve yirmi dördüncü senesi gurre-i muharreminde Hazret-i Osmân'ın hilâfeti vukû'una mebnî Horasân'ın idâresi Basra vâlîsi Ebû Mûsa'l-Eş'arî Hazretleri'ne tefvîz buyurulmuş olduğu münâsebetle müşârün-ileyhin hüsn-i idâresi sâyesinde Türkistân kıt'asında temâyülât-ı İslâmiyye günden güne tezâyüd ediyor, tav'an kabûl-i İslâm edenler çoğalıyor idi. Hattâ Tohâristân denilen Togar İli emîr-i Horasân Ahnef radiyallâhu anh Hazretleri'ne tav'an inkıyâd, sulhen [72] dehâlet ederek kısm-ı mühimmi kabûl-i İslâm etdiler. Hazret-i Ahnef dahi Togârîler'e hüsn-i mu'âmele ederek fezâ'il-i İslâmiyyeyi gösterdi.

Lâkin Mecûsî olan Îrân halkı Merv eyâleti civârında bulunan Türk hânlarını dîndâşlık sâ'ikasıyla iğfâl ve dâ'ire-i ittifâklarına idhâl ederek aralık aralık isyân etmekle 24 sâlinden 35 târîhine kadar mücâhidân-ı İslâm ile bunlar arasında muhârebe oluyor, ekseriyetle mücâhidân-ı İslâmın galebe etmeleri bilâd-ı Mâverâ'ü'n-Nehr'de olan Türkleri îkâz ve İslâma celb etmekden hâlî kalmıyor, mücâhidân-ı İslâm dahi Heytal ya'nî Mâverâ'ü'n-Nehr'e tecâvüz etmiyordu.

Fakat 36 sâlinden ya'nî emîrü'l-mü'minîn Osmân-ı Zi'n-nûreyn Hazretleri'nin şehâdetinden 72'de Abdullah bin ez-Zübeyr'in şehâdetine kadar mücâhidân-ı İslâmın mes'ele-i hilâfet nizâ'ıyla yekdiğeri aleyhinde iştigâli ve hâssaten Benî-Ümeyye'nin kuvve-i cebriyye ile ihrâz-ı hilâfeti ve bu uğurda hânedân-ı risâletin istîsâli, Türkler'in eski temâyülâtını izâle etmekle kalmayıp mücâhededen maksad neşr-i diyânet değil, belki ihrâz-ı saltanat, iddi'â-yı hükûmet olduğu fikrini Türkler'e ilkâ ve pek ziyâde sû'-i te'sîr ediyordu.

Tursâl Hân, takrîben otuz beşinci sâl-i hicrîde vefât edib Merv hânlığında bulunan "Karan, Kuran Hân"²⁵⁴ Ba'dehû İsen Hân ve elli altıncı sâl-i hicrîde Kutlug Hân mesned-i hâkânîye iclâs edilmişdir. [73]

İsen Hân²⁵⁵ sulh ve müsâlemeti sever, Çagân Hân mesleğinde bir kimse olup ümerâ-yı İslâma karşı mümâşât-kârâne hareket eyler ve hilâfet nizâ'ıyla kâ'im olan münâza'ât-ı dâhiliyyeyi ta'kîb ederdi. 56 sâlinde Kutlug Hân'ın cülûsundan sonra Horasân vâlîsi olan Sa'd bin Hazret-i Osmân bin Affân, nehr-i Ceyhûn'u geçip harben Tirmiz (Turmît)'e kadar geldiyse de müşârün-ileyhin avdetiyle berâbar istirdâd olundu.

77'de Kutlug Hân fevt olup yerine Ratîl (Artîl) Hân Türk hâkânı olduğu esnâda ümerâ-yı Emeviyye'den Ubeydullâh bin Ebî Bekre Türkistân'a duhûl edib münhezimen avdet etmekle Abdülmelik bin Mervan Horasân eyâletini Irâk vâlîsi zâlim-i meşhûr Haccâc'ın hükûmetine ilâve ve Türkistân işini Haccâc'a havâle ederek hükûmet-i Emeviyye-i Şâm'ın inkırâzı esâsını vaz' etmiş oldu.

Dipnotlar

  • 241 Trabzon, tevârîh-i Arabiyye'de "Tebârende, Tebârîte, Tarâbende, Tarâbzende" sûretlerinde muharrer ve "Tebârît, Tebârûn" lafızlarından muharref olduğu meydândadır. Binâ'en-'aleyh Lazlar'ın Trabzon havâlîsine vürûdlarından mukaddem Türkler'den Tîbârîtler'in meskeni olduğu şübhesizdir.
  • 242 "Tek" lafzı "tang ve teng" lafızlarından muhaffef olup bir olmuş nesneye denir. Bir etmek ma'nâsına olan "tangmak" masdarından me'hûzdur. Bunun lâzımı olan "tangrımak ve tengrimek" masdarından me'hûz "tangrık" lafzından muhaffef "Tangrı, Tagrı" sîga-i vasfiyyesi mütevahhid ve müteferrid ma'nâsınadır.
  • 243 "Yâlgâc", doğru yola sevk edip imdâd ve kuvvet verip irşâd etmek ma'nâsına olan "yâlgamak¨ ve yâlvamak" masdarından me'hûz olup resûl-i hâdî ve mürşid-i kavî ma'nâsınadır. Yalvarmak, istimdâd etmekdir.
  • 244 "Nûyîk", kurbiyyet kazanacak şey demekdir. Karîben tavzîh olunur. Acemler bunu "nuvî" şeklinde isti'mâl etmişlerdir.
  • 245 Mü’min, 40/78. (Ed.)
  • 246 Utâr, bir kimseyi utandıracak amel ve hareketde bulunmak, arz-ı haşmet etmek ma'nâsına olan "utamak" masdarından me'hûz olup haşîm ve kerîm kimseye denir. "Utamış, utak" bunun fürû'udur. Nisbetinde "utârît" denir.
  • 247 Sûgâl, "sûgûk ve sûgân" gibi "i'tidâlden hurûc etmek" ma'nâsına olan "sûgmak" masdarından me'hûz olup marsuk kömürüne denir. Bu yıldızdan teşe''üm olunur.
  • 248 Namâz, secde etmek sûretiyle Hakk'a edilen ibâdet-i mahsûsaya denir. Muhammed bin Alî el-Hakîm et-Tirmizî "Şifâ'u'l-İlel"de diyor ki: "Nümec" "Ömer" vezninde ve "Nümeyc" "Cüneyd" vezninde Âdem aleyhi's-selâma ilk secde eden melek adıdır. Ba'dehû secde ile Hakk'a edilen ibâdete "nümâc" denmişdir. "Nümâc, nümâs, nüyâs" "gulâm" vezninde olup cümlesi de birdir. Bunlar Fârisî yâhud Süryânî olmayıp Tûrânî'dir". Binâ'en-aleyh "namâz" ile "niyâz"ın lugaten farkı olmayıp yek-diğerinin aynıdır.
  • 249 Âl-i İmrân, 3/64. (Ed.)
  • 250 Âl-i İmrân, 3/19. (Ed.)
  • 251 Korkud, "mahfûz ve masûn olacak şey" ma'nâsına olan "korgât" lafzından galat olup "hıfz ve sıyânet etmek" ma'nâsına olan "korgamak" masdarından me'hûzdur. "Korkut" ise "korkmak" masdarından me'hûz olup "korkacak şey" demekdir. Anadolu'da el-yevm talebe-i ulûma ve müderrislere "korkut" dendiği bu vak'anın bir hâtırası olmalıdır.
  • 252 Çagân, muhterem ve ak bir kuş ismi olup Sagânyân şehri bu hâkânın eser-i binâsıdır. Bu şehre nisbetinde "Sagânî" denir. Sagânyân, Çagân Hân demekdir.
  • 253 Tûrsâl, "uysal" vezninde her bir fersah mesâfede vaz' edilen alâmet-i sâbiteye ve rekz edilen âbideye ve taşa denir. "Tesebbüt etmek" ma'nâsına olan "tursamak" masdarından me'hûzdur.
  • 254 "Kuran", tanzîm-i silâh eden kimseye ve "Kural" usûl-i nizâma denir.
  • 255 İsen, sağ ve sâlim kimse ma'nâsına olup Türkçemizde "esen" denir.
Araştırma Makalemiz Editör: Mevlüt Erdem Öztürk

Günümüz Türkçesiyle

Çünkü Altay lehçesinde üstü oldukça düz, balık sırtı gibi yuvarlak ve geniş olan yüksek dağlara ve böyle dağ biçimindeki ağaçlara "gurc, gurş, garş, gürc, gürş", bizim Türkmen (Guz) lehçemizde ise "geriş" denir. "Gur" da "ugur"dan kısaltılmıştır. Bu Gurşîlerin, yani Gurîlerin yaşadıkları yerler öyle dağlık ve ağaçlık olduğu için, oturdukları yere Gurşistan (Gürcistan), kendilerine Gurşîler (Gürcüler) dendiği bütün Arap tarihlerinde yazılıdır.

İşte bu Gurîlerden, yani Gurşîlerden (Gürcülerden) bir kısmı İslâmiyet'ten önce şimdiki Gürcistan'a gelip yerleşmiş, böylece bütün kıtanın adı değişmiş ve eski adı olan İberya yerine, yeni gelen Gürcülere nispetle Gürcistan adı yerleşmiştir.

Çünkü Gürcistan, bütün tarihçilerin anlatımına göre eskiden İberya diye tanınır ve bilinirdi. Oysa İbar (İvar) lar, Hazarlardan Avar kavmidir; bu kesindir. İbarlar Avrupa'ya girip Macaristan'ı kurdukları sırada yine Türklerden olan Gurşîler İberya'ya gelip yerleşmiş, böylece İberya, Gürcistan adını almıştır.

Gürcülerin dili, Gurşîlerin konuştuğu Altay lehçesine uygun olup sonradan Rumluk ve Hristiyanlık etkisiyle bir dereceye kadar değişmiştir. Eski Gürcü hanlarının millî adları ve şimdi konuştukları dil, en küçük bir çözümlemeyle Altay Türkçesi olduğunu gösterir.

"Râmûzu'l-A'yân" adlı önemli eserinde Ahıska'da yirmi yıl kadar oturmuş olan Muhammed bin Abdullah el-Lekzî el-Avârî ed-Dağıstânî şöyle der: Gürcüler Avarların kalıntılarından olup sonradan Gurşîlerden ve Lekzîlerden oluşan büyük bir topluluk orada yerleştiği için Guriştan ve Gürcistan, sonra Arapçalaştırılarak Cürcistan denmiştir.

Gürcistan'da dört büyük kabile vardır; her kabilenin kendine göre yeri, hanı, yönetimi olduğundan aralarında kanlı savaşlar olmuş, bu iç anlaşmazlıklardan istilâcı milletler ve en sonunda Ruslar yararlanarak Gürcistan'ı ele geçirmişlerdir. Dört kabile şunlardır:

1- "İmer": Turan dillerinde hemze ile hâ ve mim, vav ile bâ harflerinin birbiriyle yer değiştirmesi yaygın olduğundan "İbar, İvar" ve bunların hafifi olan "İber, İmer, İver" sözleri birbirinin aynıdır. Hepsi yukarıda yazıldığı gibi "ipamak, ipemek" mastarından türemiştir; parlak, çalışkan anlamındadır. İmerîler, İmerli anlamındaki "İbret, İmret" diye ünlendiklerinden oturdukları yere "İmreti" denmiş, Bizans devleti de bu kıtaya Lekzîlerin yerleşmesi nedeniyle "Lazik" adını vermiştir.

2- "Gur": "Ugur" sözünden kısaltılmıştır. Gurşîler Özürket kazası ve Batum sancağı çevresinde yerleştikleri için o kıtaya "Gurya, Guril" denmiştir. Özürket, esirgeyen anlamındaki "Özürkay" sözüne bağlı olduğu açıktır; "Bilkay, Bilkat ve Bilket" gibi. Gürcistan'da bu kabile uzun süre hüküm sürmüştü.

3- "Kartalos": Yunanca giysiye girmiş bir Turan sözüdür; "kartuk ve karta", yani bizim bugün "kerte" dediğimizdir. Ağacın dalı ve bir şeyin derecesi anlamlarına gelir. Gürcü lehçesine göre "kartal, kartul", sonra Yunan lehçesine göre "kartalos" denmiş, "kartalı" da denir. Karta, bu kabilenin dedesinin adıdır; Ahıska vilâyeti çevresinde oturdukları için oralara "Kartalı" adı verilmiştir.

4- "Mekri": Türk dilinde kızgın, bağıran kurda denir. Çağlayarak çıkıp uğuldayarak gitmek anlamındaki "mungurmak, mangırmak, mengirmek" mastarından türemiştir. "Mekrat, Mekrin, Mekri" adlarıyla anılan pek çok Türk adı ve oymağı vardır. Moğolların "mongrı, mıngrı", Gurîlerin "mekri" dedikleri, bizim "böri" dediğimizdir. "Mangırıc, marıc, mungran, muran" da çok şiddetle akan ırmağa denir. Gürcistan'da Zogadid ve Sinak kazaları çevresine "Magril, Mekril, Mıngaril ve Magarlı" denmiştir.

Bu dört anardan Acar (Acara, yeni ve gürbüz), Erdoğan (Ardahan), Agal (Ahal), Sakim (Zekim) oymakları çıkmıştır.

Lazlar, Avar tiresinden "Lekz" diye ünlü oymaklardan cesur bir topluluktur; "Menâzıru'l-Avâlim, Râmûzu'l-A'yân" adlı eserlerde Lazların Lekzîlerden türedikleri yazılıdır. Bu yüzden Lazların Türk oldukları kesindir.

Çünkü Türkler Batı Asya'ya ve Avrupa'ya akın ettikleri sırada Lekzlerin önemli bir kısmının Karadeniz kıyısında Trabzon vilâyetinde oturdukları ve Bizans devletinin bunlara "Lazik" adını verdiği bilinir; Batı Asya'da kalan Lekzler "Laz", Doğu Asya'da kalanlar da "Lazikî, Lazkî, Lezkî" diye anılmıştır.

"Lekz ve Lekaz" sözleri "alkaz, alkâz, alankaz, alankâz" sözlerinden kısaltılmış olup bizim "alaz" dediğimizdir; yani yanmış ateşin alevi, alı, alavı ve en keskin yeri anlamındadır. Bu yüzden Lekzlerin Avarlardan oldukları ve Lazların da bu Lekzlerden geldikleri şüphesizdir.

Türklerin eski dinine ve İslâm'ı kabul edişine gelince, onlar esasen birliği ikrar etmeye yaradılışça yatkın, ahirete inanmaya eğilimli oldukları için bütün işlerinde birlik duygusu belirgindir. Türklerin hanları ne kadar çok olursa olsun bir kağana itaat etmeleri, onurları ne kadar değerli olursa olsun mutlaka büyüğe saygı göstermeleri, hangi din ve mezhebe girerlerse girsinler yine Allah'ın birliğini doğrulamakta direnmeleri, bu yaratılıştan gelen duyguların gereğidir.

Türkler hangi işe girişmişlerse onda eşsiz oldukları görülmüştür. Örneğin tefsir ilminde ve Arap edebiyatında Ebü'l-Kâsım Zemahşerî ve Ebû Nasr Cevherî; hadis ilminde iki Sahih'in sahipleri Muhammed Buhârî ve Müslim Nîsâbûrî; felsefe ve tıpta Ebû Ali İbn Sînâ ve Ebû Nasr Fârâbî; fıkıh ve usulde Şemsü'l-eimmeler; kelâm ilminde Ebû Mansûr Mâtürîdî; münazara ilminde Ebû Zeyd ed-Debûsî ve Fahrü'l-İslâm el-Bezdevî; hat ilminde Yâkût-ı Musta'simî ve Amasyalı Hamdullah; Allah'ın birliğini emreden İslâm dininin yayılması ve savunulmasında Selçuklular ve özellikle Osmanlılar, kendi yollarında eşsiz olmuş Türk dehaları, bu yüksek duyguların birer açık kanıtıdır.

Türklerin eski dininin Allah'ın birliği esası üzerine kurulduğu ve bu esası açıklamak ve güçlendirmek için Türklerden peygamber geldiği, yukarıda anlamı aktarılan tarih kitaplarının tanıklığından anlaşılmıştı.

Türkler eski inançlarında gerçek tanrı, gerçek bir tek olarak tanıdıkları Yüce Allah'a, zatında, sıfatlarında, tanınmışlığında tek, birlik yalnız zatına özgü kalmış anlamında "tegri, tagrı, tangrı"; Allah tarafından kitap ve haber getiren, kullarını yola getiren ve güçlendiren elçilerine, yani peygambere "yalvaç, yâlvâc, yâlgâc"; peygamberlerin getirdiği kitaba "nuy, nuyî, nuyîk" demişlerdir.

Türkler, yalvaçlarını din ve dünya işlerinde yardım eden, yol gösteren öncüler bildikleri için onlara son derece itaat ederek emirlerini yerine getirmeyi canını feda etmeyi saadetin ta kendisi saymışlar ve her milletten fazla yükselmişlerdi. Yüce Tanrı'nın "Ve rüsulen kad kasasnâhüm aleyke min kabli ve rüsulen lem naksushüm aleyke" (Mü'min, 40/78) buyurduğu üzere, şanlı Peygamber Efendimiz'den önce kullarını doğru yola yöneltmek ve yol göstermek için her millete yine kendilerinden binlerce peygamber gönderildiği sahih rivayetle sabittir. "Şerhu Esmâi'l-Mürselîn"de yazıldığına göre Türklerden gelen peygamberlerden, yani yalvaçlardan şunlar bilinebilmiştir:

1- Emun: Hemzenin üstün, mimin ötre okunmasına göre "çaba göstermek, zahmet çekmek" anlamındaki "emgemek" mastarından türemiştir. Emek, emgek sözü "emgun"un kısaltılmışıdır. Emur (emgur, çaba göstermiş ve mücadele etmiş), emit (emgit, mücadele edilecek şey, yani hayat) ve emic (emgic, çaba gösteren ve mücadele eden) sözleri bunların türevleridir.

2- Ümid: Hemzenin ötre, mimin esre okunmasıyla "umulacak şey" anlamındadır; "ummak" mastarından türemiştir. Umac (tarhana gibi bir yemek), umag (aile, soy, nesil), umanc (tamah, beklenti), umur (rica eden ve bekleyen), uman (umucu) sözleri bunun türevleridir.

3- Berah: Bâ harfinin ve râ harfinin üstün okunup uzatılması ve sonunda hâ ile "var olan" anlamındaki "berag, barak" sözünün Arapçalaşmışıdır. Türklerden Baraklı oymağı ünlüdür.

4- Tahim: Tâ'nın üstün ve uzatılması, hâ'nın esre okunması ve sonunda mim ile "bir şeye konmuş işaret ve gerekli şey" anlamındaki "tagim" sözünün Arapçalaşmışıdır. Bu zata "Tamuh" da dendiği yazıldığına göre, "abid" anlamındaki "tabuy" sözünün Arapçalaşmışı ve adı geçen peygamberin lakabı olmalıdır.

5- Cusan: Cimin ötre, sâdın üstün okunup uzatılması ve sonunda nun ile "tecrübe görmüş kavim başkanı" anlamındaki "kusan" sözünün Arapçalaşmışıdır. Kusan, Türkistan'da ünlü bir kenttir; eskiden güzelliği ve hoş huyuyla ünlü Harlahiye (Karlıg) Türkleri orada otururdu. Kusan, güler yüzlü ve gülümseyen bir zat olmalıdır; kendisine "Güldic" lakabı verilmiş, adı geçen kitapta "Celdic" diye yazılmıştır.

6- Harkil (Hırkil): Hâ'nın üstün ve esre, kâf'ın esre, râ'nın sakin ve sonunda lâm ile "seçilmiş, seçkin ve irkin" anlamındaki "İrkil, Irkıl" sözünün Arapçalaşmışıdır. Irkıl'ın Oğuz Han'ın veziri ve danışmanı olduğu, Maveraünnehir'de bir hükümdar hanedanının ulu atası bulunduğu Türk tarihlerinde yazılıdır.

7- Düvil: Dâl'ın ötre, vav'ın esre okunması ve sonunda lâm ile yazılır; ötre dâl yerine esre tâ ile "Tivil" de yazıldığına göre, Türk bin Âmur'un dedesi olan "Tivil" olduğu yukarıda açıklanmıştı.

8- Savis: Sîn'in üstün ve uzatılması, vav'ın esre okunması ve sonunda sîn ile "Savinc, Sevinc" sözünün Arapçalaşmışıdır. Sivas şehrinin eski adı "Savis, Sibas" olup bu zata "Savan, Şavis" de denmiştir.

9- Sakun: Sîn'in üstün, kâf'ın ötre okunması, ardından vav'ın sakin ve sonunda nun ile, yukarıda kökü ve türevleri açıklanmış olan "Sakun" sözüdür. "Feryat ve rica" anlamına geldiği gibi "rica eden ve inleyen" anlamına da gelir.

10- Salah: Sâd'ın ve lâm'ın üstün okunması ve sonunda hâ ile gönderilmiş ve elçi anlamındaki "Salak" sözünün Arapçalaşmışıdır. "Göndermek, haber vermek ve müjdelemek" anlamındaki "salgamak" mastarından türediği açıktır.

11- Tamir: Tâ'nın üstün ve uzatılması, mim'in esre okunması ve sonunda râ ile "Tabgır" sözünden Arapçalaşmış ve kısaltılmış olup "abid ve ibadet eden" anlamındadır. Bâ ile mimin birbirinin yerine geçmesi Türkler arasında yaygın olup benzerleri çoktur.

12- Anuh: Ayn'ın üstün ve uzatılması, nun'un ötre okunması ve sonunda hâ ile "anılmış, adı geçmiş" anlamındaki "anguk, anuk" sözünden Arapçalaşmıştır.

13- Gazat: Gayn ve dâd'ın üstün okunup uzatılması ve sonunda tâ ile "gatat, katat" sözünden Arapçalaşmış olup "katılacak şey", yani karışan anlamındadır. "Gatış, katık" bunun türevleridir.

14- Katın: Kâf'ın üstün, tâ'nın esre okunması ve sonunda nun ile "birkaç sıra dağdan oluşmuş büyük dağ" anlamındaki "katın" sözünden Arapçalaşmıştır.

15- Kedük: Kâf'ın üstün, dâl'ın ötre okunması ve sonunda Arap kâfı ile "büyümüş, büyük olmuş" anlamındaki "katuk" sözünden Arapçalaşmıştır. "Kate" de denir.

16- Laycu: Lâm'ın üstün ve uzatılması, sonra ye'nin sakin ve cim'in ötre okunması ile "nefsine aziz" anlamındaki "ilaygu, ilgu" sözünden Arapçalaşmıştır. "İlenecek şey" anlamına da gelir.

17- Narun: Nun'un üstün ve uzatılması, râ'nın ötre okunması ve sonunda nun ile "özü sert bir tür nar ağacı" demektir. Bu zata "Nacun" adı da verilmektedir.

18- Hamun: Hâ'nın üstün ve uzatılması, mim'in ötre okunması ve sonunda nun ile "korunmuş, himaye ve muhafaza edilmiş" anlamındaki "amun" sözünün aynıdır. "Koru" anlamındaki "hamun"un Farsça olmadığı açıktır.

19- Hicah: Hâ'nın esre, cim'in üstün okunup uzatılması ve sonunda hâ ile "ziya, ışık" anlamındaki "ışak" sözünden Arapçalaşmış olup "aydın kimseye" denir.

20- Hicil: Hâ ve cim'in esre okunması ve sonunda lâm ile "parıldayan, yeşil" anlamındaki "ışıl" sözünden Arapçalaşmıştır.

21- Hemidun: Hâ'nın üstün, mim'in esre, dâl'ın ötre okunması ve sonunda nun ile "hayy (diri olan)", yani "gayretle hayatını sürdüren" kimseye "emidun, emgidun" denir. "Hemidun" bunların aynıdır. Türevleri "emun" sözünde anıldı.

22- Yasan: Ye ve sîn'in üstün okunup uzatılması ve sonunda nun ile "düzenleyen ve süsleyen kimse" anlamındadır. "Yasamak" mastarından türemiştir. Türkistan'da "Yasan" adıyla anılan ünlü bir kent vardır.

23- Yavik: Ye'nin üstün okunup uzatılması, vav'ın esre okunması ve sonunda Arap kâfı ile "galip ve yakın" anlamındaki "Yavik" sözüdür.

24- Yahur: Ye'nin üstün, hâ'nın ötre okunması ve sonunda râ ile "yağmur" anlamındadır. Yukarıda incelemesi geçen "yagur" sözünden Arapçalaşmış olup "Yehur" da denir. Türk bin Âmur'un çocuklarındandır.

Bu şanlı peygamberlerin adları adı geçen kitapta yazılıysa da peygamberlik zamanları ve gönderildikleri yerler bilinmemektedir. Eski Türklerin inandıkları yalvaçların adlarının Türkçe olmasından, bunların bu peygamberler oldukları anlaşılır.

Türkler, bu tür yol gösterici ve yardımcı öncüler sayesinde Allah'ın birliğine asırlarca inanmış, iman etmiş ve tek tanrılı olarak bütün Asya'ya mutlak hâkim olmuşlardı. Sonradan Asur, Mısır ve Hind ile ilişkiye girip onları taklit ettikleri için yaratılıştan gelen ahlâkları ve millî duyguları zedelendi; Sabiliği, yani yıldıza tapmayı kabul ettiler ve çok geçmeden millî varlıkları korkunç değişikliklere uğrayarak birbirinden ayrıldı, bölük bölük oldular.

Bununla birlikte Türkler tapındıkları yıldızları tanrı olarak tanımayıp gerçek tek tanrı, gerçek mabud olarak tanıdıkları Yüce Tanrı'ya yaklaşmak için bir vesile, yani aracı bilmişlerdir. Bu fikir ve inançla yıldızlara tapmışlar, bunun sonucu olarak tevhid dininin güzel olan birçok şiarını terk ederek Asurluların, Mısırlıların ve Hindlilerin düşünce ve âdetlerine uymuşlardı.

Bu yüzden tapındıkları parlak yıldızlara Ayay (Ay), Utarit (Utarid), Sakit (Müşteri), Sakik (Zühre), Sugal (Zühal), Kuyaş (Güneş), Marik (Merih) ve yeryüzünde bunların adına yaptıkları heykellere "bayut, but, put"; yıldızların en parlağı olan güneşe "hâkim, ulaşan" anlamındaki "İris, Aris" ve sonradan yanlış olarak "Erdis"; en büyük din reisine bu İris'e nispetle "İrisat, Eristat, Eristay"; en büyük cismanî reise "Nuyat", bunun oğullarına ve yakınlarına "noyan, noyin" demişlerdir.

Çünkü Türklerin dilinde bağlanmak, saygı ve hürmet göstermeye "tapmak", yaklaşmak, yakınlık kazanmaya da "noymak" denir. Bu mastarlardan türeterek saygının özel biçimine "tapas", yakınlığı gösteren özel biçime "noyas, niyaz, numas, namaz"; mutlak bağlılığa "tapu", yakınlığa "noyu"; özel bağlılığa "tapuk", özel yakınlığa "novik, novik"; yakınlaşmaya vesile olan şeye "noyak"; yakınlaşmaya yol gösteren ve ileten kimseye "noyat"; yakın olanlara "noyan, noyin" demişlerdi. "Tapmak" fiilini bunlara, "noymak" fiilini de Yüce Tanrı'ya özgü kılmışlardı.

Novik'i, yani Allah'ın kitabını okuyan ve yorumlayan kimseye "noyer, noyir"; halkı dinin yasaklarından sakındıran, kötü ahlâktan alıkoyan ve ahlâkı düzeltmeye gayret eden vaize "kavir, kavir" adı verilmiş olup İrisat'tan sonra noyerler, sonra kavirler din reisleri sayılırdı. Sonradan kavirler olağanüstü nüfuz sahibi olduklarından kavanlar, yani hanlar kavirlerin birer altı gibi olmuş, Sabi mezhebinin mensupları kavirlere vergi vermişlerdi.

Bu yıldıza tapma ve kavirlerin bu hırsları Türklerin eski manevî ve dinî değerlerini öldürmüş, sonradan komşu milletleri taklit etmeleri de millî duygularını söndürmüştü. Bu yüzden kendilerini taklit ettikleri milletler tarafından zalimce kovulup cezalandırılarak Mısır sınırından Kafkas dağlarına, Hind ve İran'dan Karakurum çöllerine sığınmaktaydılar. Öte yandan Türk kağanı Yagız Han da çok zalimce davranarak zulüm ve kötülüklerinden dolayı "Kara Han" lakabını almış, Türkleri daha çok eziyordu.

Dinen ve ahlâken bu sefalet derecesine düşmüş olan Türk milletini diriltmek için Allah'ın ezelî yardımı ortaya çıktı; Türk dehalarından Irkıl Ata'yı Türkleri doğru yola iletmekle görevlendirdi. Aydınlanmış olan Kara Han oğlu Oğuz Han bu hak dinin yayılmasına çok büyük hizmet ettiğinden, öldürülen Kara Yagız Han'ın yerine oğlu Oğuz Han, Irkıl Ata'nın gayretiyle tahta oturtuldu.

Oğuz Han, kendisiyle birlikte Allah'ın birliğine inanan ve bu fikre bağlı, fedakâr fertleriyle Irkıl Ata'yı danışman atayarak Türklüğü diriltti, tevhid dinini yayıp yükseltti. Bir yandan Çin'e, bir yandan Mısır'a ve Tuna'ya kadar nüfuzunu yaydığı olaylar bizim millî tarihimizde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. İşte Türk peygamberleri arasında adını gördüğümüz Harkıl Nebî, dinini ve milletini diriltmiş olan bu Irkıl Ata'dır.

Bu yola getirişin üzerinden asırlar geçince yine sapkınlık yoluna düştüler; Çinlilerden Budistlik, İranlılardan Mecusîlik, Romalılardan Vesenîlik yollarını aldılar. Böylece mezhepleri dağıldı, eski manevî güçleri yok oldu; birbirini tanımayan hanlar ortaya çıkması üzerine yine bölündüler.

Bu dağınıklıktan fırsat bulan İranlılar, sonra Romalılar Turan topraklarını kısmen istila ettiler. Romalılar önce dehşet verici zulümler yaparak yayılmasını engelledikleri Hristiyanlığı zorla kabul ettikten sonra bu kez sınır boyundaki Turanlılara zorla kabul ettirmeye kalkıştılar ve karşı çıkan Turanlıları kanlı işkenceler altında ezmek gibi vahşetlere giriştiler.

Çünkü Hristiyanlık üçten bir Allah ya da birden üç Allah fikrini telkin ediyordu. Oysa Türkler Budist, Vesenî, Mecusî olmalarına rağmen esasen ve eskiden beri inandıkları Allah'ın birliği fikriyle bu Hristiyan telkinlerini bir türlü bağdaştıramadıklarından, Romalıların bu sert dayatmaları Türkleri kendi yollarında ısrara, Romalıları da zulmü artırmaya, vahşeti şiddetlendirmeye götürmüştür.

Bu yüzden Romalıların işledikleri bu vahşetler, Avar, Bulgar, Tirak, Çerkes, Hazar, Gacar, Guz, Kuman, Lekz, Macar ve Nogay gibi Türk ve Tatar uluslarını birleşmeye sevk etmiş, millî varlıklarına karşı işlenen bu vahşetleri birlikte savuşturmaya karar vermişlerdi.

İlk önce karşılarına çıkan Bizans devletini yıkıp İtalya'ya kadar yürüdükleri, sonra Roma, Fransa gibi önemli kıtaları baştan başa istila ettikleri, kısacası Romalıların işledikleri vahşetlerin cezasını verip doğuda Çin, batıda Roma arasındaki ülkeleri ve toprakları egemenlikleri altına aldıkları tarihen bilinir.

Böylece Avrupa'da kalanlar ile Asya'da Rumlara komşu olanlar zayıf düşerek daha önce kabul etmekten kaçındıkları "üç Allah bir" fikrini, yani Hristiyanlığı kabul etmekle eski birlik duygusu onlardan silindiyse de, asıl Türkistan kıtasında yaşayanlar ateşe tapan kişiler oldukları hâlde eski yollarını, yani Allah'ın birliği fikrini koruyorlardı.

Bu sıralarda insanlık, Hristiyanlık adına dehşetli işkenceler altında eziliyor, zavallı esir insanlar galip Hristiyanların acımasız pençesinde çok zalimce azaplar içinde can veriyordu. Bu korkunç zulümler insan topluluğunu titretirken, Allah'ın merhameti ve yardımı Hicaz yönünden ortaya çıkarak aciz insanları bu zulümden ve cahillikten kurtaracak bir zatı gönderdi.

Arap kabilelerinin en şereflisi olan Kureyş kabilesinin seçkini, peygamberlerin en değerlisi Ebü'l-Kâsım Muhammed el-Arabî Hazretleri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur'an mucizesinin ilhamıyla bir yandan "Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir söze gelin: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ı bırakıp birbirimizi tanrılar edinmeyelim" (Âl-i İmrân, 3/64) diyerek insan topluluğunu Allah'ın birliğini kabule çağırıyor, "Allah katında din İslâm'dır" (Âl-i İmrân, 3/19) diyerek bütün insanlığın esenliğini sağlamak üzere insanların genel birliği gibi mutlu bir amaç için çaba gösteriyordu. Öte yandan insanlığı korumaya, esir insanlara iyi bakılmasına, insanlığa karşı zalim duyguları söndürecek ahlâk kurallarını öğretmeye gayret ediyordu.

İnsanlığa yönelik bu kutsal çağrının yüce sesi, yani bütün insanlığın esenliğini güvenceye alan İslâm dininin tevhid sedası daha Peygamber'in yüce döneminde Türkistan'a kadar yankılanınca, zaten Allah'ın birliğini kabul eden ve vicdan özgürlüğünü savunan Türkler bu çağrıya uymak için itaat gösterdiler. Gerçek durumu anlamak ve İslâm'ın şiarlarını öğrenmek için Türk kağanı Çagan Han, Türk büyüklerinden Korkut Ata'yı Medine-i Münevvere'ye gönderdi; İslâm dinini Peygamber Efendimiz'in mübarek dilinden araştırmakla görevlendirdi.

Korkut Ata Medine-i Münevvere'ye varmadan önce Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahirete göçmüş olduğundan, onun şanlı halifesi Hazreti Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallâhu anhu) ile görüşüp İslâm'ın gerçeklerini ondan inceleyerek geri döndüğü, Oğuzname'nin kaydettiği önemli olaylardandır; bu bilinmektedir.

Bu tarihten itibaren Türkler arasında İslâm'ı kabul etmekten yana olanlar çoğaldı. On sekizinci hicrî yıla kadar süren İslâm savaşlarında, özellikle Şam ve Kadisiyye savaşlarında Halid bin el-Velid, Ebû Ubeyde ve Sa'd bin Ebî Vakkâs (radiyallâhu anhüm) hazretlerinin yanındaki Arap seçkini mücahitlerin Rum ve İran esirlerine ve yenilenlere karşı gösterdikleri şefkat, merhamet ve iyi koruma gibi yiğitçe nitelikler ve İslâm erdemleri, uygarlık ve haç adına dünyayı ateşe veren ve insanlığa kan ağlatan Hristiyanları ve Mecusîleri kendine çekmeye başladı.

Böyle değerli insanları ve insanlığı gören Horasanlılar çoğunlukla barış yoluyla teslim oldular, bir kısmı da gönüllü olarak İslâm'ı kabul etti. Halifelerin en büyüğü Ömer el-Fârûk Hazretleri'nin âdil siyaseti, İslâm'ı kabul edenleri ödüllendirdi; Mecusîlikte ve Hristiyanlıkta kalanlara mezhep özgürlüğü bağışladı, cizyelerini hafifletti ve insanlık hakları konusunda eşitlik gösterdi.

Türklerin ne kadar önemli bir millet olduklarını ve İslâm dinine olan hakikati tanıyan eğilimlerini bilen Hazreti Ömer'in bu yüce siyasetinin Türk çevresinde çok iyi etki yapacağı ve İslâm nurunun Türkistan'ı yakında ve güçlük çekmeden aydınlatacağı bilindiğinden, on sekizinci hicrî yılda İslâm mücahitlerinin Türkistan'a savaşarak girmesini yasakladı; yalnız İslâm'a yol gösterecek zatları göndererek Türkleri aydınlatmaya ve dikkatlerini İslâm dinine çekmeye yarayacak mümkün araçlara başvurulmasını emretti.

Dört yıl bu biçimde davranılıp hayli Türk aydınlatılınca ve İslâm mücahitleri de güçlerini topladıkça, Fârûk'un emriyle yirmi ikinci hicrî yılda hidayet meşalesini Türkistan'a kaldıran seçkin sahabilerden Abdurrahman bin Rebî'a Hazretleri'ne Türkistan ülkelerinden Belencer, Bekir bin Abdullah Hazretleri'ne Mokan, Ahnef bin Kays Hazretleri'ne de Merv-i Şahican diye ünlü ve eskiden Türkmenlerin kâtı, yani başkenti olan "Barı, Marı, Merv" şehirleri barışla teslim oldu. Hakkı tanıyan Türkmen kabilelerinden bazıları İslâm'ı kabul ederek üstünlük kazandılar.

Çünkü sahabe-i kiramın (radiyallâhu anhüm) savaşı yalnızca insan topluluğunun esenliğini, daha doğrusu kardeşçe eşitliği sağlayan yüce bir dinin yayılmasına özgü olduğu için bu kutsal amaçta millîyetin yeri yoktu.

Millîyet yalnızca kendi fertlerinin mutluluk ve esenliğini sağlayacak bir amaçtır. İslâm dini ise bütün insanlığın mutluluk ve esenliğini gerektiren çok yüce bir kutsal güçtür. Hangi millet bu kutsal gücü iyi kullanarak hareket ederse İslâm âleminin övünç kaynağı ve yüksek bir bağlılık nesnesi olduğunu tarihî olaylar kanıtlamıştır.

Fârûk-ı Âzam Hazretleri'nin halifeliği ya da siyaseti sürseydi, Türklerin güçlük çekmeden İslâm'ı kabul edecekleri, kendisinin sezdiği gibi kesindi. Ne yazık ki Emevî topluluğunun hem peygamber ailesi hem de ülke halkı hakkında uyguladığı sert yorumlar her tarafı fazlasıyla kırdı ve Türkleri çok kötü etkiledi; Türklerin eski eğilimleri değişerek kendilerini savunmaya mecbur oldular.

Türkistan kıtası bu tarihe kadar Buhara, Balasagun, Toharistan, Heytal, Huten, Hazar, Hıta, Harezm, Gurşistan, Fergana, Kaşgar, Mari gibi on dokuz hanlıktan oluşuyor, her han kendi alanında bağımsız olmakla birlikte hepsi yine kendilerinden seçilmiş bir kağanın emrine uyarak yönetiliyordu. Ceyhun'un öbür yakası demek olan Maveraünnehir'e, yani Heytal (Türkistan) kıtasına doğru İslâm fetihleri ilerletilmiş ve Maveraünnehir'de olacak hareketlerin yönetimi Horasan valilerine bırakılmış olduğundan Türk kağanı Horasan valileriyle ilişki hâlindeydi.

Peygamber'in yüce döneminden beri Türk kağanı olan "Sagan, Çagan Han" Mecusî olmakla birlikte çok akıllı ve mezhep özgürlüğünden yana olduğu için halifelerin en büyüğü Ömer el-Fârûk Hazretleri'nin âdil siyaseti bu zatı İslâm dinine karşı çok eğilimli bir duruma getirmişti. Fakat yirmi birinci hicrî yılın başlarında Çagan Han'ın öldüğü yayıldı ve Tursel (Tursal) Han kağanlık makamına oturdu.

Çagan Han, İslâm ehlinin İran ile savaşı sırasında tarafsız bir tutum almakla birlikte İran'ın yardım isteğini reddediyor, bundan pek çok maddî yarar sağlıyordu. Ancak adı geçen kağanın ölümüyle Tursal Han'ın tahta çıkması bu siyasetin değişmesine yol açtı. Tursal Han, Türkistan'a sığınan İran şahı Yezdicerd'in vaatlerine kanıp aydın düşünceli birkaç hanın, beyin karşı çıkmasına rağmen yardım gösterince, Ömer el-Fârûk Hazretleri de daha önce Türkistan'a girmekten alıkoyduğu İslâm mücahitlerini yirmi ikinci hicrî yılda Türkistan'ın fethiyle görevlendirdi ve büyük sahabe emirlerinden Ahnef bin Kays (radiyallâhu anh) Hazretleri'ni ordu komutanı atadı.

Yukarıda arz edildiği gibi İslâm mücahitleri Belencer, Merv, Mokan gibi önemli ülkeleri fethedince Tursal Han büyük bir orduyla Yezdicerd'e yardım etmek üzere hareket etti ve fethedilen ülkeleri kısmen geri aldığı hâlde, İslâm mücahitlerinde, özellikle ordu komutanı Ahnef Hazretleri'nde gördüğü sağlam manevî güce ve güzel ahlâka hayran kaldı. Adı geçen emirin yiğitçe mücadelesinden uğursuzluk çıkarıp kendi hatasını sezdi ve İranlılara yardımdan vazgeçti. Hemen gece ordusunu kaldırıp merkeze döndü. İslâm mücahitlerinde gördüğü olağanüstü durumlar İslâm dinine karşı düşüncelerini değiştirmeye başladı.

Yirmi üçüncü hicrî yılın sonunda Hazreti Ömer'in şehit edilmesi ve yirmi dördüncü yılın muharrem ayının başında Hazreti Osman'ın halifeliği üzerine Horasan'ın yönetimi Basra valisi Ebû Mûsâ el-Eş'arî Hazretleri'ne bırakıldığından, onun iyi yönetimi sayesinde Türkistan kıtasında İslâmî eğilimler günden güne artıyor, gönüllü olarak İslâm'ı kabul edenler çoğalıyordu. Hatta Toharistan denilen Togar İli, Horasan emiri Ahnef (radiyallâhu anh) Hazretleri'ne gönüllü itaat edip barışla teslim olarak önemli bir kısmı İslâm'ı kabul etti. Hazreti Ahnef de Togarlılara iyi davranarak İslâm erdemlerini gösterdi.

Ancak Mecusî olan İran halkı, Merv eyaleti çevresinde bulunan Türk hanlarını dindaşlık gerekçesiyle kandırıp ittifaklarına katarak aralıklarla isyan ettiğinden, 24. yıldan 35. yıla kadar İslâm mücahitleri ile bunlar arasında savaşlar oluyor, çoğunlukla İslâm mücahitlerinin galip gelmesi Maveraünnehir'deki Türkleri uyandırmaktan ve İslâm'a çekmekten geri kalmıyor, İslâm mücahitleri de Heytal'a, yani Maveraünnehir'e saldırmıyordu.

Ancak 36. yıldan, yani müminlerin emiri Osman-ı Zinnûreyn Hazretleri'nin şehit edilmesinden 72. yılda Abdullah bin ez-Zübeyr'in şehit edilmesine kadar, İslâm mücahitlerinin halifelik anlaşmazlığı yüzünden birbirleriyle uğraşması, özellikle Emevîlerin zorla halifeliği ele geçirmesi ve bu uğurda peygamber ailesinin kökünü kazımaya kalkışması, Türklerin eski eğilimlerini ortadan kaldırmakla kalmayıp, mücadelenin amacının din yaymak değil, saltanat elde etmek ve hükümet iddiası olduğu düşüncesini Türklere aşılayarak çok kötü etki yapıyordu.

Tursal Han yaklaşık otuz beşinci hicrî yılda ölüp Merv hanlığında bulunan "Karan, Kuran Han" tahta oturtulmuş, sonra İsen Han ve elli altıncı hicrî yılda Kutluğ Han kağanlık makamına geçirilmiştir.

İsen Han barış ve uzlaşmayı seven, Çagan Han'ın yolunda bir kimse olup İslâm emirlerine karşı yumuşak davranır ve halifelik anlaşmazlığıyla çıkan iç çatışmaları izlerdi. 56. yılda Kutluğ Han'ın tahta çıkmasından sonra Horasan valisi olan Sa'd bin Hazreti Osman bin Affan, Ceyhun nehrini geçip savaşarak Tirmiz (Turmit)'e kadar geldiyse de adı geçenin geri dönmesiyle birlikte orası geri alındı.

77. yılda Kutluğ Han ölüp yerine Ratil (Artil) Han Türk kağanı olduğu sırada, Emevî emirlerinden Ubeydullah bin Ebî Bekre Türkistan'a girip yenilerek geri dönünce, Abdülmelik bin Mervan Horasan eyaletini Irak valisi, ünlü zalim Haccac'ın yönetimine ekledi ve Türkistan işini Haccac'a havale ederek Şam Emevî hükümetinin çöküşünün temelini atmış oldu.

Açıklamalar ve Araştırma

Metindeki Eski Kelimeler

  • yalvaç: Peygamber; metne göre Türklerin eski dilindeki karşılığı.
  • Tengri / Tanrı: Eski Türklerin yüce tanrı adı; yazar bunu tevhid inancının kanıtı sayar.
  • Sâbîlik, encüm-perestlik: Yıldızlara tapma.
  • Mecûsî: Eski İran'ın ateşe tapan Zerdüşt dininin mensubu.
  • Vesenî: Putperest.
  • cizye: Gayrimüslim tebaadan alınan baş vergisi.
  • Mâverâünnehir: "Nehrin ötesi"; Ceyhun (Amuderya) ile Seyhun (Siriderya) arasındaki, bugünkü Özbekistan çevresi.
  • kâtibü'l-harâc, emîr, vâlî: Vergi yazmanı, komutan ve vali.
  • Hâkân, Han, Bar, Şad: Eski Türk yönetim unvanları.

Gürcüler ve Lazlar

Hüsameddin Gürcüleri ve Lazları eski Türk kollarından sayar ve adlarını Altay Türkçesindeki sözlerle açıklar. Günümüz bilgisine göre Gürcüler, Lazlar, Svanlar ve Megreller aynı kökenden gelen Kartveli halklarıdır. Gürcüler tarih sahnesine İberya ve Kolhis uygarlıklarıyla çıkmış, İberya'da Hristiyanlığı 4. yüzyılda benimsemişlerdir. "Gürcü" adının kökeni konusunda bilim çevreleri, sözün Farsça "gurc" (kurt) kelimesinden ve Hazar yakınındaki Gorgan/Cürcan bölgesinin adından gelebileceği görüşünü benimser. Hüsameddin'in İberya'nın Avarlardan sonra Gurşîlerle Gürcistan olduğu anlatısı ise tarihî bir belgeyle desteklenmiş değildir; yazarın eski Arap tarihlerinden çıkardığı bir yorumdur.

Peygamberler ve Kantûrâ Rivayeti

Türklerden "yalvaçlar" geldiği iddiası, ölçülü bir kaynak karşılığı bulunmayan, yazarın kendi dil yorumlarına dayanan bir fikirdir. Bu bölümde adı geçen yirmi dört adı Hüsameddin, adı verilen eserdeki ("Şerhu Esmâi'l-Mürselîn") kayıtla Türkçe köklere bağlar; bu kaydı bu çalışmada doğrulayamadık.

Bir sonraki maddede geçen "Benî Kantûrâ" hadisi ise Türklerin kökeniyle ilgili gerçek bir İslâmî tartışmadır. Ali Hatalmış'ın incelemesine göre Türklerin kökenini Hz. İbrahim'in cariyesi Kantûrâ'ya dayandıran rivayetler vardır; Taberânî'nin nakline göre Hz. Peygamber "Size dokunmadıkça Türklere dokunmayın; zira ümmetimden yetkiyi Allah Kantûrâ oğullarına verecektir" buyurmuştur. Ancak makale, hadis şerhlerindeki ifadeden "Kantûrâ bütün Türklerin atasıdır" sonucuna varılamayacağını, olsa olsa bazı Türklerin onun neslinden geldiğinin söylenebileceğini belirtir. İbn Haldûn ise nesep bilginlerinin Türklerin atasının Yâfes olduğunda birleştiğini yazar; Hüsameddin de metnin başında Yâfes bin Nûh'a dayanır.

Korkut Ata

Metinde Çagan Han'ın elçisi olarak Medine'ye gönderilen Korkut Ata, Türk kültüründe Dede Korkut olarak bilinir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Dede Korkut Reşîdüddin'in eserinde Bayat boyundan, Ebülgazi Bahadır Han'ın eserinde Kayı boyundan gösterilir. Bir menkıbede Hz. Peygamber'le çağdaş olarak anılır; Zeki Velidi Togan ise onun İslâm'dan önce, Göktürkler devrinde Oğuz yabguları katında bulunan bir Türk bilgesi sayılabileceği görüşündedir. Yani Hüsameddin'in aktardığı Medine yolculuğu bir menkıbe geleneğine dayanır ve tarihî bir belge olarak değil, rivayet olarak değerlendirilmelidir.

Horasan ve Maveraünnehir Fetihleri

Metinde anlatılan olaylar, İslâm ordularının Sasanî İmparatorluğu'nu yıkıp Horasan'a, oradan Maveraünnehir'e ilerlemesinin Türk tarafından görünüşüdür. Kasım Şulul'un Horasan sahabîleri üzerine makalesine göre Horasan'a ilk giren komutan Ahnef b. Kays'tır; Tabeseyn'den başlayıp Herat, Merv, Şahcan ve Nişabur'u kısa sürede almış, son Sasanî hükümdarı III. Yezdicerd 651 dolaylarında Merv'de öldürülmüştür. Hüsameddin'in "Tursal Han'ın Yezdicerd'e yardım etmesi" ve "Ahnef'in karşısında geri dönmesi" olayları ise Türk kağanının bu savaştaki rolünü anlatan bir yorum olup bu çalışmada ayrıca doğrulanmamıştır. Yazarın tarih verirken hicrî yılı (22, 24, 35, 56, 77 gibi) kullandığı hatırlanmalı; 22 hicrî yıl 642-43'e denk gelir.

Bu bölümün genel çerçevesi, yazarın Türklerin İslâm'ı kabulünü "gönüllü" ve "bilinçli" bir süreç olarak sunması ve Emevî yönetimini eleştirmesidir. Bu, Hüsameddin'in kendi dönemindeki düşünce dünyasının bir yansımasıdır ve bir sonraki maddede daha da belirginleşir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 2. Cilt, s. 234–241. amasya.bel.tr

Akademik çalışmalar

Kitaplar

  • "Merv", Türk Maarif Ansiklopedisi, 2022.

Diğer kaynaklar

2. Cilt içindekiler

Karekod · QR code

Bu sayfanın karekodudur. A5 olarak yazdırıp asabilir ya da yapıştırabilirsiniz; okutan kişi doğrudan bu içeriğe ulaşır.

This QR code links to this page. Print it on A5 and post it anywhere; scanning it opens this content.