Çünkü Haccâc kendi tarafından emîr-i Horasân nasb eylediği Mühelleb bin Ebî Sufre'yi 79'da ve ba'dehû Abdurrahmân bin Eş'as'ı 80'de Artil Hân²⁵⁶ aleyhine Türkistân'a irsâl ederek Heytal hükümdârı Sebel (Sâbûl) [74] Hân²⁵⁷ gibi sulhen kabûl-i cizye eden Türkler'in cizyelerini taz'îf ve arz-ı teslîmiyyet edenleri tazyîk ve icrâ etdirdiği mezâlim, Türkler'i fevkalâde tedhîş ediyordu.
Türkler'in İslâmiyet lehindeki temâyülât-ı samîmiyyesine vâkıf olan Abdurrahmân ibni Eş'as, Haccâc'ın mezâlimi makâsıd-ı İslâmiyyeye muhâlif olduğunu ve İslâmiyet aleyhinde sû'-i netîce vereceğini ifâde eylemesi cebânetine haml olunarak Haccâc'ın mu'âhazâtı bîçâreyi ıztırâba düşürüyor, isyâna sevk ediyordu.
Abdurrahmân bin Eş'as, Haccâc ile bi'l-muhârebe mağlûben Artil Hân'a firâr ve dehâlet eyledi. Haccâc derhâl Artil Hân'a mürâca'atla Abdurrahmân bin Eş'as'ı etbâ'ıyla beraber teslîm eylediği hâlde kendisini yedi sene cizyeden mu'âf tutacağını ta'ahhüd etmekle Artil Hân 85'de Abdurrahmân bin Eş'as'ı yirmi nefer etbâ'ıyla beraber Haccâc'ın adamlarına teslîm ederek muslihâne bir münâsebet te'sîs etmiş oldu.
86'da emîr-i nâm-dâr Kuteybe bin Müslim el-Bâhilî emîr-i Horasân olarak Türkistân'a geldi. Müşârün-ileyhin sît-i şecâ'ati, hüsn-i sîreti Türkler'in üzerinde hüsn-i te'sîr etmekle 89'da Mâverâ'ü'n-Nehr'de meskûn olan Türkler'in kısm-ı a'zamı kabûl-i İslâm ve Buhârâ, Sogd, Semerkand, Tâlikân [75] ahâlîsi de arz-ı teslîmiyyet etmeleri Artil Hân'ı kabûl-i İslâma takrîb ediyordu.
Fakat 90'da Buhârâ hükümdârı Verdân (Bertân) Hân maktûl olarak Merv hâkimi Bâtâm Hân, Talkân hâkimi Sîrîk Hân, Faryâb hâkimi Tûrsâl Hân ve Cüzcân hâkimi Güz Hân, arz-ı teslimiyyet etdikleri ve Emîr Kuteybe'nin nezdinde tercümân ve delîl-i Türkistân olan sâbık Bâdgîs hâkimi Tîrûk Hân Türkler'in kabûl-i İslâmında hizmeti sebk etdiği hâlde ufak bir şübhe üzerine evvelkilerin mu'âf olan cizyeleri taz'îf ve Tîrûk Hân ile bir müslim oğlu ve birâderzâdesi Sîgrân ve Türk beylerinden Savultegin'in ahz ve katl olunmaları Artîl Hân'a gâyet te'sîr ve mücâhidân-ı İslâmı bile dil-gîr eyliyordu.
Artîl Hân bu vak'adan müte'essiren vefât eyledikde esbak Merv hükümdârı Türk (Tûrek) Hân bi'l-intihâb mesned-i hâkânîye iclâs edildi. Maktûl olan Bartân Hân'ın yerine nasb olunan Tarhûn (Turgûn) Hân ihtiyâr ve za'îfü'r-re'y olduğu cihetle azl olunarak Gûzek (Kapçûk) Hân Buhârâ ve Semerkand ve havâlîsi hükümdârı oldu.
Emîr Kuteybe bu vak'anın te'sîrâtını izâle için Türkler'e müsâ'ade-kârâne bir meslek ta'kîb etmekle beraber veche-i azîmetini Hind ve Çin taraflarına çevirip mahâret-i askeriyyesi, metânet-i siyâsiyyesi Türkler'i bile meftûn ediyordu. 95'de zâlim Haccâc'ın vefâtı Türkler'i fevkalâde memnûn eylediği hâlde 96'da emîr Kuteybe'nin Horasân'dan azli ve ba'dehû i'dâmı [76] onları kadir-şinâsâne bir sûretde mahzûn etmekde idi. Çünkü Emîr Kuteybe'nin sît-i şecâ'ati Hind ve Çîn'i bile tehdîd ve hüsn-i sîreti Haccâc'ın mezâliminden hâsıl olan te'sîrâtı tahfîf etdiği münâsebetle ziyâ'ı âlem-i İslâmı mutazarrır ve düşmanlarını bile müte'essir ediyordu. Hattâ Türk hânlarından biri "Emîr Kuteybe gibi bir kahramânın Arablar kadrini bilmediler. Öyle kahramânı hırsızlar gibi öldürdüler. Bu adam bizden olsaydı harb tanrısı diyerek kendisine perestiş ederdik" diyordu.
Emîr Kuteybe'nin halefi Yezîd bin Mühelleb tamâmiyle tavr-ı Haccâc'ı taklîd ve cizyeleri taz'îf etmekle beraber tahsîl etdiği emvâl-i azîmeyi beytü'l-mâle göndermiyor, olduğu gibi der-ceyb ediyordu. Ömer bin Abdülazîz Hazretleri mesned-i celîl-i hilâfete geldikde Yezîd'i der-hâl azl ve habs edib 99'da Cerrâh bin Abdullah el-Hakemî'yi emîr-i Horasân nasb eyledi. Emîr Cerrâh, selefinden müdevver olan mezâlimi teşdîd etmekle 100'de ahâlî yedinde maktûl ve Abdurrahmân bin Na'îm el-Kuşeyrî eyâlet-i Horasân'a mevsûl oldu.
Cerrâh'ın intikâmını almağa kalkışan Abdurrahmân, mezâlim-i sâbıkayı ma'a-ziyâdetin îfâ ve Türkler'in aleyhinde tenkîlât-ı şedîde icrâ etmekdeki vahâmeti takdîr etmedi. Binâ'en-aleyh Semerkand hükümdârı Kabçuk Hân, Fergana hükümdârı Altâr (İltâr) Hân, Gûriştân hükümdârı Varagsar (Bârâkşâr), Hazar hükümdârı Sebkar Hân bin Mâcar Hân kuvve-i mevcûdeleriyle hâkân Tevrek Hân²⁵⁸ [77] kumandası altında ictimâ' ederek müdâfa'a-i nefse mecbûr oldular.
102'de cereyân eden şu kanlı vak'a sû'-i sîretin makâsıd-ı İslâmiyyeyi ihlâl edeceğini Abdurrahmân bin Na'îm'e gösterdi. Bu muhârebede tarafeyn dûçâr-ı hasâr olarak kabûl-i İslâma hâhiş-ger oldukları hâlde seyyi'ât-ı idâriyyeden dolayı tedâfu'î bir vaz'iyyet ahzına mecbûr kalan Türkler, hükûmet-i Emeviyye'ye vermekde oldukları cizyeyi kat' etmekle beraber müslim olan Türkler'in ve Arablar'ın dînlerini, ırzlarını mâllarını muhâfaza etmişlerdir.
Çünkü İslâmiyet, cem'iyyet-i beşeriyyenin efkârına ulviyyet, ezhânına vüs'at, hissiyâtına kuvvet vermek husûsâtında yegâne ve tevhîd-i İlâhî, îmân-ı âhiret gibi hissiyât-ı kadîmelerine aynen muvâfık bir dîn-i âlî olduğunu Türkler takdîr etmişlerdi. Ecille-i tâbi'în olan nücebâ-i ehl-i îmânın neşr etdikleri fezâ'il-i İslâmiyye Türkler'in hissiyâtını pek ziyâde tenvîr etdiği hâlde kabûl-i İslâm eden Türkler'den cizye tahsîl edilmesi münâsebetsizliği dîn-i İslâmın intişârına bir mâni'a teşkîl ediyordu. Binâ'en-aleyh şu mâni'ayı def' için Türkler, yalnız cizyeyi kat' etmekle iktifâ etdiler. Hattâ Türkistân'da bulunan me'mûrîn ve ummâl-i Emeviyye'ye asla dokunmadılar.
Şu vak'ayı müte'âkib Abdurrahmân bin Na'îm el-Kuşeyrî Horasân'dan azl olunup Irâk'a nasb olunan Mesleme bin Abdulmelîk bin Mervân zamîmeten vâlî-i Horasân oldu. Ancak kendisi Irâk'da ikâmet edib Horasân'a Sa'îd bin Abdul'azîz bin el-Hâris'i emîr nasb ve irsâl eyledi. Sa'îd'in Horasân'a [78] vusûlünde Tevrek Hân intişâr-ı İslâm hakkındaki Türkler'in maksadlarını hâkânın müsteşâr ve kâtibi olan Bazgarî (Bâzgûrbây) idâresinde müteşekkil bir hey'etle emîr-i müşârün-ileyhe i'lâm ve ummâlin müslim Türkler'den cizye tahsîl ve pek çok mezâlim îkâ' etdiklerini isbât etmeğe çalışdı.
Sa'îd bin Abdul'azîz, şikâyât-ı vâkı'ayı tahkîk için Şu'be bin Zahîr en-Nehşelî'yi Semerkand'a irsâl etdi. Semerkand emîri olan Alî bin Habîb el-Abdî gibi Yezîd bin Mühelleb ve Abdurrahmân bin Na'îm'in nasb etdikleri ummâlin münâsebetsizliklerini ya'nî şikâyâtın hakîkat olduğunu anlayan Sa'îd bin Abdul'azîz bunları derhâl azl ve habs ve ta'zîb ederek Türkler'i tatmîn ve müslim olanlardan cizyeyi ref' ile ezhân-ı müslimîni teskîn eyledi.
Sa'îd'in bu harekât-ı âdilesi cizye me'mûrlarını dil-gîr etmekle 102 evâhirinde azl olunarak Ömer bin Hübeyre el-Fezârî emîr-i Horasân oldukdan sonra 103 evâ'ilinde Tevrek Hân dahi vefât edib Kuşûn (Kûsûn) Hân Türkler'e hâkân oldu. Fakat Horasân ve Irâk vâlîsi Mesleme bin Abdülmelik cibâyet eylediği cizyeyi beytü'l-mâle göndermediği cihetle cezîre vâlîliğine tahvîl ve Horasân'a Sa'îd bin Amr el-Hareşî ve Irâk'a dahi Ömer bin Hübeyre el-Fezârî nasb ve ta'yîn olundu.
Şu tebeddülâtın hedefi cizye tahsîli ve Türkler'in te'mîn-i itâ'ati olduğunu ta'yîn eden Kûsûn Hân Harezm hükümdârı Yılıh (Yılık) Hân'ın riyâseti altında müslimlerden Şevker bin Hamîk (Sûngâr bin Âmîk) ve Ahrûn hâkimi [79] Avram (Evrâm) ve Keş hâkimi Sâlih Veyk (Üyük) beylerden müteşekkil bir hey'eti Horasân vâlîsi Sa'îd bin Amr el-Hareşî nezdine ve Hazar hükümdârı Sebkar Hân'ı dahi bir hey'et-i mahsûsa ile Irâk vâlîsi Ömer bin Hübeyre el-Fezârî nezdine irsâl ederek Türkler'in hükûmet-i İslâmiyyeye karşı itâ'atlarında şübhe olmadığını ve henüz şeref-i İslâm ile müşerref olamayanlar da cizyelerini vereceklerini te'mîn etmeğe çalışıyordu.
Ömer bin Hübeyre daha Horasân'da iken Hazar hükümdârının sözünü ve ta'ahhüdâtını muvâfık bularak kendisine ve Sogd ahâlîsine emân verdikden sonra Sebkar Hân'ın halefi bulunan Sa'îd bin Amr'ın nezdine irsâl eyledi. Harezm hükümdârı Yılık Hân dahi Sa'îd bin Amr'a arz-ı keyfiyyet ve te'mînât-ı mümkineyi ibzâle gayret ediyordu. Sa'îd bin Amr bunları alıp bilâd-ı Zerenc üzerine hareket ederek netîcenin husûlüne müterakkıb olan Türkler'i fenâ hâlde perîşân eyledi.
Hocend hâkimi ve Kayı kabîlesi re'îsi Karzenc (Kara Sevinc) ve Sogd hâkimi Keşîn (Kızkaçîn) ve Nesf hâkimi Amâr bin Mâhnût (Âmâr bin Bâgnût) ve Biyârket hâkimi ve Kara Sevinc Bey'in birâderzâdesi Celenc (Gelinc) ve Semerkand'da Türk beylerinden Divaşin (Tibaçin), Sa'îd'in hilâf-ı intizâr olan şu harekât-ı şedîdesini Fergana hükümdârı İltâr Hân'a şikâyet ve imdâd etmesini ricâ etdikleri esnâda Sa'îd bin Amr'ın kendilerini abluka etdiğini anlamakla arz-ı teslîmiyyet etdiler. [80] Lâkin Sa'îd bin Amr el-Haraşî bunları Hocend şehrinde bâ'is-i ihtilâl olmakla ithâm ederek emân verdiği hâlde i'dâm etdiği gibi Ömer bin Hubeyre'nin emânında olarak gönderdiği Sebkar Hân'ı dahi alıp Kahandaz (Gündüz) şehrinde habs ve Merv'e vusûlünde getirtip ednâ bir bahâne ile salb eyledi. Munsif olan ihvân-ı Arab ve hâssaten ulemâ-yı müslimîn Sa'îd'in bu gaddârâne harekât-ı şedîdesini takbîh ediyorlardı. Binâ'en-aleyh bu gaddârlık Sa'îd bin Amr'ı hükûmet-i Emeviyye nazarında dahi küçük düşürdüğünden 104'de azl olunarak Müslim bin Sa'îd emîr-i Horasân oldu.
Müslim, Horasân'a geldikde Türkler'e lâzım gelen te'mînâtı i'tâ ve galeyân eden efkârı teskîn ederek kuvvetini cem'e çalışıyor, diğer tarafdan Türkler'in te'essürâtını görüp bunlardan istifâdeye çalışan Âl-i Abbâs dâ'îleri ya'nî cem'iyyet-i Abbâsiyye komitesi ricâli Türkler'i kendilerine celb ve ittihâd ederek neşr-i İslâma da'vet ediyorlardı. Kûsûn Hân ibtidâ bu da'veti Arablar'ın bir hîlesi olmak üzere telakkî ederek lüzûmu kadar ısgâ etmedi.
Müslim bin Sa'îd, komite ricâlinin Türkler'e mürâca'at etdiklerini haber alıp bir tarafdan onları taharrî ediyor diğer tarafdan Türkler'in kabûl-i da'vet etdiklerini zann ederek mu'âmelât-ı şedîde ibrâz etmekle mevki'ini sarsıyordu. Nihâyet husemâsı bu mu'âmelât-ı şedîdesinden şikâyet ederek azline gayret eyledikleri esnâda Müslim bin Sa'îd bir kuvve-i azîme ile Nehr-i Ceyhûn'u geçip Türkistân'a girdi. Tâm harb edeceği esnâda azli haberini almakla ric'at eyledi. Lâkin Kûsûn Hân'ın fenâ bir ta'kîbine ma'rûz olarak pek [81] çok zâyi'ât verdi. Kendisini kemâl-i müşkilât ile kurtarabildi. Müte'âkiben zâlim Haccâc'ın bir eşi olan Esed bin Abdullah el-Kısrî vâlî-i Horasân olarak geldi.
Esed bin Abdullah 106'da Horasân'a gelip Türkler'le te'sîs-i münâsebâta çalışıyor, Abbâsiyye komitesi ricâlini taharrî etmekle meşgûl oluyor, komite efrâdını pek sıkı bir sûretde arıyordu. 107'de komite ricâlinden Bekir bin Mâhân'ın Horasân'a gönderdiği adamlarını bulup cümlesini öldürüyor, harekâtından şübhe eylediği Gurşistân'a yürüyordu. Gurşistân hükümdârı Gurûn (Ugrun Hân) erkân-ı hükûmetiyle kabûl-i İslâm etdiğini teblîg ve musâlaha teklîf ve bi'l-umûm Gûrîler'in kabûl-i İslâm edeceğini te'mîn eylediği hâlde Cibâl-i Gûr'a ve 108'de ekser ahâlîsi müslim ve mutî' olan Heytal diyârına ve Herât'a hücûm ederek gâret etdirdiyse de 109'da kendisi de ma'zûl olup Eşres bin Abdullah es-Sülemî vâlî-i Horasân oldu.
Eşres, ibtidâ-yı vusûlünde Türkler'in kabûl-i İslâma pek ziyâde hâhiş-ger olduklarını ve bu hayrın bir ân evvel husûlüne ancak cizyenin mâni' olduğunu takdîr ve Türkler'in otuz seneden beri uğraşdıkları bir derdi keşf ederek izhâr-ı fetânet etmiş oldu.
109 evâhirinde Eşres bu hayrı ikmâl etmek için Benî Zabbe kabîlesi re'îsi Ebu's-Saydâ Sâlih bin Tarîf ile Rebî' bin İmrân et-Temîmi'yi Semerkand'a [82] ve gayr-i müslim Türkler'in içlerine gönderip kabûl-i İslâm edenlerden cizyeyi ref' edeceğini i'lân etdiği gibi Kûsûn Hân'a dahi şu beşâreti teblîğ eyledi.
Eşres'in bu tebşîrini tedkîk etmek üzere Buhârâ hükümdârı Tôk (Toguk) Hân, Semerkand hükümdârı Kabçuk Hân, Fergana hükümdârı İltâr Hân bin Benüd (Bânût) Hân, Tohâristân hükümdârı ve Karlıg kabîlesi re'îsi Ciguya demekle benâm olan Elşin (Alçin) Hân, Balasagun hükümdârı Çâgân Hân, Heytal hükümdârı Bartur (Birdur) Hân ve müşâvir-i hâs-ı hâkânî olup akıl ve dehâsıyla Mâverâ'ü'n-Nehr'de şöhret-şi'âr olan Bugrây Hân, Türk hâkânı Kûsûn Hân'ın nezdinde ictimâ' ve müşâvere ederek kâtibü'l-harâc nezdinde bir Türk mu'âvin bulunması şartı üzere müttefikan dîn-i İslâmın kabûlü karâr-gîr oldu.
Bu karârı Kabçuk Hân'ın mahdûmu müslim olan Muhtâr Hân ile İltâr Hân'ın mahdûmı Bilatây Hân ve bunların yanına terfîk edilen Uygur beylerinden Arabî'ye vâkıf ve kitâbeti meşhûr Eşhîz (Sâkît), Eşres bin Abdullah es-Sülemî'ye teblîğ eyledikde emîr-i mûmâ-ileyh derhâl şart-ı mezkûru kabûl edib Sâkît kâtibü'l-harâc mu'âvini nasb ve Türkler dahi umûmen 110 evâ'ilinde kabûl-i İslâm etdiler. Bu husûsda hâkânın kâtibi Bezgarî (Bagırbay)'ın dahi himmeti sebk etmişdir.²⁵⁹ [83]
Çünkü Türkler, Türk doğduğu târîhden beri hak olsun, bâtıl olsun mutlakâ bir dîn ile mütedeyyin ya'nî dîndâr olmuşlardır, aslâ dînsiz yaşamamışlardır. Türkler'in nazarında dînsiz yaşamak, ümîdsiz bir ölüm ve gâyesiz bir çalım sayılırdı. Binâ'en-aleyh Türkler, zâten Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyyetini tasdîk ve âhiretin vukû'una îmân ediyorlardı.
Fakat mu'ahharan aralarına Budhîlik, Sâbîlik, Mecûsîlik, Hristiyânlık girdiği cihetle vâhid-i hakîkî bildikleri Cenâb-ı Hakk'a birtakım şüfe'â ve şürekâ isbât ederek şirke düşmüşler, fürû'an müşrik olmuşlardı. Ta'addüd-i zevcât aralarında zâten cârî, nikâh-ı medenî kâ'im, Hakk'a tekarrub için evkât-ı mahsûsada "nûmâs" dedikleri bir nev' ibâdetleri ve otuz dokuz gün bir nev' orucları mevcûd idi.
Dîn-i İslâm ise Türkler'in şu ülfet etdikleri âdâtdan, i'tikâdiyâtdan yalnız şürekâ ve şüfe'â i'tikâdını men' ve diğerlerinin yalnız eşkâlini tahvîl, hattâ tahfîf ediyor, fazla olarak dîn-i İslâmı kabûl etdikleri takdîrde diğer milletleri de kazanıyorlardı. Bugrâ Hân'ın meclis-i hâkânîde şu esâs üzere tenvîr-i efkâr etmesi diğer muhâlif hânları bile iskât ve kabûl-i İslâma onları da iknâ' etmiş oldu.
Türkler'in dîn-i İslâma karşı bu kadar hissiyât-ı amîkasını takdîr edemeyerek şu ufak tedbîr-i meşrû'u tatbîk ve bundan pek büyük istifâde te'mîn edemeyen ümerâ-yı Emeviyye'nin hatâları pek bâhir idi. Yetmiş sekiz senesinden i'tibâren Haccâc'ın Türkler'e karşı te'sîs eylediği meslek-i nâ-meşrû'u [84] ahlâfından hiçbiri de bırakamıyor, muttasıl o siyâset-i sakîme düstûrü'l-amel oluyordu.
Hükûmet-i İslâmiyyenin hedef-i maksûdu intişâr-ı İslâm iken bu maksad-ı aslî ihmâl olunarak ihtişâm ve sefâhati tezyîde hâdim olan cizye parasından bir türlü ferâgat olunamıyor, para uğurunda dalâletin, cehâletin bekâsındaki netâyic-i vahîmeden gaflet olunuyordu. Nihâyet bu vahâmeti velev muvakkat olsun, Eşres anladı, hayfâ ki tama'ı idrâkine gâlib geldi.
Emîr-i mûmâ-ileyh Eşres, 110 şevvâlinde müslim olanlardan kaldırdığı cizyeyi emîrü'l-harâcın ısrârına binâ'en tahsîle koyuldu. Sâbık va'dini ihtâr ederek mümâna'at eden bîçâregânı i'dâm etmekle Eşres'in bu harekât-ı muzırrası Türkler'i fevkalâde igzâb eyledi.
Hattâ Çâgân Hân, kabûl-i İslâmı müdâfa'a eden Bugrâ Hân'ı takbîh ederek ba'zı cühhâl ile birlikde hâkânı iğfâl ve yeni müslimlerden çoklarını idlâl ederek ehl-i İslâm aleyhinde bütün Türkler'i igrâya çalışıyordu. Bu cihetle yeni müslimlerden birtakımı ma'âzallâhu Ta'âlâ irtidâd ederek isyân bayrağını kaldırdılar, Bugrâ Hân'ın nesâyih-i ma'kûlesini dinlemediler.
Eşres'in şu münâsebetsizliği hükûmet-i Emeviyye'yi bile igzâb etmekle 111 evâ'ilinde azli tesrî' olunarak vâlî-i Horasân olan Cüneyd bin Abdurrahmân'ın hareketi ta'cîl edildi. Kûsûn Hân idâresinde ictimâ' eden [85] muhâlifîn, Cüneyd ile şiddetli harb eylediler ise de Cüneyd'in hârikulâde sür'ati cem'iyyet-i bâgiyeyi perîşân, hâkânı mecrûh ve birâderzâdesini esîr etmekle isyân bir derece şiddetini gâ'ib eyledi. Müte'âkiben mecrûh olan Kûsûn Hân vefât etmekle Ebû Müzâhim Raslân (Arslan Hân) bi'l-intihâb meslek-i hâkânîye iclâs olundı.
Cüneyd bin Abdurrahmân, Eşres'in münâsebetsizliğini ta'mîr ederek Türkler'in rencîde olan kulûbunu te'lîf ve hissiyâtını tatmîn eylemekle dîn-i İslâm üzere bekâlarını te'mîn etmek şer'an vâcib olduğu hâlde seyf-i intikâm ile cümlesini tedmîre kıyâm etmek dînen ma'kûl değil idi. Ümerâ-yı Emeviyye böyle şeylere ehemmiyet vermedikleri cihetle ikinci bir ordu tertîb eden Cüneyd, Tohâristân'a azîmet ve Türkler'in istîlâ etdikleri Semerkand'ı muhâsara eylediyse de gayr-i müslim Türk hânlarını dâ'ire-i ittihâdına alan Arslan Hân, Cüneyd'i fenâ hâlde tazyîk ve on bin kadar ehl-i îmânı şehîd ve beş bin kadar müslümânı esîr eyledi. Ba'dehû Horasân'a geçip Âzerbaycân'a kadar geldi.
Diğer tarafdan Hazar Türkleri dahi Kürdistân vâlîsi Cerrâh bin Abdullah ile harb ederek emîr-i müşârün-ileyhi şehîd etmekle Musul'a kadar ilerlediler. Hulâsa 111-123 târîhine kadar tâm on iki yıl hükûmet-i Emeviyye ile Türkler arasında on def'a kanlı muhârebeler oldu. Eşres'in bir münâsebetsizliği uğurunda nice nüfûs-ı ma'sûme-i müslimîn heder, [86] nice hazîneler telef olup gitdi. Bu kadar fedâ-kârlık hükûmet-i Emeviyye için bir işe yaramadığı hâlde günden güne dûçâr-ı za'f oluyordu.
Çünkü hükûmet-i Emeviyye Ceyhûn'un öbür tarafında ya'nî Heytal (Türkistân) cihetinde fütûhâta muvaffak olduysa da her büyük beldelerde bir âmil ve kâtibü'l-harâc ve mikdâr-ı kâfî asker bırakıp tarh eylediği cizyeleri maktû'an hânlardan alıyor, kasabât ve kurâda meskûn olanlar hânların nüfûzu altında kalıyor, nüfûz-ı hükûmet bir türlü te'sîs olunamıyordu.
Hâkânlar istîlâ gören bilâdın hâricinde oturdukları hâlde bilâd-ı meftûha dâhilinde ikâmet eden hânları istediği gibi idâre ediyor, onlar da kabâ'il rü'esâsını kendi irâdâtına tâbi' tutuyor, bir tarafda ufak bir vak'a zuhûr ederse bütün hânlar birleşiyor, ufak bir vak'a cesîm bir isyân hâlini ahz ederek ordu irsâline mecbûriyet hâsıl oluyor, âmillerin mezâlimi de dâ'imâ vekâyi'-i elîme ihdâs eyliyordu.
Hicret-i Nebeviyye'nin yirmi üçüncü senesinden yüz yirmi üçüncü yılına kadar tâm yüz yıl zarfında Buhârâ, Balasagun, Tohâristân, Hârezm, Semerkand, Sogd, Tâlkân, Fârâb, Fergana, Kaşgar gibi bilâd-ı Hîtiliyye mükerreren feth olunduğu hâlde yine mükerreren Türkler istirdâd ederek hükûmet-i Emeviyye'yi bî-tâb ediyor, aralıkda tarafeynden binlerce nüfûs-ı insâniyye mahv olup gidiyordu.
117'de ikinci def'a vâlî-i Horasân olan Esed bin Abdullah el-Kasrî bu kadar zâyi'âtın sebeb-i müstakili Arslan Hân olduğunu idrâk etmekle [87] müşârün-ileyhi derûnundan avlamak için kibâr-ı ümerâsından ve mukarreblerinden Gürsûl et-Turkus'ı ya'nî Turguzlu Gürsûl Bey'i itmâ' eyledi. 119'da bir gece şatranc oynarken Gürsûl avenesiyle nâ-gehânî bir sûretde bi'l-hücûm hâkânı ya'nî Arslan Hân'ı öldürüp Esed bin Abdullah'ın nezdine firâr eyledi.²⁶⁰
Ba'dehû Esed bin Abdullah, Türkistân'a savlet ederek Heytal hükümdârı Burdur Hân ile Balasagun hükümdârı Çâgân Hân'ı der-dest etdiği anda i'dâm ve cem'iyyetlerini perîşân eyledi. Arslan Hân beyne'l-Arab şecâ'atla şöhret-şi'âr olduğundan "Ebû Müzâhim" lakabını almışdı.
Bunun ziyâ'ı Türkler'e dâg-ı derûn olup mahdûmu Kılıç Hân'ı mesned-i hâkânîye iclâs etdiler. Arslan Hân'ın müşâvir-i hâsı Bugrâ Hân Balasagun hükümdârı olup Kılıç Hân'ın nezdinde mukîm oldu.
İmâmu'l-cemâ'ati'l-Abbâsiyye olan Muhammed bin Alî bin Abdullah bin Abbâs el-Abbâsî, Türkler'in bu te'essürâtını ve hânedân-ı risâlet lehinde olan hissiyâtını takdîr ederek cem'iyyet-i Abbâsiyye komitası ricâl-i benâmından Süleyman bin Kesîr'e yazdığı mektûbunda Bugrâ Hân ile te'sîs-i münâsebât ederek her hâlde onun vâsıtasıyla hâkânı ve bütün Türkistân'ı dâ'ire-i ittihâda almak ahvâl-i câriyeye nazaran muhakkak olduğunu yazıyordu.
Süleyman bin Kesîr, mahremâne Bugrâ Hân ile görüşerek hükûmet-i [88] Emeviyye ricâlinin zâhiren fısk u fücûr ile imâmet-i kübrâ-yı İslâmiyyeden pek uzak olduklarını beyân ve bunların bütün ehl-i îmânı dil-gîr eden mezâlim ve seyyi'âtını ta'dâd etdikden sonra Âl-i Abbâs'ın tabaka-i ulyâ-yı Âl-i Hâşim'den ve bi'l-hâssa risâlet-penâh efendimiz hazretlerinin amm-i mükerremleri ahfâdından ve binâ'en-aleyh hânedân-ı risâletden olmakla beraber bütün ehl-i îmânın makâsıd-ı âliyesini müdâfa'a ve i'lâ edecek iktidâr ve liyâkatları müsellem ve imâmet-i kübrâ-yı İslâmiyyeye daha müstahak olduklarını etrâfıyla tafsîl ve Bugrâ Hân'ı irşâd ederek dâ'ire-i ittihâda almağa çalışdı.
Bugrâ Hân, Horasân'ın merkez-i idâresi olan Merv'in ahvâlini ve Horasân'a yeni vâlî olarak gelen Ca'fer bin Hanzala'nın ahlâk ve etvârını Türkmenler'den ögrenmiş ve Ca'fer'in mesleken eslâfından farkı olmadığını anlamış idi. Aldığı ma'lûmâtdan Türkler'in ya'nî Emevîler'in gerek Âl-i Beyt-i Risâlet hakkında irtikâb etdikleri şenâ'âtdan ve gerek bi'z-zât Türkler'e îkâ' eyledikleri mezâlim-i menfûreden dolayı Emevîler'den fevkalâde müteneffir olan ehl-i îmânın hissiyâtı bütün hükûmet-i Emeviyye aleyhinde olduğunu anlıyordu. Binâ'en-aleyh Süleyman bin Kesîr'in teşebbüsâtında bir ciddiyet olduğunu takdîr ederek cevâb-ı muvâfakat verdi.
Bundan sonra Balasagun hükümdârı Bugrâ Hân, Fergana hükümdârı Bilatây Hân bin İlter Hân, Buhârâ hükümdârı Toguk Hân ve Hazar hükümdârı Kuduz Hân kendi memleketleri dâhilinde dîn-i İslâmı neşre [89] çalışıyor, müslim Türkler'e imâmet için du'ât-ı Âl-i Abbâs'dan ya'nî cem'iyyet-i Abbâsiyye komitesi efrâdından birer zâtı nasb ederek hânedân-ı risâletin ve Âl-i Abbâs'ın muhabbetlerini müslim Türkler'in gıll u gışdan sâfî olan kalbine yerleşdiriyorlardı.
İşte bu esnâda 120'de Ca'fer bin Hanzala'nın yerine Nasr bin Seyyâr Horasân vâlisi oluyor, fakat Horasân ve Heytal taraflarından cem'iyyet-i Abbâsiyye günden güne tekessür ediyordu.
Nasr bin Seyyâr, Türkler'in ahvâlini daha yakından bildiği münâsebetle müsâ'ade-kârâne bir meslek ta'kîb ediyor, 123'de Sogd ve Fergana cihetlerinde nümâyân olan harekâtı basdırmağa çalışıyor, derhâl musâlaha akd ederek vefât eden Toguk Hân'ın yerine Buhârâ hükümdârı olan müslim Sogdîler'den Kâvsân (Kûsân Hân)'ı kendi tarafına celb ediyordu.
Mülûk-ı Emeviyye içinde Ömer bin Abdül'azîz'den sonra en ziyâde akl u siyâset, insâf u adâlet izhâr eden Hişâm bin Abdülmelik 125 rebî'u'levvelinde vefât etdiği gibi cem'iyyet-i Abbâsiyye re'îsi el-İmâm Muhammed bin Alî es-Seccâd el-Abbâsî dahi vefât eyledi. Fakat vasiyyeti üzere oğlu İbrâhim imâmu'l-cemâ'a olup meşhûr Ebû Müslim Horasânî bu imâma nisbet peydâsıyla cem'iyyet-i Abbâsiyye'nin icrâ vazîfesini deruhde etdi.
Horasân vâlîsi Nasr bin Seyyâr 128'de cem'iyyet-i Abbâsiyye'nin dehşetini ve müslim Türkler'in bu cem'iyyete fi'len dâhil ve gayr-i müslimlerin de mu'în olduklarını ve Ebû Müslim'in deruhde eylediği vazîfe-i mühimmeyi tamâmiyle anlayıp [90] bir tarafdan Türkler'i celbe çalışıyor, diğer tarafdan merkez-i saltanatdan istimdâd ediyordu. Lâkin Emeviyye hükümdârı Mervân bin Muhammed başka Hâricîler ile uğraşdığı münâsebetle imdâd edemiyor, Türkler dahi cem'iyyet-i ittihâdiyyeye dâhil oldukları münâsebetle aslâ yanaşmıyorlardı. Binâ'en-aleyh 129'da Ebû Müslim Horasânî Türkler'den emîn olarak işe başladı.
Çünkü Türkler'in hâkânı olan Kılıç Hân ve müşâvir-i hâsı Bugrâ Hân cem'iyyet-i Abbâsiyye ittihâdına dâhil ve bu cem'iyyetin mu'îni olmasa idiler hükûmet-i Emeviyye'nin za'fını intâc eden bu ihtilâl, Türkler'in arayıp da bulamadıkları bir fırsat idi.
Derhâl intihâz-ı fırsatla 123 târîhine kadar yapdıkları hurûc hareketlerini Heytal ve Hazar cihetlerinden tekrâr ederek her iki tarafdan Irâk'a yürümelerini teshîl edecek vekâyi'-i ihtilâliyye aradıklarından pek ziyâde ve kendi teşkîlâtları da muntazam idi.
Fakat Türkler'in maksadı i'lâ-yı dîn idi. Kendilerini bir sa'âdet-i sermediyyeye irşâda çalışan Arab müncîlerini, ihvân-ı dîn oldukları nücebâ-yı Arab'ı ve hâssaten Âl-i Resûlullâh olan zevâtın hayât ve haysiyetlerini menâfi'-i zâtiyye uğurunda dîn ü îmân ve Ehl-i Beyt-i Risâlet'i tanımayan hükûmet-i Emeviyye mezâliminden kurtarmağa çalışıyorlardı. Çünkü kendilerinin sa'âdeti bunu emr ediyordu.
Binâ'en-aleyh cem'iyyet-i ittihâd-ı Abbâsiyye'ye dâhil oldukları seneden i'tibâren [91] hilâfet-i Abbâsiyye'nin i'lânına kadar hükûmet-i Emeviyye'ye karşı sükûnetlerini muhâfaza ve cem'iyyet-i Abbâsiyye'ye karşı da dînen mecbûr oldukları mu'âvenetlerini ibzâl etdiler. Çünkü dîn-i İslâm gibi en keskin âteşleri bile iktihâm edecek müdhiş bir kuvve-i ma'neviyyenin cem'iyyet-i beşeriyyeyi bir ferd gibi sühûletle sevk ü idâre ve her ferd için maddî ve ma'nevî sa'âdetler te'mîn eden dîn-i İslâmın Türkler'e lüzûmu pek âşikâr idi.
Hulefâ-yı Abbâsiyye'nin pederi bulunan Muhammed bin Alî es-Seccâd, Süleyman bin Kesîr'e hitâben yazdığı ve bâlâda tercümesi arz edilen mektûbundan müstebân olduğu üzere dîn-i İslâmın i'lâsı için hükûmet-i Emeviyye'yi yıkmakdan başka çâre olmadığını anlıyordu. Fakat böyle kanlı bir mâcerâya bezl-i hayât edecek gâyet fedâkâr adamlar lâzım idi. Hükûmet-i Emeviyye'nin o zamân şark tarafında Türkler, garb tarafında Rûmlar bulunuyordu.
Muhammed bin Alî es-Seccâd, bir hükûmet-i İslâmiyyeyi yıkmak için Hristiyân ya'nî dîn-i İslâmın adüvv-i ekberi olan Rûmlar'a mürâca'at edemezdi. Çünkü hem diğer bir hilâfet-i İslâmiyye doğmadan evvel ölür, hem de kendisi şer'an mel'ûn-ı mü'ebbed olurdu.
Endülüs hükûmât-ı İslâmiyyesi yek-diğerini ezmek için mütemâdiyen mürâca'at etdikleri İspanyol gaddârları elinde bir tek nefere kadar ne müdhiş işkenceler, ne vahşiyâne zulümler, ne kadar gaddârâne azâblar içinde mahv olduğunu târîh irâ'e ediyor.
Böyle acı bir tecrübeyi Muhammed bin Alî es-Seccâd, daha o zamân irtikâb [92] edemezdi. Çünkü necâbet-i Arabiyyesi, asâlet-i ırkiyyesi, hamiyyet-i dîniyyesi böyle mel'ûnâne mürâca'atlara müsâ'ade edemezdi. Böyle tehlikeli mesâ'il-i dîniyyede Hristiyânlara mürâca'at etmek, dimâ'-ı ma'sûme-i müslimîni heder edeceğini, hattâ kendi yakacağı ocağı yanmadan söndüreceğini kat'iyyen bilirdi.
Fakat şarkda bulunan müslim Türkler, dîn-i İslâm uğurunda harbe hâhiş-ger, gâyet fedâkâr olmakla beraber tab'an cengâver olduklarını 23-123 târîhine kadar tâm yüz senelik bir tecrübe-i fi'liyye ile cezmen idrâk etmişdi.
Muhammed bin Alî es-Seccâd, Risâletpenâh Efendimiz Hazretleri'nin "Liyensuraküm ale'd-dîn (el-hadîs)" kavl-i şerîfiyle işâret buyurduğu Türkler'den başka şu maksad-ı âlîye bezl-i hayât edecek merd adamlar göremiyordu. Müslim Türkler de böyle fedâkârlığa karşı cân atıyorlar, zâlimleri kahr etmek için bir işârete bakıyorlardı. Binâ'en-aleyh her iki tarafın da yek-diğerine dînen ve rûhen irtibâtı pek samîmî idi.
Dîn-i İslâmın i'lâsı, uhuvvet-i dîniyyeyi düstûrü'l-amel bilen anâsır-ı muhtelife-i İslâmiyyeden mürekkeb bir fırka-i müslime ile tevhîd-i mesâ'î etmeğe mütevakkıf olduğunu Türkler ve Arablar pek amîk bir sûretde anlamışlardı.
Biri fazl u irfânıyla, diğeri seyf ü îmânıyla hâdim-i dîn-i mübîn olan bu iki mu'azzam millet, Afrîkâ ve Asyâ'da dîn-i İslâmı kanıyla, cânıyla neşr ve müdâfa'a edecek birer rükn-i a'zam-ı İslâm olduklarını Muhammed bin Alî es-Seccâd [93] hazretleri daha o zamân takdîr etmekle Türkistân'a gönderdiği dâ'îlerine, "Türkler'den ayrılmayınız, sizin maksadınızı i'lâ edecek ancak Türkler olacakdır" diyor, Türkler'i celbe çalışıyor, muvaffak oluyor fakat semere-i muvaffakiyeti evlâdına kalıyordu.
Hulâsa Ebû Müslim Horasânî, dîn uğurunda fedâ-yı câna hâhiş-ger olan Türkler, Arablar, Kürtler, Acemler'den mürekkeb bir kuvve-i muntazama ile Horasân vâlîsi Nasr bin Seyyâr'ı perîşân ediyor, Horasân'ın merkezi ve Türkmenler'in eski pâytahtı olan Merv şehrini alıyor ve ba'dehû Irâk'a dönüp vâlîsi Yezîd bin Hubeyre'yi târumâr eyliyordu.
Emeviyye hükümdârı Mervân bin Muhammed'in yüz yirmi bin kişilik koca bir ordusu, Ebû Müslim'in nûr-ı İslâm ile münevver olan on altı bin kişilik ufak bir cem'iyyet-i müttahidesi önünde buz gibi eriyor, son gadri olarak Mervân, Muhammed bin Alî es-Seccâd'ın imâm nasb eylediği oğlu İbrâhim'i meclisde i'dâm ediyor, fakat müşârün-ileyhin diğer mahdûmı Ebu'l-Abbâs Abdullah es-Seffâh i'lân-ı hilâfet ederek âlem-i İslâm iki vechile nâ'il-i sa'âdet oluyordu:
Birincisi Heytal kıt'asında meskûn olan Türkler umûmen dîn-i İslâmı kabûl etmiş bulunuyorlar. İkincisi de Benî Ümeyye Âl-i Resûlullâh'a karşı irtikâb etdikleri mezâlim ve ta'addiyâtın mücâzâtını görüyorlardı. Türkler, zâten hâhiş-ger oldukları dîn-i İslâmı ba'de'l-kabûl neşr için bezl-i iktidâr, Emevîler dahi irtikâb etdikleri ma'âsîden istiğfâr ediyorlardı. [94]
Türkler'in kabûl-i İslâmında hâkân-ı meşhûr Kılıç Hân bin Arslan Hân ile Balasagun hükümdârı Bugrâ Hân'ın pek büyük hizmetleri olduğu münâsebetle Türkler arasında bu iki zâtın ismi, şahsı pek muhterem idi. Kılıç ve Arslan isimleri pek mübârek add olunurdu.
Selçûkîler, kendilerini bu Kılıç Hân bin Arslan Hân'ın evlâdı gösterdikleri münâsebetle Selçûk Oğulları içinde Arslan, Alp Arslan, Kılıç Arslan adları pek çok zevâta alem olmuş ve yedinci asr-ı hicrî nihâyetlerine kadar bu isimler pek çok vaz' edilmişdir.
Bugrâ Hân akl u irfânıyla, fazl u îmânıyla pek meşhûr olup Türkler bunun libâsını, külâhını, ta'âmını pek ziyâde severler, ef'âlini taklîd, akvâlini nakl etmekden pek hazz ederlerdi. Libâs-ı Bugrânî, Külâh-ı Bugrânî, Ta'âm-ı Bugrânî pek meşhûr olup yalnız "Borânî Ta'âmı" bize kadar vâsıl olabilmiş, diğerleri unutulmuşdur. Hikmet-âmîz sözlere "Bugrâ sözü hikmetdir" denir idi.
Bugrâ, bugur gibi gâyet mehîb erkec deveye denir. Bugrâ Hân'ın şehzâdesi İgrâk Hân dahi pek meşhûr olup müşârün-ileyhin evlâdı içinde Türkistân hükümdârı Arslan, İlik, Bugrâ, Kılıç Hânlar pek ziyâde şöhret bulmuş, hânedânı beş yüz seneden ziyâde hükûmet sürmüşdür.
Bu iki zâtın himmetiyle yükselen Türkler'i ikinci halîfe Ebû Ca'fer [95] el-Mansûr celb ederek istibdâdına zebûn olduğu Ebû Müslim'i bilâ-müşkilât def' ederek Türkler'i takrîb eyledi. Türkler bu vak'adan i'tibâren hilâfet-i Abbâsiyye'nin hâssa askeri olmakla beraber hall ü akd-ı umûr-ı İslâm, dest-i kifâyetlerine teslîm olundu.
Ebû Ca'fer el-Mansûr, pederi Muhammed bin Alî es-Seccâd'ın Türkler hakkındaki vesâyâsını kabûl ve tenfîz etmiş bulunuyordu. Çünkü Bugrâ Hân, müşârün-ileyhi Ebû Müslim hakkında tenvîr etmişdi. Hilâfet-i Abbâsiye'nin ikinci merhalesinde zevâli muhakkak idi. Binâ'en-aleyh Türkler'in Abbâsîler'e sadâkati gayr-i kâbil-i inkâr idi.
Türkler bu târîhden i'tibâren akın akın her tarafa giderek vardıkları yerlerde pek muhterem, mu'azzam mevki'leri işgâl etdiler; taraf taraf livâ-yı İslâmı diyâr-ı şirke doğru i'lâ ederek binlerce bilâd-ı mu'azzama teshîr, milyonlarca insânı tenvîr etmekle âlem-i İslâmı minnetdâr eylediler. Hattâ 349'da Hıtâ ve Guz Türkleri'nin bakiyyesi de umûmen kabûl-i İslâm etdiler.
Günümüz Türkçesiyle
Çünkü Haccac, kendi tarafından Horasan emiri atadığı Mühelleb bin Ebî Sufre'yi 79. yılda, sonra Abdurrahman bin Eş'as'ı 80. yılda Artil Han'a karşı Türkistan'a gönderdi. Heytal hükümdarı Sebel (Sabul) Han gibi barış yoluyla cizye vermeyi kabul eden Türklerin cizyelerini ikiye katladı, teslim olanları sıkıştırdı ve yaptırdığı zulümler Türkleri son derece korkuttu.
Türklerin İslâmiyet lehindeki içten eğilimini bilen Abdurrahman ibni Eş'as, Haccac'ın zulümlerinin İslâm'ın amaçlarına aykırı olduğunu ve İslâmiyet aleyhine kötü sonuç vereceğini söyleyince bu, korkaklığına yorumlandı; Haccac'ın azarlamaları zavallı adamı bunaltıyor, isyana sürüklüyordu.
Abdurrahman bin Eş'as, Haccac ile savaşıp yenilince Artil Han'a kaçıp sığındı. Haccac hemen Artil Han'a başvurup Abdurrahman bin Eş'as'ı yandaşlarıyla birlikte teslim ederse yedi yıl cizyeden muaf tutacağına söz verince, Artil Han 85. yılda Abdurrahman bin Eş'as'ı yirmi yandaşıyla birlikte Haccac'ın adamlarına teslim ederek barışçı bir ilişki kurmuş oldu.
86. yılda ünlü emir Kuteybe bin Müslim el-Bâhilî, Horasan emiri olarak Türkistan'a geldi. Adı geçenin yiğitliğinin sesi, güzel yönetimi Türkler üzerinde iyi etki yaptığından 89. yılda Maveraünnehir'de yaşayan Türklerin büyük kısmı İslâm'ı kabul etti; Buhara, Soğd, Semerkant, Talikan halkı da teslim oldu. Bu durum Artil Han'ı İslâm'ı kabule yaklaştırıyordu.
Fakat 90. yılda Buhara hükümdarı Verdan (Bertan) Han öldürüldü; Merv hâkimi Batam Han, Talkan hâkimi Sirik Han, Faryab hâkimi Tursal Han ve Cüzcan hâkimi Güz Han teslim olmuşlardı; Emir Kuteybe'nin yanında tercüman ve Türkistan kılavuzu olan eski Bâdgîs hâkimi Tiruk Han da Türklerin İslâm'ı kabulünde hizmeti geçmiş olduğu hâlde, küçük bir şüphe üzerine öncekilerin affedilmiş cizyeleri iki katına çıkarıldı; Tiruk Han ile bir Müslüman oğlu ve kardeş oğlu Sigran ve Türk beylerinden Savultegin yakalanıp öldürüldü. Bu, Artil Han'ı çok etkiledi ve İslâm mücahitlerini bile üzdü.
Artil Han bu olaydan etkilenerek ölünce, eski Merv hükümdarı Türk (Turek) Han seçimle kağanlık makamına oturtuldu. Öldürülen Bartan Han'ın yerine atanan Tarhun (Turgun) Han yaşlı ve fikri zayıf olduğu için görevden alınarak Guzek (Kapçuk) Han, Buhara, Semerkant ve çevresinin hükümdarı oldu.
Emir Kuteybe bu olayın etkilerini gidermek için Türklere uyumlu bir yol izledi; yönünü Hind ve Çin taraflarına çevirdi. Askerî ustalığı ve siyasî sağlamlığı Türkleri bile hayran bırakıyordu. 95. yılda zalim Haccac'ın ölümü Türkleri çok memnun ettiği hâlde, 96. yılda emir Kuteybe'nin Horasan'dan azli ve sonra idamı onları değer bilirce üzmekteydi. Çünkü emir Kuteybe'nin yiğitlik şöhreti Hind ve Çin'i bile tehdit ediyor, güzel yönetimi Haccac'ın zulümlerinden doğan etkileri hafifletiyordu; bu yüzden ışığının sönmesi İslâm âlemini zarara uğratmış, düşmanlarını bile etkilemişti. Hatta Türk hanlarından biri "Emir Kuteybe gibi bir kahramanın değerini Araplar bilmediler. O kahramanı hırsızlar gibi öldürdüler. Bu adam bizden olsaydı ona savaş tanrısı diyerek tapardık" diyordu.
Emir Kuteybe'nin halefi Yezid bin Mühelleb, tamamen Haccac'ın tarzını taklit ederek cizyeleri artırdı; topladığı büyük malları beytülmale göndermeyip olduğu gibi cebine indiriyordu. Ömer bin Abdülaziz Hazretleri yüce halifelik makamına gelince Yezid'i hemen azledip hapsetti ve 99. yılda Cerrah bin Abdullah el-Hakemî'yi Horasan emiri atadı. Emir Cerrah, selefinden kalan zulümleri şiddetlendirdiğinden 100. yılda halkın elinde öldürüldü ve Abdurrahman bin Naim el-Kuşeyrî, Horasan eyaletine atandı.
Cerrah'ın öcünü almaya kalkışan Abdurrahman, önceki zulümleri artırarak uygulamakla ve Türklere karşı şiddetli cezalar vermekle ne kadar tehlikeli olduğunu takdir edemedi. Bunun üzerine Semerkant hükümdarı Kabçuk Han, Fergana hükümdarı Altar (İltar) Han, Guriştan hükümdarı Varagsar (Barakşar), Hazar hükümdarı Sebkar Han bin Macar Han, mevcut güçleriyle kağan Tevrek Han'ın komutası altında toplanarak kendilerini savunmaya mecbur kaldılar.
102. yılda geçen bu kanlı olay, kötü yönetimin İslâm'ın amaçlarını bozacağını Abdurrahman bin Naim'e gösterdi. Bu savaşta iki taraf da zarar görerek İslâm'ı kabul etmek istedikleri hâlde, yönetim kötülükleri yüzünden savunma durumu almaya mecbur kalan Türkler, Emevî hükümetine vermekte oldukları cizyeyi kestiler; ama Müslüman olan Türklerin ve Arapların dinlerini, namuslarını ve mallarını korudular.
Çünkü Türkler, İslâmiyet'in insan topluluğunun düşüncesine yücelik, zihnine genişlik, duygularına güç vermekte tek olduğunu ve Allah'ın birliği, ahirete iman gibi eski duygularına tıpatıp uygun yüce bir din olduğunu takdir etmişlerdi. Büyük tâbiînden olan imanlı seçkinlerin yaydığı İslâm erdemleri Türklerin duygularını çok aydınlattığı hâlde, İslâm'ı kabul eden Türklerden cizye alınması uygunsuzluğu İslâm dininin yayılmasına engel oluyordu. Bu engeli kaldırmak için Türkler yalnızca cizyeyi kesmekle yetindiler. Hatta Türkistan'da bulunan Emevî memurlarına ve valilerine hiç dokunmadılar.
Bu olayın ardından Abdurrahman bin Naim el-Kuşeyrî Horasan'dan alınıp Irak'a atanan Mesleme bin Abdülmelik bin Mervan, ek olarak Horasan valisi oldu. Ancak kendisi Irak'ta oturup Horasan'a Said bin Abdülaziz bin el-Haris'i emir atayıp gönderdi. Said'in Horasan'a varışında Tevrek Han, İslâm'ın yayılması konusundaki Türklerin amaçlarını, kağanın danışmanı ve kâtibi olan Bazgari (Bazgurbay) yönetiminde oluşturulan bir heyetle adı geçen emire bildirdi; valilerin Müslüman Türklerden cizye topladıklarını ve pek çok zulüm yaptıklarını kanıtlamaya çalıştı.
Said bin Abdülaziz, yapılan şikâyetleri araştırmak için Şu'be bin Zahir en-Nehşelî'yi Semerkant'a gönderdi. Semerkant emiri Ali bin Habib el-Abdî gibi, Yezid bin Mühelleb ve Abdurrahman bin Naim'in atadıkları valilerin uygunsuzluklarını, yani şikâyetlerin doğru olduğunu anlayan Said bin Abdülaziz bunları hemen azledip hapsetti ve cezalandırdı; Türkleri tatmin etti, Müslüman olanlardan cizyeyi kaldırarak Müslümanların zihinlerini yatıştırdı.
Said'in bu âdil hareketleri cizye memurlarını kırınca, 102. yılın sonlarında azledilerek yerine Ömer bin Hübeyre el-Fezârî Horasan emiri oldu. 103. yılın başında Tevrek Han da ölüp Kuşun (Kusun) Han Türklere kağan oldu. Fakat Horasan ve Irak valisi Mesleme bin Abdülmelik topladığı cizyeyi beytülmale göndermediği için cezire valiliğine nakledildi; Horasan'a Said bin Amr el-Hareşî ve Irak'a da Ömer bin Hübeyre el-Fezârî atanıp yerleştirildi.
Bu değişikliklerin amacının cizye toplamak ve Türklerin itaatini sağlamak olduğunu anlayan Kuşun Han, Harezm hükümdarı Yılıh (Yılık) Han'ın başkanlığı altında Müslümanlardan Şevker bin Hamik (Sungar bin Amik) ve Ahrun hâkimi Avram (Evram) ve Keş hâkimi Salih Veyk (Üyük) beylerden oluşan bir heyeti Horasan valisi Said bin Amr el-Hareşî'nin yanına gönderdi; Hazar hükümdarı Sebkar Han'ı da özel bir heyetle Irak valisi Ömer bin Hübeyre el-Fezârî'nin yanına yolladı. Türklerin İslâm hükümetine itaatlerinde şüphe olmadığını, henüz İslâm şerefine kavuşamayanların da cizyelerini vereceklerini güvence altına almaya çalışıyordu.
Ömer bin Hübeyre daha Horasan'dayken Hazar hükümdarının sözünü ve verdiği güvenceleri uygun bulup kendisine ve Soğd halkına eman verdikten sonra Sebkar Han'ı, kendi halefi olan Said bin Amr'ın yanına gönderdi. Harezm hükümdarı Yılık Han da Said bin Amr'a durumu anlatıp mümkün güvenceleri sağlamaya gayret ediyordu. Said bin Amr bunları alıp Zerenc ülkeleri üzerine yürüdü ve sonucun gerçekleşmesini bekleyen Türkleri kötü şekilde dağıttı.
Hocend hâkimi ve Kayı kabilesi başkanı Karzenc (Kara Sevinç), Soğd hâkimi Keşin (Kızkaçin), Nesf hâkimi Amar bin Mahnut (Amar bin Bagnut), Biyarket hâkimi ve Kara Sevinç Bey'in kardeş oğlu Celenc (Gelinç) ve Semerkant'ta Türk beylerinden Divaşin (Tibaçin), Said'in beklenmeyen bu sert hareketini Fergana hükümdarı İltar Han'a şikâyet edip yardım etmesini rica ettikleri sırada Said bin Amr'ın kendilerini kuşattığını anlayınca teslim oldular. Fakat Said bin Amr el-Haraşî, bunları Hocend şehrinde bozgunculuk yapmakla suçlayarak eman verdiği hâlde idam etti. Ömer bin Hübeyre'nin eman verdiği olarak gönderdiği Sebkar Han'ı da alıp Kahandaz (Gündüz) şehrinde hapsetti; Merv'e varınca getirtip küçük bir bahaneyle astı. İnsaflı Arap kardeşleri ve özellikle Müslüman âlimler, Said'in bu hainçe sert hareketlerini kötülüyorlardı. Bu hainlik Said bin Amr'ı Emevî hükümeti nazarında da küçük düşürdüğünden, 104. yılda azledilerek yerine Müslim bin Said Horasan emiri oldu.
Müslim, Horasan'a gelince Türklere gereken güvenceleri verdi, kabaran düşünceleri yatıştırarak gücünü toplamaya çalıştı. Öte yandan Türklerin etkilenmişliğini görüp bundan yararlanmaya çalışan Abbasoğulları davetçileri, yani Abbasî cemiyeti komitesi ileri gelenleri Türkleri kendilerine çekip birleştiriyor ve İslâm'ı yaymaya çağırıyordu. Kuşun Han başta bu daveti Arapların bir hilesi sanıp gerektiği kadar dinlemedi.
Müslim bin Said, komite ileri gelenlerinin Türklere başvurduklarını duyunca bir yandan onları araştırdı, öte yandan Türklerin daveti kabul ettiklerini sanarak sert muamele gösterdi ve bu yüzden konumunu sarstı. Sonunda düşmanları bu sert muamelelerinden şikâyet edip azli için çaba gösterdikleri sırada Müslim bin Said büyük bir kuvvetle Ceyhun Nehri'ni geçip Türkistan'a girdi. Tam savaşacağı sırada azledildiğini haber alınca geri çekildi. Fakat Kuşun Han'ın kötü bir takibine uğrayarak çok kayıp verdi; kendisini çok güçlükle kurtarabildi. Ardından zalim Haccac'ın bir eşi (yakını) olan Esed bin Abdullah el-Kısrî Horasan valisi olarak geldi.
Esed bin Abdullah, 106. yılda Horasan'a gelip Türklerle ilişki kurmaya çalıştı, Abbasî komitesi ileri gelenlerini araştırmakla uğraştı, komite fertlerini çok sıkı biçimde aradı. 107. yılda komite ileri gelenlerinden Bekir bin Mahan'ın Horasan'a gönderdiği adamlarını bulup hepsini öldürdü; hareketlerinden şüphe ettiği Gurşistan'a yürüdü. Gurşistan hükümdarı Gurun (Ugrun Han), devlet ileri gelenleriyle İslâm'ı kabul ettiğini bildirip barış teklif ve bütün Gurîlerin İslâm'ı kabul edeceğini güvence altına aldığı hâlde Esed, Gur Dağlarına ve 108. yılda halkının çoğu Müslüman ve itaatkâr olan Heytal ülkesine ve Herat'a saldırıp talan ettirdi. 109. yılda kendisi de azledildi ve Eşres bin Abdullah es-Sülemî Horasan valisi oldu.
Eşres, daha geldiğinde Türklerin İslâm'ı kabule çok istekli olduklarını ve bu hayrın bir an önce gerçekleşmesine ancak cizyenin engel olduğunu anlayarak, Türklerin otuz yıldır uğraştıkları bir derdi keşfedip uyanıklık göstermiş oldu.
109. yılın sonlarında Eşres, bu hayrı tamamlamak için Benî Zabbe kabilesi başkanı Ebü's-Sayda Salih bin Tarif ile Rebi' bin İmran et-Temimî'yi Semerkant'a ve Müslüman olmayan Türklerin içlerine gönderip İslâm'ı kabul edenlerden cizyeyi kaldıracağını ilân etti; Kuşun Han'a da bu müjdeyi bildirdi.
Eşres'in bu müjdesini araştırmak üzere Buhara hükümdarı Tok (Toguk) Han, Semerkant hükümdarı Kabçuk Han, Fergana hükümdarı İltar Han bin Benüd (Banut) Han, Toharistan hükümdarı ve Karlıg kabilesi başkanı Ciguya diye ünlü Elşin (Alçin) Han, Balasagun hükümdarı Çagan Han, Heytal hükümdarı Bartur (Birdur) Han ve kağanın özel danışmanı olup aklı ve dehasıyla Maveraünnehir'de ünlenen Bugray Han, Türk kağanı Kuşun Han'ın yanında toplanıp görüştüler ve harç kâtibinin yanında bir Türk yardımcının bulunması şartıyla İslâm dininin oybirliğiyle kabulüne karar verildi.
Bu kararı Kabçuk Han'ın Müslüman oğlu Muhtar Han ile İltar Han'ın oğlu Bilatay Han ve bunların yanına katılan Uygur beylerinden Arapçayı bilen ve yazı işleriyle ünlü Eşhiz (Sakit) Eşres bin Abdullah es-Sülemî'ye bildirince, adı geçen emir hemen bu şartı kabul etti; Sakit harç kâtibi yardımcısı atandı ve Türkler genel olarak 110. yılın başlarında İslâm'ı kabul ettiler. Bu konuda kağanın kâtibi Bezgari (Bagırbay) 'nin de gayreti geçmiştir.
Çünkü Türkler, Türk doğduğu tarihten beri hak olsun batıl olsun mutlaka bir dine bağlı, yani dindar olmuşlardır; asla dinsiz yaşamamışlardır. Türklerin gözünde dinsiz yaşamak umutsuz bir ölüm ve amaçsız bir gösteriş sayılırdı. Bu yüzden Türkler zaten Allah'ın birliğini doğruluyor ve ahiretin olacağına inanıyorlardı.
Fakat sonradan aralarına Budistlik, Sabilik, Mecusîlik, Hristiyanlık girdiği için, gerçek bir tek bildikleri Allah'a birtakım aracılar ve ortaklar kanıtlayarak şirke düşmüşler, ayrıntıda müşrik olmuşlardı. Çok eşlilik aralarında zaten geçerliydi, medenî nikâh vardı; Allah'a yaklaşmak için belirli zamanlarda "numas" dedikleri bir tür ibadetleri ve otuz dokuz gün bir tür oruçları bulunuyordu.
İslâm dini ise Türklerin alışık oldukları bu âdetlerden ve inançlardan yalnızca ortak ve aracı inancını yasaklıyor, öbürlerinin yalnızca biçimini değiştiriyor, hatta hafifletiyordu; ayrıca İslâm'ı kabul ettiklerinde diğer milletleri de kazanıyorlardı. Bugra Han'ın kağan meclisinde bu esas üzerine düşünceleri aydınlatması, karşı olan hanları bile susturdu ve onları da İslâm'ı kabule ikna etti.
Türklerin İslâm dinine karşı bu kadar derin duygularını takdir edemeyerek bu küçük meşru tedbiri uygulamayan ve bundan çok büyük yarar sağlayamayan Emevî emirlerinin hataları pek açıktı. Yetmiş sekizinci yıldan itibaren Haccac'ın Türklere karşı kurduğu meşru olmayan yolu halefleri hiçbiri bırakamıyor, o kötü siyaset durmadan uygulanan kural oluyordu.
İslâm hükümetinin asıl amacı İslâm'ın yayılması iken bu asıl amaç ihmal edilerek ihtişam ve sefahati artırmaya yarayan cizye parasından bir türlü vazgeçilemiyor, para uğruna sapkınlığın, cahilliğin sürmesindeki korkunç sonuçlardan gaflet ediliyordu. Sonunda bu vahameti, geçici olsa bile, Eşres anladı; yazık ki hırsı aklına galip geldi.
Adı geçen emir Eşres, 110. yılın şevval ayında Müslüman olanlardan kaldırdığı cizyeyi, emirü'l-harac'ın ısrarı üzerine toplamaya koyuldu. Önceki vaadini hatırlatıp karşı çıkan zavallıları idam etmesiyle Eşres'in bu zararlı hareketi Türkleri aşırı öfkelendirdi.
Hatta Çagan Han, İslâm'ın kabulünü savunan Bugra Han'ı kötüleyerek bazı cahillerle birlikte kağanı kandırdı; yeni Müslümanlardan çoğunu saptırarak bütün Türkleri İslâm ehli aleyhine kışkırtmaya çalışıyordu. Bu yüzden yeni Müslümanlardan bazıları, Allah korusun, dinden dönüp isyan bayrağını kaldırdılar, Bugra Han'ın makul öğütlerini dinlemediler.
Eşres'in bu uygunsuzluğu Emevî hükümetini bile öfkelendirdiğinden 111. yılın başlarında azli hızlandırıldı; Horasan valisi olan Cüneyd bin Abdurrahman'ın hareketi çabuklaştırıldı. Kuşun Han'ın yönetiminde toplanan muhalifler Cüneyd ile şiddetli savaştılar ise de Cüneyd'in olağanüstü çabukluğu isyancı topluluğu dağıttı, kağanı yaraladı ve kardeşinin oğlunu esir aldı; isyan bir dereceye kadar şiddetini kaybetti. Ardından yaralı Kuşun Han ölünce, Ebû Müzahim Raslan (Arslan Han) seçimle kağanlık makamına oturtuldu.
Cüneyd bin Abdurrahman, Eşres'in uygunsuzluğunu onarıp Türklerin kırılmış gönüllerini kazanarak ve duygularını tatmin ederek İslâm dini üzerinde kalmalarını sağlamak şer'an gerekli iken, intikam kılıcıyla hepsini yok etmeye kalkışmak dinen makul değildi. Emevî emirleri böyle şeylere önem vermediklerinden, ikinci bir ordu hazırlayan Cüneyd Toharistan'a yöneldi ve Türklerin ele geçirdikleri Semerkant'ı kuşattı ise de, Müslüman olmayan Türk hanlarını da ittifakına alan Arslan Han, Cüneyd'i kötü hâlde sıkıştırdı; on bin kadar imanlıyı şehit etti, beş bin kadar Müslümanı esir aldı. Sonra Horasan'a geçip Azerbaycan'a kadar geldi.
Öte yandan Hazar Türkleri de Kürdistan valisi Cerrah bin Abdullah ile savaşıp adı geçen emiri şehit ederek Musul'a kadar ilerlediler. Kısacası 111-123 yılları arasında tam on iki yıl, Emevî hükümeti ile Türkler arasında on kez kanlı savaşlar oldu. Eşres'in bir uygunsuzluğu uğruna nice masum Müslüman canı boşa gitti, nice hazineler yok oldu. Bu kadar fedakârlık Emevî hükümeti için hiçbir işe yaramadığı gibi, günden güne zayıflıyordu.
Çünkü Emevî hükümeti, Ceyhun'un öbür yakasında, yani Heytal (Türkistan) tarafında fetihlerde başarılı olduysa da her büyük kentte bir vali ve harç kâtibi ile yeterli asker bırakıp koyduğu cizyeleri hanlardan kesin olarak alıyor, kasaba ve köylerde yaşayanlar hanların nüfuzu altında kalıyor, hükümet nüfuzu bir türlü kurulamıyordu.
Kağanlar fethedilen ülkelerin dışında oturdukları hâlde fethedilen ülkeler içinde oturan hanları istedikleri gibi yönetiyor, onlar da kabile başkanlarını kendi iradelerine bağlıyor, bir yerde küçük bir olay çıksa bütün hanlar birleşiyor, küçük olay büyük bir isyana dönüşüyor, ordu göndermek zorunluluğu doğuyor, valilerin zulümleri de her zaman acı olaylar doğuruyordu.
Peygamber'in hicretinin yirmi üçüncü yılından yüz yirmi üçüncü yılına kadar tam yüz yıl içinde Buhara, Balasagun, Toharistan, Harezm, Semerkant, Soğd, Talkan, Farab, Fergana, Kaşgar gibi Hitit ülkeleri defalarca fethedildiği hâlde Türkler yine defalarca geri alarak Emevî hükümetini bitkin düşürüyor, arada iki taraftan binlerce insan yok olup gidiyordu.
117. yılda ikinci kez Horasan valisi olan Esed bin Abdullah el-Kasrî, bu kadar kayıpların başlıca nedeninin Arslan Han olduğunu anlayınca, onu içeriden avlamak için en büyük emirlerinden ve yakınlarından Gürsul et-Turkus'u, yani Turgızlı Gürsul Bey'i ümitlendirdi. 119. yılda bir gece satranç oynarken Gürsul, adamlarıyla ansızın saldırıp kağanı, yani Arslan Han'ı öldürdü ve Esed bin Abdullah'ın yanına kaçtı.
Ardından Esed bin Abdullah, Türkistan'a saldırıp Heytal hükümdarı Burdur Han ile Balasagun hükümdarı Çagan Han'ı yakaladığı anda idam etti ve topluluklarını dağıttı. Arslan Han Araplar arasında yiğitliğiyle ün saldığı için "Ebû Müzahim" lakabını almıştı.
Bunun kaybı Türklere yürek yarası olup oğlu Kılıç Han'ı kağanlık makamına oturttular. Arslan Han'ın özel danışmanı Bugra Han, Balasagun hükümdarı olup Kılıç Han'ın yanında kaldı.
Abbasî topluluğunun imamı olan Muhammed bin Ali bin Abdullah bin Abbas el-Abbasî, Türklerin bu üzüntüsünü ve peygamber ailesi lehindeki duygularını takdir ederek Abbasî cemiyeti komitesinin tanınmış ileri gelenlerinden Süleyman bin Kesir'e yazdığı mektupta, Bugra Han ile ilişki kurup her hâlde onun aracılığıyla kağanı ve bütün Türkistan'ı ittifaka katmanın, mevcut durumlara göre kesin olduğunu yazıyordu.
Süleyman bin Kesir, Bugra Han ile gizlice görüşerek Emevî hükümeti ileri gelenlerinin görünüşte günah ve fücurla büyük İslâm imametinden çok uzak olduklarını açıkladı; bütün imanlıları üzen zulümlerini ve kötülüklerini sayıp döktükten sonra, Abbasoğullarının Haşimoğullarının üst tabakasından ve özellikle Peygamber Efendimiz'in değerli amcasının torunlarından, dolayısıyla peygamber ailesinden olmakla birlikte bütün imanlıların yüksek amaçlarını savunup yükseltecek güç ve yeterliliklerinin kabul edildiğini, büyük imamete daha layık olduklarını ayrıntılı biçimde anlattı; Bugra Han'ı aydınlatarak ittifaka almaya çalıştı.
Bugra Han, Horasan'ın yönetim merkezi olan Merv'in durumunu ve Horasan'a yeni vali olarak gelen Cafer bin Hanzala'nın ahlâk ve tavırlarını Türkmenlerden öğrenmiş, Cafer'in yönteminin öncekilerden farkı olmadığını anlamıştı. Aldığı bilgilerden, Emevîlerin hem Peygamber ailesi hakkında işledikleri kötülüklerden, hem de bizzat Türklere yaptıkları nefret edilen zulümlerden ötürü imanlıların Emevîlerden son derece nefret ettiğini, duygularının bütün Emevî hükümeti aleyhinde olduğunu anlıyordu. Bu yüzden Süleyman bin Kesir'in girişimlerinde bir ciddiyet olduğunu takdir ederek uygun cevap verdi.
Bundan sonra Balasagun hükümdarı Bugra Han, Fergana hükümdarı İlter Han'ın oğlu Bilatay Han, Buhara hükümdarı Toguk Han ve Hazar hükümdarı Kuduz Han, kendi ülkelerinde İslâm dinini yaymaya çalışıyor, Müslüman Türklere imamlık için Abbasoğulları davetçilerinden, yani Abbasî cemiyeti komitesi fertlerinden birer zat atayıp peygamber ailesinin ve Abbasoğullarının sevgisini Müslüman Türklerin kin ve hileden arınmış kalplerine yerleştiriyorlardı.
İşte bu sırada 120. yılda Cafer bin Hanzala'nın yerine Nasr bin Seyyar Horasan valisi oluyor, fakat Horasan ve Heytal taraflarında Abbasî cemiyeti günden güne çoğalıyordu.
Nasr bin Seyyar, Türklerin durumunu daha yakından bildiği için uyumlu bir yol izliyor, 123. yılda Soğd ve Fergana taraflarında görünen hareketleri bastırmaya çalışıyor, hemen barış yaparak ölen Toguk Han'ın yerine Buhara hükümdarı olan Müslüman Soğdlulardan Kavsan'ı (Kusan Han) kendi tarafına çekiyordu.
Emevî hükümdarları içinde Ömer bin Abdülaziz'den sonra en çok akıl, siyaset, insaf ve adalet gösteren Hişam bin Abdülmelik 125. yılın rebiülevvel ayında öldüğü gibi Abbasî cemiyetinin başkanı el-İmam Muhammed bin Ali es-Seccad el-Abbasî de öldü. Fakat vasiyeti üzerine oğlu İbrahim cemaatin imamı oldu ve ünlü Ebû Müslim-i Horasanî bu imama nispet kazanarak Abbasî cemiyetinin yürütme görevini üstlendi.
Horasan valisi Nasr bin Seyyar 128. yılda Abbasî cemiyetinin dehşetini, Müslüman Türklerin bu cemiyete fiilen katıldıklarını, Müslüman olmayanların da yardımcı olduklarını ve Ebû Müslim'in üstlendiği önemli görevi tamamen anlayıp bir yandan Türkleri kazanmaya çalışıyor, öte yandan merkez saltanattan yardım istiyordu. Ama Emevî hükümdarı Mervan bin Muhammed başka Hariciler ile uğraştığı için yardım edemiyor, Türkler de ittifak cemiyetine girmiş oldukları için hiç yanaşmıyorlardı. Bu yüzden 129. yılda Ebû Müslim-i Horasanî Türklerden emin olarak işe başladı.
Çünkü Türklerin kağanı olan Kılıç Han ve özel danışmanı Bugra Han Abbasî ittifak cemiyetine katılmış ve bu cemiyetin yardımcısı olmasalardı, Emevî hükümetinin zayıflığından doğan bu karışıklık, Türklerin arayıp da bulamadıkları bir fırsattı.
Hemen fırsatı değerlendirip 123. yıla kadar yaptıkları taşma hareketlerini Heytal ve Hazar taraflarından tekrarlayarak her iki yandan Irak'a yürümelerini kolaylaştıracak karışıklık olayları aradıklarından, kendi teşkilatları da düzenliydi.
Fakat Türklerin amacı dini yüceltmekti. Kendilerini ebedî bir mutluluğa yöneltmeye çalışan Arap kurtarıcıları, din kardeşleri olan Arap seçkinlerini ve özellikle Peygamber'in ailesinden olan zatların hayatını ve haysiyetini, kişisel çıkarlar uğruna din ve imanı, Ehl-i Beyt'i tanımayan Emevî hükümetinin zulümlerinden kurtarmaya çalışıyorlardı. Çünkü kendi mutlulukları bunu emrediyordu.
Bu yüzden Abbasî ittifak cemiyetine katıldıkları yıldan itibaren Abbasî halifeliğinin ilânına kadar Emevî hükümetine karşı sakin kaldılar, Abbasî cemiyetine karşı da dinen mecbur oldukları yardımı gösterdiler. Çünkü İslâm dini gibi en keskin ateşleri bile aşacak korkunç bir manevî gücün, insan topluluğunu bir fert gibi kolayca yönetip sevk eden ve her fert için maddî ve manevî mutluluklar sağlayan İslâm dininin Türklere gerekliliği çok açıktı.
Abbasî halifelerinin babası olan Muhammed bin Ali es-Seccad'ın, Süleyman bin Kesir'e hitaben yazdığı ve yukarıda anlamı arz edilen mektubundan anlaşıldığı üzere, İslâm dininin yüceltilmesi için Emevî hükümetini yıkmaktan başka çare olmadığını anlıyordu. Fakat böyle kanlı bir maceraya hayatını verecek çok fedakâr adamlar gerekiyordu. Emevî hükümetinin o zaman doğu tarafında Türkler, batı tarafında Rumlar bulunuyordu.
Muhammed bin Ali es-Seccad, bir İslâm hükümetini yıkmak için Hristiyanlara, yani İslâm dininin en büyük düşmanı olan Rumlara başvuramazdı. Çünkü hem başka bir İslâm halifeliği doğmadan önce ölürdü, hem de kendisi şer'an ebedî lanetli olurdu.
Endülüs İslâm devletlerinin birbirlerini ezmek için sürekli başvurdukları İspanyol hainlerinin elinde bir tek erine kadar ne korkunç işkenceler, ne vahşi zulümler, ne kadar hain azaplar içinde yok olduğunu tarih göstermektedir.
Böyle acı bir tecrübeyi Muhammed bin Ali es-Seccad daha o zaman işleyemezdi. Çünkü Arap soyluluğu, ırkî asaleti, dinî hamiyeti böyle lanetli başvurulara izin vermezdi. Böyle tehlikeli dinî meselelerde Hristiyanlara başvurmanın masum Müslümanların kanını boşa dökeceğini, hatta kendi yakacağı ocağı yanmadan söndüreceğini kesinlikle bilirdi.
Ama doğuda bulunan Müslüman Türkler, İslâm dini uğrunda savaşa istekli ve çok fedakâr olmakla birlikte, doğuştan savaşçı olduklarını 23-123 yılları arasındaki tam yüz yıllık fiilî bir tecrübeyle kesin olarak anlamıştı.
Muhammed bin Ali es-Seccad, Peygamber Efendimiz'in "Liyensuraküm ale'd-din (hadis)" şerefli sözüyle işaret buyurduğu Türklerden başka bu yüce amaç için canını verecek yiğit adam göremiyordu. Müslüman Türkler de böyle fedakârlığa can atıyor, zalimleri kahretmek için bir işarete bakıyorlardı. Bu yüzden her iki tarafın da birbirine dinen ve ruhen bağı çok içtendi.
İslâm dininin yüceltilmesi, din kardeşliğini temel kural bilen çeşitli İslâm unsurlarından oluşan bir Müslüman topluluğun çabalarının birleşmesine bağlı olduğunu Türkler ve Araplar çok derin biçimde anlamışlardı.
Biri fazilet ve irfanıyla, öbürü kılıç ve imanıyla apaçık dinin hizmetçisi olan bu iki büyük millet, Afrika ve Asya'da İslâm dinini kanlarıyla ve canlarıyla yayıp savunacak birer büyük İslâm direği olduklarını Muhammed bin Ali es-Seccad hazretleri daha o zaman takdir ederek Türkistan'a gönderdiği davetçilerine, "Türklerden ayrılmayınız, sizin amacınızı yükseltecek ancak Türkler olacaktır" diyor, Türkleri kazanmaya çalışıyor, başarılı oluyor, fakat başarısının meyvesi çocuklarına kalıyordu.
Kısacası Ebû Müslim-i Horasanî, din uğrunda canını feda etmeye istekli olan Türklerden, Araplardan, Kürtlerden, Acemlerden oluşan düzenli bir kuvvetle Horasan valisi Nasr bin Seyyar'ı dağıtıyor, Horasan'ın merkezi ve Türkmenlerin eski başkenti olan Merv şehrini alıyor, sonra Irak'a dönüp valisi Yezid bin Hübeyre'yi perişan ediyordu.
Emevî hükümdarı Mervan bin Muhammed'in yüz yirmi bin kişilik koca bir ordusu, Ebû Müslim'in İslâm nuruyla aydınlanmış on altı bin kişilik küçük birleşik topluluğunun önünde buz gibi eriyor, son hainliği olarak Mervan, Muhammed bin Ali es-Seccad'ın imam atadığı oğlu İbrahim'i mecliste idam ediyor, fakat adı geçenin öbür oğlu Ebü'l-Abbas Abdullah es-Seffah halifeliğini ilân ederek İslâm âlemi iki yönden mutluluğa kavuşuyordu:
Birincisi Heytal kıtasında yaşayan Türkler genellikle İslâm dinini kabul etmiş bulunuyorlardı. İkincisi de Emevoğulları, Peygamber'in ailesine karşı işledikleri zulüm ve haksızlıkların cezasını görüyorlardı. Türkler zaten istekli oldukları İslâm dinini kabulden sonra yaymak için gücünü harcıyor, Emevîler de işledikleri günahlardan tövbe ediyorlardı.
Türklerin İslâm'ı kabulünde ünlü kağan Kılıç Han bin Arslan Han ile Balasagun hükümdarı Bugra Han'ın çok büyük hizmetleri olduğundan, Türkler arasında bu iki zatın adı ve kendileri çok saygı görüyordu. Kılıç ve Arslan adları çok mübarek sayılırdı.
Selçuklular kendilerini bu Kılıç Han bin Arslan Han'ın çocuklarından gösterdikleri için Selçuklu çocukları arasında Arslan, Alp Arslan, Kılıç Arslan adları pek çok zata ad olmuş ve yedinci hicrî asrın sonlarına kadar bu adlar çok konmuştur.
Bugra Han aklı ve irfanıyla, fazilet ve imanıyla çok ünlü olup Türkler onun elbisesini, külahını, yemeğini çok severler, hareketlerini taklit etmeyi, sözlerini nakletmeyi çok isterlerdi. Bugranî Elbise, Bugranî Külah, Bugranî Yemek çok ünlü olup yalnız "Boranî Yemeği" bize kadar ulaşabilmiş, diğerleri unutulmuştur. Hikmetli sözlere "Bugra sözü hikmettir" denirdi.
Bugra, bugur gibi çok heybetli erkek deveye denir. Bugra Han'ın oğlu İgrak Han da çok ünlü olup adı geçenin çocukları içinde Türkistan hükümdarı Arslan, İlik, Bugra, Kılıç Hanlar çok şöhret bulmuş, hanedan beş yüz yıldan fazla hüküm sürmüştür.
Bu iki zatın gayretiyle yükselen Türkleri ikinci halife Ebû Cafer el-Mansur kazanarak, tutsağı olduğu Ebû Müslim'i güçlük çekmeden bertaraf edip Türkleri yakınına aldı. Türkler bu olaydan itibaren Abbasî halifeliğinin özel askeri olmakla birlikte İslâm işlerinin çözülüp bağlanması da yetkin ellerine teslim edildi.
Ebû Cafer el-Mansur, babası Muhammed bin Ali es-Seccad'ın Türkler hakkındaki vasiyetlerini kabul edip uygulamış bulunuyordu. Çünkü Bugra Han, adı geçeni Ebû Müslim hakkında aydınlatmıştı. Abbasî halifeliğinin ikinci aşamasında Ebû Müslim'in sonu kesindi. Bu yüzden Türklerin Abbasîlere bağlılığı inkâr edilemez bir durumdu.
Türkler bu tarihten itibaren akın akın her yana giderek vardıkları yerlerde çok saygın, büyük mevkiler tuttular; yer yer İslâm bayrağını şirk diyarına doğru yükselterek binlerce büyük ülkeyi fethedip milyonlarca insanı aydınlatmakla İslâm âlemini minnettar ettiler. Hatta 349. yılda Hıta ve Guz Türklerinin kalıntıları da genel olarak İslâm'ı kabul ettiler.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- cizye: Gayrimüslimlerden alınan baş vergisi; Müslüman olanlardan alınması bu bölümün ana sorunudur.
- mevâlî: Araplardan olmayıp Arap kabilelerine bağlanarak Müslüman olanlar. Hüsameddin bu sözü kullanmaz; bugünkü araştırmalar cizye sorununu bu kesim üzerinden anlatır.
- emîrü'l-harâc, kâtibü'l-harâc: Vergi toplayan yönetici ve vergi yazmanı.
- imâmu'l-cemâ'a: Topluluğun, burada Abbasî hareketinin başı.
- cem'iyyet-i Abbâsiyye: Emevîlere karşı örgütlenen Abbasî davet (propaganda) teşkilatı.
- Heytal, Mâverâünnehir: Ceyhun'un ötesindeki Türkistan ülkeleri.
- hâkân, Han: Kağan ve han; Türk hükümdar unvanları.
Kuteybe b. Müslim ve Maveraünnehir'in Fethi
Metnin ilk bölümü, Emevî döneminde Maveraünnehir'deki fetihlerle ilgilidir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Kuteybe b. Müslim 86 (705) yılında Haccac b. Yûsuf'un yönetimi altında Horasan valisi oldu; Beykend, Buhara, Keş, Nesef gibi yerleri fethetti ve Emevî sınırlarını Çin sınırına kadar uzattı. 96 (715) yılında öldü. Hüsameddin'in "azli ve sonra idamı" diye kısaca andığı son, ansiklopedide daha ayrıntılıdır: Haccac ve Kuteybe'ye düşman olan yeni halife Süleyman b. Abdülmelik'in azletme ihtimaline karşı Kuteybe isyan etmiş, ordusundan beklediği desteği bulamamış, kabile liderlerinden Vekî' b. Hassân başkanlığındaki bir grup halifeye bağlılığını sürdürerek ona karşı çıkmıştır. Maveraünnehir maddesine göre bölgenin Türkleşmesi 9. yüzyılın son çeyreğindeki yoğun Oğuz göçleriyle başlamış, Karluk ve Halaç gibi öteki Türk boylarının gelişiyle güçlenmiş, Karahanlı hâkimiyetiyle son aşamasına girmiştir.
Cizye Sorunu: Eşres'in Politikası
Hüsameddin'in en uzun anlattığı konu, Müslüman olan Türklerden cizye alınıp alınmayacağıdır. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden Yunus Akyürek'in makalesi bu olayı ayrıntılı inceler. Makaleye göre Horasan valisi Eşres b. Abdullah (109-111/727-729), göreve geldiğinde mevâlîden alınan vergiyi kaldıracağını ilân etmiş, ancak beklenenin üzerinde bir İslâmlaşma gerçekleştiği için olası vergi kayıplarını düşünerek kısa sürede önceki valilerin "koşullu cizye" uygulamasına dönmüştür. Bu değişken politika bir grup mevâlînin Semerkant'ı (Soğd'u) terk etmesine yol açmış; Eşres'in baskı uygulaması Seyhun'un kuzeyindeki Türk unsurların askerî desteğiyle bölgesel bir isyana dönüşmüş, Soğd topraklarının büyük kısmı Emevîlerin elinden çıkmış ve Eşres görevden alınmıştır. Makale ayrıca Emevîler döneminde bütün mevâlîden cizye istenmediğini, uygulamanın Kuteybe'nin ölümünden sonra Maveraünnehir'in Soğd kesiminde başladığını, bazı halife ve valilerin ise böyle bir vergi talep etmediğini belirtir.
Yani Hüsameddin'in iki ana gözlemi, Eşres'in önce cizyeyi kaldıracağını söylemesi sonra geri adım atması ve bunun Türklerin isyanına yol açması, çağdaş akademik çalışmayla uyuşur. Hüsameddin bu olayı Emevî yönetiminin ana hatası olarak görür ve Türklerin İslâm'ı "gönüllü" kabul ettiğini vurgular; akademik anlatım ise vergi sorununu daha çok mâli ve idarî açıdan ele alır.
Ebû Müslim ve Abbasî Hareketi
Ebû Müslim-i Horasanî'nin soyu kaynaklarda kesin değildir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre muhtemelen 100 (718-19) yılında İsfahan veya Merv'de doğmuş; Araplardan olmadığı bilinmekle birlikte Türk veya Fars asıllı olduğuna dair de bilgi yoktur. İmam İbrâhim tarafından 128'de (745) Horasan'a gönderilmiş, 129 yılı (747) ilkbaharında Merv çevresinde hareketi açıkça başlatmıştır. Hüsameddin'in "Türklerin Abbasî hareketine katılması" anlatısı ise yazarın yorumudur; Bugra Han'ın bu olaylardaki rolüne dair bilgi bu çalışmada okunan kaynaklarda doğrulanamamıştır.
Bugra Han Sorunu
Metnin sonunda anlatılan "Bugra Han" ile Kılıç Han'ın Emevî çağında Müslüman olduğu anlatısı, bilinen tarihle ayrışır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han, 9. yüzyılın sonlarında doğmuş, Karahanlıların ilk Müslüman hanıdır. Müslümanlığı kabulü 308 (920) civarındadır; 932, 940 veya 945 gibi tarihler de rivayet edilir. Ölümü 344 (955) yılıdır. Yani Karahanlı hükümdarı Buğra Han'ın İslâm'ı kabulü Hüsameddin'in anlattığı olaylardan yaklaşık iki yüzyıl sonradır. Hüsameddin, adı benzeyen iki ayrı çağın kişilerini birleştirmiş veya yerel bir rivayeti aktarmış olabilir; kesin hüküm vermek için ek kaynak gerekir. "Buğra" unvanı ansiklopediye göre "deve aygırı" anlamına gelir ve 8. yüzyılın ilk yarısından beri Fergana çevresinde kullanılmıştır; Hüsameddin de aynı anlamı verir (heybetli erkek deve).
Yazarın Selçukluların kendilerini Kılıç Han bin Arslan Han'ın soyundan gösterdikleri iddiası da ayrıca doğrulanmadı. "Arslan" ve "Kılıç Arslan" adlarının Selçuklu sülalesinde yaygın olduğu ise bilinen bir olgudur.
Kalan Sorular
Metin boyunca dikkat çeken ortak nokta, yazarın Türk-İslâm ilişkisini dönemin düşüncesine uygun olarak "Türklerin Allah'ın birliğine zaten inandığı, bu yüzden İslâm'a doğal olarak yöneldiği" çerçevesinde anlatmasıdır. Bu, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı Türk tarih yazımının tipik bir yorumudur ve Karahanlı, Samanî ve Abbasî kaynaklarındaki ayrıntılı kronolojiyle karşılaştırıldığında birçok yerde sadeleşmiş görünür.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 2. Cilt, s. 242–249. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar