Kurûn-ı ûlâda Anadolu kıt'asının tâbi' olduğu Tûrân hükûmâtı hakkındaki ma'lûmât-ı târîhiyyeden Amasya Sancağı'na ta'alluk eden vekâyi'-i ma'lûmeyi beyân eder.
Kurûn-ı ûlânın evâ'ilinde târîh-i kadîmin zabt edebildiği zamânlara kadar geçen binlerce asırlar mechûl olduğu münâsebetle bu asırlar "ezmine-i mechûle" unvânı altında bulunmakdadır.
Bu ezmine-i mechûlenin vekâyi'i ba'zen hadd-i muhâle vâsıl ve nâdiren de hakîkat-i hâle muvâfık zann olunan faraziyyât ile mâlî olduğu cihetle ezmine-i mechûle [111] vekâyi'inden hâkî olan tevârîhde pek çok garâ'ibe tesâdüf olunmakdadır.
Binâ'en-aleyh evlâd-ı benî Âdem ya'nî bütün beşer Nûh aleyhi's-selâmın Hâm, Sâm, Yâfes nâmlarıyla meşhûr olan üç oğullarından tenâsül ve Tûrânîler'in de Yâfes bin Nûh aleyhi's-selâmdan teşa''ub etmeleri ve bunların âtîdeki iddi'âları şu vekâyi' cümlesindendir. Bu vekâyi'den Kur'ân-ı azîmü'ş-şânın haber verdikleri bizim gibi müslümânlar nazarında müsellem ve hakîkat-i hâle muvâfık ve diğerleri âsâr-ı atîkanın isbâtına muhtâcdır.
Çünkü Tûrânîler'in iddi'âsına göre "bütün Tûrân akvâmı "Aşnuk Ata" nâmıyla meşhûr olan bir zâtın urukları, evlâdı olup Tivil Ata'dan türemiş ve Yaguz Hân zamânında etrâfa yayılmış idiler. Tivil Ata, Aşnuk Ata'nın evlâdına meb'ûs bir peygamber-i âlî-şân olup Tûrânîler'i irşâd etmişdir.
Aşnuk Ata'nın urukları muvahhid ya'nî yüce Tanrı'nın birliğine mu'tekid olup Ninova halkına ya'nî Âsûrîler'e meb'ûs olan Hazret-i Nûh aleyhi's-selâmı Âsûrîler tekzîb ve Tanrı Ta'âlâ Hazretleri'nin varlığını, birliğini inkâr etmekde haddi tecâvüz etdikleri cihetle Kur'ân-ı azîmde mezkûr olduğu üzere Tanrı onları en ziyâde istifâde etdikleri Dicle ve Fırât ırmaklarının müdhiş tugyânıyla nâbûd eyledi.
Şu tûfân hâdisesi üzerine Türkler'in hâkânı olan Yaguz Hân, kendi oğlu Tîrâs Hân'ı Ninova üzerine gönderip Îrân'ı zabt ederek Âsûr ve Bâbil arâzîsini istîlâ eyledi. Ba'dehû Tîrâs Hân [112] babasının yerine hâkân oldukda oğullarından Sâmîr Hân'ı Bâbil ve Uzar Hân'ı da el-yevm Hazar denilen kıt'a hükümdârı nasb eyledi.
Tûrânîler'in şu zu'munda Aşnuk Ata, Hazret-i Âdem aleyhi's-selâm makâmında olup tekârüb-i zamân i'tibâriyle tevârîh-i İbrâniyye'nin Yâfes bin Nûh diye gösterdiği kimse bu Yaguz Hân'dan kinâye olmalıdır.
Fakat havâlî-i Irakıyye'de Tûrânîler'den Sâmîr (Sîmir) adlı bir kimsenin teşkîl-i hükûmet etdiği meşhûr olmakla Tûrânîler'in kurûn-ı ûlâda Anadolu kıt'asında hükûmeti pek eski olduğu kadar pek şânlıdır. Sâmîr Hân bin Tîrâs Hân'ın şimdiki Bağdâd civârında bir belde binâ ve oraya "Sâmîrât" nâmını i'tâ ederek merkez-i hükûmet ittihâz etdiği devlet-i Sâmiriyye, belde-i Sâmirâ²⁶⁶ ta'bîrât-ı kadîmesinden nümâyândır.
Anadolu'da devlet-i Sâmiriyye, yâhud hükûmet-i Sîmriyye mü'essisi olan Sâmîr Hân bir müddet orada hükûmet edib vefâtında oğlu Bars Hân, ba'dehû bunun oğlu İgrâk Hân Sâmiriyye devleti hükümdârı ya'nî Sâmîrât ili hâkânı olmuş idi. Zamânı imtidâd etmekle hükm etdiği kıt'aya "İgrâk", ba'dehû ta'rîb olunarak "Irâk" denmişdir.
İgrâk Hân'ın vefâtında oğlu Velâvud (Akâd, Ugât) Hân hıtta-ı Irâkiyye hâkânı olarak on yedi sene hükûmet etdikden sonra vefâtıyla [113] kızı Atelya (Atilây) Hân mesned-i hükümdârîye câlis olup Sûriye ve Filistin kıt'alarını istîlâ ve yedi yıl hükûmetden sonra vefâtıyla oğlu Balgır Hân Anadolu hâkânı olmuşdur.
Balgır Hân dahi Karadeniz'e kadar Anadolu kıt'asını istîlâ etdikden sonra şarka dönüp Herât şehrine kadar vâsıl olmuş ve oraları taht-ı itâ'atına alarak avdet etmişdir. Fakat ikinci bir tûfânın zuhûrunu istidlâl ederek tahallüsü için cesîm bir kule inşâ etdirmiş ise de istidlâl etdiği vekâyi'-i müdhişe zuhûruyla dâhil-i hükûmetinde bir herc ü merc-i umûmî (tebelbül-i elsine) hâsıl olarak hükûmetinin yirmi sekizinci yılında helâk olmuş ve eyâlât bârları (vâlîleri) i'lân-ı istiklâl etmekle Sâmîrât Devleti inkısâma uğramışdır.
Şu ikinci hâdiseden sonra Balgır Hân'ın "bây târı"²⁶⁷ ya'nî mîrâhûru olan Oktay oğlu Bilkây Hân zuhûr ederek rukabâsını bozmuş ve Anadolu hâkânı olmuşdur.
Bilkây Hân yiğit ve kahramân bir zât olup baytârlık fennini îcâd ve Dicle nehri kenârında "Kargumuş" şehrini binâ ederek otuz sekiz yıl hükûmet etmişdir. [114]
Ba'dehû Bilkây Hân'ın oğlu Haktây (Oktây) Hân Anadolu hâkânı oldu. Oktây, "kutlu ya'nî mübârek, canlı ve zî-hayât" ma'nâsına olup Altay lehcesinde "Kutây, Kütây" denmekdedir. El-yevm Moğol tîresinde "Oktây" denir. İşte bu devlet Anadolu'da "Hıtâ Devleti" demekle meşhûrdur. Nisbetinde "Hıtâyît, Hıtaylı", ba'dehû tahfîfen "Hıtît" ve ba'dehû "Hitît" denmişdir.
Ta'rîfü'l-Ümem'de Muhammed bin Abdulazîz el-Kurtubî diyor ki: "Hıtâ kavmi akvâm-ı Tûrâniyye'den bir ümmet-i azîme olup kable'l-Mesîh bilâd-ı Rûmiyye'de hükûmet etmişler idi." Avrupa müverrihlerinden meşhûr Maspero, Morgan gibi ulemâ-yı târîh dahi "Hıtâ ya'nî Hitît akvâmı umûmen Tûrânî olup kurûn-ı ûlâda Anadolu'da bir devlet-i müttahide teşkîl ve âsâr-ı azîme inşâ etdiklerini" yazıyorlar.
Oktây Hân yirmi bir sene hükûmetden sonra oğlu Taleş (Talış) Hân makâm-ı hâkânîde alem-efrâz olarak on beş yıl hükümdârlıkda bulunup makâmını oğlu Gerüş Hân idâresine terk eyledi.²⁶⁸ Bu da on bir yıl hükûmet edib oğlu Aytos (Aydos) Hân Anadolu hâkânı oldu.
Silsilenâme'de mezkûr olduğu üzere Türkler'de ibtidâ kitâbeti ve hattı îcâd eden bu Aydos Hân olup gâyet âkil, hâzim, [115] müdebbir idi. Balgır Hân'ın âhir-i hükûmetinde i'lân-ı istiklâl eden Anadolu'da küçük hânların çoğunu taht-ı inkıyâdına alıp hâkânlık nüfûzunu icrâya başlamış, otuz üç yıl hükûmet etmişdir.
Aydos Hân'ın ismi Türkler arasında mâhir, mûcid olmak üzere tanınmış olduğu münâsebetle bir kimse güzel iş yaparsa "Aydos gibi yapmış, Aydos gibi yazmış" denir idi. Türkler'in ikâmet etdikleri yerlerde "Aydos" adlı beldelere, kasabalara, nâhiyelere ve birçok ricâle tesâdüf olunur.²⁶⁹ İşte bu Aydos Hân'ın vefâtında oğlu Balgır Alp Hân Anadolu hâkânı oldu.
Balgır Alp Hân, kendisine muhâlefet eden Arbagit ya'nî Sûriye hânı üzerine gidip onu harben taht-ı inkıyâda almış ve Haleb şehrini binâ edib hükûmetinin otuzuncu yılında vefât etmişdir. Alp, Türk dilinde "pehlevân" ma'nâsına olduğu meşhûrdur.
Haleb şehri müverrih Maspero kavli üzere kadîmen Hâlbût, Halbû, Hâlebî nâmıyla ma'lûm olduğuna göre Alb'a mensûb ma'nâsına olan Albût ve Albît lafzının mu'arrebidir. Çünkü Türk dilinde hemze ile hâ arasında mümâsele olup inde't-ta'rîb hâ (he ile) ekseriyetle hâ (ha ile) veyâ hâ (hı ile) şeklinde yazılır ve okunur. Uz "hûz (he ile), hûz (ha ile)" ve ogan "hôgân, hâkân" gibi.
Ba'dehû Alp Hân'ın oğlu Taliş Hân hükümdâr olup on bir [116] sene hükûmet ve Fârân şehrini binâ etmişdir. Ba'dehû bunun oğlu Harkûn (Argûn) Hân Anadolu hükümdârı olmuşdur. Argûn Hân²⁷⁰ âdil, müdebbir olup Zâb nehrini icrâ ve düşmanlarına harben galebe ve hükûmeti devâm etmişdir. Ba'dehû oğlu Tutmâs Hân, ba'dehû diğer oğlu Taliş Hân, ba'dehû Tutmâs Hân'ın oğlu Boyun Hân²⁷¹ Anadolu hâkânı olmuşlardır. Silsilenâme'nin verdiği şu ma'lûmâtın hakîkat-i hâle muvâfık olduğu iltizâm olunamaz. Lâkin bu edvâra âid ma'lûmât-ı târîhiyye birtakım hurâfât ile karışdırılmış olduğundan bunların hurâfât olduğu da kesdirilemez.
Çünkü Nesebnâme-i Mülûk'da muharrer olduğu üzere Anadolu'da Hıtâ hükûmeti devâm etdiği bu zamânlarda Çin imparatorluğunda Hıtâyîler'den on yedi sülâle-i hükûmet yek-diğerini ta'kîb ediyordu. Bunların isimleriyle Anadolu'da şu Hıtâ hükümdârlarının isimleri yek-diğerine pek müşâbih ve bizim şimdiki lehcemize ufak bir fark ile muvâfık görünmekde olması, o zamân koca Asyâ Tûrânîler'in taht-ı hükmünde olduğunu isbât eder. Bunları âtiyen icrâ edilecek keşfiyyât-ı hafriyye tenvîr edeceği muntazardır.
Avrupa müverrihlerinden Maspero, akvâm-ı şarkiyye hakkında yazdığı [117] kitâbında Anadolu'da Hıtâ ya'nî Hitit devlet-i müttefikasını teşkîl eden hükûmât-ı Tûrâniyye'nin isimlerini şunlar olmak üzere ta'yîn ediyor: Arâtu, Amût, Ergunut, Urbahit, İrbahit, Îrâhit, İberit, Tibarit, Hâlbût, Kârit, Lisit, Mâzit, Mûşarit, Hânit hükûmatı olup şu isimlerin âhirinde görülen (te) ler umûmen Hıtâ dilinde edât-ı nisbet ve isimlerde Tûrânî olduğu meydandadır.
1- Arâtu: Van vilâyeti ve havâlîsi olup "tâlib" ma'nâsına olan "arây" kelimesinin mensûbu "arât" demekdir.
2- Amût: Diyârbekir vilâyeti ve havâlîsi olup "Amât" dahi denir. "Hâfız ve hâmî" ma'nâsına olan "amây" kelimesinin mensûbu olup "Amât" kabîlesinin mensûb olduğu yerdir. Ba'dehû ta'rîb olunarak "Amid" denmişdir.
3- Ergunut: Erzurum vilâyeti ve havâlîsi olup "merd-i kâmil" ma'nâsına olan "ergûn" kelimesinin mensûbudur.
4- Urbâhit ve Urbâgit: Sûriye vilâyeti ve havâlîsi olup "sâtir" ma'nâsına olan "urbâk" kelimesinin mensûbudur. Libâsa "urba" ve kabına yapışmamak için sulu hamîre serpilen una "urbâg" denir. Kırım hükümdârı Berke Hân'ın kerîmesi Urbây Hâtun'dur.
5- İberit: Tiflîs vilâyeti ve havâlîsi olup "İbarlı, Avarlı" dediğimizdir. Ma'nâsı ve tedkîki Medhal'de mezkûrdur.
6- Îrâhit ve Îrâgît: Irâk ya'nî Bağdâd vilâyeti ve havâlîsi [118] olup bâlâda mezkûr olan Îgrâk lafzının mensûbudur. Mu'ahharan ta'rîb olunarak "Irâk" denmişdir.
7- Tibâret ve Tibârît: Trabzon ve havâlîsi olup Medhal'de mezkûr olan "tîbâr" kelimesinin mensûbudur. Bu vilâyete "Lâzît", ba'dehû tağyîr olunarak "Lâzîk" denmişdir.
8- Hâlbût: Haleb vilâyeti ve havâlîsi olup bâlâda mezkûr olduğu üzere "Alb" kelimesinin mensûbudur. Ba'dehû ta'rîb olunarak "Haleb" denmişdir. Burada Tûrân hükümdârlarından Hân-ı Esrîn ya'nî "Esrîn Hân" diğer bir medîne binâ etdiği münâsebetle "Hânesrîn" ve ba'dehû ta'rîb olunarak "Kanesrîn" denmişdir.
9- Sûlît: Adana ve havâlîsi ya'nî "Sîlîsyâ, Kilikyâ" kıt'ası olup Konya vilâyeti bu cümleden olarak "Sûlî, Sîlî" kelimesinin mensûbudur. Bu dahi mu'ahharan parçalara münkasim olmuşdur.
10- Kârit ve Gârit: Aydın vilâyeti ve havâlîsi olup "sâ'id" ma'nâsına olan "agâr" kelimesinin mensûbudur. Buralara mu'ahharan "Karya" denmiş ve üç dört parçaya münkasim olmuşdur.
11- Mûşârit: Mûş ve Bidlîs vilâyeti ve havâlîsi olup "bûsâr" kelimesinin mensûbudur. El-yevm Mûş sancağı bunun bir parçasıdır.
12- Hânit: Kastamonu vilâyeti ve havâlîsi olup "mekîn" ma'nâsına olan "ânây" kelimesinin mensûbudur. Ba'dehû daha tahfîf olunarak "Henit" denmişdir. [119]
13- Mâzit kıt'asıdır. Târîhimizin mevzû'unu teşkîl eden Amasya ve havâlîsi olup "Mâsît" kelimesinin aynı ve "Amâsît" lafzından muhaffefdir.
Şu cedvelde mezkûr olan "Amâsît Hükûmeti" Sayse, Lö Norman, Maspero, Morgan gibi Avrupa müverrihlerinin verdikleri ma'lûmâta nazaran "Amâzît, Mâzît, Amazon, Mâzû, Miziyen, Misiyen" nâmlarıyla meşhûr olup merkez-i hükûmeti Amasya şehri olduğu muhakkakdır.
Amâsît dâ'iresi, "Amâsît, Togâyît, Sibâsît, Kumânît" gibi Hitit oymakları ya'nî Reynak ve Morgan'ın tasrîhi üzere şu akvâm-ı Tûrâniyye ile meskûn olup Togâyitler Tokat ve havâlîsinde ve Sibâsîtler Sivas ve havâlîsinde ve Kumânîtler Canik ve havâlîsinde tavattun ve ikâmet etmişler idi.
Garb âsâr-ı atîka mütehassıslarının Ankara, Konya, Haleb vilâyetleri dâhilinde ve Fırât ile Dicle havzasında icrâ etdikleri hafriyyât ve tedkîkât ile şark müverrihlerinin verdikleri ma'lûmât ve bâlâda mezkûr olan Silsilenâme'de Anadolu hâkânı olmak üzere irâ'e edilen esâmî ve meşrûhâtdan müstefâd olduğu üzere Tûrânîler bütün Asyâ'ya tedrîcî ve fâtihâne bir sûretde hicret-i seniyyeden dört bin sene kadar evvel intişâr etmişlerdir.
Bu sûretle Küçük Asyâ'ya gelen Tûrânîler'den Hıtâyîler, ya'nî Kutay (Hitit) oymakları Irâk kıt'asından Ak ve Karadeniz'e doğru yayılıp [120] Kızılırmak havzasında Togâyîtler ve bunlara mu'âvin olan oymaklar meskûn olmuşlar idi. Binâ'en-aleyh bu kıt'a "Togâyît, Tohâyît" demekle meşhûr olmuşdur. Togay'a mensûb demekdir.²⁷²
Fransa akademiyası a'zâsından müverrih-i meşhûr Luba diyor ki: "Kapadokya, edvâr-ı kadîmede bir kıt'a-i cesîme olup nâmı Bîsütûn Dağı'nda Dârâ kitâbelerinde "Katpatoha" şeklinde mahkûkdur. Müverrih-ı meşhûr Lagard ile Kibert gibi müdekkiklerin istihrâcına nazaran "Katpa" ve "Toha" kelimelerinden mürekkeb bir alem-i mahsûs olup "Toha tarafı" demekdir. Mu'ahharan Yunânîler tahrîf ederek "Kapadokya" demişlerdir".
Kapadokya kıt'asında Tûrânîler'den ibtidâ hükûmet eden Togâyîtler olup şimdiki Zile şehrini merkez-i vatan ittihâz ederek oraya "muhterem vatan" ma'nâsına olan "Silây" nâmını vermişler idi. Mu'ahharan "Zelâ, Zilâ" denip el-yevm "Zile" denmekdedir. Togâyîlerden Harkâr Hân²⁷³ orada bir şehr-i müstahkem binâ ve "Harkarit" tesmiye eylemiş ve ba'dehû "Karkariyye"²⁷⁴ denmiş ise de "Zile" nâmı galebe etmişdir.
Ba'dehû Togâyitler şimdiki Tokat şehrini binâ edib orayı [121] merkez ittihâz ederek "Togât, Tohât" denmişdir. Togât, "Togayît" kelimesinden muhaffefdir, "kelây, kelâyît, kelât" gibi, "Togâylı" demekdir. Târîh-i Âl-i Dânişmend'de "Tôhya, Tôkya, Tûkye, Dûkye" ve Nüzhetü'l-Müştâk'da mu'arreb olarak "Tuhât" nâmlarıyla mukayyed olan şehrin "Tokat" olduğu Mirkâtü'l-Cihâd'da mestûrdur.
Sibâsîtler dahi Tûrânîler'den büyük bir oymakdır. Sibâsît, "Sivasît" kelimesinin aynı olup "sâvâs, sivâs" Hıtâ dilinde "sivimli" ya'nî bizim lehcemizde "sevimli, sevgili demekdir. Sivasîtler şimdiki Sivas şehrinde ve havâlîsinde meskûn olup bu şehri binâ ve "Sivasît" tesmiye etmişlerdir. Mu'ahharan Yunânîler "Sibâsît, Sibâst" nâmıyla kayd etmişler ise de mensûbun-ileyhi galebe edib "Sivas" nâmı şöhret bulmuşdur.
Es-Seb'u's-Seyyâr'da es-Seyyid Muhammed Rızâ Efendi, "Sivas şehrini Sâves bin Batrûs bin Yûnât ibni Tarsûs binâ etmişdir" diyor. Yunân kisvesine girip tağyîr-i şekl eden şu isimler Tûrânî olup Sevâs bin Bâtûr bin Yunât bin Tîrâs olduğu meydândadır. "Bâtûr" "cesûr ve kahramân", "yûnât" "yügrük at" ma'nâlarına olduğu bizim lugat kitâblarımızda muharrerdir. Sevâs ve Tîrâs adları ma'lûmdur.
Tevârîh-i şarkiyye ve garbiyyenin verdikleri şu ma'lûmât-ı mufassaladan müstebân olduğu üzere Küçük Asyâ, pek kadîm zamândan beri ve Ermenîler'den, Yunânîler'den mukaddem Tûrânîler'in öz vatanı, anayurdu [122] olduğu münâsebetle Tûrânîler Küçük Asya'ya "Anadol" nâmını verdikleri meydândadır.
Çünkü Anadol, "karakol" vezninde te'sîs ve temekkün edilen yere ya'nî mekân-ı ikâmet, esâs-ı vatan olan yere denir. "Te'sîs ve temekkün etmek" ma'nâsına olan "anatmak" masdarından me'hûz olup "anatol" şeklinde bir sîga-i mekândır. Ebû Hayyân Endülüsî ve Ahmed bin Mühennâ lugat-nâmelerinde "anadı ve anatıtı", "essese ve temekkene" sûretlerinde muharrer olup müte'addî ve lâzım olduğu anlaşılır. Lugât-ı Tûrâniyye'de "ana, anât, anâc, anâr, anagul, anâl, anamûr, anây" gibi kelimât-ı müştaka ve müsta'mele bu masdarların Tûrân lugatında mevcûd olduğunu irâ'e eder.
Anadolu'da devr-i Selçûkî'de ve daha sonra dokuzuncu karn-ı hicrîye kadar yapılan âsâr ve mebânî-i cesîme kapıları üzerinde umûmen "Anadol"(اناطول) nâmı mahkûk olduğu gibi Amasya'da 708'de ikmâl edilen Dâru'ş-Şifâ'nın kapısı üzerinde "Emîr-i Anadol Ahmed" nâmı mahkûk ve Ikdu'l-Cümân gibi pek çok tevârîh-i Arabiyye'de "Anadol" nâmı mestûrdur.
Şu kuyûd-ı mahkûka ve târîhiyyeden müstebân olduğu üzere "Anadol"(اناطول) kelimesi aynıyla "Anatol"(اناتول) kelimesinin mu'arrebidir. Binâ'en-aleyh "Anadol" kelimesi târîhen ve lugaten Tûrânîdir, Yunânî değildir. Fakat Anadol kıt'ası Yunanistân'ın şarkında vâki' olduğu münâsebetle Yunânîler bu kelimeyi alıp lehceleri üzere "Anadolis"(اناتوليس) şekline sokarak "maşrık" ma'nâsına demişler ve bizim müverrihlerimiz de [123] bilâ-tedkîk Yunânîler'in iddi'âsını alıp bize nakl ederek "Anadolu" şeklinde kullanmışdır. Yunânîler'in Anadolu'da medeniyyeti, bilâd-ı mevcûdenin isimlerini değişdirmekden ibâretdir.
Şu Anadol'da kâ'in Kapadokya'nın kısm-ı şarkîsinde meskûn olan Amasîtler, Akvâm-ı Şarkiyye-i Kadîme nâm eserinde müverrih Morgan'ın tasrîh eylediği üzere Tûrânîler'den olup Mukaddime'de ma'nâsı ve müştakkâtı îzâh olunarak bir kelime-i Tûrâniyye olduğu sâbit olan "Amâs" adlı bir kimsenin evlâdına denir. Bizim lehcemiz üzere "Amâslılar" demekdir.
Mir'âtu'l-İber'de Diyârbekirli Sa'îd Paşa, Ârâm bin Sâm bin Nûh'un "Ûs, Hûl, Mâş, Kâşir" nâmlarıyla mevsûm dört oğlu var idi" dedikden sonra "Mâş, Anadolu taraflarına gitmiş ve evlâd u akvâmları oralarda münteşir olmuşdur" diyor.
Halbuki Ravzatu'l-Elbâb'da "Anadolu'da sâkin olan Mâş bin Ârâm bin Sâhit evlâdı" Türk oldukları mestûr ve Kitâbu'l-Memâlik'de "ibtidâ Anadolu'da ikâmet ve intişâr eden Esbân (Sebân), Toh (Togay), Kaman (Kumân), Mâş (Amâs) akvâmı Türkler'den" oldukları mezkûrdur.
Amasya'nın nâmı el-İkmâl, Ikdu'l-Cümân nâmlarıyla meşhûr olan eserlerde "Mâse" ve Amazonlar'ın nâmı tevârîh-i garbiyyede "Mâze ve Mâzon" nâmlarıyla mestûr olduğuna nazaran "Mâz, Mâs, Mâş" lafızları "Amâz, Amâs, Amâş" kelimelerinden muhaffef olduğu âşikârdır. Binâ'en-aleyh "Amâz ve Amâş" kelimelerinin [124] aslı olan "Amâs", Sâm bin Nûh evlâdından olmayıp Tûrânîler'den ve "Sâmîr" evlâdından olduğu anlaşılır. Sâm ismi bu Sâmîr'den ibâretdir.
Şu kuyûd-ı târîhiyyeden müstebân olduğu üzere Amâsîtler'in cedd-i a'lâsı Sâmîr bin Tîrâs evlâdından Amâs bin Arâm²⁷⁵ olduğu sâbit olur.
Çünkü Ünsü'l-Mühec ve Ravzu'l-Fürec'de Muhammed bin Muhammed eş-Şerîf el-Hüseynî, Anadol harîtasında Amasya mevki'inde "Mâsiye" ve ta'rîfâtında "Amasya, Amâsite, Mâsite" nâmlarını zikr etmekdedir. Binâ'en-aleyh Amâsîtler'in vatanı ve merkezi Amasya şehri olduğu şübhesizdir.
Amasya sancağında meskûn olan Amâsîtler, gâyet cengâver ve kadınları bile silâh isti'mâlinde pek mâhir ya'nî bütün efrâdıyla segmen oldukları münâsebetle târîhen "Amazonlar, Amasonlar" demekle meşhûr olmuşlar idi. Bunlar Amasya şehrinde bir hükûmet te'sîs ederek kendilerinin aslı olan Hititler'in bir uzv-ı müttefiki şeklinde hareket etmişlerdir.
Bâlâda zikri geçen Anadolu hâkânı Boyun Hân, bilâ-veled fevt oldukda Anadolu hânlarının her biri hâkânlık iddi'âsıyla yek-diğerine karşı harb ederken Amâsîtler'den Mitûr Hân cümlesine galebe edib Anadolu hâkânı oldu. Ba'dehû oğlu Mokây Hân, ba'dehû diğer oğlu [125] Tarnâl (Turnâl) Hân Anadolu hükümdârı olmuşdur.²⁷⁶
Turnâl Hân on iki yıl hükûmet edib avda atından düşmekle vefât etmiş ve ba'dehû oğlu Amas (Amâs) Hân, Amasya şehrini binâ edib devrinde put-perestlik şâyi' ve mu'âmelât-ı şedîde vâki' olmakla Anadolu hânları hurûc ederek hükûmetinin yirmi dokuzuncu yılında harben maktûl ve yerine diğer sülâleden bâr Atıg Hân hâkân oldu.
Silsile-nâme'nin verdiği şu ma'lûmât üzerine Amasya şehrinin bânîsi işte bu Amâs Hân olup evlâdı "Mâzît" unvânıyla meşhûr olan Amâsît dâ'iresinde hükûmet etmişlerdir. Bu esnâda Amâsît dâ'iresi Hâlîs (Âlîs) ya'nî Kızılırmak'ın havzasını şâmil olduğu zann olunur. Bunlardan İli Hân meşhûrdur.
Müverrih-i meşhûr Lö Norman ile Maspero târîhlerinde "Hitit hükümdârı Saru Hân'ın müttefiki olan Misiyen hükümdârı İliyon dedikleri" ve Mu'cemü'l-Buldân'da mezkûr olan Ilıkan bin Sâm, Amasya hükümdârı İli Hân'dır. Saru Hân, bâlâda mezkûr olan Atıg Hân'ın hafîdi ve Sablûl (Sabûl) Hân'ın oğludur.
Mu'cem'de İli Hân'ın pederi gösterilen Sâm, her hâlde Mukaddime'de beyân olunduğu [126] üzere Sülîm olmalıdır. Çünkü Sâm bin Nûh'un İli Hân nâmında bir oğlu ma'lûm değildir. Fakat bâlâdaki Amâs Hân'ın bi'z-zât oğlu olamaz. Belki ahfâdından olabilirse de aralarında kaç vâsıta olduğu mechûldür.
Müverrih-i meşhûr Lö Norman'ın tahmîni üzere İliyon (İli Hân) mîlâd-ı Îsâ'dan 1340 ya'nî hicret-i nebeviyyeden 1922 sene evvel ber-hayât olup kable'l-hicre 1893'de Hitit hükümdârı Batur Hân ile Mısır harbinde bulunmuşdur.
Şu kayda nazaran İli Hân, Hitit hükümdârı Batur Hân ile pederi Saru Hân zamânlarında yaşadığı ve tûl müddet Amasya hükümdârı olduğu ve Târîhu'l-Kâmil'de mezkûr olan "Ûsût" vasfına nazaran âkil ve müdebbir olması lâzım gelir. Hıtâ dilinde "ili ve ilis", bizim lehcemizde "iylik" dediğimizin aynıdır. Binâ'en-aleyh İli Hân, İlis Hân demekle dahi ma'rûfdur.
İlis Hân, Anadolu'da kesb-i iktidâr ederek bâlâda zikri geçen Sûlît ve Kârît dâ'irelerini taht-ı inkıyâdına alıp oğullarından Sülîm Hân'ı Sûlît vâlîliğine ve Amâs Hân'ı da Kârît vâlîliğine nasb ve irsâl eylediği maznûn ve üçüncü oğlu Bârûm Hân'ı Amasya hükümdârlığına nâmzed eylediği müsbetdir.
Çünkü şimdiki Teke ve Menteşe sancaklarının hâvî olduğu kıt'a kadîmen "Lisît, Lisiyâ" demekle meşhûr ve Süli kabîlesi efrâdıyla meskûn ve Sülîm nâmında bir kimsenin nüfûzuna münkâd olduğu Mir'âtü'l-İber gibi pek [127] çok târîhlerde mezkûrdur. Lisît, "İlisît" lafzından muhaffef olduğu meydândadır.
Kezâlik eski Karya kıt'asından ayrılmış olan Karesi sancağını hâvî olan kıt'a kadîmen "Misît, Misiyâ" demekle meşhûr ve hâlâ Karesi sancağı dâhilinde Amasya nâmıyla müsemmâ bir nâhiye mevcûd ve Misît lafzı da Amasît kelimesinden muhaffef olduğu tevârîh-i şarkiyye ve garbiyyenin kuyûduyla müsbetdir. Şu kadar emârât-ı târîhiyye her hâlde bir zannı tevlîd edebilir.
İlis Hân'ın vefâtından sona üçüncü oğlu Bârûm Hân Amasya hükümdârı oldu. Mu'cemü'l-Buldân ve Seb'us-Seyyâr bunu Rûm bin İlikan nâmıyla zabt ediyor. Her hâlde Rûm, "Bârûm" lafzından murahham olmalıdır. Çünkü Amazonlar'dan ayrılmış olan Bermît (Barumît) oymağı ma'lûmdur. Rûm adı Tûrân lehcesinde gayr-i ma'lûm olup nüssâhların sehvi, müverrihlerin tahrîfi Bârûm lafzını Rûm şeklinde gösterebilir.
Bârûm Hân, Amasya'da kaç yıl hükûmet etdiği ma'lûm değildir. Ancak târîhen mazbût olduğu üzere Tîrâs, Karsân adlı iki oğlu vardır. Bârûm Hân, kendi oğlu Tîrâs Hân'ı birâderi Sülîm Hân yerine Sûlît bârlığına ya'nî vâlîliğine nasb ve irsâl ve diğer oğlu Karsân Hân'ı da Amasya hükümdârlığına nâmzed eylediği maznûndur.
Çünkü es-Seb'u's-Seyyâr'da mestûr olduğu üzere Lisiya kıt'ası dâhilinde olan şimdiki Tarsûs şehrinin bânîsi Tarsûs bin Rûm bin İlikan olup tevârîh-i garbiyyede ve bilhâssa Mir'âtü'l-İber'de [128] bu Tarsûs nâmının "Terâsîs" olduğu mezkûrdur. Terâsîs, Tîrâs demek olup Yunânîler bunun âhirine yalnız bir sîn ilâve ederek Terâsîs ve Arablar dahi ta'rîb eyleyerek Tarsûs demişler.
Bârûm Hân'dan sonra oğlu Karsân Hân Amasya hükümdârı oldu. Bi'l-umûm tevârîh-i şarkiyyede mezkûr olan Harşene bin Rûm bin İlikan işte bu Karsân Hân'dır. Mukaddime'de beyân olunduğu üzere buna müverrih Teksiye (Texier) "Karisin" nâmını veriyor.
Karsân, Tûrân lugatında "Sinkâb (Sincâb)"dan büyük ve karnı çil bir nevi yırtıcı hayvânın adı olup tilki ve mâniye benzer. Buna bizim lehcemizde "karsâk" denmişdir.
Müverrih-i meşhûr Morgan'ın verdiği ma'lûmâta nazaran Mısır hükümdârı Üçüncü Ramses ve ba'dehû Âsûr hükümdârı Taglat Pal Asâr zamânlarında Hitit devleti dâhilen ve hâricen tevâlî eden muhârebâtda mağlûb ve ba'dehû munkarız olarak Aydın, Adana, Ankara cihetlerinde yeni hükûmetler teşekkül etmekle Hititler'den bir kısmı Mısır ve Âsûr devletlerine ve yeni teşekkül eden hükûmâta tâbi' ve bir kısmı da Amâsît ve Lâzît hükûmetlerine ilticâ etmişler idi.
Hitit devlet-i müttefikasının inkırâzından Amâsît hükûmeti dahi müte'essir olup dâ'ire-i nüfûzu daralmış; şimdiki Amasya, Tokâd, Canik, Çorum, Sivas, Karahisâr-i Şarkî, Yozgat sancaklarından müteşekkil bir kıt'aya münhasır kalmış, bu dâ'ireye dahi Harşenûn denmişdir. Kapadokya [129] kıt'asının Kayseriyye livâsını ve havâlîsini gâ'ib etdiği cihetle Kapadokya iki kısma ayrılmışdır.
Merâsıdu'l-Ittılâ'da mestûr olduğu üzere Harşenûn bir kürenin ya'nî bilâd-ı adîdeden müteşekkil bir kıt'anın ismi olup Harşene beldesi bu kıt'anın merkez-i hükûmetidir. Harşenûn, "Karsânûn" lafzından mu'arreb olup "Karsân'a âid ve mensûb olanlar" demekdir. Amâs "Amâsûn" ve Kutây "Kutâyûn, Kutâgûn" ve Kirâs "Kirâsûn" gibi. Binâ'en-aleyh Amazon yerine "Karsânûn, Karzânûn" kâ'im olmuşdur.
Müverrih-i meşhûr Morgan'ın ifâdesinden müstebân olduğu üzere Tûrânîler'den Hititler takrîben hicretden üç bin sene evvel Küçük Asyâ'ya gelip te'sîs-i hükûmet ve 1280 yıl kadar Anadolu'da neşr-i medeniyyet ederek kable'l-hicre 1822 senelerinde münkarız olmuşdur. Anadolu Tûrân hükümdârlarının ya'nî hâkânlarının adları bâlâda mezkûr olan Silsile'de muharrer görülmekle nakl edildi.
Zikr edilen esâmî-i hükümdârân-ı Tûrân'dan müstefâd olduğu üzere bunlar dört sülâleden ibâretdir. Dördüncü sülâlenin isimleri tâm olarak bulunamadı. Bunların isimlerinde nâkıs ve zâ'id olabilir. Fırât kenârında vaktiyle pek ma'mûr olan "Hit" beldesi, Hitit adından galat olarak bunların nâmını muhâfaza etmekdedir.
Avrupa müdekkikleri nukûd-ı vâfire, himem-i azîme sarf ederek Anadolu'da hafriyyât-ı mühimme icrâsıyla şu hakîkatlerden bir kısmını meydâna çıkardıkları [130] ve mütebâkîsini de çıkarmağa çalışdıkları hâlde biz Tûrânîler, kendi milletdaşımız olan şu Hititler hakkında bî-haber bulunuyoruz.
Amasya hükümdârı Karsân Hân, Hitit devlet-i müttefikasının inkırâzı üzerine dâ'ire-i hükûmetini muhâfaza altına almağa mecbûr olup Amasya'nın şimâlinde kâ'in yüksek bir dağın tepesinde bir kale-i metîne binâ etmekle orayı makarr-ı hükûmet ittihâz ve kendi adıyla tesmiye etmiş ve mu'ahharan ta'rîb olunup "Harşene" denmişdir. Tevârîh-i garbiyyede "Karisini" mestûrdur.
Ba'dehû encüm-perest kavirlerinin ya'nî vâ'izlerinin makarr-ı ikâmeti olmakla "Kavira" tesmiye edilmiş ve kutlu sayılmış olan Nîksâr şehrinin şimâl-i şarkîsinde kâ'in yüksek ve üzeri düz bir dağ üzerine diğer bir kal’a-i metîne inşâ edib ona da "Karsân" nâmını vermiş ve ba'dehû Rûmlar bunun âhirine bir sîn ilâvesiyle "Karsanûs, Harsânûs" demişdir. Mu'ahharan Romalılar Diyopolis, ba'dehû Niyuksâr tesmiye etmekle bundan galat olarak "Nîksâr" kalmışdır.
Müverrih Morgan'ın zabtından istidlâl olunduğu üzere Karsân Hân'ın hicret-i nebeviyyeden 1822 yıl kadar evvel Amasya'da hükûmet eylediği ma'lûm olabilirse de kaç yıl hükûmet sürdüğü anlaşılamadı. Ancak yirmi otuz seneden ziyâde icrâ-yı hükûmet eylediği, zamânında müte'addid kale inşâ ve Amazon dâ'iresi Harşenûn nâmına tahvîl edilmesinden istidlâl olunmakdadır. Ba'dehû oğlu Sülîm Hân Amasya hükümdârı olmuşdur. [131]
Sülîm Hân zamânında Çanakkale civârında birçok hurâfâtın masdarı olan Truva harbinde münhezim olan Yunânîler'den büyük bir kısmı Akdeniz ve diğer bir kısmı da Karadeniz sevâhiline ilticâ ederek Harşenûn dâ'iresi dâhilinde olup o zamân Sânîtler'in meskûn olduğu şimdiki Canik (Sânit) taraflarına ilk olarak gelmişlerdir.
Sülîm Hân pederinin binâ etdirdiği Harşene kalesini ikmâl ederek orada ikâmet etmişdir. Ba'dehû oğlu Amâs Hân Harşenûn hükümdârı olup akvâm-ı mütecâvire ile harb eylemiş ve Amentâs nâmıyla meşhûr olmuşdur. Ba'dehû oğlu Tânûş Hân Harşenûn ya'nî Amasya hükümdârı olup el-yevm Sivas vilâyetine mülhak Tanus kasabasıyla Amasya sancağı dâhilinde Danûsiyye (Tanûşîn) kasabası ve kalelerini binâ etmişdir.
Günümüz Türkçesiyle
İlk çağlarda Anadolu'nun bağlı olduğu Turan hükûmetine dair tarihî bilgilerden, Amasya Sancağı'nı ilgilendiren bilinen olayları anlatır.
İlk çağların başlarında, eski tarihin kayda geçirebildiği zamanlara kadar geçen binlerce yıl bilinmediği için bu yüzyıllar "bilinmeyen zamanlar" başlığı altında yer almaktadır.
Bu bilinmeyen zamanların olayları kimi zaman imkânsızlık sınırına varan, çok seyrek olarak da gerçeğe uygun sanılan varsayımlarla dolu olduğundan, bilinmeyen zamanların olaylarından söz eden tarih kitaplarında pek çok tuhaf şeyle karşılaşılır.
Bu bakımdan Âdemoğulları, yani bütün insanlık, Nuh peygamberin Ham, Sam ve Yafes adlarıyla tanınan üç oğlundan türemiştir; Turanlılar'ın da Yafes bin Nuh'tan türediği ve bunların ileride anlatılacak iddiaları bu olaylar arasındadır. Bu olaylardan Kur'an-ı Kerim'in haber verdikleri, bizim gibi Müslümanlar nezdinde kesindir ve gerçeğe uygundur; ötekilerin ise eski eserlerle ispat edilmesi gerekir.
Çünkü Turanlılar'ın iddiasına göre "bütün Turan kavimleri, "Aşnuk Ata" adıyla tanınan bir zatın torunları, çocukları olup Tivil Ata'dan türemiş ve Yaguz Han zamanında çevreye yayılmışlardı. Tivil Ata, Aşnuk Ata'nın çocuklarına gönderilmiş şanlı bir peygamberdi ve Turanlılar'a doğru yolu göstermişti.
Aşnuk Ata'nın torunları tek Tanrı'ya, yani yüce Tanrı'nın birliğine inanıyorlardı. Ninova halkına, yani Asurlular'a gönderilen Hazreti Nuh'u Asurlular yalanladılar ve Yüce Tanrı'nın varlığını, birliğini inkâr etmekte haddi aştılar. Kur'an-ı Kerim'de anıldığı üzere Tanrı onları, en çok yararlandıkları Dicle ve Fırat ırmaklarının korkunç taşkınıyla yok etti.
Bu tufan olayı üzerine Türkler'in hakanı olan Yaguz Han, oğlu Tiras Han'ı Ninova üzerine gönderdi; Tiras Han İran'ı ele geçirerek Asur ve Babil topraklarını işgal etti. Sonra Tiras Han babasının yerine hakan olunca oğullarından Samir Han'ı Babil'e, Uzar Han'ı da bugün Hazar denilen kıtanın hükümdarlığına atadı.
Turanlılar'ın bu iddiasına göre Aşnuk Ata, Hazreti Âdem'in yerinde olup zamanların yakınlığı bakımından İbrani tarihlerinin Yafes bin Nuh diye gösterdiği kişi bu Yaguz Han'dan söz ediyor olmalıdır.
Ancak Irak çevresinde Turanlılar'dan Samir (Simir) adlı birinin hükûmet kurduğu bilinmektedir. Bu bakımdan Turanlılar'ın ilk çağlarda Anadolu kıtasındaki hükûmeti pek eski olduğu kadar pek şanlıdır. Samir Han bin Tiras Han'ın bugünkü Bağdat civarında bir şehir kurup oraya "Samirat" adını vererek hükûmet merkezi edindiği Samiriye Devleti, "Samira şehri" eski ifadesinden anlaşılmaktadır.
Anadolu'da Samiriye devletinin ya da Simriye hükûmetinin kurucusu olan Samir Han bir süre orada hükûmet etti; ölünce oğlu Bars Han, ondan sonra bunun oğlu İgrak Han Samiriye devletinin hükümdarı, yani Samirat ilinin hakanı oldu. Zaman uzayınca hükmettiği kıtaya "İgrak", sonra Arapçalaştırılarak "Irak" denmiştir.
İgrak Han ölünce oğlu Velavud (Akad, Ugat) Han Irak topraklarının hakanı olarak on yedi yıl hükûmet etti; ölümünün ardından kızı Atelya (Atilay) Han hükümdarlık makamına oturdu, Suriye ve Filistin kıtalarını ele geçirdi ve yedi yıl hükûmet ettikten sonra ölünce oğlu Balgır Han Anadolu hakanı oldu.
Balgır Han da Karadeniz'e kadar Anadolu kıtasını ele geçirdikten sonra doğuya dönüp Herat şehrine kadar vardı, oraları egemenliği altına alarak geri döndü. Fakat ikinci bir tufanın çıkacağını sezerek kurtuluşu için dev bir kule yaptırdı. Beklediği korkunç olay ortaya çıkınca ülkesinde genel bir karışıklık (dillerin karışması) meydana geldi ve hükûmetinin yirmi sekizinci yılında öldü; eyalet valileri bağımsızlıklarını ilan edince Samirat Devleti parçalandı.
Bu ikinci olaydan sonra Balgır Han'ın "bay tar"ı, yani seyisbaşısı olan Oktay oğlu Bilkay Han ortaya çıkıp rakiplerini bozguna uğrattı ve Anadolu hakanı oldu.
Bilkay Han yiğit ve kahraman biriydi; hayvan hekimliği ilmini icat etti, Dicle nehri kenarında "Kargumuş" şehrini kurdu ve otuz sekiz yıl hükûmet etti.
Ondan sonra Bilkay Han'ın oğlu Haktay (Oktay) Han Anadolu hakanı oldu. Oktay, "kutlu, yani mübarek, canlı ve hayat sahibi" anlamına olup Altay lehçesinde "Kutay, Kütay" denmektedir. Bugün Moğol soyunda "Oktay" denir. İşte bu devlet Anadolu'da "Hıta Devleti" adıyla tanınmıştır. Ona mensup olanlara "Hıtayît, Hıtaylı", sonra kısaltılarak "Hıtît" ve daha sonra "Hitit" denmiştir.
Tarifü'l-Ümem adlı eserde Muhammed bin Abdülaziz el-Kurtubî şöyle der: "Hıta kavmi Turan kavimlerinden büyük bir topluluk olup Mesih'ten önce Rum diyarında hükûmet etmişti." Avrupalı tarihçilerden ünlü Maspero, Morgan gibi tarih bilginleri de "Hıta, yani Hitit kavimleri genel olarak Turanlı olup ilk çağlarda Anadolu'da birleşik bir devlet kurdular ve büyük eserler yaptılar" diye yazıyorlar.
Oktay Han yirmi bir yıl hükûmet ettikten sonra oğlu Taleş (Taliş) Han hakanlık makamında tek başına kalarak on beş yıl hükümdarlık yaptı ve makamı oğlu Gerüş Han'ın yönetimine bıraktı. Bu da on bir yıl hükûmet edip yerini oğlu Aytos (Aydos) Han'a bırakınca Anadolu hakanı Aytos oldu.
Silsilename'de anıldığı üzere Türkler'de ilk önce yazıyı ve yazıcılığı icat eden bu Aydos Han'dır; son derece akıllı, kararlı ve tedbirli biriydi. Balgır Han'ın hükûmetinin sonunda bağımsızlığını ilan eden Anadolu'daki küçük hanların çoğunu egemenliği altına alıp hakanlık nüfuzunu uygulamaya başladı ve otuz üç yıl hükûmet etti.
Aydos Han'ın adı Türkler arasında usta ve icat sahibi olarak tanındığından, biri güzel bir iş yaparsa "Aydos gibi yapmış, Aydos gibi yazmış" denirdi. Türkler'in oturduğu yerlerde "Aydos" adlı şehirlere, kasabalara, nahiyelere ve birçok ileri gelene rastlanır. İşte bu Aydos Han'ın ölümünde oğlu Balgır Alp Han Anadolu hakanı oldu.
Balgır Alp Han, kendisine karşı gelen Arbagit, yani Suriye hanı üzerine yürüyüp onu savaşla egemenliği altına aldı, Halep şehrini kurdu ve hükûmetinin otuzuncu yılında öldü. Alp, Türk dilinde "pehlivan" anlamına geldiği bilinir.
Halep şehri, tarihçi Maspero'nun sözüne göre eskiden Halbut, Halbu, Halebî adlarıyla bilindiğine göre, Alb'a mensup anlamındaki Albut ve Albit sözcüğünün Arapçalaşmış biçimidir. Çünkü Türk dilinde hemze ile ha arasında benzeşme vardır ve Arapçalaşırken ha (he ile) çoğunlukla ha (ha ile) veya ha (hı ile) biçiminde yazılır ve okunur. Uz "huz (he ile), huz (ha ile)" ve ogan "hogan, hakan" gibi.
Sonra Alp Han'ın oğlu Taliş Han hükümdar olup on bir yıl hükûmet etti ve Faran şehrini kurdu. Sonra bunun oğlu Harkun (Argun) Han Anadolu hükümdarı oldu. Argun Han adil ve tedbirli biriydi; Zab nehrini akıttı, düşmanlarını savaşta yendi ve hükûmeti sürdürdü. Sonra oğlu Tutmas Han, ondan sonra öbür oğlu Taliş Han, ondan sonra da Tutmas Han'ın oğlu Boyun Han Anadolu hakanları oldular. Silsilename'nin verdiği bu bilgilerin gerçeğe uygun olduğunda ısrar edilemez. Ancak bu çağlara ait tarihî bilgiler birtakım boş inançlarla karıştırılmış olduğundan bunların boş inanç olduğu da kesin söylenemez.
Çünkü Nesebname-i Mülûk'ta yazıldığı üzere Anadolu'da Hıta hükûmeti sürdüğü bu zamanlarda Çin imparatorluğunda Hıtaylılar'dan on yedi hanedan birbirini izliyordu. Bunların adlarıyla Anadolu'daki bu Hıta hükümdarlarının adlarının birbirine pek benzemesi ve bugünkü lehçemize küçük bir farkla uyması, o zaman koca Asya'nın Turanlılar'ın egemenliği altında olduğunu ispat eder. İleride yapılacak kazıların bunları aydınlatması beklenir.
Avrupalı tarihçilerden Maspero, doğu kavimleri hakkında yazdığı kitabında Anadolu'da Hıta, yani Hitit birleşik devletini oluşturan Turan hükûmetlerinin adlarını şöyle belirtiyor: Aratu, Amut, Ergunut, Urbahit, İrbahit, Irahit, İberit, Tibarit, Halbut, Karit, Lisit, Mazit, Muşarit, Hanit hükûmetleri. Bu adların sonunda görülen (t) harflerinin Hıta dilinde genel olarak mensubiyet eki olduğu ve adların Turanca olduğu ortadadır.
1- Aratu: Van vilayeti ve çevresidir; "talip" anlamındaki "aray" sözcüğünün mensubu "arat" demektir.
2- Amut: Diyarbekir vilayeti ve çevresidir; "Amat" da denir. "Koruyucu ve hami" anlamındaki "amay" sözcüğünün mensubudur ve "Amat" kabilesinin mensup olduğu yerdir. Sonra Arapçalaştırılarak "Amid" denmiştir.
3- Ergunut: Erzurum vilayeti ve çevresidir; "olgun insan" anlamındaki "ergun" sözcüğünün mensubudur.
4- Urbahit ve Urbagit: Suriye vilayeti ve çevresidir; "örtücü" anlamındaki "urbak" sözcüğünün mensubudur. Elbiseye "urba", kaba yapışmaması için sulu hamura serpilen una "urbag" denir. Kırım hükümdarı Berke Han'ın kızı Urbay Hatun'dur.
5- İberit: Tiflis vilayeti ve çevresidir; "İbarlı, Avarlı" dediğimizdir. Anlamı ve incelemesi Medhal'de anılmıştır.
6- Irahit ve Iragit: Irak, yani Bağdat vilayeti ve çevresidir; yukarıda anılan İgrak sözcüğünün mensubudur. Sonradan Arapçalaştırılarak "Irak" denmiştir.
7- Tibaret ve Tibarit: Trabzon ve çevresidir; Medhal'de anılan "tibar" sözcüğünün mensubudur. Bu vilayete "Lazit", sonra değişerek "Lazik" denmiştir.
8- Halbut: Halep vilayeti ve çevresidir; yukarıda anıldığı üzere "Alb" sözcüğünün mensubudur. Sonra Arapçalaştırılarak "Haleb" denmiştir. Burada Turan hükümdarlarından Han-ı Esrin, yani "Esrin Han" başka bir şehir kurduğu için "Hanesrin", sonra Arapçalaştırılarak "Kanesrin" denmiştir.
9- Sulit: Adana ve çevresi, yani "Silisya, Kilikya" kıtasıdır; Konya vilayeti de bu cümleden olarak "Suli, Sili" sözcüğünün mensubudur. Bu da sonradan parçalara bölünmüştür.
10- Karit ve Garit: Aydın vilayeti ve çevresidir; "yükselen" anlamındaki "agar" sözcüğünün mensubudur. Buralara sonradan "Karya" denmiş ve üç dört parçaya bölünmüştür.
11- Muşarit: Muş ve Bitlis vilayeti ve çevresidir; "busar" sözcüğünün mensubudur. Bugün Muş sancağı bunun bir parçasıdır.
12- Hanit: Kastamonu vilayeti ve çevresidir; "yerleşik" anlamındaki "anay" sözcüğünün mensubudur. Sonra daha da kısaltılarak "Henit" denmiştir.
13- Mazit kıtasıdır. Tarihimizin konusunu oluşturan Amasya ve çevresidir; "Masit" sözcüğünün aynısıdır ve "Amasit" sözcüğünden kısaltılmıştır.
Bu cetvelde anılan "Amasit Hükûmeti", Sayse, Le Normant, Maspero, Morgan gibi Avrupalı tarihçilerin verdiği bilgilere göre "Amazit, Mazit, Amazon, Mazu, Miziyen, Misiyen" adlarıyla tanınmıştır ve hükûmet merkezinin Amasya şehri olduğu kesindir.
Amasit çevresinde, "Amasit, Togayit, Sibasit, Kumanit" gibi Hitit oymakları, yani Reynak ve Morgan'ın açıkladığı üzere şu Turan kavimleri oturuyordu: Togayitler Tokat ve çevresinde, Sibasitler Sivas ve çevresinde, Kumanitler Canik ve çevresinde yerleşip oturmuşlardı.
Batılı eski eser uzmanlarının Ankara, Konya ve Halep vilayetleri içinde ve Fırat ile Dicle havzasında yaptıkları kazı ve incelemelerden, doğulu tarihçilerin verdiği bilgilerden ve yukarıda anılan Silsilename'de Anadolu hakanı olarak gösterilen adlarla açıklamalardan anlaşıldığına göre Turanlılar, hicretten dört bin yıl kadar önce, kademeli ve fetihçi bir biçimde bütün Asya'ya yayılmışlardır.
Bu suretle Küçük Asya'ya gelen Turanlılar'dan Hıtaylılar, yani Kutay (Hitit) oymakları Irak kıtasından Akdeniz'e ve Karadeniz'e doğru yayıldı; Kızılırmak havzasında Togayitler ve bunlara yardımcı olan oymaklar yerleşmişlerdi. Bu yüzden bu kıta "Togayit, Tohayit" adıyla tanınmıştır. Togay'a mensup demektir.
Fransa akademisi üyelerinden ünlü tarihçi Luba diyor ki: "Kapadokya, eski çağlarda büyük bir kıta olup adı Bisütun Dağı'ndaki Dara kitabelerinde "Katpatoha" biçiminde kazılıdır. Ünlü Lagarde ile Kiepert gibi araştırmacıların çıkardığına göre "Katpa" ve "Toha" sözcüklerinden oluşan özel bir ad olup "Toha tarafı" demektir. Sonradan Yunanlılar bozarak "Kapadokya" demişlerdir."
Kapadokya kıtasında Turanlılar'dan ilk önce hükûmet eden Togayitler olup bugünkü Zile şehrini vatan merkezi edinerek oraya "saygıdeğer vatan" anlamındaki "Silay" adını vermişlerdi. Sonradan "Zela, Zila" denip bugün "Zile" denmektedir. Togayitler'den Harkar Han orada sağlam bir şehir kurup "Harkarit" adını verdi, sonra "Karkariyye" denmişse de "Zile" adı ağır bastı.
Sonra Togayitler bugünkü Tokat şehrini kurup orayı merkez edindiler ve "Togat, Tohat" denmiştir. Togat, "Togayit" sözcüğünden kısaltılmıştır, "kelay, kelayit, kelat" gibi; "Togaylı" demektir. Tarih-i Âl-i Danişmend'de "Tohya, Tokya, Tukye, Dukye" ve Nüzhetü'l-Müştak'ta Arapçalaştırılmış olarak "Tuhat" adlarıyla kaydedilen şehrin "Tokat" olduğu Mirkatü'l-Cihad'da yazılıdır.
Sibasitler de Turanlılar'dan büyük bir oymaktır. Sibasit, "Sivasit" sözcüğünün aynısı olup "savas, sivas" Hıta dilinde "sivimli", yani bizim lehçemizde "sevimli, sevgili" demektir. Sivasitler bugünkü Sivas şehrinde ve çevresinde oturmuş, bu şehri kurup "Sivasit" adını vermişlerdir. Sonra Yunanlılar "Sibasit, Sibast" diye kaydetmişlerse de aslı olan ad ağır basıp "Sivas" adı şöhret bulmuştur.
Es-Sebu's-Seyyar'da es-Seyyid Muhammed Rıza Efendi, "Sivas şehrini Saves bin Batrus bin Yunat ibni Tarsus kurmuştur" diyor. Yunan kılığına girip biçim değiştiren bu adların Turanca olduğu, Sevas bin Batur bin Yunat bin Tiras olduğu ortadadır. "Batur"un "cesur ve kahraman", "yunat"ın "koşucu at" anlamına geldiği bizim sözlük kitaplarımızda yazılıdır. Sevas ve Tiras adları bilinmektedir.
Doğu ve batı tarihlerinin verdiği bu ayrıntılı bilgilerden anlaşıldığına göre Küçük Asya, çok eski zamandan beri ve Ermeniler'den, Yunanlılar'dan önce Turanlılar'ın öz vatanı, anayurdu olduğu için Turanlılar'ın Küçük Asya'ya "Anadol" adını verdikleri ortadadır.
Çünkü Anadol, "karakol" vezninde kurulan ve yerleşilen yere, yani oturma yerine, asıl vatan olan yere denir. "Kurmak ve yerleşmek" anlamındaki "anatmak" mastarından alınmış olup "anatol" biçiminde bir yer adıdır. Ebu Hayyan el-Endülüsî ve Ahmed bin Mühennâ'nın sözlüklerinde "anadı ve anatıtı" biçiminde, "essese ve temekkene" karşılığıyla yazılı olup geçişli ve geçişsiz olduğu anlaşılır. Turan dilinde "ana, anat, anac, anar, anagul, anal, anamur, anay" gibi türemiş ve kullanılan sözcükler bu mastarların Turan dilinde bulunduğunu gösterir.
Anadolu'da Selçuklu devrinde ve daha sonra dokuzuncu hicrî yüzyıla kadar yapılan eserler ve büyük yapıların kapıları üzerinde genel olarak "Anadol" adı kazılı olduğu gibi, Amasya'da 708'de [1308-09] tamamlanan Darüşşifa'nın kapısı üzerinde "Emir-i Anadol Ahmed" adı kazılıdır ve Ikdü'l-Cümân gibi pek çok Arapça tarihte "Anadol" adı yazılıdır.
Bu kazılı ve tarihî kayıtlardan anlaşıldığına göre "Anadol" sözcüğü aynen "Anatol" sözcüğünün Arapçalaşmış biçimidir. Bu bakımdan "Anadol" sözcüğü tarihen ve lugaten Turancadır, Yunanca değildir. Fakat Anadol kıtası Yunanistan'ın doğusunda bulunduğundan Yunanlılar bu sözcüğü alıp kendi lehçelerine göre "Anadolis" biçimine sokarak "doğu" anlamında kullanmışlar, bizim tarihçilerimiz de araştırmadan Yunanlılar'ın iddiasını alıp bize aktararak "Anadolu" biçiminde kullanmıştır. Yunanlılar'ın Anadolu'daki medeniyeti, mevcut yerlerin adlarını değiştirmekten ibarettir.
Bu Anadol'da bulunan Kapadokya'nın doğu kısmında oturan Amasitler, Morgan'ın Akvam-ı Şarkiyye-i Kadime adlı eserinde açıkladığı üzere Turanlılar'dandır; Mukaddime'de anlamı ve türevleri açıklanarak Turanca bir sözcük olduğu kesinleşen "Amas" adlı bir kişinin çocuklarına denir. Bizim lehçemiz üzere "Amaslılar" demektir.
Mir'âtü'l-İber'de Diyarbekirli Said Paşa, "Aram bin Sam bin Nuh'un "Us, Hul, Maş, Kaşir" adlı dört oğlu vardı" dedikten sonra "Maş, Anadolu taraflarına gitmiş ve çocukları ve kavimleri oralarda yayılmıştır" diyor.
Oysa Ravzatü'l-Elbab'da "Anadolu'da oturan Maş bin Aram bin Sahit'in çocukları"nın Türk oldukları yazılıdır ve Kitabü'l-Memalik'te "önce Anadolu'da oturup yayılan Esban (Seban), Toh (Togay), Kaman (Kuman), Maş (Amas) kavimleri"nin Türkler'den olduğu anılmıştır.
Amasya'nın adı el-İkmal, Ikdü'l-Cümân adlarıyla tanınan eserlerde "Mase" ve Amazonlar'ın adı batı tarihlerinde "Maze ve Mazon" adlarıyla yazılı olduğuna göre "Maz, Mas, Maş" sözcüklerinin "Amaz, Amas, Amaş" sözcüklerinden kısaltıldığı açıktır. Bu bakımdan "Amaz ve Amaş" sözcüklerinin aslı olan "Amas"ın Sam bin Nuh'un çocuklarından olmayıp Turanlılar'dan ve "Samir"in çocuklarından olduğu anlaşılır. Sam adı bu Samir'den ibarettir.
Bu tarihî kayıtlardan anlaşıldığına göre Amasitler'in en yüksek atası Samir bin Tiras'ın çocuklarından Amas bin Aram olduğu sabit olur.
Çünkü Ünsü'l-Mühec ve Ravzü'l-Füreç'te Muhammed bin Muhammed eş-Şerif el-Hüseynî, Anadol haritasında Amasya yerinde "Masiye" ve tanıtımında "Amasya, Amasite, Masite" adlarını anmaktadır. Bu bakımdan Amasitler'in vatanı ve merkezi Amasya şehri olduğu şüphesizdir.
Amasya sancağında oturan Amasitler son derece savaşçıydı ve kadınları bile silah kullanmakta pek ustaydı; yani bütün fertleriyle asker oldukları için tarihte "Amazonlar, Amasonlar" adıyla tanınmışlardır. Bunlar Amasya şehrinde bir hükûmet kurup kendilerinin aslı olan Hititler'in bağlı bir uzvu gibi hareket etmişlerdir.
Yukarıda anılan Anadolu hakanı Boyun Han çocuksuz ölünce Anadolu hanlarının her biri hakanlık iddiasıyla birbirine karşı savaşırken Amasitler'den Mitur Han hepsini yenip Anadolu hakanı oldu. Sonra oğlu Mokay Han, ondan sonra öbür oğlu Tarnal (Turnal) Han Anadolu hükümdarı olmuştur.
Turnal Han on iki yıl hükûmet edip ava giderken attan düşerek öldü; ondan sonra oğlu Amas (Amas) Han Amasya şehrini kurdu. Onun zamanında putperestlik yayıldı ve sert uygulamalar görüldü; bunun üzerine Anadolu hanları ayaklanıp hükûmetinin yirmi dokuzuncu yılında onu savaşta öldürdüler ve yerine başka hanedandan bar Atıg Han hakan oldu.
Silsilename'nin verdiği bu bilgiye göre Amasya şehrinin kurucusu işte bu Amas Han'dır ve çocukları "Mazit" unvanıyla tanınan Amasit çevresinde hükûmet etmişlerdir. Bu sırada Amasit çevresinin Halis (Alis), yani Kızılırmak havzasını da kapsadığı sanılır. Bunlardan İli Han ünlüdür.
Ünlü tarihçi Le Normant ile Maspero tarihlerinde "Hitit hükümdarı Saru Han'ın müttefiki olan Misiyen hükümdarına İliyon dediklerini" yazarlar; Mucemü'l-Buldan'da anılan Ilıkan bin Sam da Amasya hükümdarı İli Han'dır. Saru Han, yukarıda anılan Atıg Han'ın torunu ve Sablul (Sabul) Han'ın oğludur.
Mucem'de İli Han'ın babası gösterilen Sam, her halde Mukaddime'de açıklandığı üzere Sülim olmalıdır. Çünkü Sam bin Nuh'un İli Han adında bir oğlu bilinmemektedir. Ama yukarıdaki Amas Han'ın bizzat oğlu da olamaz. Belki torunlarından olabilirse de aralarında kaç kuşak bulunduğu bilinmez.
Ünlü tarihçi Le Normant'ın tahminine göre İliyon (İli Han) Milâd'dan 1340 yıl, yani hicret-i nebeviyyeden 1922 yıl önce hayatta olup hicretten önce 1893'te Hitit hükümdarı Batur Han ile Mısır savaşında bulunmuştur.
Bu kayda göre İli Han, Hitit hükümdarı Batur Han ile babası Saru Han zamanlarında yaşamış ve uzun süre Amasya hükümdarı olmuştur; Tarihü'l-Kâmil'de anılan "Usut" niteliğine göre de akıllı ve tedbirli olması gerekir. Hıta dilinde "ili ve ilis" bizim lehçemizde "iylik" dediğimizin aynısıdır. Bu bakımdan İli Han, İlis Han diye de bilinir.
İlis Han, Anadolu'da güç kazanarak yukarıda anılan Sulit ve Karit çevrelerini egemenliği altına aldı; oğullarından Sülim Han'ı Sulit valiliğine, Amas Han'ı da Karit valiliğine atayıp gönderdiği sanılır ve üçüncü oğlu Barum Han'ı Amasya hükümdarlığına aday gösterdiği kesindir.
Çünkü bugünkü Teke ve Menteşe sancaklarının kapsadığı kıta eskiden "Lisit, Lisya" adıyla tanınmış, Süli kabilesinin fertleriyle yerleşilmiş ve Sülim adında birinin nüfuzuna bağlı olmuştur; bu Mir'âtü'l-İber gibi pek çok tarihte anılmaktadır. Lisit'in "İlisit" sözcüğünden kısaltıldığı ortadadır.
Aynı şekilde eski Karya kıtasından ayrılmış olan Karesi sancağını kapsayan kıta eskiden "Misit, Misya" adıyla tanınmış ve hâlâ Karesi sancağı içinde Amasya adıyla anılan bir nahiye vardır; Misit sözcüğünün de Amasit sözcüğünden kısaltıldığı doğu ve batı tarihlerinin kayıtlarıyla ispat edilir. Bu kadar tarihî işaret her halükârda bir kanaat oluşturabilir.
İlis Han'ın ölümünden sonra üçüncü oğlu Barum Han Amasya hükümdarı oldu. Mucemü'l-Buldan ve Sebu's-Seyyar bunu Rum bin Ilıkan adıyla kaydediyor. Her halde Rum, "Barum" sözcüğünün kısaltılmışı olmalıdır. Çünkü Amazonlar'dan ayrılmış olan Bermit (Barumit) oymağı bilinmektedir. Rum adı Turan lehçesinde bilinmediğinden, yazıcıların yanılgısı, tarihçilerin bozması Barum sözcüğünü Rum biçiminde gösterebilir.
Barum Han'ın Amasya'da kaç yıl hükûmet ettiği bilinmiyor. Ancak tarihen kesin olduğu üzere Tiras ve Karsan adlı iki oğlu vardır. Barum Han, kendi oğlu Tiras Han'ı kardeşi Sülim Han yerine Sulit valiliğine, yani bar'lığına atayıp gönderdi; öbür oğlu Karsan Han'ı da Amasya hükümdarlığına aday gösterdiği sanılır.
Çünkü Es-Sebu's-Seyyar'da yazıldığı üzere Lisya kıtası içinde olan bugünkü Tarsus şehrinin kurucusu Tarsus bin Rum bin Ilıkan'dır; batı tarihlerinde ve özellikle Mir'âtü'l-İber'de bu Tarsus adının "Terasis" olduğu anılmıştır. Terasis, Tiras demektir; Yunanlılar bunun sonuna yalnız bir sin ekleyerek Terasis, Araplar da Arapçalaştırarak Tarsus demişlerdir.
Barum Han'dan sonra oğlu Karsan Han Amasya hükümdarı oldu. Bütün doğu tarihlerinde anılan Harşene bin Rum bin Ilıkan işte bu Karsan Han'dır. Mukaddime'de açıklandığı üzere tarihçi Texier ona "Karisin" adını veriyor.
Karsan, Turan dilinde "Sincap"tan büyük, karnı benekli bir tür yırtıcı hayvanın adı olup tilkiye ve kediye benzer. Bizim lehçemizde ona "karsak" denmiştir.
Ünlü tarihçi Morgan'ın verdiği bilgiye göre Mısır hükümdarı Üçüncü Ramses'ten ve sonra Asur hükümdarı Tiglat-Pileser zamanlarında Hitit devleti içte ve dışta art arda süren savaşlarda yenildi ve sonra yıkılarak Aydın, Adana, Ankara taraflarında yeni hükûmetler oluştu. Bunun üzerine Hititler'den bir kısmı Mısır ve Asur devletlerine ve yeni kurulan hükûmetlere bağlandı, bir kısmı da Amasit ve Lazit hükûmetlerine sığındı.
Hitit birleşik devletinin yıkılmasından Amasit hükûmeti de etkilendi ve nüfuz alanı daraldı; bugünkü Amasya, Tokat, Canik, Çorum, Sivas, Şarkî Karahisar ve Yozgat sancaklarından oluşan bir bölgeyle sınırlı kaldı ve bu çevreye de Harşenun denmiştir. Kapadokya kıtası Kayseri livasını ve çevresini kaybettiği için Kapadokya iki kısma ayrılmıştır.
Merasıdü'l-İttıla'da yazıldığı üzere Harşenun bir küre, yani birçok beldeden oluşan bir kıtanın adıdır ve Harşene şehri bu kıtanın hükûmet merkezidir. Harşenun, "Karsanun" sözcüğünün Arapçalaşmışı olup "Karsan'a ait ve mensup olanlar" demektir. Amas'a "Amasun", Kutay'a "Kutayun, Kutagun" ve Kiras'a "Kirasun" denmesi gibi. Bu bakımdan Amazon yerine "Karsanun, Karzanun" kullanılmıştır.
Ünlü tarihçi Morgan'ın anlatımından anlaşıldığına göre Turanlılar'dan Hititler yaklaşık hicretten üç bin yıl önce Küçük Asya'ya gelip hükûmet kurmuş, 1280 yıl kadar Anadolu'da medeniyet yaymış ve hicretten önce 1822 yıllarında yıkılmıştır. Anadolu Turan hükümdarlarının, yani hakanlarının adları yukarıda anılan Silsile'de yazılı görüldüğü için aktarıldı.
Anılan Turan hükümdarlarının adlarından anlaşıldığına göre bunlar dört hanedandan oluşur. Dördüncü hanedanın adları tam olarak bulunamadı. Bunların adlarında eksik ve fazla olabilir. Fırat kenarında vaktiyle pek bayındır olan "Hit" şehri, Hitit adından yanlışlıkla bunların adını korumaktadır.
Avrupalı araştırmacılar bol para, büyük gayret harcayarak Anadolu'da önemli kazılar yapmak suretiyle bu gerçeklerden bir kısmını meydana çıkardıkları ve geri kalanını da çıkarmaya çalıştıkları hâlde, biz Turanlılar kendi soydaşımız olan bu Hititler hakkında habersiz bulunuyoruz.
Amasya hükümdarı Karsan Han, Hitit birleşik devletinin yıkılması üzerine hükûmet çevresini koruma altına almaya mecbur kaldı; Amasya'nın kuzeyindeki yüksek bir dağın tepesinde sağlam bir kale yaptırıp orayı hükûmet merkezi edindi ve kendi adıyla adlandırdı; sonra Arapçalaştırılıp "Harşene" denmiştir. Batı tarihlerinde "Karisini" yazılıdır.
Sonra yıldıza tapan kavirlerin, yani vaizlerin oturma yeri olduğu için "Kavira" adı verilen ve kutlu sayılan Niksar şehrinin kuzeydoğusunda, yüksek ve üstü düz bir dağın üzerinde başka bir sağlam kale yaptırıp ona da "Karsan" adını verdi; sonra Rumlar bunun sonuna bir sin ekleyerek "Karsanus, Harsanus" demişlerdir. Sonra Romalılar Diyopolis, ardından Niyuksar adını verince bundan yanlışlıkla "Niksar" kalmıştır.
Tarihçi Morgan'ın kaydından çıkarıldığına göre Karsan Han'ın hicret-i nebeviyyeden 1822 yıl kadar önce Amasya'da hükûmet ettiği bilinebilirse de kaç yıl hükûmet sürdüğü anlaşılamadı. Ancak yirmi otuz yıldan fazla hükûmet ettiği, zamanında birçok kale yapıldığı ve Amazon çevresinin Harşenun adına dönüştürülmesinden anlaşılmaktadır. Sonra oğlu Sülim Han Amasya hükümdarı olmuştur.
Sülim Han zamanında Çanakkale civarında birçok boş inancın kaynağı olan Truva savaşında yenilen Yunanlılar'dan büyük bir kısmı Akdeniz'e, bir kısmı da Karadeniz kıyılarına sığındı; Harşenun çevresi içinde olup o zaman Sanitler'in oturduğu bugünkü Canik (Sanit) taraflarına ilk olarak gelmişlerdir.
Sülim Han babasının yaptırdığı Harşene kalesini tamamlayarak orada oturdu. Sonra oğlu Amas Han Harşenun hükümdarı olup komşu kavimlerle savaştı ve Amentas adıyla ünlendi. Sonra oğlu Tanuş Han Harşenun, yani Amasya hükümdarı olup bugün Sivas vilayetine bağlı Tanus kasabasıyla Amasya sancağı içindeki Danusiyye (Tanuşin) kasabasını ve kalelerini yaptırdı.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- kurûn-ı ûlâ: ilk çağlar; Hüsameddin'in kullandığı dönem adı
- ezmine-i mechûle: bilinmeyen zamanlar, yazının ve tarihin bilgi vermediği çağlar
- hâkân: hakan; Türk hükümdarı
- akvâm: kavimler, topluluklar
- silsilenâme: soy kütüğü; burada hükümdarların sırasını veren eski yazma kaynak
- mu'arreb: Arapçalaşmış, Arapçaya uydurulmuş biçim
- muhaffef: kısaltılmış
- mensûb: bağlı, ait; sözcüğün sonuna gelen ek anlamında da kullanılır
- hafriyyât: kazı çalışmaları
- mevsûm: adlı
- bâr: vali, bölge yöneticisi (yazarın yorumuyla)
- kable'l-hicre: hicretten önce
- vekâyi': olaylar
- hurâfât: dayanaksız, boş inançlar
Bu Bölümün Niteliği
Hüsameddin bu faslın ilk bölümünde, yazı öncesi dönemi Turan geleneğine dayanan bir hükümdar silsilesiyle doldurur. Kullandığı malzeme şunlardır: Nuh'un oğullarından türeme anlatısı, Turan hükümdarlarının adları, sözcük köklerinden yola çıkan açıklamalar. Kendisi de bunun farkındadır; Silsilename'nin bilgilerinin "gerçeğe uygun olduğunda ısrar edilemeyeceğini", ancak boş inançla karışık olduğu için de büyük bölümünün "boş inanç olduğunun kesin söylenemeyeceğini" yazar. Bugün bu bölümdeki hükümdar adlarının ve sürelerinin, yazıya geçmiş çağlardan kalma belgelerle doğrulanması mümkün değildir. Hitit tarihinin bilinen kralları ise Labarna (I. Hattuşili), I. Murşili, I. Şuppiluliuma ve II. Muvatalli gibi adlarla anılır; Hüsameddin'in hakan adlarıyla bir örtüşme görmedim.
Hititler Bugünkü Bilgiye Göre
Arkeolojik ve yazılı kayıtlara dayanan bugünkü anlatı şöyledir. Hititler, Hint-Avrupa dil ailesinin bilinen en eski yazılı dillerinden birini konuşan bir halktır. Anadolu'ya, kimi görüşlere göre Kafkasya üzerinden ve MÖ 2100-2000 arasında geldikleri, kimi görüşlere göre Karadeniz'in kuzeyinden göç ettikleri ileri sürülür; bu konuda araştırmacılar arasında tam bir birlik yoktur. Kızılırmak kavsinin içinde onlardan önce Hattiler yaşıyordu. Hititler yerli halkla kaynaşarak Kuşşara ve Neşa (Kaniş, bugünkü Kültepe) gibi merkezlerde siyasal oluşumlar kurdular. Devletin başkenti, MÖ 1650 dolaylarında Labarna'nın, yani I. Hattuşili'nin döneminde Hattuşa'ya (Boğazkale) taşındı. Hitit tarihi, MÖ 1650-1450 arası Eski Krallık ve MÖ 1450-1200 arası İmparatorluk dönemi olarak iki bölüme ayrılır. Mısır'la yapılan Kadeş Savaşı MÖ 1274'te, tarihin bilinen ilk yazılı barış antlaşması olan Kadeş Antlaşması ise MÖ 1269'da gerçekleşmiştir. Devlet MÖ 1200 dolaylarında, deniz kavimleri hareketi ve kuzeyden Kaşka akınlarıyla yıkılmıştır. Yıkılış nedenleri konusunda Hattuşa kazılarından sonra eski görüş sorgulanmaktadır: Büyükkaya'da bulunan, başkentin yıkılışından sonraki bir yerleşmenin Hitit olmadığı anlaşılmıştır.
Hitit adının kendisi de ilginçtir. Kendilerine "Neşalı" diyen ve Neşa'dan türeyen Neşice adını verdikleri dili konuşan bu halka "Hitit" adı, 19. yüzyıl arkeologlarının Hattuşa halkını Eski Ahit'te anılan Hititler'le ilişkilendirmesiyle verilmiştir. Hititçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu 1917'de Bedřich Hrozný ortaya koymuştur. Türkçede önceleri "Etiler" denmiş, sonra "Hititler" biçimi yerleşmiştir. Yani Hüsameddin'in Hitit ve Turan ilişkisi üzerine ileri sürdüğü görüş, Hititçenin Hint-Avrupa dili olarak çözülmesinden önceki dönemin bilgisiyle yazılmıştır. Yazarın kullandığı Maspero ve Morgan gibi kaynaklar da o devrin Batılı Şarkiyat yayınlarıdır. Hint-Avrupa ailesi ise Türkçenin bağlı olduğu aile değildir. Eserdeki Hitit-Türk akrabalığı kurgusu bu yüzden bugünkü bilimsel görüşle uyuşmaz.
Kökenbilimsel Çıkarımlar
Hüsameddin'in metnin büyük kısmını oluşturan sözcük açıklamaları, sesleri benzeşen adları birbirine bağlama yöntemine dayanır: Halep ile Alp, Sivas ile "sevimli", Tarsus ile Tiras, Niksar ile Karsan gibi. Bunların hiçbiri kendi başına belge niteliği taşımaz; sözcüklerin zaman içinde nasıl değiştiğini gösteren kaynaklar bunları desteklemez, ben de burada doğrulayan bir kaynağa rastlamadım. Okur bunları yazarın yorumu olarak değerlendirmelidir.
"Anadolu" sözcüğü konusunda yazar, adın Türkçe kökenli olduğunu, Yunanlılar'ın da bunu alıp "Anadolis" diye kullandığını savunur. Genel kabul gören görüş ise tam tersidir: Anadolu, Yunanca "doğu, gün doğuşu" anlamına gelen Anatolē sözcüğünden türemiştir. Bizans döneminde imparatorluğun merkezinin doğusundaki askerî bölgeye Anatolikon Theması denmiş, Osmanlı döneminde ise Anadolu adı bir beylerbeyliğinin adı olarak kullanılmıştır. Hüsameddin bu görüşü bilir ve açıkça reddeder; bu satırlar, kitabın milli tarih görüşünün ana çizgilerinden birini gösterir.
Amasya Adı Üzerine
Yazarın Amasya'yı "Amas Han" gibi bir kurucuya bağlaması, kentin adına dair eski anlatılardan biridir. Yerel kaynaklara göre Hitit belgelerinde Amasya'nın bilinen ilk adının Hakmiş olduğu sanılmaktadır ve bu ad Perslerin Amasya'yı fethine kadar sürmüştür. Pontus Krallığı dönemindeki adı Amaseia'dır; MÖ 2. yüzyıldan itibaren basılan şehir sikkelerinde bu ad açıkça görülür ve coğrafyacı Strabon da kenti bu adla anar. Amaseia sözcüğünün, doğulu bir ana tanrıça olan Mâ ile ilişkili olduğu ve "Ana Tanrıça Mâ'nın şehri" anlamına geldiği düşünülür. Roma döneminde ad pek değişmemiş, Danişmendliler zamanında kimi zaman Amasiyye, kimi zaman Şehr-i Haraşna olarak anılmıştır. Selçuklu, İlhanlı, beylikler ve Osmanlı döneminde bugünkü adıyla sürmüştür. Yani yerel bilgiler, Amasya adını Hüsameddin'in Amas Han'ına değil, ana tanrıça kültüne bağlamaktadır.
Harşena Kalesi
Hüsameddin'in Harşena'yı Karsan Han'a bağlaması da eski anlatılardandır. Kimi tarihçiler kaleyi Pontus Kralı Mithridates'in yaptırdığını, kimileri ise komutan Karsan ya da Harsana'nın yaptırması nedeniyle kalenin Harşana, yani Harşena adını aldığını söyler. Kale, Harşena Dağı'nın dik kayalıkları üzerindedir, Yeşilırmak'tan yaklaşık 300 metre yüksektedir ve adını anlatılara göre Pontus Kralı Harşena'dan almıştır. Başka bir anlatıya göre ise Hititler dönemine kadar uzanır. Kalede merdivenli tüneller, sarnıçlar ve zindanlar bulunur; kale, Kral Kaya Mezarları'nın üzerinde yükselir. Dolayısıyla kalenin adı konusunda tek bir kesin kuruluş hikâyesi yoktur; Hüsameddin'in Karsan Han anlatısı, anılan görüşlerden biriyle örtüşür ama yazılı bir belgeye dayanmaz.
Tarih Hesabı ve Kadeş
Yazar, Hitit hükümdarının Mısır'la savaştığı tarihi hicretten önce 1893 olarak verir; bu, yaklaşık MÖ 1271'e karşılık gelir. Yazarın bir önceki cümlesindeki "Milâd'dan 1340, hicretten 1922 yıl önce" ifadesi ise kendi içinde tutmaz; 1340 ile 622 toplansa 1962 eder. Bunu bir hesap yuvarlaması ya da kopyalama hatası olarak okumak gerekir. Bugünkü kayıtlarda Hitit-Mısır savaşı olarak Kadeş Savaşı bilinir ve MÖ 1274'e tarihlenir; yazarın Mısır savaşı dediği olay bununla aynı olabilir, ancak bu çıkarım benimdir ve metin kralın adını Muvatalli olarak vermez.
Dört hanedan, 1280 yıllık süre ve diğer sayılar da yazarın bu çağdaki rakamlarının kesin bir kayda dayanmadığını gösterir. Hititler'in yıkılışı bugün MÖ 1200 dolaylarına, yani hicretten yaklaşık 1822 yıl öncesine konur; Hüsameddin'in "1822" rakamı bu bakımdan bugünkü bilgiyle uyum içindedir.
Dikkat Çekilecek Noktalar
Bu fasılda Hüsameddin Amazonlar'ı bir kadın savaşçılar efsanesi olarak değil, Amasit adlı gerçek bir oymağın adı olarak okur ve bunların kadınlarının silah kullanmakta usta olduğunu söyler. Yazarın bu bölümde kullandığı yöntem, ad benzerliklerinden tarih çıkarmaktır; bugün bu tür çıkarımlar bilimsel kanıt sayılmaz.
Zile, Tokat ve Sivas adlarının açıklamaları da aynı yöntemle yapılmıştır; bu adların Hitit çağındaki karşılıklarını doğrulayan bir kaynağa bu çalışmada rastlanmadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 2. Cilt, s. 256–263. amasya.bel.tr
Resmî kaynaklar
Diğer kaynaklar