Özgün Metin

Vezin: Mefāʿilün mefāʿilün mefāʿilün mefāʿilün

Ṭutardı elde bir melek ẓarīf bir demet çiçek
Menekşe, gül, papatya, ful bahār-ı portaḳala dek
Gelüp ḫülāṣa bir yire miŝāl-i necm-i müştebek
Ṣarıldılar öpüşdiler yanaḳ yanaġa sürterek
Bir ittiḥād-ı mümtezic bir intiẓam-ı müşterek
Didi menekşe: Cümleyi yaratdı ḫāliḳuʾl-felek
Kimine virdi şanlı tāc kimine pāk bir etek
Ṣarı, beyāż, māvī, ḳızıl o penbe şu benek benek
Baña gelince: Ṣormayıñ elimde işte māmelek
Bir ince sāḳ u reng ü bū başım düşükce bir bebek
Ne kimseler eker beni ne bāġ-bān çeker emek
Żiyā beni çoḳ oḳşamaz nesīm öper ḫafīf pek
Serince ḳuytu yerleri sever mizāc-ı bī-nemek
Ḥazīn imiş ḳıyāfetim oraları neme gerek
Geliñ refīḳalar hele viriñ de şöyle el ele
Niŝār-ı iḫtişām idiñ ṣafā-yı ṣubḥ u şām idiñ
İrāḥe-i meşām idiñ yire göge selām idiñ
Gül açdı luṭfile dehen didi ey ehl-i encümen
Ne lāzım öyle ān u īn gül oldıġım bilir gören
Babam żiyā-yı āfitāb anam nihāl-i ḫār-zen
Şafaḳdan itdim iḳtibās bir allı pullı pīrehen
Ḳaṭīfe ṣanki yapraġım żiyālanır şiken şiken
Düşer yüzümde yaşmaġım güneş ṭulūʿ ideriken
Ṣalar ṭuyūr ḳahḳaha tebessüm eyleyince ben
Yegāne zīb-i gülşenim benimle gülşen oldı şen
Ḫulāŝa-i leṭāfetim bedīʿ-i ṣunʿ-ı zevālimen
Biraz da vaḥşi-sīretim egerçi ṣūretim ḥasen
Ṭamaʿ idüp de ḥüsnüme el atsalar ḫāżır diken
Güler melek vü dir ki: Gül. Alınmışım o ḫandeden
Benim bu gūne bu ḥüsnile ʿarūs cümle-i çemen
Biliñ ki ey şükūfeler yarın ne ben ḳalır ne sen
Gelin refīḳalar hele viriñ de şöyle el ele
Gülüñ geziñ ḫirām idin bahāra iḫtirām idiñ
Güzel güzel kelām idiñ güzellere selām idiñ
Miyāne girdi fil-bahār beyān itdi ibtidār
Ki āfitāba ʿāşıḳım nihān ḳalır mı ḥāl-i zār
Ṭabīʿatımda iʿtilā cibilletimde iştihār
Semāvīdir ki fıṭratım ʿurūca bir ṭarīḳ-ārām
Aġaçlar üzre ḳuş gibi yerimde eylemem ḳarār
Güneş içündür itdigim bu daldan ol dala güẕār
Żiyāyı cüst-ü-cūdayım idüp semāya müddetār
Baña anıñ ʿaṭāsıdır bu reng u bū, bu ḥoş-nigār
Semādan indi bir melek cihānı ḳıldı lemʿa-dār
Egildi ta zemīne dek vücūdum itdi der-kenār
Ṣarıldı öpdi ḳoḳladı o demde itdi istitār
Gözüm semāda ḳaldı ah görünse bir daha ne var
O günden iʿtibār ile cihānda buldum iʿtibār
Geçirmeyiñ bu fırṣatı açıñ dü-çeşm-i iʿtibār
Geliñ refīḳalar hele viriñ de şöyle el ele
Ṣafāyı iktisām idiñ ḥayātı ibtisām idiñ
Güzelce irtisām idiñ güzellere selām idiñ
Ser-i ʿimāme-dār ile ḫaṭīb-i ḫoş-beyān gibi
Papatya itdi mużmerin cemāʿat-ı ʿayān gibi
Didi beyāż giymişim naḥīf-i duḫterān gibi
Yeşil çemende parlarım semāda aḫterān gibi
Ṣıḳ otlara ṣıġınmışım nücūm-ı kehkeşān gibi
Kenārı süsli semşiyye elimde mehveşān gibi
Mesīrelerde ḫande ḫande nebāt gül-feşān gibi
Ṣaġa ṣola pür-iltifāt-ı ʿaşḳ-ı nev-nişān gibi
Ṣabā esince titrerim lebān-ı teb-çeşān gibi
Zavāllı bir şükūfeyim ecelle uġraşan gibi
Pek az devāma mālikim ṣafā-yı dem-keşān gibi
Düşünce ẓālim ellere esīr-i pest-şān gibi
Yolar beni benī-beşer per-i feşā-feşān gibi
Biter bu rütbe güft ü gū dem-i müşevveşān gibi
Gelin refīḳalar hele viriñ de şöyle el ele
Lisāna geldi portaḳal didi nedir bu ḳīl u ḳāl
Birazda diñleyiñ beni açıldı çünki ḥasb-i ḥāl
Delīl-i ʿiṣmet eylemiş beni cenāb-ı ẕü’l-celāl
Çiçeklerimse ḳar ṭopı yemişlerimse zer miŝāl
Çiçeklerimde yoḳ leke yemişlerimde reng-i ḫāl
Beneksiz olduġım içün ki bā-kemāl-i iḥtifāl
Beni baş üzre ṭutdılar ʿarāʾis-i ḫuceste-fāl
Bahār-ı pāk-i ṭıynetim şukūfe-i mülk-i ḫiṣāl
Semāda ḫalḳ olunmuşum açınca cebraʾīl bāl
Ṭokundı berk ü bādıma zemīne itdim intiḳāl
Cenānīdir ṭabīʿatım arar zemīn-i iʿtidāl
Mücānibim cenūbdan şimāle itmem iştimāl
Faḳat ey arḳadaşlarım yeter bu rütbe ḥasb-i ḥāl
Biraz da oynayıñ gülüñ ḥayāta gelmeden zevāl
Gelin refīḳalar hele viriñ de şöyle el ele

Günümüz Türkçesiyle

1. Bir melek elinde zarif bir demet çiçek tutuyordu: menekşe, gül, papatya, filbahar, portakal çiçeğine kadar.

2. Sonunda hepsi birbirine geçmiş yıldızlar gibi bir yere toplandı; yanak yanağa sürterek sarıldılar, öpüştüler.

3. Birbirine karışmış bir birlik, ortak bir düzen oldular. Menekşe dedi: "Hepsini feleği yaratan yarattı.

4. Kimine şanlı bir taç verdi, kimine temiz bir etek; sarı, beyaz, mavi, kırmızı, o pembe, şu benek benek.

5. Bana gelince, sormayın; elimdeki varlık işte: ince bir sap, renk ve koku, başı öne düşmüş bir bebek.

6. Ne kimse beni eker, ne bahçıvan emek çeker; ışık beni pek okşamaz, meltem çok hafif öper.

7. Tuzsuz, sade mizacım serin, kuytu yerleri sever; kıyafetim hüzünlüymüş, oraları neme gerek."

8. "Gelin arkadaşlar, hele verin de şöyle el ele; ihtişam saçın, sabahın ve akşamın safası olun; burunlara koku salın, yere göğe selam verin."

9. Gül lütufla ağzını açtı, dedi: "Ey meclis ehli, öyle 'bu', 'şu' ne lazım; gül olduğumu gören bilir.

10. Babam güneşin ışığı, anam dikenli bir fidan; şafaktan alıp al, pullu bir gömlek giydim.

11. Yaprağım kadife sanki, kıvrım kıvrım ışıklanır; güneş doğarken yüzümden yaşmağım düşer.

12. Ben gülümseyince kuşlar kahkaha salar; gül bahçesinin biricik süsüyüm, gül bahçesi benimle şen oldu.

13. İnceliğin özüyüm, yaratılışın bir harikasıyım; gerçi suretim güzel ama biraz da yabani huyluyum.

14. Tamah edip güzelliğime el atsalar diken hazır; melek güler de der ki: 'Gül.' Adımı o gülüşten almışım.

15. Bu türlü bu güzellikle bütün çimenin gelini benim; ama bilin ki ey çiçekler, yarın ne ben kalırım ne sen."

16. "Gelin arkadaşlar, hele verin de şöyle el ele; gülün, gezin, salınarak yürüyün, bahara saygı gösterin; güzel güzel konuşun, güzellere selam verin."

17. Filbahar ortaya girdi, ilk sözü alıp anlattı: "Güneşe âşığım; inleyen hâlim gizli kalır mı?

18. Tabiatımda yükseklik, yaratılışımda şöhret var; fıtratım semavidir, yükselişe bir yol açar.

19. Ağaçların üstünde kuş gibi yerimde durmam; bu daldan o dala geçişim güneş içindir.

20. Işığı arayıp sorarak göğe doğru uzanmışım; bu renk, bu koku, bu hoş nakış bana onun bağışıdır.

21. Gökten bir melek indi, cihanı ışıl ışıl kıldı; ta yere kadar eğildi, varlığımı kucakladı.

22. Sarıldı, öptü, kokladı, o anda gizlendi; gözüm gökte kaldı, ah, bir daha görünse ne olur.

23. O günden beri cihanda itibar buldum; bu fırsatı kaçırmayın, ibret gözlerinizi açın."

24. "Gelin arkadaşlar, hele verin de şöyle el ele; safayı paylaşın, hayata gülümseyin; güzelce resmolun, güzellere selam verin."

25. Papatya, sarıklı başıyla güzel konuşan bir hatip gibi, ileri gelenlerden bir cemaat gibi içindekini söyledi.

26. Dedi: "İnce yapılı kızlar gibi beyaz giymişim; yeşil çimende gökteki yıldızlar gibi parlarım.

27. Samanyolu yıldızları gibi sık otlara sığınmışım; ay yüzlü güzeller gibi elimde kenarı süslü bir şemsiye.

28. Mesirelerde gül saçan bitkiler gibi gülüp dururum; yeni yetme bir âşık gibi sağa sola iltifat ederim.

29. Saba esince ateşli dudaklar gibi titrerim; ecelle uğraşan zavallı bir çiçeğim.

30. Nefes çekenin safası gibi pek az sürerim; zalim ellere düşünce alçak düşmüş bir esir gibi olurum.

31. İnsanoğlu beni savrulan kanatlar gibi yolar; bu söz ve laf, karışık hâlli birinin nefesi gibi biter gider."

32. "Gelin arkadaşlar, hele verin de şöyle el ele." Portakal dile geldi, dedi: "Nedir bu dedikodu? Biraz da beni dinleyin, çünkü benim de içim açıldı.

33. Celal sahibi Allah beni iffetin delili kılmış; çiçeklerim kar topu, meyvelerim altın gibidir.

34. Çiçeklerimde leke, meyvelerimde ben rengi yoktur; beneksiz olduğum için büyük bir törenle

35. Uğurlu yüzlü gelinler beni baş üstünde tuttular; temiz yaratılışın baharı, güzel hasletler ülkesinin çiçeğiyim.

36. Cebrail kanat açınca gökte yaratılmışım; şimşeğe ve rüzgârıma dokununca yere göçtüm.

37. Tabiatım cennetlidir, ılıman bir yer arar; güneyden kuzeye yönelmem.

38. Fakat ey arkadaşlarım, bu kadar dertleşme yeter; hayata zeval gelmeden biraz da oynayın, gülün. Gelin arkadaşlar, hele verin de şöyle el ele."

Edebî ve Tarihî Yorum

Konuşan Çiçekler

"Çiçek Demeti", bir meleğin elindeki demette bir araya gelen çiçeklerin sırayla kendilerini anlattığı uzun bir manzumedir. Menekşe, gül, filbahar, papatya ve portakal çiçeği söz alır; her konuşmanın ardından "Geliñ refīḳalar hele viriñ de şöyle el ele", gelin arkadaşlar, verin şöyle el ele diye başlayan bir nakarat gelir. Bu kuruluş, bir okul müsameresinde çocukların sırayla söyleyeceği, nakaratı hep birlikte tekrarlayacağı bir şarkıya benzer. Şiirin bu amaçla yazıldığına dair bir kayıt yoktur; ama dili, düzeni ve ahlakî iması bu tür bir kullanıma uygundur.

Her çiçeğin konuşması kendi karakterini çizer. Menekşe alçakgönüllüdür: ne kimse onu eker ne bahçıvan emek verir, serin kuytuları sever, başı öne düşmüş bir bebek gibidir. Gül kendinden emin ve biraz kibirlidir; babası güneş, anası dikenli bir fidandır, güzelliğine el uzatana diken hazırdır. On dördüncü beyitte adının kaynağını bir kelime oyunuyla anlatır: melek gülerek ona "Gül!" demiş, adı o gülüşten konmuştur. Filbahar güneşe âşıktır ve bir meleğin onu öpüp kokladığı anı anlatır. Papatya beyaz giymiş ince kızlara, yıldızlara ve elinde şemsiye taşıyan güzellere benzer; insanoğlunun onu yolduğunu söyleyen beyit, papatya yapraklarının tek tek koparıldığı eski oyunu hatırlatır.

Son konuşan portakal çiçeğidir ve beyazlığıyla iffetin sembolü olduğunu, bu yüzden gelinlerin onu başlarında taşıdığını söyler. Portakal çiçeğinin gelin tacında kullanılması on dokuzuncu yüzyılda Avrupa'dan Osmanlı şehirlerine de yayılmış bir adetti. Portakal sonunda dertleşmeyi keser ve hayata zeval gelmeden oynayıp gülmeye çağırır; gülün "yarın ne ben kalırım ne sen" sözüyle birlikte bu çağrı, şiirin neşeli yüzünün altındaki geçicilik düşüncesini de duyurur.

Kaynakça

  • Havva Tok Yıldız, Merzifonlu İbrâhîm Cûdî Dîvânı (İnceleme-Metin-Sözlük) [1b-43a], Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun 2017, s. 73-76 (şiir no. 54; yazma vr. 24a-25b). http://libra.omu.edu.tr/tezler/116853.pdf

Çevrimiçi kaynaklar