Özgün Metin

Vezin: Mefāʿīlün mefāʿīlün mefāʿīlün mefāʿīlün

Zemīn tārīk-i ber-ẓıll, āsumān seyyāl-i ber-deycūr
Zemīn ü āsumān beyninde muẓlim bir yem-i pür-şūr
İki ḳutr-ı tamāmen vaṣla olmuş ḳātr u maḳṭūr
Yaġar şiddetli bir yaġmur ki ṭūfānlar olur mesrūr
Ṣu altında bozulmış cümle eşyā titreyor maḳhūr
Zemīn ṣu, āsumān ṣu, yoḳ ṣudan başḳa olan manẓūr
Şināh eylerdi şimşekler ṣu üstīnde gāh u bī-gāh
Ġarīḳ-i āb olup encām sevindi raʿd u berḳ eyvāh
Bu ṭūfānı göreydi ḥayret eylerdi Neciyyu’l-lāh
Meger her ẕerre bir tenevürdür kim açdılar efvāh
Ṣuyuñ ḥaşrı, ṣuyuñ neşri içün nefḫ eyleyüp bir ṣūr
Sirāfīl itdi Mīkāīʾle keyl-i seyl içün destūr
Ṣuṣup āvāz-ı raʿd āsmāna hep sevindi şimşekler
Ẓalām-ı cehle gūyā inḳılāb itdi bütün şekler
Düşüp gerdūne-i gerdūn şikest oldı tekerlekler
Ṣu devrildi balıḳlar vehme düşdi ḳorḳdı ördekler
Devām eylerse çoḳ müddet bu minvāl üzre bu yaġmur
Ṣu üstinde yüzen mürġ-āb olur göklerde encüm ḫūr
(Fenā-fi’l mā) yı ẕevḳ itmişdi ṭuydım şeyḫ-i ekberden
Ki Fās şehrinde yaġmurdan aḳan miʾzāb-ı aṭhardan
Olup sırrında mülhem vecde geldi feyż-i aẓherden
Ṣuyıñ ṭāʿātı üzre ẓāhir oldu aḳdı maẓhardan
Şu anda bende oldum iḳtidā-yı raḥmet-i meʾmūr
Bütün rūḥumda bir āheng-i selsāl-ı ṣafā mezmūr
İdüp taṭbīḳ-i mevcūdiyyetim āheng-i bārāne
Aḳar rūḥum, aḳar ḳalbim, aḳar ḥasm-ı ḫamūşāne
Bu āhengi ider teşmīl-i ẕevḳim cümle ekvāne
Bütün ʿālem dönüp peyveste bir baḥr-ı ḫurūşāne
Aḳar gökler, aḳar yerler aḳar aṣvāt dūr-ā-dūr
Şu anda mā-sivāllāh ṣu olup hep aḳmaġa mecbūr

Günümüz Türkçesiyle

1. Yer gölgeyle kararmış, gök zifiri karanlıkla akıp gidiyor; yer ile gök arasında karanlık, gürültülü bir deniz. İki kutup, damlayan da damlatılan da, tamamen birleşmiş; öyle şiddetli bir yağmur yağıyor ki tufanlar sevinir. Su altında bozulmuş bütün eşya kahrolmuş titriyor; yer su, gök su, sudan başka görünen yok.

2. Şimşekler ara sıra suyun üstünde yüzerdi; sonunda suya gömülüp gök gürültüsü de şimşek de söndü, eyvah! Bu tufanı Allah'ın kurtardığı (Nuh) görseydi hayret ederdi; meğer her zerre bir tandırmış da ağızlarını açmışlar. Suyun haşri ve yayılışı için İsrafil bir Sûr üfleyip, selin ölçülmesi için Mikâil'e izin verdi.

3. Gök gürültüsü göklerde susup bütün şimşekler söndü; sanki cehalet karanlığı bütün şekilleri değiştirdi. Feleğin arabası düşüp tekerlekleri kırıldı; su devrildi, balıklar telaşa düştü, ördekler korktu. Bu yağmur bu minval üzere uzun süre devam ederse, su üstünde yüzen su kuşu göklerde yıldız ve güneş olur.

4. Şeyh-i Ekber'den (İbnü'l-Arabî) duydum ki "suda fenâ"yı tatmıştı: Fas şehrinde yağmurdan akan tertemiz oluğun suyundan sırrına ilham gelip en açık feyizle vecde gelmiş; suyun ibadetleri üzerine o görünme yerinden zahir olup akmış. Şu anda ben de emredilmiş rahmete uydum; bütün ruhumda akıp giden bir safa ahengi terennüm ediliyor.

5. Varlığımı yağmurun ahengine uydurdum: ruhum akar, kalbim akar, bedenim sessizce akar. Zevkim bu ahengi bütün varlıklara yayar; bütün âlem dönüp bitişik, coşkun bir deniz olur. Gökler akar, yerler akar, sesler uzaktan uzağa akar; şu anda Allah'tan başka her şey su olup akmaya mecbur.

Edebî ve Tarihî Yorum

Yağmurda Fenâ

Bir sağanağın tasviriyle açılan "Yağmur" müseddesi, bir tasavvuf deneyimiyle kapanır. İlk üç bent yağmuru neredeyse bir tufan gibi anlatır: yer ile gök arasında karanlık bir deniz vardır, iki kutup birleşmiştir, yer de gök de sudur. İkinci bentte Nuh tufanına açık bir gönderme vardır. Kur'an'daki "tandır kaynadı" (Hûd 11/40) ifadesine dayanarak şair, her zerrenin ağzını açmış bir tandır olduğunu söyler; tezde "tenevürdür" diye okunan kelime bu bağlamda "tennûr", tandır olarak anlaşılmalıdır. Ardından meleklerin rolleri dağıtılır: İsrafil Sûr'u üfler, yağmurla görevli Mikâil'e selin ölçüsü için izin verilir.

Üçüncü bent tufanı şakacı bir ayrıntıyla canlandırır: feleğin arabası devrilip tekerlekleri kırılır, balıklar telaşa düşer, ördekler korkar; yağmur böyle sürerse su kuşları göklere yükselip yıldız olacaktır. Bu sahne divandaki "Levhâ-i Bahâr" gibi şairin gerçek manzaralardan beslenen gözlemlerini hatırlatır.

Dördüncü bent şiirin anahtarıdır. Şair, Şeyh-i Ekber İbnü'l-Arabî'nin Fas'ta yağmur suyu akan bir oluğun başında "suda fenâ" yaşadığını duyduğunu söyler; bu rivayetin kaynağını belirtmez ve burada da doğrulanamamıştır. Son bent şairin kendi deneyimini anlatır: varlığını yağmurun ahengine uydurur, ruhu, kalbi ve bedeni akar, bütün âlem tek bir coşkun denize döner. Kapanış mısraı tasavvufun en temel fikrini suya çevirir: Allah'tan başka her şey, "mâ-sivâ", su olup akmaya mecburdur. Kalıcı olan yalnız O'dur.

Kaynakça

  • Havva Tok Yıldız, Merzifonlu İbrâhîm Cûdî Dîvânı (İnceleme-Metin-Sözlük) [1b-43a], Yüksek Lisans Tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun 2017, s. 81-82 (şiir no. 58; yazma vr. 27a-27b). http://libra.omu.edu.tr/tezler/116853.pdf

Çevrimiçi kaynaklar