Özgün Metin
Vezin: Fâilâtün Fâilâtün Fâilün
Ḥubb-i ẕâtından ḳılıp Ḥaḳ Aḥmed’i
Bâ-kemâl gösterdi vech-i vāḥidi
Ẕâtına mir’ât edip ol sâcidi
Tâ o mir’âtden bile her ‘âbidi
Çünkü maḥbûb eyledi ẕât-ı penâh
Dest-gîr oldu aña ol pâdişâh
Eyledi ‘arż-ı kemâlâtın ilâh
Lî me‘allâh bildi ẕâtu’llâh-ı şâh
Çün Muḥammed ḥubb-i ẕât-ı kibriyâ
Pes bu ḥubdan enbiyâ vü evliyâ
Olmasa ger ḥubb-i şâh-ı aṣfiyâ
Ḫalḳ olunmazdı bu ‘âlem ü Enbiyâ
Cümle eşyânıñ olup ḥubb-i aḳdemi
Ṣoñradan Ḥaḳ ḳıldı rûḥ-ı Âdem’i
Tâ cemî‘ ervâḥ u arş-ı a‘ẕamı
Pes edip iḥdâs̱ vücûd-ı ‘âlemi
İş bu ḥubdan eyledi Âdem ẓuhûr
Eyledi ‘âlemin tâ kesb-i sürûr
Sırr-ı vaḥdet ẓâhir oldu bâ-‘ubûr
Ḳalmadı keşf oldu hep esrâr-ı nûr
Çün Muḥammeddir ki ‘ayn-ı hubb-ı ẕât
Bil olup insân bu vech-i resmiyât
Bir mekân yoḳdur anın-çün vâsi‘ât
Ḳalb-i insândır maḥall-i câlisât
Soñra ketb oldu haḳāyıḳ ṣûreti
Çıktı ṣûretden aṣâlet hey’eti
Tâ olup ḥubbuñ ṭarîḳat ṣan‘ati
‘Aynıdır sırr-ı ḥaḳīḳat sîreti
Nefs-ilen ḥub istedi etmek ciḥâd
Ḥubba tâbi‘ oldu pes ‘aḳl-i me‘âd
Nefse ġālip oldu ḥubbu’llâh ziyâde
Tâ ki ḥubba gösterip nefs inḳiyâd
Ḥaḳ tecellî ḳıldı Şâh-ı Aḥmed’e
Tâ ede da‘vet bu ḫalḳı vāḥide
Oldu çün irsâliñe cüml ‘âbide
Bildire Allâh’ı cümle zâhide
Şâh-ı Aḥmed’den bilindi vaṣl-ı yâr
Ġayri yoldan kim görünmez ol nigâr
Çün anı maḥbûb edip perverdigâr
Ol olup miftâḥ-ı bâb-ı Kirdgâr
Mâye-i sırrı Muḥammed’dir bu ḥub
Mebde-i bâb-ı şerî‘atdir bu ḥub
Maḫzen-i feyż-i ṭarîḳatdir bu ḥub
Menşe-i vaṣl-ı ḥaḳīḳatdir bu ḥub
Günümüz Türkçesiyle
1. Hak, zâtına olan sevgisinden ötürü Ahmed'i (yarattı) ve tek olanın yüzünü kemâliyle gösterdi.
2. O secde edeni zâtına ayna eyledi; öyle ki her ibadet eden o aynadan bilsin.
3. Sığınak olan zât onu sevgili edinince o padişah ona elini uzatıp yardımcı oldu.
4. İlâh kemâlâtını ona arz etti; o şah, “Lî me‘allâh” (Allah ile benim öyle bir vaktim vardır ki…) sırrıyla Allah'ın zâtını bildi.
5. Muhammed, ululuk sahibi zâtın sevgisi olduğuna göre, peygamberler ve velîler de bu sevgidendir.
6. Arınmışların şahına olan bu sevgi olmasaydı bu âlem de peygamberler de yaratılmazdı.
7. O, bütün eşyadan önceki sevgi oldu; Hak, Âdem'in ruhunu sonradan yarattı.
8. Bütün ruhları ve büyük Arş'ı, sonra da âlemin varlığını meydana getirdi.
9. Âdem bu sevgiden ortaya çıktı; âlem de böylece sevinç kazandı.
10. Birlik sırrı geçip giderken açığa çıktı; hiçbir şey gizli kalmadı, nurun bütün sırları keşfoldu.
11. Muhammed zâtın sevgisinin ta kendisi olduğu için, bil ki insan bu resmî (görünür) yüze sahip oldu.
12. Bu yüzden onu kuşatacak bir mekân yoktur; oturulacak yer ancak insanın kalbidir.
13. Sonra hakikatlerin sureti yazıldı; asıl olanın şekli suretten çıktı.
14. Böylece sevgi tarikatın sanatı oldu; hakikat sırrının özü de onun ta kendisidir.
15. Sevgi nefisle cihat etmek istedi; ahireti düşünen akıl da sevgiye uydu.
16. Allah sevgisi nefse fazlasıyla galip geldi; öyle ki nefis sevgiye boyun eğdi.
17. Hak, Şah Ahmed'e tecellî etti; o da bu halkı birliğe çağırsın diye.
18. Bütün ibadet edenler onun gönderilişine bağlandı; o da her zâhide Allah'ı bildirsin diye.
19. Sevgiliye kavuşmak Şah Ahmed'den bilindi; o güzel başka yoldan görünmez.
20. Rab onu sevgili edindiği için o, Yaratıcı'nın kapısının anahtarı oldu.
21. Bu sevgi, sırrın mayası olan Muhammed'dir; bu sevgi şeriat kapısının başlangıcıdır.
22. Bu sevgi tarikat feyzinin hazinesidir; bu sevgi hakikate kavuşmanın kaynağıdır.
Edebî ve Tarihî Yorum
Hakikat-i Muhammediyye
Kâinatın, Allah'ın kendi zâtına duyduğu sevgiden ve bu sevginin ilk tecellisi olan Muhammedî nurdan yaratıldığı fikri tasavvuf düşüncesinde yaygındır; şair onu burada manzum olarak anlatır. Bölümün başlığı “Hakîkat-i Muhammediyye ve âlemdeki ruhların zuhuru”dur ve neşirde 61-82 arasındaki beyitleri kapsar. Anlatım sadedir: terimler ağır, cümleler kısadır; ölçü yine remelin üç tef'ileli kalıbıdır.
Bölümün omurgası “ḥub” kelimesidir. Sevgi önce yaratılışın sebebi olur, sonra Âdem'in ve âlemin ortaya çıkışını sağlar, ardından nefse karşı savaşan bir güç, en sonunda da tarikatın sanatı hâline gelir. Son iki beyitte kelime dört kez redif olarak tekrarlanır ve sevgi sırasıyla şeriatın başlangıcı, tarikatın hazinesi ve hakikatin kaynağı diye tanımlanır. Bu üçlü, Nakşibendî risalelerinde sık görülen şeriat-tarikat-hakikat basamaklarının sevgi kavramıyla yeniden kurulmasıdır.
İkinci beyitte yine ayna imgesi belirir: Allah, Hz. Muhammed'i zâtına “mir'ât” kılmıştır, kullar da Allah'ı o aynadan tanır. On ikinci beyit ise kalbin, hiçbir mekâna sığmayan hakikatin oturduğu yer olduğunu söyleyen kudsî hadise yakın bir düşünceyi işler. Dördüncü beyitteki “Lî me‘allâh” ifadesi, Peygamber'e atfedilen ve Allah ile arasına hiçbir meleğin ya da nebinin giremeyeceği bir vakti anlatan söze göndermedir.
Kaynakça
- Abdurrahman Şensöz, 19.yy. Nakşî Halidî Şeyhi Süleyman Amasî ve Manzûm Ahlâk Kitâbı, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2017, s. 92-95 (Âdâbü'l-müeddeb çeviriyazısı, beyit 61-82; yazma: Amasya Beyazıt Yazma Eser Kütüphanesi 05 Ba 1286, vr. 3a-4a). https://katalog.marmara.edu.tr/veriler/yordambt/cokluortam/5C/408DCD06-CF9A-5D4D-832B-41B0A7DCB7D3.pdf
Çevrimiçi kaynaklar






