Özgün Metin
Vezin: Mefā‘ilün fe‘ilātün mefā‘ilün fe‘ilün
O şūḫa eyle niyāzı uṣandırıncaya dek
Ayaġına düş elin öp utandırıncaya dek
Ne pīç ü tāba ḳodı dest-i nāz-ı destārı
Serine ol şeh-i ḥüsnüñ dolandırıncaya dek
Mis̱āl-i ḥalḳa belin bükdi dest-i ġam kemerin
Miyān-ı nāzik-i yāre ḳuşandırıncaya dek
İçürmedi bize bīm-i reḳābet-i aġyār
Şarāb-ı vuṣlat-ı dil-dārı ḳandırıncaya dek
O tünd-ḫūnuñ elinden ne zehrler çekdük
Meẕāḳ-ı ülfete az çoḳ dadandırıncaya dek
O ġonca-i teri gül-bister-i leṭāfetden
Fiġānı kesmedi bülbül uyandırıncaya dek
Ṭolandı başına şeb tā-seḥer o şem‘-i ruḫuñ
Fitīl-i cismini pervāne yandırıncaya dek
Ne çekdi bir gül içün dest-māl-i sīnesi
Sinān-ı sūzen-i ‘aşḳa dayandırıncaya dek
Hezār ṣūret ile ṣatdı kendüyi zāhid
Dürūġ-ı zühdini ḫalḳa inandırıncaya dek
Çalışdı vaṣf-ı leb-i la‘l-i yār ile ḫāme
Devātuñ aġzını Ṣāḥib ṣulandırıncaya dek
Günümüz Türkçesiyle
1. O şuha onu usandırıncaya dek yalvar; ayağına kapan, utandırıncaya dek elini öp.
2. Naz eli, sarığı o güzellik padişahının başına dolandırıncaya dek ona ne kıvrımlar, ne bükümler verdi.
3. Gam eli, kemerin belini halka gibi büktü; ta ki onu sevgilinin ince beline kuşandırıncaya dek. (Beytin anlamı tam açık değildir.)
4. Rakiplerin kıskançlığından duyulan korku, sevgiliyi kandırıncaya dek bize vuslat şarabını içirmedi.
5. (Onu) dostluğun tadına az çok alıştırıncaya dek o sert huyludan ne zehirler çektik.
6. Bülbül, o taze goncayı letafet gül yatağından uyandırıncaya dek feryadını kesmedi.
7. Pervane, bedeninin fitilini yakıncaya dek gece sabaha kadar yanağının mumunun başında dolandı.
8. Göğsünün mendili bir gül için neler çekti; ta ki (göğsü) aşk iğnesinin mızrağına dayandırıncaya dek.
9. Zahit, zühdünün yalanına halkı inandırıncaya dek kendini bin türlü kılıkla sattı.
10. Sâhib, kalem sevgilinin yakut dudağını anlatmaya çalıştı; ta ki divitin ağzını sulandırıncaya dek.
Edebî ve Tarihî Yorum
"-andırıncaya dek" redifi gazeli bir sabır ve süreç şiirine dönüştürür: her beyit bir işin ne kadar uzun sürdüğünü, bir şeyin olması için ne kadar emek gerektiğini söyler. Kafiye kelimeleri Türkçenin ettirgen fiilleridir: usandırmak, utandırmak, dolandırmak, kuşandırmak, kandırmak, dadandırmak, uyandırmak, yandırmak, dayandırmak, inandırmak, sulandırmak. Bunların birçoğu ikinci bir anlam da taşır. "Kandırmak" hem susuzluğu gidermek hem de birini ikna etmek, aldatmak demektir; dördüncü beyitte vuslat şarabı içirilmeden önce sevgilinin "kandırılması" gerekir.
Sekizinci beyit bir nakış işini anlatır. "Destmâl", mendil; "sûzen" iğne, "sinân" mızrak ucudur. Bir mendile gül işlemek için iğne bu mendili defalarca deler; âşığın göğsü de bir gül uğruna aşk iğnesinin mızrak gibi batışına dayanır. Bu benzetme, nakışlı mendillerin gündelik hayatın parçası olduğu bir devirde kolayca anlaşılır bir sahnedir.
Dokuzuncu beyit, divanın başka gazellerinde de görülen zahit eleştirisini tekrarlar: zahit, zühdünün yalanına halkı inandırmak için kendini bin türlü kılıkta satar. Mahlas beytinde ise söz yine kaleme döner: sevgilinin dudağını anlatmaya çalışan kalem, divitin ağzını sulandırır. Divitin içindeki sıvı mürekkep ile "ağzı sulanmak" deyimi bu son kelimede birleşir.
Kaynakça
- Meral Topal, Pîrî-zâde Mehmed Sâhib Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Divanı'nın Tenkitli Metni, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2004, s. 163-164, gazel 64 (Millet Ktp. Ali Emîrî Manzum 243, vr. 24b; İÜ Ktp. T. 1710/6, vr. 11a; İÜ Ktp. T. 738, vr. 17a). https://openaccess.firat.edu.tr/handle/11508/16014
Çevrimiçi kaynaklar






